Bilgi Bilimle Uyumsuz mudur? –  Joseph Shieber

Doğa bilimleri üzerine çalışan meslektaşlarıma ne yaptığımdan bahsettiğim zaman onlardan bazen ilginç bir tepki alıyorum. Bilginin felsefesi olan epistemolojiden söz açtığımda, çoğu zaman aşağıdaki cevabın bir çeşidi karşıma çıkıyor.

Doğrusu, biz bilim yaparken aslında bilgiyle hiç uğraşmıyoruz. En iyi durumda, bir iddiaya yüksek derecede güveniriz, ama asla onu bildiğimizi söylemeyiz.

Fakültenin kantininde, diğer bölümlerin üyeleriyle felsefe hakkında konuşabilecek çok az zaman vardır, ki zaten ben böyle bir şeyi deneyecek olsaydım yakın bir gelecekte kendimi yapayalnız yemek yerken bulabilirdim. Bu nedenlerden ötürü ben de (muhayyel) meslektaşıma cevap vermekte karar kıldım.

Bunu yapmak için öncelikle Saul Kripke’nin bir argümanına değinmek istiyorum. Kripke çok erken zamandan itibaren felsefe dehası olmakla ün salmış birisidir. İlkin kipli mantık hakkında, daha sonra da metafizik, dil felsefesi ve Ludwig Wittgenstein’ın felsefesi üzerine yaptığı çalışmalarla felsefe camiasında geniş çapta takdir görmüştür.

Kripke’nin ününün bir diğer sebebi de derslerini anlatmaktaki hüneriydi. Karmaşık konularda hiç not kullanmadan ders anlatabiliyor ve uzun paragraflar ağzından, görünüşte zahmetsizce dökülüyordu. Kendisi aynı zamanda fikirlerini kâğıda dökmek konusunda bir hayli isteksizdi, bu nedenle ona ait olan çoğu argüman, derslerinden alınmış notlar vesilesiyle yıllarca samizdat halinde dolaştı.

Saul Kripke’nin argümanlarının ağızdan ağza ya da insanların onun derslerinde tuttukları notlar aracılığıyla dolaştığı bütün o yıllarda, ortaya koyduğu en meşhur argümanlarından biri ‘Bilginin Paradoksu’ olarak adlandırılan argümanı oldu.

Kripke’nin kendisi yakın zaman önce, Cambridge Üniversitesindeki Moral Sciences Club’da 1972 senesinde verdiği derste tutulan notları referans alarak, argümanın bir versiyonunu tanıtan bir makale yazdı. Aşağıda önce argümanı adım adım tanıtıyor, daha sonra da argümana dair kendi yorumumu ifade ediyorum. İlerledikçe bazı adımlara not düşeceğim.

(1) Eğer birisi hem p’yi hem de p’nin q’yü gerektirdiğini biliyor ve bu ikisinden q’yü çıkarsıyorsa, o halde q’yü de biliyordur.

Bu, ‘bilginin, bilinen mantıksal zorunlu çıkarımlar altında kapalı olması’ diye adlandırdığımız ilkedir. Mesela Hattie’nin bir üçgen çizdiğini bildiğimi varsayalım. Şimdi ilave varsayım olarak, bir şeyin üçgen olduğunda o şeyin üç kenarlı olması gerektiğini bildiğimi de ekleyelim. Eğer, bu ilk bilgiden hareketle, Hattie’nin üç kenarlı bir nesne çizdiğini çıkarsıyorsam, o halde Hattie’nin üç kenarlı bir nesne çizdiğini biliyorumdur.

(2) Herhangi bir p önermesi için, eğer p doğruysa, bu, p’nin aleyhindeki herhangi bir kanıtın yanıltıcı olmasını gerektirir.

p’nin aleyhinde olan bir kanıt p’nin yanlış olduğunu ileri süren bir kanıttır. p’nin doğru olduğunu varsaydığımıza göre, p’nin aleyhindeki herhangi bir kanıt yanıltıcı olmalıdır.

(3) Şimdi varsayalım ki birisi -adına Henrietta diyelim- hem p’yi hem de öncül (2)’de ileri sürülen iddianın doğru olduğunu biliyor.

Henrietta’nın, p’nin ve (2)’nin bilgisinden, söz konusu uygun çıkarımı yaptığını farz edelim. O halde biliyoruz ki:

(4) Henrietta p aleyhindeki herhangi bir kanıtın yanıltıcı olduğunu biliyor.

