Aydınlanma Neden Akıl Çağı Değildi? – Henry Martyn Lloyd

239 Okunma

Atlantiğin her iki tarafındaki entelektüeller silahlanma çağrısında bulundular. Savunmaya muhtaç kuşatılmış kalenin; bilimi, gerçekleri ve kanıt temelli politikaları himaye eden kale   olduğunu söylemekteler. Bu “ilerleme” fedaileri –Örneğin psikolog Steven Pinker ve nörobilimci Sam Harris– politikadaki tutku, coşku ve hurafenin açık bir biçimde tekrar doğuşunu kınamaktalar. Modernitenin temel ilkesi, onların bize bildirdiği, karışıklığa sebebiyet veren etkenleri soğuk kanlı akıl ile dizginleyen insan kudretidir. İhtiyacımız olan şey aydınlanmanın şu an tekrar başlatılmasıdır. 

Çarpıcı bir biçimde, sözde akıl çağı’nın bu umut vaat eden portresi onun naif aleyhtarlarının öne sürdükleri görüntü ile acayip bir şekilde benzeşmektedir. Aydınlanmaya aşağılayıcı bakış, Hegel’in felsefesinden 20.yy’ın ortalarındaki Frankfurt Okulu’nun eleştirel teorilerine kadar uzanır. Bu yazarlar, Batı düşüncesi içerisinde; rasyonalite ile pozivist bilimi, kapitalist sömürüyü, doğanın dominasyonunu –hatta Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun durumunda nazizm ve Holokost’u– aynı kefeye koyan bir hastalık saptadılar.

Max Horkheimer ve Theodor Adorno
1964
Max Horkheimer ve Theodor Adorno
1964

Aydınlanma’nın tutku aleyhinde bir hareket olduğu düşünüldüğünde, apolojistler ve eleştirmenler madalyonun iki ayrı tarafında yer almaktadırlar. Onların kolektif hataları ‘akıl çağı’ klişesini güçlü yapan şeydir.

Tutkular –kontrolsüz arzular, şehvet, iştah– duygunun modern kavranışının öncüleriydiler. Antik stoacılardan beri felsefe genellikle tutkulara, özgürlüğe tehdit olarak bakmakta: zayıflar onlar için köledir; güçlüler akıllarını ve iradelerini gösterirler ve bundan dolayı özgür kalırlar. Aydınlanmanın katkısı bilimi aklın bu portresine entegre etmek ve dinsel hurafeyi tutku köleliği kavramına entegre etmekti.

Ancak aydınlanmanın tutkuya karşı rasyonalist bir hareket, hurafeye karşı bilimsel bir hareket, muhafazakar grupçuluğa karşı ilerlemeci siyasal bir hareket olduğunu söylemek oldukça yanlış anlaşılmaktadır.  Bu iddialar hassasiyet, duygu ve arzunun rolüne dikkat çekici bir biçimde büyük değer veren aydınlanmanın zengin yapısını yansıtmamaktadır.

Aydınlanma 17.yy’daki bilimsel devrim ile başladı ve 18.yy’nın sonunda Fransız İhtilali’yle doruğuna ulaştı. Hegel, 1800lerin ilk yıllarında, saldırıda bulunan ilklerdendir.  Immanuel Kant tarafından tasarlanan rasyonel objenin; Fransız terörünün katil rasyonalizminin doğal bir sonucu ile beraber yabancılaşmış, hissiz, doğadan uzaklaşmış bireyler yarattığını söylemiştir.  

Ancak aydınlanma çok çeşitli bir fenomendir; felsefesinin çoğu Hegel’in Kant’ı değerlendirme biçimi bir yana, Kant’ın felsefi sisteminden oldukça farklıdır. Gerçek şudur ki yeni bir güzellik ve his ruhu tarafından hareket ettirildiklerine inanan Hegel ve 19. yüzyıl romantikleri kendi benlik konseptlerine bir folyo hizmeti görmesi için ‘akıl çağı’na danıştılar. Onların Kantçı öznesi aydınlanmalarının dogmatik rasyonalizmi gibi hiçbir işe yaramazdı.  

Fransa’da filozoflar şaşırtıcı bir biçimde tutkular hakkında heyecanlı ve derin bir biçimde soyutlamalar hakkında ise şüpheciydiler. Yanlışlık ve cehalet ile savaşmanın tek yolunun akıl olduğunu düşünmek yerine, Fransız aydınlanması hislere vurgu yaptı. Birçok aydınlanma düşünürü duyum, hayal gücü ve somutlaşma özellikleriyle sürekli olan çok merkezli ve eğlenceli bir rasyonalite biçimini savundu. Spekülatif felsefenin içselliğine karşın –Réne Descartes ve takipçileri tercih edilen hedefti– felsefeciler dışa döndü ve dünya ile tutkulu  bir ilintisel nokta olarak vücudu ön plana çıkardılar. Fransız aydınlanmasının ‘akıl’ olmaksızın bir felsefe üretmeye çalıştıklarını söyleyebilecek kadar bile ileriye gidebilirsiniz.

Örneğin felsefeci Étienne Bonnot de Condillac için akıl için bir ‘yeti’ olarak bahsetmek bir anlam ifade etmemektedir. İnsan düşüncesinin bütün yönlerinin duyularımızdan kaynaklandığını –spesifik olarak güzel olan hislere yönelme ve acı verenlerden uzak durma yeteneği– söylemektedir. Bu dürtüler tutkulara ve isteklere, sonrasında dillerin ve bilincin gelişimine neden oldu.

