21. yüzyılda Marx- Terrell Carver

9 Okunma
Okunma süresi: 14 Dakika

Modernitenin her dönemi ihtiyaçlarına göre Marx'ı yeniden yorumladı. Marx’ın kapitalizm analizi bugün bize nasıl yardımcı olabilir?

Karl Marx’ın (1818-1883) unutulup gittiği varsayımından ziyade 21. yüzyıl onu tekrar ağırladı ve şimdi Marx bizimle buluşmak için tekrar aramızda. 2008 finansal kırılmalarından sonra Marx’ın aslansı suratı uluslararası haber dergisi kapaklarında, büyük sayfalı gazetelerin baş makalelerinde, televizyon belgesellerinde ve bloglarda boy gösterdi. Neden şimdi? ve Neden Marx? sorularını kolayca cevaplayabiliriz: kapitalizm birdenbire dengesiz, kontrol edilemeyen, tehlikeli biçimde hassas ve endişe verici şekilde tehdit eder bir hal almıştı. Muhtemelen bireyleri, aileleri, bütün ulusu aşırı yoksulluğa ve kıtlığa sürükleyen durdurulamaz bir sarmalın içindeydi. Ayrıca çok dramatik şekillerde oldukça haksız ve içsel olarak çelişkili halde tezahür etmişti: ‘batmak için fazla büyük’ olan bankalar vergi mükelleflerinin kefalet ödemelerini alacak, umursamazlık ve sahtekârlık cezasız kalacak, oligarşik dikişlerin süper zengin faydalanıcıları ‘yüksek gelir değerlerini’ sürdürecekti.

Kapitalizm tarihinin en zorlayıcı sistematik eleştirmeni, konu üstüne ağır bir bilimsel incelemenin yazarı, ikonik devrimci bir entelektüel ve ‘büyük yaşlı bir adam’ olarak Marx, büyük ihtimalle Financial Times’ın, Der Spiegel’in, hatta Time ve Newsweek’in okuyucularını aydınlatabilecek bir aday gibi görünüyordu. Liberal sanatların müfredatına yerleşmiş ve teorik iktisatçıdan (ki oldukça cazibeli biri olan John Maynard Keynes bile buna dahildir) çok daha renkli bir figür olarak oldukça tanıdık gür sakallı bu komünist bize alternatif bir bakış açısını ve canlı bir kamuoyu tartışmasını garanti ederdi.

Soğuk Savaş’ın, Batı ve Doğu’nun, özgürlük sevdalısı insanların ve Demir Perde tiranlıklarının köleleştirilmiş tebaalarının sönük ve uzak yankıları ve benzerleri – 20. yüzyıl ortasındaki tüm bu şöhret aslında Marx’a biraz yaradı; (belki de şaşırtıcı bir şekilde) düşüncesini tamamen korkutucu göstermeden veya itibarını sarsmadan onu silinmez bir tarihsel figür haline getirdi. Çok sayıda biyografi, yorum, felsefi eleştiri ve siyasal tartışma özellikle erken 1950’lerden sonraki on yıllar boyunca 1980’lere, 1989’da Berlin Duvarı’nın düşüşüne kadar onu kötülemeye çalıştı. Ama 1960’larda bir karşı hareket yükselip sonunda ‘Stalinist Terörü’, anti-komünist, anti-Sovyet, anti-‘Kızıl Çin’ ve anti-Marx yaygaralarını geride bıraktı.

1930’ların iki kısa kitabı çoktan temeli atmıştı: Sidney Hook’un Birleşik Devletler’de yazılıp yayınlanmış From Hegel to Marx’ı (1936) ve Isaiah Berlin’in Birleşik Krallık’ta yazılıp yayınlanmış Karl Marx’ı (1939). Marx üzerinde eleştirisel olup yazarların siyasal görüşlerinden kopuk olmamakla beraber bu iki kitap önemli bir akım oluşturmuştur: Bu çalışmalarda Marx, -yazarken o zamanlar genç olsalar da- kısa zamanda saygın bir üne sahip olan ve kariyerlerini akademinin en yüksek yerlerinde (sırasıyla New York Üniversitesi, All Souls College, Oxford) yapan akademik yazarlar tarafından ilk kez Avrupa felsefesinin üst seviyelerine yükseltilmişti. İngilizce yazsalar da iki yazar da Almancada akıcıydı ve –en azından dönemin standartlarına göre- birincil kaynakları kullanan epey bilgili araştırmacılardı. Yıllar boyunca kişisel ve siyasal görüşlerinde ne değişiklik olursa olsun, bu kitap ciltleri bilimsel ihtilaflar dışında hiçbir şey tarafından bozulmadan sağ kurtulmayı başarmıştı.

