Wittgenstein’ın Resim/Betimleme Kuramı – Onur Göksel Yokuş

208 Okunma

Felsefenin başlangıcından 16. yüzyıla kadar ağırlıklı olarak tek bir sorunla ilgilenildi diyebiliriz: Tümeller sorunu ve fiziksel dünyanın ardında yatan yapının -mesela Platon’a göre form, Leibniz’e göre monad gibi- evreni nasıl şekillendirdiği. Bu sorunu kısaca; iki tane veya daha fazla, aynı ortamda ve birbiriyle kıyaslanabilir, ilişki içerisinde bulunan nesnelerin sahip oldukları ortak noktanın neye denk düştüğü sorunu olarak tanımlayabiliriz. Daha da açık olursak, eğer iki nesneye bakıp da belli taraflarının ortak olduğu şeklinde bir kıyaslama yapabiliyorsak ortak noktalarının veya onları birbirlerine bağlayan şeyin ne olduğunu söylememiz gerekir. Mesela iki tane kırmızı topu ele alalım. Bu iki nesnede ortak olan “kırmızılık” nedir? Bu kırmızı topların ötesinde, bu iki nesne tarafından paylaşılmakta olan bir “kırmızılık tümeli” var mıdır? Yani bu iki şeydeki kırmızılık, aynı kırmızılık tümelinin “örneklenmeleri” (instantiations) midir? Yoksa sadece kırmızı olan nesnelerin var olduğunu ve onlar tarafından paylaşılmakta olan kırmızılık diye bir şeyin olmadığını mı söylemeliyiz?

Felsefe tarihinin önemli bir bölümü de tümeller, yani ortak nokta problemine getirilmeye çalışılan çözümlerin tarihidir . Bu tarih içerisinde tümeller konusunda yorumda bulunan düşünürler üç kategoriye ayrılabilirler, bunlar: tümelleri reddedenler, tümelleri kabul edip probleme çözüm getirmeye çalışanlar ve tümellerin hakkında konuşmanın mümkün olmadığı bir yapıda olduğunu savunanlar. Wittgenstein bu sınıflama içerisinde Kant ile birlikte üçüncü kategoride yer alıyor.

Wittgenstein’ın teorisi başta verdiğim örnek üzerinden düşünülebilir. İnsanların en temel olayları bile konuşmak için dile ihtiyacı vardır, dil olmadan iletişim kabiliyetimiz çok sınırlandırılmış olur ve felsefeciler karışık sorunların tartışılmasını geçtim, dil olmadan o sorunları tespit edemez bile. Wittgenstein’ın bu bağlamdan yola çıktığını söyleyebiliriz. Ona göre en karmaşık ifadelerin bağlı olmak durumunda olduğu temel cümleler ve adlar vardır. Dil bir kamu mülkiyeti olduğu için ve insanların birbirlerini anlamasını sağladığı için kompleks yapılar en nihayetinde basit cümlelerden ve adlardan doğarlar. Wittgenstein burada ‘temel cümle’ ve ‘ad’ları diğer cümlelerin gerekli koşulu olarak koyuyor. Bu gereklilikten, kendi kitabında (Tractatus Logico-Philosophicus) vardığı sonucu şu önermeler ile özetleyebiliriz:

P1- Cümleler, olgusal alana işaret etmek durumundadırlar.
P2- Cümlelerin temel bileşenleri olgu durumlarını gösteren, resmeden ‘temel cümleler’dir.
P3- Temel cümleler işaret ettikleri olgu durumlarını belirli adlar vasıtasıyla ifade ederler.
Sn- Bütün cümle yapıları sırayla temel cümle ve adlara bağlıdır.

Burada temel cümleleri biraz daha açmak gerekiyor. Temel cümleler, ‘ odun alev aldı ‘ gibi olgusal alanda, nesne olan odunun içsel yapısını (yanabilirliğini) işaret eder ve bunu yine içerisindeki olgusal alana gönderimde bulunan, yani işaret eden adlar ile yaparlar. Bu seviyeden, ‘sürtünme kuvveti’ kavramına geçiş yapılabilir. Tabii ki burada sürtünme kuvveti yukarıdaki örneğe bağlı değildir ama olgusal alandan yola çıkarak dile getirilmiştir.

Dolayısıyla bir cümlenin anlaşılabilmesi için gerekli olan şey, görünen alana olan bağıdır. Tractatus Logico-Philosophicus’ta (TLP) Wittgenstein, bunu ilk iki önerme ile dile getirmişti.

İlk önerme: ‘Dünya olduğu gibi olan her şeydir.’
İkinci önerme: ‘Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil.’