(5) Eğer birisi bir kanıtın yanıltıcı olduğunu biliyorsa, o halde o kanıtı dikkate alma yükümlülüğünden de muaf olur.

Bu da şu demektir:

(6) Henrietta’nın p’nin aleyhindeki herhangi bir kanıtı dikkate alma yükümlülüğü yoktur.

Eğer birinin bir şeyi dikkate alma yükümlülüğü yoksa, o halde onu yadsıyabilir. Dolayısıyla:

(7) Henrietta’nın p aleyhindeki kanıtları yadsıması makuldür.

Şimdi bu noktada Kripke, inançlarımızın aleyhindeki kanıtları yadsımamızın makul OLMADIĞININ apaçık bir hakikat olduğunu düşünür, üstelik bu inançlar bilgiye eşdeğer olsalar bile. Kendisi bu hususu şöyle açıklıyor (ayrıca verdiği örnekle de üstü kapalı bir biçimde ve fark ettirmeden kendisini methediyor -zira, yukarıda da bahsedildiği üzere, felsefe camiasında Kripke’nin ilkin “kipli mantık üzerine yazdığı bazı makaleler” sayesinde ünlendiği iyi bilinmektedir):

Mesela sağduyu size benim kipli mantık hakkında bazı makaleler yazdığımı bildiğinizi ama müstakbel kanıtlar karşısında bu konudaki kanaatinizin her zaman değişebileceğini söyler. O halde kendinizi rasyonel bir şekilde bu tarz fikir değişikliklerine hazır tutmanız gerekir, hem de bu makaleleri benim yazdığımı biliyor olmanıza rağmen. Esas soruysa bunun neden böyle olduğudur.

Kripke’nin “Bilginin Paradoksu” argümanı, meslektaşlarımın bilgiye dair besledikleri kuşkuyu tartışmak için ideal görünüyor. Eğer argümanın kendisi sağlamsa, o halde bilgiye sahip olmak size yeni kanıtları yadsıma hakkı veriyormuş gibi duruyor. Ve doğa bilimlerindeki meslektaşlarımın belirttikleri üzere, yeni kanıtlara açık olmak bilimsel düşüncenin en temel erdemlerinden biridir.

Kripke’nin “Paradoks”unu paradoks yapan şey esasen şudur: argüman sağlam görünmesine rağmen sonucu, filozofların uzlaştıkları bilgi tanımıyla bağdaşmazdır.  

Bugün çoğu filozof bilginin yanılgıya açık bir şey olduğunu düşünür. Başka bir deyişle, bir şeyi, o şey kesin olmasa dahi bilebileceğinizi düşünürler.

Bir örnek vereyim. Tam şu anda, alt kattaki çalışma odamda dizüstü bilgisayarıma bu kelimeleri yazarken, çocuklarımın üst kattaki odalarında uyuyor olduklarını veya yavaş yavaş uyanmakta olduklarını biliyorum. Ama elbette tam şu anda onları görebilecek bir konumda değilim. Ev de bir hayli sakin görünüyor. Bu durumda, bildiğim kadarıyla, çocukların odalarında olmamaları mümkündür.

Çağdaş filozofların sık sık kullandıkları katastrofik düşünce deneylerine (çocuk kaçırma vesaire) bulaşmak istemediğimden, biri sekiz diğeri dört yaşında olan çocuklarımın niçin şu anda odalarında bulunmayabileceklerini düşünmeyi sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Dikkat çekmek istediğim tek nokta onların orada olduklarının kesin olmayışıdır. Buna rağmen, üst kata çıkıp teyit etmeye gerek duymadan onların orada olduğunu biliyorum gibi duruyor.

Bilgi kesinlik içermek zorunda olmadığından, bildiğimiz bir şeyin lehine ek kanıtlar bulmamız mümkündür -en azından mutlak bir kesinlikle bilmediğimiz şeyler hakkında.

En sevdiğiniz sandalyenin yanında kahve kupanızı gördüğünüzü düşünün. Birden kendinize onun gerçekten sizin kahve kupanız olup olmadığını soruyorsunuz. Bunun üzerine, emin olmak için onu ters çeviriyor ve altında küçük bir çentik var mı diye bakıyorsunuz. Bu çentik, vakti zamanında, kupayı masanın köşesine yanlışlıkla çok sert bir şekilde koyduğunuzda oluşmuştu.