Bu bilimsel ve genel hatlarıyla felsefi olan görüş,  ‘hümanist Marx’, 1960’ların manşetlerine yerleşince ve öğrenci protestoları, inanç aktivizmi, “Üçüncü Dünya” isyanı, ulusal kurtuluş savaşları dalgasına yakalanınca genişçe kabul görmüştü. Marx’ın Stalin ya da Mao versiyonu ve onların ortaya çıkardıkları doğuya dönük anlaşılması zor tartışmalar, Latin Amerika’da, İkinci Vatikan Konseyi’nde, Fransa ve ABD’deki savaş karşıtı öğrenci protestolarında ve Büyük Güç politikalarının küstah uygulamasının kanun ihlaline ve faciaya neden olduğu her yerde şüphesiz bayatlamış görünüyordu.

‘Hümanist Marx’, tapılacak ya da karalanacak bir komünist ikondan ziyade tartışmaya açık dünya çapında bir entelektüeldi. Genç biriydi – tam 20’lerinin ortalarında, metinleri o zamana kadar az biliniyordu ve dahası üstünkörü, muammalı ve sempatiklerdi. Editör tarafından adlandırılmış olan ‘1844 ekonomik ve felsefi elyazmaları’, Alman araştırmacılar için 1932’de yayınlanmış olmasına rağmen, Fransız entelektüeller arasında yalnızca 1940’lardan sonra dolaşmaya başladı. 1950’lerin oldukça sonlarında ise kitap çevirileriyle İngilizce konuşan dünyayı sarsmıştı. Muhtelif çok-satan İngilizce versiyonlar ortaya çıkmış, ancak içinde geçen kavramlar – çok iyi bilinen ‘yabancılaşma ve ‘türsel varlık’– Marksistlerin ve anti-Marksistlerin benzer şekilde ideolojik olarak faaliyet yürüttüğü ortodoksilerin hiçbir yerinde öne çıkmadığından, ne komünist ne de anti-komünist Soğuk Savaşçıların haklarında söyleyecekleri çok şeyi yoktu. Çoğu insan Marx’ın imajını görmüş ve onu büyük-kaşlı bir entelektüel olarak tanımışlardı. Pek çoğu –Soğuk Savaş yankıları göz önüne alındığında- onu Rus farz ediyor (ki değildi),  fakat sonradan Alman olduğunu keşfediyordu. Pek çok Anglofon onu yabancı ama yine de cazip bulmuştu.  

Hem Stalin hem de Mao–oldukça etkili arkadaşı Friedrich Engels’e teşekkür ederek- Marx’ın düşüncesinin ‘resmi’ ifadelerini temin ederek faydalı olmuşlardı. Ve iki tarafta da ‘diyalektik’ ve ‘tarihsel’ materyalizmin ilgili alanlarında akıcı olmanın ötesinde, adanmış aydınlar vardı. Bununla birlikte, yeni ‘hümanist Marx’ın 1844 elyazmalarındaki düşünceleri(hiç kimsenin ‘diyalektiği olmaksızın) Hegelci ve (hiç kimsenin ‘materyalizmi’ olmaksızın’) tarihsel olduğundan dolayı bütün bunlardan oldukça yalıtılmıştı. Kendi başlarına bu düşünceler oldukça orjinal görünüyorlardı; bu sayede genç Marx herhangi bir Marksizmin ve böylelikle, ister coğrafi ister entelektüel olsun, herhangi bir Soğuk Savaş muharebe hattının önüne geçerek kendi koşullarına göre ele alınabilirdi. David McLellan’ın ilk, en etkili ve başarılı kitaplarından birisi basitçeMarx’tan Önce Marksizm” (1970) olarak adlandırılmıştı.