Dolayısıyla metafizik hakkında konuşmak isteyen felsefeciler olgusaldan bağlarını kopardıkları takdirde boş konuşmuş olurlar. Ama bir diğer sorun ilk üç önermeden sonra görülmeye başlar. Yukarıdaki üçüncü önermeye eklemlenebilecek diğer önerme dizgesi şu şekilde sıralanabilir:

P3.1 – Adlar olgusal alanda nesnelerin karşılıklarıdırlar.
P3.2 – Adlar nesneleri gösterirler, sebeplerini değil.
P3.3 – Temel cümleler adlar ile kurulurlar.
P3.4 – Cümleler temel cümleler ile kurulur.
Sonuç – Cümleler kendi sebeplerini gösteremezler.

‘Sebepleri göstermek’ kalıbı, burada bir bilardo topunun niye delikten aşağı yuvarlandığının sebebi ile aynı değildir. Var olan yasalara veya tümele, töze ilişkin çıkarsamalarımızdır. Burada Wittgenstein’ın yaptığı şey felsefi bir anti-devrim niteliği taşıyor. Var olan en temel şeylere dair herhangi bir açıklama yapamayacağımız yukarıdaki akıl yürütmeyle gösterilmiştir. Eğer ki metafiziğe ilişkin belirli saptamalar yapan filozofların, kendi teorilerinin gerçekliğe uygun düştüğü yönünde bir iddiası var ise -ki hepsinin vardır- Wittgenstein, bütün bu iddiaların anlamsız olacağını söyleyecektir. Ama saçma da değildirler, bir suyun yandığını söylemem, ‘su ‘ adı ve yükleminin uyumsuzluğu yüzünden saçma iken bir filozofun kurduğu cümleler, cümlenin fonksiyonuna uygun olmadıklarından anlam dışıdır. Doğrulanmaya kapalıdırlar.

Daha da açıkça anlatmak gerekirse, Wittgenstein’a göre dil dünyanın bir resmini çeker ve önümüze serer. Bu resim, resmin içerisinde görüntüyü kuran yapıların veya yapıların şartlarının dile getirilememesini de kapsar. Neden? Çünkü bu temel yapılar zaten dilin temel taşlarını oluştururlar. Kendileri daha temel, yani onları da tasvir edebilecek, dilsel parçalara ayrılamadıkları için dili kullanarak tasvir de edilemezler. Dolayısıyla bu temel şeylerin doğalarına dair herhangi bir felsefi akıl yürütme ya da çıkarsama yapmamız mümkün değildir. Tractatus’tan yapılacak alıntı bunu daha açık bir hale getirecektir; ”Benim temel düşüncem mantıksal sabitlerin temsil edilemez olduğudur. Mantık ile ilgili gerçekler dil ile yeniden aktarılamaz. (TLP 4.0312)”

Daha önce denildiği gibi başkası tarafından anlaşılamayacak cümleler yani olgusal alandan kopuk cümleler veya karşılığı olmayan adlar ile kurulan cümleler herhangi bir anlam taşıyamazlar. Anlam demişken, Wittgenstein burada anlamı da olgulardan çıkarsanabilecek işlevlere ve kurabileceği ilişki ağına bağlamıştır. Yani ‘musluktan su akıyor.’ cümlesinin anlamı, musluk adının ve su adının girdikleri ilişki ile belirlenir. Aynı şekilde ‘ bu çok onurlu bir hareket ‘ cümlesi de olgusal alana olan işaretleri ve ilişkileri ile anlamını belli ederler. Ama burada bir sorun var gibi gözüküyor. Eğer dil, olgusal bir durumu resmetmekten ibaret ise kendi kendini nasıl resmedebilir? Burada tam da şimdi yaptığımız şey dilin kendi işlevi üzerine konuşmak ve bu işlevler neticesinde bir sonuca varmaktır, ama yukarıdaki önermeler kapsamında dil kendi başına bir varlık değildir, sadece göstericidir. Bu durumda dil kendi varlığı varmış gibi nasıl kendi üstüne dönüyor yani kendisi ile ilgili çıkarsamaları yapabilmemize imkan veriyor diye sormamız çok makul kaçar. Wittgenstein’ın buna verdiği cevap sorunu fark ettiği ama buna dair bir şey yapamayacağı imasını taşır.

”Benim önermelerim takiben şu izahı gösterir: önermelerim bir adım daha yukarıya çıkmak için kullanıldığında onları kullanan kişi anlamsızlığını fark edecektir. ( böylelikle anlayan kişi tırmandığı merdiveni kullandıktan sonra atmalıdır.)” Fark edildiği gibi Wittgenstein’ın kullandığı bu muğlak dil probleme herhangi bir cevap vermekten uzak. Ayrıca buradan çıkarsanabilecek sonuçlardan biri, Wittgenstein’ın dil ile ilgili ifade ettiği bu cümlenin dilin sadece ‘betimleme’ işlevi olduğu yönündeki yorumu da yanlışlanıyor olduğudur. Nihayet Wittgenstein’ın yedinci ve son önermesi: ”Üzerine konuşulamayan hakkında susmalı.” hem metafizik önermeler için hem de kendisinin kitabı boyunca dil ile ilgili yaptığı tespit için geçerlidir.