Aslında en başta, kupayı ilk fark ettiğinizde oluşan görsel kanıtın, onun sizin kupanız olduğuna dair yeterli bir kanıt oluşturması makul görünüyor. Yine de onu daha yakından gözlemleyerek ve ona dair anılarınıza başvurarak, kupanın size ait olduğu hakkında daha da fazla kanıta sahip oluyorsunuz. Burada benim için önem arz eden husus, bu elde ettiğiniz ilave kanıtın, bilgiye sahip olmak için gereken kanıtın üzerinde ve ötesinde olmasıdır.

Eğer bu doğruysa, o halde bilgi sahibi olmak yeni kanıtlara açık olmakla uyumlu olmalıdır. Bir şeyi zaten biliyor olsanız bile, daha da fazla kesin bilgiye sahip olmayı hâlâ değerli görebilirsiniz!

Dolayısıyla Kripke’nin “Bilginin Paradoksu”nda bir şeyler gerçekten paradoksal gibi duruyor. Bilginin yanılgıya açık olduğuna dair (yani kesin olmak zorunda olmadığına dair) ortak kabulün bizzat kendisi, yeni kanıtlara açık olmamız gerektiği düşüncesine yol açıyor —üstelik bildiğimiz şeyler hakkında bile. O halde bu ortak kabulü Kripke’nin argümanıyla nasıl uzlaştırabiliriz?

Burada en fazla dikkat çekmek istediğim kısım, bilgiye sahip olmanın pratik sonuçlar doğurmaya başladığı kısım olacak. Bu hususa adım (5)’te değinilecek.

Yine de şu anda belirtmek isterim ki esas problemin bilgi olup olmadığı bile aslında tam belli değildir.

Birinci adımı, “yüksek derecede kesinliğe sahip olmak” şeklinde yeniden ifade edebiliriz -ki bu ifade, doğa bilimleri üzerine çalışan meslektaşlarımın tercih ettikleri ifadedir:

(1’) Eğer birisi p hakkında yüksek derecede kesinliğe ulaşmışsa ve p’nin de q’yü gerektirdiğini biliyorsa, o halde q hakkında da yüksek derecede kesinliğe ulaşmıştır.

(Burada “ve p’nin de q’yü gerektirdiğini biliyorsa” kısmını olduğu gibi bırakıyorum zira gerektirme mantıksal bir ilişkidir)

Adım (2) ise bilgi değil doğruluk hakkındadır. Dolayısıyla salt (1’) ve (2) adımlarından, Henrietta’nın p aleyhindeki herhangi bir kanıtın yanıltıcı olduğuna dair yüksek derecede kesinliğe ulaştığı sonucunu çıkarabiliriz. Ve eğer Henrietta’nın kesinlik derecesi yeteri kadar yüksekse, o halde p aleyhindeki kanıtları yanıltıcı oldukları gerekçesiyle yadsıması uygun bir davranış olacaktır. (Bu noktaya birazdan tekrar değineceğim)

Netice olarak, aynı sonuca, yani yeni kanıtları yadsımanın makul olabileceği sonucuna, bilgiye hiç değinmeden de ulaşabiliyoruz! Bu sebeptendir ki en azından bazı bilim insanları eskiden bilgiye besledikleri öfkeyi şimdi doğruluk ve hakikat kavramlarınayönelttiler. (Yakın zamanlı bir örnek için bakınız Julia Shaw’un denemesi: “I’m a scientist, and I don’t believe in facts”)

Bu dolambacı da belirttiğimize göre Kripke’nin argümanına dönebiliriz, özellikle de adım (5)’e.

Argümanın (5)’inci adımına göre, eğer bir kanıtın yanıltıcı olduğunu biliyorsan, o halde onu dikkate alma yükümlülüğün ortadan kalkar. Fakat daha önce de belirtildiği gibi, bu adım düpedüz yanlıştır.

Sıradaki örneği düşünün. Birinci sınıf öğrencileri için bir seminer düzenliyorum ve konumuz propaganda. Her sene, insan kaynaklı iklim değişikliğinin bilimsel olarak tartışmalı olduğunu savunmaya çalışan öğrencilerim oluyor. Onların bu konuda yanıldıklarını, dolayısıyla da bana sunacakları herhangi bir kanıtın yanıltıcı olacağını biliyorum. Yine de onların bana sundukları kanıtlarla ilgilenmek ve nerede yanılgıya düştüklerini anlamalarına yardımcı olmak bir eğitimci olarak benim mesuliyetimdedir.