Hümanist Marx önemli ölçüde, ekonomiye dair konuları 20. yüzyıl iktisatçılarının, ister geleneksel mikro iktisatçılar ister makro iktisatçılar veya Moskova’daki ve Cambridge’teki Marksist iktisatçılar olsun aşina olmadıkları bir şekilde gündeme getirmişti. Önceki ana akım iktisatçılar ezici bir üstünlükle Marx’ı görmezden gelmiş ve Marksist iktisadı siyasal olarak önyargılı, titizlikte eksik olarak görmüştü; bu sırada da Marksist iktisatta uzman bilimciler ve apparatçikler[1] ‘ana akım’ iktisatçıları kapitalizmin eleştiremeyen taraftarları olarak küçümsüyordu. Ancak iki taraf yine de kapitalizmi teorileştirmede birçok varsayımı ve kavramı paylaşıyordu.

Canlandırıcı bir şekilde, ‘hümanist Marx’, kapitalist toplumun incelenmesine hangi tarafa karşı olursa olsun ekonomideki tüm bu uğraşları atlatacak bir zemin hazırlamıştı. ‘Yabancılaşma’ ne iktisadi bir şeydi ne de Marksist. Bu yüzden 1960’ların Yeni Sol’una uymuştu. Marx’ın erken elyazmalarındaki kendine notların kısalığı dikkate alındığında, göreceli olarak az çalışma gerektiren bir siyasi eleştiri olarak işlev görmüştü. Bilhassa, ‘hümanist Marx’, soyut olarak toplumdışı ve tarihdışı varsayımlara ve kolayca matematiğe dönüştürülen inandırıcı muhakeme üstüne inşa edilmiş geleneksel iktisat ders kitaplarına ihtiyaç duymamıştı.

Bununla beraber Marx’ın erken dönem yabancılaşma teorisi, , kelimenin karşılık geldiği ‘ötekilik’, ‘ayrılık’ ya da ‘uzaklaşma’ duyguları göz önüne alındığında, göründüğünden daha kararsızdı. Bu elyazmalarında Marx, kapitalizmden mekanize üretim, ücret- emek ilişkisi ve gerçek ya da mecazi montaj hattı koşullarına atıfta bulunarak, işcilerin deneyimlediği şekilde, sosyolojik olmaktan ziyade psikolojik, ama yine de tarihsel olarak spesifik bir şey olarak bahsediyordu.

Yeni ‘hümanist Marx’, Stalinist politik terörüyle kirlenmemiş ileri görüşlü aydınların yanındaydı.

Marx’ın anlatımlarında ayrıntılandırılmış ‘yabancılaşmalar’  insanın ürününe, üretici etkinliğine, diğer insanlara ve türüne olan yabancılaşmasıdır. Bu kavramlardan ilk üçünü kolayca gözümüzde canlandırabiliriz. (bu koşullar hakkında çok fazla deneyimi olmayan öğrenci okuyucular bile bunu yapabilir.) Ancak son kavram merak uyandırıcı biçimde felsefidir ve sistematik olarak ‘insanlık halinde’ bir bozulmaya işaret etmektedir. (Hannah Arendt’in 1958’de yayınlanmış, o zamanların en çok okunan, anlaşılacağı üzere Almanca yazılmış kitabının başlığından alıntılamıştır.) Sonraları Katolik kurtuluş teolojisine ve Latin Amerikalı köylü-çiftçi aktivizmine kadar uzanan, sanayileşmiş modernitenin derinden hissedilen, genel hatlarıyla örgütlenmiş ve tam gelişmemiş birçok eleştirisi Marx’ı benimsemiştir.

