Bazı Feministler, Sosyalistleri Suçlamaktan Yorulmaz mı? – Taner Beyter

Toplumsal hayat içerisinde problem olarak saptanan konu başlıklarının tam listesini elinde kim tutuyor olabilir? Çoğunlukla hepimiz hemfikiriz, ortada belli türden problemler vardır, ancak bu problemlerin hangisinin ağırlığının fazla olduğu veya öncelik sıralamasının yapılıp yapılmaması gerektiği konusunda ciddi görüş farklılıkları her zaman olacak gibi duruyor. Hayvanlara yapılan işkenceler, ekolojik dengenin bozulması, kadın cinayetlerinin yaygınlığı, Çin’deki çocuk işçiler, eşcinsel haklarının yok sayılması … Listenin nerede biteceğini bildiğimizi iddia etmiyoruz. Bu yazı nihai olarak elbette bir polemik yazıdır ve polemik yazısı olduğu için suçlanmamalıdır.

130 Okunma

1960’lardan beri politik hareketlerin yönü bir derece değişti; özellikle cinsiyet eşitsizlikleri ve baskısına işaret eden feminist hareket gündelik hayatta olduğu kadar politik arenada da sesini yükseltmeye başladı, her ne kadar ülkemizde feminist hareketin güçlenmesi biraz daha geç bir dönemde olsa da. Böylesi bir yön değişikliğinin sebepleri üzerine tartışmak kimileri için oldukça anlamlıdır.

Bazıları tarafından feministlerin eril suçlar olarak tanımladığı (temel iddia o ki tecavüz, ensest, kadın cinayetleri, çocuk evliliği, zorla ensest ilişki veya asit saldırıları çoğunlukla kadınlara yöneliktir ve eril suç olarak tanımlanmalıdır.) suçların, küreselleşme denen olgu ve iletişim devrimiyle daha görünür hale geldiği iddia edilir. Bize öyle geliyor ki, feminist hareket kazandığı yükseliş ivmesi ve halk arasındaki meşruiyetini bir dereceye kadar eril suçlara işaret etmesi ve bu suçlara karşı takındığı iradeye borçludur. Diğer yandan bu, politik olmayan bir düzlemde feminizmi popülerleştirmiş gibi de görünüyor, ancak elbette tüm feminist hareket (belki de hareketler/dalgalar) popülerleştirme ve sosyal medya gücüne indirgenemez.

Pencereden dışarı baktığımızda bazı feminist parmakların işaret ettiği sorunların büyük bir kısmında cinsiyet ilişkileri ve eril temel yer almaktadır. Kimi feministler, sosyalistlerin “ciddi sorunlar”ına öncelik vermenin baştan sona bir saçmalık olduğunu iddia edecektir. Emek-sermaye çelişkisi, sömürü ya da emperyalizm gibi problemlere işaret ediyor olmanın “eril suçlara işaret etmeninin ikincil önemini” gerektirdiğini kim temellendirebilir? Acaba iddia edildiği gibi sosyalistler, ciddi problemlere odaklanmamızı engellediği için, iddia edilen eril problemleri görmezden gelmemizi mi vaaz etmektedir? Yoksa sosyalistlerin karşı çıktığı şey, bitmeyen problemler listesinde, feminist ve eril problemleri en üste çekmek zorunda olmadığımızdır? Şimdi soru daha açık sorulabilir, sosyalistlerin suçu nedir? Özellikle şu notu düşmek istiyoruz; bu sorumuz ve mevcut eleştirilerimiz, feministlerin bazı iddialarında haklı olabileceğini görmezden gelmiyor, feminist mücadeleyi yok saymıyor ve cinsiyet eşitsizliği ve baskısını önemsizleştirmiyor. Kim böylesi bir sorudan böylesi çıkarımlara ulaşmak için hevesli olur ki? Yazı içerisinde beş farklı yazı örneği vererek devam etmek istiyorum, böylece ne demek istediğim daha iyi anlaşılır ve potansiyel safsatalara düşme ihtimalim azalır.