Dolayısıyla belli bir kanıtın yanıltıcı olduğunu biliyorsanız bile, bu kanıtları sunanlarla iletişime geçip onların bu kanıtın yanıltıcı olduğunu anlamalarına yardımcı olmak, yanıltıcı kanıtları dikkate almak için iyi bir sebeptir.

Bir diğer sebep ise, bilginize yönelik bir meydan okumayı cevaplamanın bilginizi daha derin bir şekilde kavramanızı sağlayabilecek olmasıdır. Hatta yanıltıcı kanıtı yanlışlamak size daha fazla kesin bilgi dahi verebilir -salt bilgi için gereken kanıttan bile daha fazlasını!

Şimdi belki de “dikkate almak” derken Kripke’nin kastettiği şeyin yukarıda bahsedilen şey olmadığı itirazını yönelteceksiniz! Nitekim onun aksi yöndeki kanıtları dikkate almakla kastettiği, daha ziyade “kendini fikir değişikliklerine… açık bırak” minvalinde bir şeydir. Ve eğer bir şeyi gerçekten biliyorsanız, o halde fikrinizi değiştirmeniz doğru bir hareket değildir – çünkü eğer hakikate zaten ulaşmışsanız, bu düşüncenizden vazgeçmek sizin için kesinlikle olumlu bir değişim olmayacaktır!

Kripke’nin “Paradoksu” hakkında düşünmenin bir yolu, bilginin iki bileşeni olduğudur. Bilgi ilkin nesnel bir bileşen içerir: bilinen şeyin doğru olması ve bilgi için dayanılan zeminin nesnel olarak güçlü olması gereklidir (önyargılar ve hüsnükuruntular böyle bir zemin teşkil edemez!). Diğer yandan bilginin öznel bir bileşeni de vardır çünkü bilgi en azından inancı gerektirir: eğer yağmurun yağdığını biliyorsanız, o halde standart bilgi anlayışına göre bu, yağmurun yağdığına inandığınızı da içeriyordur.

Öznel bileşen, bilginin, yanıltıcı olduğunu bildiğimiz kanıtları yadsımamıza imkân vermesinden niçin bu denli rahatsız olduğumuzu açıklamaya yardımcı olabilir. Bunun sebebi çoğunlukla bir şeyi bildiğimizi düşündüğümüz halde bu düşüncede yanılıyor oluşumuzdur. Ve bilginin nesnel bileşenleri olmadan sadece öznel bileşenlerine ulaşmak çok kolaydır, mesela inançlara veya güçlü bir kanıt olarak ele aldığımız zeminlere. Başka bir deyişle, bir şeyi bildiğinizi düşünseniz bile o bildiğinizi düşündüğünüz şey yanlış çıkabilir! Üstelik bu en derin inançlarımız için bile geçerli olabilir.

Dolayısıyla yanıltıcı olduğunu sandığınız bir kanıtı dikkate almanın önemli olmasının bir diğer sebebi de bir şeyi bildiğinizi düşündüğünüz zaman bu düşüncenizde yanılıyor olabileceğiniz ihtimalidir!

Bu tespit bana doğru görünüyor. Bununla birlikte yanıltıcı olduğuna inanılan bir kanıtı istisnasız her durumda dikkate almanın da makul olduğundan o kadar emin değilim. Bunu anlamak için, doğru olduğuna inandığınız şey hakkında yüksek derecede kesinliğe ulaştığınız ve bundan ötürü de aksi yöndeki herhangi bir kanıtın yanıltıcı olacağı bir durum üzerine düşünelim. 

Araştırmacı bir bilim insanı olduğunuzu ve yüksek derecede bir kesinlikle H hipotezine inanmaya başladığınızı varsayın. Ayriyeten, araştırmaların ilerleyişi açısından, H’nin doğru olduğu varsayımıyla çalışmak daha verimli olsun; zira H’nin varsayımını askıya alıp onun doğruluğunu sorgulamak, yıllarca sürecek bir ek çalışma gerektirecektir. Böylesi bir senaryoda sizin basitçe araştırmalarınızı sürdürmeniz ve yanıltıcı olduğuna kanaat getirdiğiniz H aleyhindeki kanıtları değerlendirmemeniz benim nazarımda irrasyonel bir davranış olmayacaktır.