Böylelikle ‘hümanist Marx’ yazarın kendi iradesiyle apaçık şekilde ilan ettiği ve acımasızca tartıştığı ateizmin ve kendinden menkul Marksist rejimlerdeki komünist militanlar tarafından düzenlenen varlığını hala sürdüren din karşıtı zulümlerin ötesinde bir yol çizebildi. John Plamenatz, István Mészáros, Allen W. Wood, Bertell Ollman, Kostas Axelos ve David Leopold gibi filozoflar, endüstriyel sosyoloji ve ‘popüler’ psikolojisi tonlarını taşıyan fabrika veya fabrika benzeri çalışma koşulları hakkındaki bu oldukça basit ahlaki değerlendirmeyi affettiler çünkü  Marx ‘varlık türü’ kavramı ile tanıdık bir konuyla bağlantılı, yerinde bir bulmaca sunuyordu: insan olmak neydi? İnsanları tam olarak (diğer) hayvanlardan ayırarak farklı bir tür yapan neydi? Ve toplum bu farkı (özü) ‘gerçekleştirmek’ için nasıl organize olmalıydı?

Marx’ın (felsefede âlimlerinin yıllar boyunca oldukça ustaca yaptığının tersine) referanslarla ve dipnotlarla yüklü olmayan yazıları tam olmasa da bazı ilginç cevaplar sundu. Marx, doğaları tekrarlayan bir şekilde güdüsel ve türleriyle dar şekilde sınırlandırılmış hayvanların aksine insanların yaratıcı bir biçimde düşünceler ürettiğini ve böylece tarihi yazdıklarını yazmıştı. Onun düşüncesi, insanların sosyal yaşamlarını herhangi bir tür gibi üretebildikleri ve aslında bunu yaparken kendilerini de ahlaki ve kültürel olarak hatta fiziksel ve duyumsal olarak bile yeniden üretebildikleri idi. Eğer modern endüstri bu dört katlı yabancılaşma krizinin her günkü hissizliğinden (veya daha kötüsünden) kurtarılabilirse, o zaman insanlar büsbütün dönüştürülmüş bir toplumsal ortamda gelişebilirdi. Kesinlikle kapitalist olmayan böylesi bir üretim, dağıtım, tüketim ve mübadele ilişkisi o zaman türün potansiyeline layık bir toplumda bireyin tatminine izin verebilirdi.

Böylelikle yeni ‘hümanist Marx’ Stalinist politik terörü ve Maoist kültür devrimiyle lekelenmemiş, ileri görüşlü, hatta dini entelektüellerin tarafında yer almıştı. Hem gündelik sefaletle hem fabrika işinin ve kronik işsizliğin kaygılarıyla, hem burjuva tüketiminin metalaşmış kısırlığı hem de kitlesel olarak üretilen ticari kültürün bayağılığıyla ile bağdaşmaktaydı. Herbert Marcuse’un Tek Boyutlu İnsan’ı (1964) 1930’ların Almanya’sında okumuş olduğu Marx’ın genç elyazmalarının bir güncellemesi ve revizyonuydu. 1960’ların coşkusu yenilgiye, hayal kırıklığına ve ‘sönmeye’ yüz tuttukça ‘hümanist Marx’ da ödev makalelerinde ve seminer tartışmalarında lisans öğrencilerini heyecanlandıran uysal türde bir tartışmanın içine girmişti. Bu sürecin son noktası Francis Wheen’in ziyadesiyle okunabilir bir figür çalışması olarak ‘hümanizmi’ ‘insani’ye indirgeyen ünlü ödül kazanmış biyografisi Karl Marx: Bir Yaşamı’ydı(1999).

21. yüzyılın finansal kırılmalarından sonra, Marx’ın konuyla ilişkilendirilmesi için tekrar yenilenmesi gerekmekteydi. Peki, bu nasıl yapılabilirdi?

Marx’ın magnum opus’u, meşhur okunaksız ve de okunmamış Das Kapital’i (1867), açık şekilde yeniden keşfedilmek için bekliyordu. Yine, “bilinmeyen yazmalar”ının eliyle (bu sefer Marx’ın orta yaşlarından) olağan ölümünden sonrası için kitabın temeli iyi hazırlanmıştı. Müsvedde halindeki materyallerin bu oldukça büyük (ve bundan da fazla olan) derlemesi editör tarafından epey Cermenik biçimde Grundrisse veya Siyasal İktisadın Eleştirisinin ‘İlkeler’i olarak adlandırılmıştı. Orijinal olarak iki cilt halinde (1939’dan 1941) basılmış, savaş sonrası dünyada karton ciltli yeni baskı yüzü görmüş, 1970’lerdeki çeviriler de bunu takip etmişti.