Sol’un kendisini mizojini ile ısrarlı bir şekilde anma konusunda 2015 Ekim’inde Caroline Norma’nın kaleme aldığı yazı halen hafızamızda, problem sıralaması yapmakla suçlanan sosyalistlere karşı problem sıralaması yapmanın güzel bir örneği; binbir türü olan Sol’un anti-feminist olduğunu iddia etmek olsa gerek. Açıkçası boşluğu tavaf ediyormuş gibi görünmek istemeyiz; birkaç örnek “eleştiri” üzerinden başlıktaki sorumuza odaklanmaya çalışalım; “Bazı Feministler, Sosyalistleri Suçlamaktan Yorulmaz mı?”.

Ele alacağımız ilk yazının başlığı oldukça çarpıcı; “Bırakın devrimci sululukları beyler, biz sizi biliriz!” (https://siyasihaber4.org/birakin-devrimci-sululuklari-beyler-biz-sizi-biliriz) Bu yazının yazarı ve yazıyı desteklediğini açıkça ifade eden feministlere birkaç soru sormak istiyoruz. Öncelikle neden söz konusu metinlerin çoğunda bilimsel kaynak, alan araştırması ve istatistiksel çalışmalar az yer kaplıyor? Bilhassa literatürde bolca çalışma varken. Eğer literatür eril olduğu için şüphecilik ile ele alınmalıysa; bilime şüpheci mi yaklaşmamız gerekir? Elbette söz konusu tüm metinler bu şekilde değil, bu konuda duyarlı davranan feminist yazarlara sempati duymamak elde değil. Bu eksiğe işaret etmenin beni pozitivist yapmayacağını umuyorum.

Ele alacağımız ilk yazıda kullanılan dil bir hayli aşağılayıcı; “Erkekler kendilerini iyi hissetsinler diye zevk alıyor taklidi yapmak değil, zangır zangır titreyerek boşalmak, doğru duydunuz, radikal bir taleptir.” Bu cümlede tüm erkeklere işaret ediliyor dikkat edilirse, bazı denmiyor, genel kabul o ki suçlamak bir marifettir; anladığımız kadarıyla ortada da böylesi bir eğilim var. “Ne kadar çok suçlayıcı ve saldırgan olursanız o kadar başarılı olursunuz.” diye düşünülüyor olabilir. Yazı içerisinde alıntı yapmak istediğimiz o kadar çok cümle var ki, ancak birine özellikle dikkat çekmek istiyoruz: sertleşme sorunu yaşayan erkekleri aşağılamak ile feminizm arasındaki ilişki nedir? Sertleşme sorunu yaşayan bir erkek feminizm mücadelesine destek veremez mi veya o, bu mücadele için değersiz biri midir? Diğer yandan şu cümleyi, biraz mürekkep yutmuş, cinsiyeti veya yönelimi fark etmeksizin hangi aklı başında birey ciddiye alabilir; “İşçi, işsiz, patron tüm erkekler, tüm kadınları sömürür. Bunu bilmiyor numarası çekmeyecekler.” Bu ifade için en az 1 tane gerekçelendirmenin mevcut olduğunu düşünmüyoruz. (Eklemeden edemeyeceğiz yazıda yer alan görselde “… kamurga kemiğinden yaratılmadım!” göndermesinin İslam değil Hristiyan kültürüne ait olduğu unutulmuş olmalı. Mücadele sahası olarak Anadolu’daki kitlelerin zihninde çok bir karşılığı ne yazık ki yok bu pankartın) Acaba bir yazı üzerinden bazı (tekrar tekrar ediyoruz tüm değil!) feministlere dair çıkarımlarda bulunarak biz mi hata yapıyoruz? Diğer yazıya bakalım.