Yukarıda fark edeceğiniz üzere ikincil şahıs hitabımın altını çiziyorum. Bunun sebebi, her ne kadar araştırmayı yürüten tek tek bilim insanı bireyler için kendi programlarını sürdürmek ve onu devamlı sorgulamaya tabi tutmamak makul olsa da, öteki bilim insanları için bu hipotezleri yanlışlamak bizzat bilimin yararına olan bir hamledir -meslektaşları olan diğer bilim insanları, bu hipotezlerin yüksek derecede kesinliğe sahip olduklarını düşünüyorlarsa bile.

Gerçekten de belirli bir bilim camiasında yüksek derecede kesinlik kazanmış bir hipotezi yanlışlama girişiminin bir yüksek risk/yüksek getiri yapısı vardır. Birçok zeki insan inandığı için, hipotezin doğru olma olasılığı yüksektir ve bu da girişimi yüksek riskli kılar. Fakat olur da bu yaygın kabul görmüş hipotezi yanlışlayan şahıs olabilirseniz, muhtemelen büyük bir şöhret kazanırsınız. (Bilimin yapısı üzerine bu tür analizler hakkında daha fazla bilgi için bakınız Philip Kitcher, The Advancement of Science).

Bu yüzden ben, Kripke’nin “Paradoks”unu salt yeni kanıtlar hakkında değil de bilgi sahibi olmakla “fikir değişiklerine” açık olmak arasındaki bir gerilim olarak yorumladığımda, burada iki yönlü düşünüyorum.

İlkin, Kripke’nin hakikaten gerçek bilgiyle ilgilendiğini varsayalım. Bu durumda, ben bir paradoksun mevcut olduğunu düşünmüyorum, çünkü argümanın sonucu zaten aslında kabul etmemiz gereken bir husustur! Eğer bir şeyi gerçekten biliyorsan, o halde onun hakkında fikrini değiştirmek bir hata olurdu.

İkincisi, Kripke’nin “Paradoks”unun bize paradoksal görünmesinin sebebi bizim, bir şeyi bildiğimizi düşünmemiz durumuyla hakiki bilgiyi karıştırıyor olmamızdır. Ve bir şeyi bildiğinizi düşünmeniz, size o bildiğinizi düşündüğünüz şeyin aleyhindeki yeni kanıtları yadsıma yetkisi vermez.

Yine de bu son durumda dahi, araştırma yürüten bilim insanlarının, bildiklerini (veya yüksek derecede kesinliğe sahip olduklarını) düşündükleri şeylerle araştırmalarını devam ettirmelerinin niçin mantıklı olabileceğini gördük. Bilimsel araştırmanın yapısının güzelliğini oluşturan şeylerden biri de nitekim diğer bilim insanlarının, meslektaşları tarafından doğruluğuna güvenilen (veya aşırı emin olunan) iddiaları mercek altına almalarıdır.

Ne olursa olsun, bana öyle geliyor ki ne bilgi ne de hakikat bilimsel araştırmayla uyumsuzdur. En azından bu kadarını bildiğimi söyleyebilirim.


Joseph Shieber – “Is Knowledge Incompatible with Science?“, (Erişim Tarihi: 22.03.2026)

Çevirmen: Ege Karakılıç

Editör: Efe Aytekin

Ege Karakılıc

Ege Karakılıc

Strasbourg Üniversitesinde hukuk lisansını tamamladıktan sonra, yine aynı üniversitede Banka ve Finans Hukuku Yüksek Lisansından mezun olmuştur ve halihazırda Strasbourg'da çalışmaktadır. Başta metafizik ve mantık olmak üzere felsefenin çoğu alanıyla derinden ilgilidir. Felsefe dışındaki esas ilgi alanları ise satranç, edebiyat ve tarihtir. Kendisi aynı zamanda bir Yusuf Atılgan hayranıdır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Yazı

Çıktı: “Metafizik, Kötülük, Özgürlük: Peter van Inwagen’ın Felsefesi”

Sonraki Yazı

“Taner Beyter İle Acı, Ölüm ve Felsefe” Seminerleri Başlıyor

Bu Yazıları Kaçırmayın

Fahreddin Râzî’nin İrade Görüşünün Tahlili – Mehmet Tayfun Küçük

Eserin [1] bu aşamasında, meselenin belirleyici…

Çıktı: “Analitik Felsefe: Çok Kısa Bir Giriş”

Satın Alma Bağlantısı İçindekiler | Kitaptan Bir Bölüm | Dizin …