Popüler alıntılarda ve akademik tartışmalarda, ‘hümanist Marx’ın öğrencileri için Grundrisse daha çok ikinci aşama kalıyordu. Burada ilginç bir şekilde kabataslak, oldukça düzensiz, epey tartışmalı şeyler vardı ve çoğu zaman fazlasıyla tarihseldi. Ancak kapitalizme, benzersiz bir tarihsel olgu ve düzenli bir toplumsal oluşum olarak odaklanılmıştı. Açıkça erken dönem düşüncesinden daha az felsefi ve daha çok iktisadi olmakla birlikte, çalışma, Kapital’in daha yakından tartışılan birinci cildinin açılış bölümleriyle karşılaştırıldığında(yani birçok okuyucunun kitaba yeterince maruz kaldığını düşündüğü yerle)  daha az katı olması bakımından memnuniyet vericiydi.

Kısaca, Kapital’in birinci cildi Marx’ın yeniden doğuşunda tahmin edilebilir bir üçüncü aşamaydı (belki de biraz Doktor Who tarzında). Uzun zaman önce ‘ana akım’ iktisatçılar tarafından reddedilmişti ve 1960’lara kadar birçok Marksist çalışma grubu tarafından sevilen değer üzerine sert ve gizemli söylemlerinin Sovyet, Çin, Küba ve Vietnam komünist rejimleri ve Büyük Güç sorunlarıyla çok az alakası ya da bağlantısı vardı. Bununla birlikte, 2000’lerdeki finansal kürsüler tarafından kıvılcımı ateşlenen Kapital’e yeni ilgi, ‘emek-değeri teorisi’, ‘artık-değer teorisi’, ‘sermayenin organik bileşimi’ ve hatta ‘sermayenin kâr hadlerinin düşüşüne’ dair ortodoksilerdeki ilgileri canlandıran geleceğe dönüş tarzı bir durum değildi. Daha ziyade, hümanist-felsefeci Marx küreselleşme karşıtı iktisat odaklı eylemciler ile Occupy Wall Street protestocularının oturma eylemini düzenleyen Marx’a dönüşmüştü.

Umutlar ve hayaller asla tamamen gerçekleştirilemediğinden devrimler gibi protesto hareketleri de tarihe başarısızlıklar olarak geçer. Bugünün ateşli liderleri gerilemeye ve belirsizliğe doğru ortadan kaybolur veya gücü ele geçirenlerin imtiyazlar elde etmeleri ya da ters mühendislik uygulamaları sonucu suçlamalara maruz kalırlar. Bu noktada kendiliğinden meydana gelmiş Occupy hareketlerinin sayısal bakımdan oldukça büyük ve coğrafi yayılım açısından çok geniş olduğunu hatırlamak önemlidir: 2011’in sonlarında başlayıp tüm yıl süren harekete takriben 80 ülkedeki 1000 şehirde yüz binlerce insanın katıldığı tahmin ediliyor. Bu hareketlerde mega-zengin şirketlerin, finansal kurumların ve hükümet kuruluşlarının (savunma ve güvenlik kurumları da dahil) birbirine kenetli küreselleşmiş faaliyetleri manifestolarda, bildirilerde rezil edilmiş ve medyada sömürücü, anti-demokratik ve adaletsiz olarak tanıtılmıştı.

Genel olarak, refah devletinin çözülüşüne, gelir grupları ve bireyler arasında olduğu kadar uluslar ile ekonomiler arasında da eşitsizliği çoğaltmasına atıfta bulunulan neoliberalizm bu eleştirilerde belirleyici bir rol oynamıştı. Herhangi bir istatiksel gösterim size, çarpıcı bir şekilde küçücük bir grup insanın (ezici bir üstünlükle erkek) insanlığın en yoksul %50 sinin toplamının sahip olduğu kadar şeye sahip olduğunu veya bir mega milyarderin pek çok ulusun ekonomisinin toplamından çok daha fazla parası olduğunu gösterir. Pek çok politikacı, iş insanı, hükümet düzenleyici ve ‘solcu’ ünlü hemen yan yana gelmek ya da en azından çıkan gürültüyü daha sempatik kılmak için harekete geçti.