Söz konusu ikinci yazımızda Şeyma Subaşı’nın yeni yayınlanan kitabını ele alırken kahkaha atan Cüneyt Özdemir eleştiriliyor. (https://sendika63.org/2019/07/sadece-seyma-ve-eril-kahkaha-zehra-celenk-gazete-duvar-554376/) Cüneyt Özdemir’in Şeyma Subaşı’nın eleştirirken attığı kahkahalara “eril kahkaha” deniyor. En temelden başlayalım: Türkiye’nin en zengin insanlarından biri olan Acun’dan boşanan bir kadın var. Bu kadının adı Şeyma Subaşı ve kendisinin yazmadığı bir kitap yayınlıyor, önceki süreçteyse yüklü bir nafaka almakta olduğu biliniyor. Kitap elbette ne kadar okunmaya değer, o sizin takdiriniz. Bir an olsun düşünelim; Şeyma Subaşı’nın kitap çıkardığını bilmemizi sağlayan şey, nedensel zinciri zamansal olarak takip ederseniz, onun bir zamanlar Acun’ndan boşanmış olduğunu haberlerden duymuş olmamız olabilir. Sezgilerimize yaslanarak soralım ne kadar kaliteli bir kitap olabilir ki? Bu kitap eleştirilmeyi hak ediyor gibi görünüyor. Bu yapılırken karşı tarafa hakaret etmeyecek, kişilik veya haklarına saldırmayacak eylemlerde meşrudur denilebilir. Yazarın ifadeleri bir hayli ilginç, “Gördüğüm, meslek yaşamı boyunca çok büyük riskler de almaksızın bir saygınlığı sürdürme şansına sahip olmuş popüler bir erkek figürün kendisinden de popüler bir kadın figürü, üstelik mümkün en az emekle aşağılamasıydı.” Gerçekten tüm toplum, cinsiyet temelinden mi okunuyor söz konusu yazarlar tarafından? Erkek figür-kadın figür ayrımına ne kadar gerek olduğundan şüpheliyiz, ortada kalitesiz bir kitap var ve başka bir insan bu kitabı ironik olarak eleştiriyor. Eleştirirken de kahkaha atıyor. Cüneyt Özdemir’in Şeyma Subaşı’nın kitabını hakaret etmeksizin eleştirmesinde, erilliğin veya aşağılamanın söz konusu olduğunu düşünmüyoruz. Farkında mısınız erillik adeta bir hayalet gibi, her an her yerden çıkabilir ve suçlama eylemini kolaylaştırıcı etkisini görebilirsiniz. Son zamanlarda x-fobik olmanın hayalete dönüşmesi gibi.

Üçüncü ve dördüncü yazılar son yıllarda okuduğum feminist yazılar içerisinde en makul olanları olabilir.(https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/08/22/merhaba-ben-liberal-feminist/) Üçüncü yazıda yazar, neo-liberal vb. kavramların feminizm mücadelesindeki kullanımından dert yanıyor. Feministlerin kendi içerisinde birbirlerini suçlarken, (son zamanlardaki cis-transfobik tartışmasını takip etmelisiniz.) liberal veya neo-liberal kavramlarına çok sık atıf yaptığı hatta bu kavramları bazen örtük bazen açık bir biçimde aşağılamak için kullandığı ortada. Yazar el kaldırarak “Ben bir liberal feministim.” diyor. Yazı kendi içinde gayet tutarlı ve başarılı, böylesi feminist yazarların olduğuna işaret etmek ve sürekli kötü örnekler üzerinde durmamak için kendisini örnek vermek istedim. Ancak yine de yazarın, ahbap-çavuş kapitalizmi (gerçek kapitalizm bu değil!) söylemi ya da liberal demokratikleşme reçetesine katılmadığımı eklemek isterim, yazı konumuz dışında olduğu için ayrıntılardan kaçınıyorum. Dördüncü yazıda ise sosyalist feminist bir yazar (belki de sadece sosyalist, kendisini nasıl tanımladığını bilmiyorum yazarın), açıkça mevcut feministlerin bir kısmının kimlik siyaseti yaparak oldukça büyük hatalara düştüğünü söylüyor.(https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/08/16/feminizm-ve-kimlik-siyasetinin-bedelleri/ ) Yazı, özü itibariyle kimlik siyaseti yazarsanız nihai olarak eleştirdiğiniz ile kimlikte eşitlenirsiniz diyor; “Bugünün saray kadınları, Flormar işçisi yoksul bir kadınla paylaştıkları başörtülü imgesi üzerinden yoksullarla ‘kimlikte’ eşitlenmiş, böylece kadınları mülksüzleştirerek edinilen devasa servet ve güç, mazlumluk örtüsü altında görünmezleşmiştir.”Bir diğer alıntı ise şöyle; “…Kimlikler üzerinden temsil edilen çoğunluk tanzim kuyruklarında bekleşir, mahallesinde kurulan tankın topuna hedef olur, kelle koltukta seks işçiliği yapmak üzere otoyola çıkar ama bunun pek bir önemi olmaz. Dindar kadınlar artık büyükelçi de olabiliyor, Kürt kadın devriminin Fransızca filmi bile yapılıyor, trans kadın esas kızın sistası olarak dizilerde, televizyonda boy gösterebiliyorsa sorun yoktur.” Bu tespitlere katılmamak elde değil.