Bu, daha Wittgenstein’ın kendisine yapmış olduğu ilk eleştiriydi. Bir diğer eleştiri yukarıda verilen ‘ bu çok onurlu bir hareket.’ cümlesine ve türevlerine getirilebilir. Burada onur, gurur, haysiyet benzeri adların olgusal alandaki karşılığını nasıl tespit edebiliriz? ‘Onur’ cins ismi ile ‘onurlu davranış’ sıfatının gösterdiği durumlara işaret etmemiz gerekiyor. Yani olgusal alanda ‘şu, onurlu bir davranıştır.’ gibi bir cümle kurabilmeliyiz. Ama bu çok mümkün gözükmüyor. Hem kalıplar soyut kaçıyor hem de ortak olarak onurlu davranış dediğimiz kalıptan bir anlam çıkarsayabiliyoruz. Eğer ki ‘onur’ sıfatını başka sözcükler ile olgusala bağlamaya çalışırsak da bu sefer anlamı sınırlandıramama gibi bir sorun daha ekleniyor. Mesela ‘onur, haysiyetli olmaktır.’ dediğimiz zaman soyut olan bir adı başka bir soyut ad ile açıklamaya çalışıyoruz ki bu da olgusal alana bağlanabilecek bir tanım olmuyor. Bir alt sorun olarak ele alınabilecek bir diğer sorun da bu cümlelerin insanlara anlamlı geliyor olmasıdır. Mesela ”başkan adayı ‘İ’ seçime tüm haysiyeti ile katıldı.” denildiğinde buradan çıkan anlam çoğu kişi için ortak oluyor. ‘İ’nin seçim esnasında ve öncesinde herhangi bir usülsüzlük yapmadığını anlıyoruz.

Yukarıdaki önermeler, cümlelerin sınırlarını çizerken aynı zamanda anlamı da olgusal alana bağlıyor. Bütün cümleler temel cümlelere bağlı oldukları için yani bir cümleden çıkarsanan anlam olgu durumlarına bağlı olduğundan, cümleler, farklı şekillerde anlaşılamaz sonucuna varıyoruz. Bir diğer eleştiri anlamın kullanıma göre farklılaşmasından dolayı bu yargıya karşı çıkıyor. Mesela, ‘O işini biliyor.’ cümlesi bağlam içerisinde nasıl anlaşılmalıdır? O denilen kişi zamiri durum içerisindeki kişiyi işaret eder, iş denildiği zaman ‘insanların yerine getirerek hayatta kalmalarını sağlayan eylem’ diyebiliriz, bilmek yüklemi de kolaylık olsun diye işlevin nasıl yerine getirileceği bilgisi olarak alınsın. Bu tanımlar az önce söylenen cümleyle bizim çıkarsadığımız anlamı uyumlu kılıyor mu peki? Cevap hayır gibi gözüküyor. Cümlenin anlamına sadece kullanılan kelimeler üzerinden bakarsak herhangi bir kişinin bir işi bildiği sonucuna varıyoruz. Ancak cümlenin anlamı bu değil. “O” belgisiz zamirinin anlamı, cümlenin kullanıldığı bağlama göre değişiyor. Demek ki bu cümleye anlamını sadece cümledeki kelimeler ve bu kelimelerin belirttiği temel olgular vermiyor. Dilin pragmatik, bağlama dayalı bir işlevi de var.