Das Kapital, artık kapitalistleri çocuk emekçilerin kanlarını emen birer vampir gibi gösteren bir kitaptı.

Bu düşüncede kesinlikle Marx’ı görebiliriz; ancak afişlerdeki bir ikondan (eski Soğuk Savaş anılarını hatırlatan biri olarak da) ziyade perdeler arkasındaki güç olarak. Daha sonradan eylemci günlerin bu fikirleri (özellikle Komünist Parti’nin Manifestosundakiler (1848) ) internetteki CliffsNotes ve benzeri ‘kopya sayfaları’ aracılığıyla alıntı referansına ihtiyaç duyulmadan- ki yararı da olmazdı- topluma sunuldu. Manifesto anonim olarak yayınlanmış ve Marx –sosyalist hareket için tanıtım arayışında olsa da- kendisini o anda veya sonrasında hiç kült bir lider olarak veya guru bir yazar olarak ortaya koymamıştı. (aslında durum bunun tam tersiydi) Manifesto’nun başlığındaki Komünist Parti, küçük bir enternasyonal komite tarafından kurulmuştu ve 1848 Devrimleri’nde bile geniş demokratik kalabalıklar ve siyasi grupların anti-otoriter mücadelesiyle birleşerek bu tür örgütleri olduğu gibi dağıtmıştı. 2011’e gelindiğinde, Marx ve Engels’in fikirleri “Communist Manifestoon” derleme animasyonunda internette özgürce dolaşıyordu (ki mükemmeldir ve mutlaka izlenmelidir).

Ancak şu anki Marx, yalnızca Occupy’ın ürünü değildir, rahatlıkla daha spesifik referans noktalarıyla titiz yorumlarda ve raporlamalarda görünmektedir. İşte burada, muhabirlerin ve yorumcuların çağlarına uyumlu şekilde kapitalizm üstüne kolay hatırlanan eleştirel kavramaları aradıkları yerde, Kapital’in birinci cildinden metaforik bir Marx ortaya çıkar. Biçimin içerik, ve kinayenin savlar üstündeki zaferi Marx’ın ekonometrinin kuru mantığından uzaklığını bir avantaja çevirdi. Kapital, artık Marx’ın kapitalistleri çocuk emekçilerin kanlarını emen birer vampir, işçileri avlamak için aç ve uluyan bir kurtadam gibi gösterdiği bir kitap; iktisatçıların kapitalist sömürünün gerçekliklerini ortadan kaldırmak için kafalarına giydikleri sihirli bir şapkaydı.  Özetle, Marx’ın gerçek anlamda çok yayınlanmış kitabının yeniden çalışmalarıyla daha da belirginleşen önemli avantajı, kapitalizm hakkında eleştirel ancak okunaklı bir “değerlendirme” sunmasında kendini göstermiştir. Bu ‘değerlendirmenin’ altında yatan, kapitalizmin aslında prensip olarak belirtilebilecek temel özelliklere sahip bir sistem olduğu görüşüdür. Marx, tutkuyla, ‘ana akım’ iktisatçıların, kendilerine hizmet eden başka alternatif olmadığını görüşünün aksine, onların yanlış prensiplere sahip olduklarını savunmuştur. Bu doğru olmasa bile en azından Marx’ın yazıları daha gerçekçi bir ahlak, demokrasiye daha gelişmiş bir bağlılık ve piyasalar ile özgürlükler arasındaki ilişkinin daha derin araştırılmasını sağlayan ekonomik ilkeleri ortaya çıkarmaya yardım etmektedir.