Condillac yanlış anlatımdan kaçınmak ve duyusal deneyime mümkün olduğu kadar yakın kalmak için soyut fikirlere güvenenlere tercihen ‘ilkel’ dillerin hayranıydı.  Condillac için düzgün bir rasyonalite toplumlara daha ‘doğal’ iletişim yöntemleri geliştirmeyi gerektirdi. Bu rasyonalitenin kaçınılmaz olarak çoklu olduğu anlamına gelmekteydi: Farklılaşmamış bir evrensel olarak var olmak yerine, mekandan mekana değişmekteydi. 

Fransız aydınlanmasının bir diğer totemik figürü Denis Diderot’dur. Çoğunlukla ‘encyclopedie’nin editörü olarak bilinir, Diderot ‘Encyclopédie’nin ortalık karıştırıcı ve ironik makalelerinin çoğunu kendisi yazdı –Fransız sansüründen kaçınmak için tasarlanmış bir strateji–. Diderot felsefesini kuramsal tezler biçiminde kağıda dökmedi: Voltaire, Jean-Jacques Rousseau ve Marquis de Sade ile birlikte Diderot bir felsefi roman üstadıdır (aynı zamanda deneysel ve pornografik roman, satir ve sanat kritiği üstadı). Réne Magritte İmgenin İhaneti (1928-9) adlı tablosuna ‘Bu bir pipo değildir’ yazdıktan bir buçuk yüzyıl önce, Diderot ‘Bu Bir Hikaye Değil’ adlı kısa bir hikaye yazdı.

Réne Magritte İmgenin İhaneti
(1928-9)

Diderot gerçeklerin peşinde koşma hususunda aklın kullanımına inanırdı –fakat kendisinin özellikle konu ahlak ve estetiğe geldiğinde tutkulara karşı sarsılmaz bir hevesi vardı. İskoç aydınlanmasının örneğin David Hume gibi birçok anahtar figürü ile birlikte, Diderot ahlakın duyu deneyiminde temellendiğine inanmaktaydı. Ahlaki yargıların estetik yargılarla uyumlu olduğunu hatta ayrılamaz olduğunu iddia etmekteydi. Tıpkı bir roman, tiyatro veya kendi yaşamımızdaki karakterin ahlakını yargıladığımız gibi, bir tablonun, manzaranın veya sevgilimizin suratındaki güzelliğe de öyle yargılarız –yani iyiyi ve güzeli doğrudan, akla ihtiyaç olmaksızın yargılarız. O halde Diderot için tutkuları elimine etmek sadece bir nefret üretir. Ya tutkuların yokluğu ya da hissiyatların yokluğu sebebiyle kendisinden etkilenilebilme yeteneği olmaksızın bir insan ahlaki bağlamda canavarımsı olurdu. 

Ancak aydınlanmanın hissiyatı ve duyguyu övmesi bilimin reddine yol açmamıştır. Bunun tam aksine: En duygulu birey –en fazla hissiyata sahip olan kişi– doğanın en güçlü gözlemcisi olarak düşünülürdü. Burada verilebilecek en temel örnek, hastanın bedensel ahengine ve ona özel olan semptomlarına uyum sağlayan doktorlardır. Bunun tam aksine, bilimsel ilerlemenin düşmanı salt kuramsal yöntemler geliştirenlerdir –vücudu salt makine olarak gören kartezyen fizikçiler veya hastayı gözlemleyerek değil de Aristoteles’i okuyarak tıp öğrenenler. Akla dair felsefi şüphe aklın reddi değil; sadece hislerden izole olan ve tutkulu bedene yabancılaşan aklın reddidir. Bu bağlamda, filozoflar romantiklere romantiklerin düşündüğünden daha yakındılar.

Entelektüel hareketler hakkında genellemeler yapmak her zaman tehlikeli bir durumdur. Aydınlanma farklı ulusal karakteristiklere sahipti ve tek bir ulus içerisinde bile monolitik değildi. Bazı düşünürler akıl ve tutkuların kesin bir ayrımına ve duyulara karşın a priori’ye başvurdu –en meşhuru Kant’tır. Fakat bu hususta Kant döneminin ana temalarının hepsinden olmasa da bir çoğundan ayrıydı. Özellikle Fransa’da rasyonalite hissiyata karşı değildi, ona dayandı ve onunla beraber hareket etti. Romantizm büyük ölçüde aydınlanma temalarının bir devamıydı, onlardan bir kopma ya da ayrılma değildi.

Eğer çağdaş tarihin parçalarını iyileştireceksek, salt aklın günü kurtardığı kurgusunu bir kenara bırakmalıyız.  İçinde bulunduğumuz zaman eleştirilere izin vermekte fakat eleştiriler hiçbir zaman olmayan tutkusuz ve ihtişamlı geçmiş hakkındaki mitlere dayanırsa bir faydası olmayacaktır. 

Kaynak:

Henry Martyn Lloyd, “Why the Enlightenment was not the Age of Reason”, Aeon, 16 Kasım 2018, Editör: Sally Davies, https://aeon.co/ideas/why-the-enlightenment-was-not-the-age-of-reason (erişim: 14 Temmuz 2019), çev. Hasan Ayer.

Ankara Üniversitesi İngiliz dili ve Edebiyatı lisans öğrencisidir. CNN Türk dış haberler biriminde stajyer olup, Öncül Analitik Felsefe dergisi dışında birçok oluşumda çevirmenlik yapmaktadır. Siyâset bilimi ve felsefesi spesifik olarak ilgi alanı.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Taner Beyter - Türkiye'deki Felsefe Eğitimine Eleştiriler

Sonraki Gönderi

Amatör ve Profesyonel Felsefe Üzerine - Michael Huemer

En Güncel Haberler Analitik Felsefe