Diğer bir yazıda feministlerin birbirilerine yönelik bakışlarının bazı arka planları ele alınıyor. (https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/08/13/cis-feminizmin-iktidar-savasi/) Bazı feministler, cis-feminist ilan ediliyor ve sonra elbette bu durumun oluşmasında biz sosyalistler örtük bir biçimde suçlanıyoruz. Suçlanma sebebimiz ise nihai olarak kadın devrimcilerle beraber proletarya diktatörlüğü için mücadele ediyor olmamız. “Türkiye’de cis-feminizm, sol hareketlerle ilişkili bir şekilde 1960’larda örgütlenmeye başlayarak günümüz halindeki forma gelmiştir. Pek çok cis-feminist örgütlenmeler, donemin sol içi tartışmalarında erkek “yoldaş”larına kendi sosyo ekonomik ve politik taleplerini iletmiş ve bunları sol hareketlerin siyasi programlarına dahil ettirmişlerdir. Ancak kesişimsel epistemolojiye zıt bir şekilde sosyalist epistemolojiye mahsus “ele geçirilmesi gereken bir olgu” olarak alınan tekil iktidar mefhumu ve Kemalizmin getirdiği devlet feminizminin de etkisi, sol kökenli cis-feminist gündemin kapsayıcılıktan ve temsilcilikten öteye gidememesine neden olmuştur. Başka bir deyişle tarihsel anlamda cis-feminizmin başat gündemi “erkek yoldaşlarla proletarya diktatörlüğünden pay almak” olmuştur.”

Şu an söyleyeceklerim bir övünç kaynağı değildir veya sosyalistlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiğini ima etmemektedir; kadın mücadelesi, ekolojik hareket, hayvan hakları mücadelesi ve LGBTİ + mücadelesine en duyarlı olan, en çok dirsek temasında bulunan politik hareket biz sosyalistler iken, en çok kin kusulan tarafın da bizim olması bir hayli ilginç. Anlamakta zorlanıyoruz; bizim kadın haklarını yok saydığımızı veya önemsizleştirdiğimizi mi düşünüyorlar? Biz sosyalistleri, bilhassa erkek olanlarımızı, erilliğe hizmet eden potansiyel düşmanlar olarak mı görüyorlar?

Gerçekten bazı feministler, sosyalistleri suçlamaktan yorulmaz mı? Bize öyle geliyor ki suçlama eyleminden ve nefretten beslenen feministler yorulmayacak, suçlamaya devam edecek ve böylece kendini meşrulaştırdığını düşünecektir. Sosyalistleri eleştirmeye harcanan emeği, iktisadi bağlamlara yöneltmek daha verimli olurdu. Belki de tüm toplumsal olayları kimlik siyasetine indirgemeyi eleştirmek bizi düşman yapmamalıydı.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir ve Öncül Analitik Dergisi’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, din, epistemoloji ve siyasetle ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Dil ve Düşünce İlişkisine Dair Kısa Bir İnceleme – Mehmet Mirioğlu

En Güncel Haberler Sosyal Bilimler