Bunları söylemek Marx’ın bütün bunları Kapital’in birinci cildinde veya başka bir yerde söylendiği anlamına gelmez, söylememiştir de. Ancak zaten sorunlarımızı da bu ‘kitapla’ çözmüyoruz. Metaforlar anlamları aktarmada etkilidir, aslında metaforlar biz onlara anlam verirsek anlamlı olurlar. Uslamlamaya, sava, sonuca dair daha titiz teorilerin yerine geçmeleri veya soruna bir “giriş” olmaları gerekmez. Metaforlar esasen Marx’ın argümanları için formel açıklamasını okuyucuların anlayabileceği hale getirir. Böyle de olmak zorundadır, çünkü diğer türlü var olamazlardı. Aslında Marx şöyle diyor (burada kendi sözlerime rağmen):

“Sevgili okuyucu, tıpkı cadılara, cinlere, perilere veya vampirlere, kurtadamlara ve büyüye inanmadığın gibi kapitalizmi kabul gören ve kendi imajında bir ‘ekonomik insan’ inşa eden ekonomik kavramlara ve teorilere de çok az inanman gerekir. Toplumsal kapitalizm deneyimimiz tarihsel bir ürün, bir insan inşasıdır; insan doğasını, Tanrı’nın iradesini veya tarihin ilerlemesini takip eden gerekli veya sonsuz bir hakikat değildir. Sosyal sistemlerin tarihte radikal bir şekilde ters olduğunu, paranın nispeten yeni bir buluş olduğunu ve kapitalist büyümenin sürekli genişleyen sarmalının sadece dar bir azınlığın (ve Occupy sloganındaki gibi eşzamanlı kemer sıkan yüzde 99’un) faydalandığı son birkaç yılın ürünü olduğunu biliyorsun. Demokrasinin kurumları ve mülkiyet hukuku eğer hiç olmadığı kadar yüzde birin (ya da son zamanlarda bazı yorumlardaki gibi yüzde 0.01’in) yanındaysa, o zaman mücadele etmenin ve kontrolü ele almanın zamanıdır!”

Marx ayrıca avantajlı olanların, faydalandıkları sistemi devam ettirmek için savaşacağı (veya çoğunlukla kendileri adına savaşması için fakirleri tutacağı) konusunda uyarmıştı. Bunun yanında ne kendisinin ne başkasının karşı bir toplumsal değişimin basit ve kolay uygulanabilir olduğunu makul bir şekilde söyleyemeyeceğini de öğütlemişti.

Marx’ın güçlü ve yaygın metaforlarından biri de Kapital’in 1.bölümündeki çoğu zaman yanlış bir şekilde neo-Freudcu bir anlamda tüketici ürünleri ve reklamcı değerleriyle gereksiz bir meşguliyete atıfta bulunmak için kullanılan “metaların fetişizmi” dir. Aslında Marx’ın kastettiği bu değildi. Neyin yanlış olduğunun bir özeti olarak ‘şeyler arasındaki sosyal ilişkiler ve insanlar arasındaki şeysel ilişkiler’ gibi bir şeydi demek istenilen. Veya diğer bir deyişle, her gün ve çoğu kez vahşi bir gerçeklik olarak deneyimlediğimiz(insanlar arasındaki şeysel ilişkiler)  bir piyasalar ve fiyatlar dünyası yarattık (şeyler arasındaki sosyal ilişkiler). Aslında, pek çoğumuz iktisadi gerçeklikleri kabullenmiş ve böylece normallikteki vahşeti göremeyecek kadar alışmış, artık bu vahşete karşı bilinçsiz türde insanlara dönüşmekteyiz. Marx’ın kapitalizmin değerlendirmesi şuydu: Sosyal dünya, eğer biz onu başka türlü olması için organize edersek, daha az acımasız ve daha az yıkıcı olabilir. Ama etmezsek aynı kalır.

Terrell Carver- “21st-century Marx”, (Erişim Tarihi: 18.05.2020) Kaynak Link: https://aeon.co/essays/who-is-marx-now-and-what-can-he-say-to-the-21st-century

Çevirmen: Doğukan Taşkıran

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan


[1] Komünist parti aygıtının üyelerine yapılan bir yakıştırma (çev.)

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Panpisişizm Çılgınca, Ancak Büyük İhtimalle Doğru - Philip Goff

En Güncel Haberler Sosyal Bilimler