Diğer yandan son bir eleştiri insanların zihinsel durumlarının ortak bir şekilde dile getirilmesi ve bunun ortaklaşa bir şekilde anlaşılabilmesi üzerinden getirilebilir diyebiliriz. Wittgenstein’ın ikinci dönemi eseri olan Felsefi Soruşturmalar’da, ilk dönemine getirdiği eleştirilerden en çok bilinenlerden biri olan ‘Kutudaki Böcek’ metaforu aslında zihinsel durumlarımızın karşı taraf için ne kadar bilinmez olduğunu göstermeyi amaçlar. Bu metaforu kabaca özetleyelim. Diyelim ki sizin ve benim birer kutumuz var ve benim kutumda bir böcek var. Sonra ben sizin kutunuza bakıyorum ve buradan yola çıkıp sizin kutunuzda da bir böcek olduğuna ulaşıyorum. Ama kuşkusuz bunu yapamam. Benzer bir durum sadece bireylerin kendilerine açık olan zihinsel durumlarında da söz konusudur. Ben kendime bakarak belli koşullarda belli zihinsel durumlara sahip olmamdan yola çıkarak başkalarının da aynı zihinsel durumlara sahip olduğuna ulaşırım. Ama bu, kutusunda böcek olduğu için diğer insanların kutularında da böcek bulunduğunu iddia eden birinin durumundan ne derece farklıdır? Daha genel olacak ise, bir bireyin bilinçliliği sorgulansın ve A bireyi B bireyine kendisinin bilinçli olduğunu söylesin. B bireyi, A’nın bu cümlesini kendi içine bakarak yorumlayacaktır. Ve kendi bilinçlilik deneyimine göre bilinçli olup olmadığını söyleyecektir. A’nın ise bilinçlilik halini diğerleriyle kıyaslayabilecek bir bilgisi yoktur. Çünkü A’nın diğerlerinin zihinlerine direkt bir erişimi yoktur. Burada göz önünde bulundurulması gereken şey her ikisinin de kendi içlerine bakıp aynı olduklarını sandıkları farklı şeyleri gözlemleyebilecek olmalıdır. Belki A’nın bilinçlilik dediği şeyle B’nin bilinçlilik dediği şey aynı değildir. Bir diğer olasılıksa B’nin felsefi zombi olması, yani normal insan davranışlarına, mimiklerine, tepkilerine ve konuşmalarına sahip bilinçsiz bir varlık olması olabilir. İki durumda da A karşısındakinin kutusunda gerçekten kendisininkine ne kadar benzer bir böceğin olduğunu veya olmadığını bilemeyecek ama yine de kutudaki böceğe dair konuşmaları anlamlıymış gibi görünecektir.

Zihin felsefesinde işlevselcilik görüşünün klasik eleştirilerinden olan ‘tersine çevrilmiş renk spektrumu’ kutudaki böcek metaforuna yakın bir eleştiridir. İşlevselciliğe göre zihin diye bir yapının olmasını sağlayanın sahip olduğumuz beyin yapılarının işlevleri olduğu söylenebilir. Tabii ki bu çok kaba bir tanım olacaktır. Bu görüşün amacı ise kendisinden önce gelen zihin teorilerinin açıklamaya çalıştığı şey, aynı zihin durumlarının farklı yaşam formlarında da nasıl ortaya çıkabileceğini göstermek olmuştur. Mesela acı duygusu farklı türden varlıklarda da ortaya çıkabilmesine rağmen bunu sağlayan nöronlar birbirleriyle tamamen aynı değildir. O halde bu tamamen aynı olmayan nöronlar nasıl aynı hissi ortaya çıkarabilmektedir? Benzer bir şekilde havadaki moleküllerin titreşmesi ile telefon kablosu arasında bir materyal farklılığı vardır. Her iki ortamda sesin iletimi farklı olmasına rağmen ikisinde de aynı duyumsama, veya çok yakını sağlanır. Bu örnek ile işlevselci, hava molekülleri ile telefon kablosunun işlevleri arasında bir analoji kurarak farklı canlılarda, çeşitli biyolojik yapıların ortak işlevlere sahip olmalarından kaynaklı olarak birbirlerine yakın bilinç durumlarına sahip olduklarını göstermeyi amaçlar. Böylece tamamen aynı yapılara sahip olmasalar da farklı varlıklar aynı zihinsel durumlara sahip olabilirler. Görüşe getirilen belirttiğimiz eleştiri, toplum içerisinde belirli isimler ile adlandırılan renklerın başkaları tarafından farklı renk algıları ile algılanabileceği olmuştur. Mesela bir kişinin halk içerisinde kırmızı olarak adlandırdığı nesneyi görme şekli, yine halk arasında sarı olarak adlandırılan renge tekabül edebilir. Buna rağmen toplumun işleyişinde herhangi bir sıkıntı çıkmaz. Herkes hayatlarını kolaylıkla sürdürmeye devam eder. Bahsettiğimiz kişinin kırmızı dediğimiz zaman anladığı renk diğer insanların sarı diye anladığı renk olacaktır ama bu kişi trafik ışıklarında yine de kırmızının en üstteki renk olduğunu ve durmasını gerektiren renk olduğunu bilecektir.

Tersine çevrilmiş renk spekturumu, ortak adlara sahip olan renklerin aynı rengi işaret etmeme ihtimali üzerinden betimleme kuramına ‘kutudaki böcek’ metaforuna benzer bir eleştiri getirir.

Yazı içerisinde dile getirilen eleştirilerin çok daha detaylı halleri ve bunlara getirilen itirazlar çeşitli kaynaklardan bulunabilir. Bununla beraber Wittgenstein’ın betimleme kuramının artık dil felsefecileri arasında pek fazla kabul görmediğini belirtmemizde fayda var.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Postmodern Bilim Felsefesi'nin Eleştirel Bir Değerlendirmesi - Taner Beyter

Sonraki Gönderi

Türkiye'de Felsefe Bölümleri

En Güncel Haberler Analitik Felsefe