534 Okunma Sayısı
29 dakika okuma süresi
8 Nisan 2026

Savaşta Felsefe: Milliyetçilik ve Mantıksal Analiz – Alexander Klein

Kasım 1914’te Bernard Bosanquet[1], Aristotelesçi Topluluğun[2] 36. oturumunun açılış konuşmasını yaptı. İngiliz idealizminin büyük devlerinden Bosanquet, konuşmasına ‘Bilim ve Felsefe’ adını vermişti.  Bu konuşma, Bertrand Russell’ın efsaneleşmiş kitabı Dış Dünya Üzerine Bilgimiz’e (1914) yönelik doğrudan bir eleştiriydi. Russell bu eserinde, önermelerin mantıksal analizi temelinde felsefe yapmanın yeni bir ‘bilimsel’ yöntemini ortaya koymayı hedeflemişti. Mantık merkezli olan bu tarz, bugün ‘analitik felsefe’ diye bildiğimiz yaklaşımın özünü oluşturacaktı.

Bosanquet’nin Russell’ın yöntemine yönelik ilk itirazı şaşırtıcı bir biçimde politikti. Ona göre ‘bilimsel’ yöntem, felsefeyi kaçınılmaz olarak kozmopolit bir karaktere büründürecek ve yegâne ulusal niteliklerden arındırılmış kılacaktı. Çünkü mantık ve daha genel olarak bilim, ne politik ne de kültürel sınır tanıyordu; dolayısıyla Russell’ın felsefesi, bir halkın kendine özgü ifadesini temsil edemezdi. Ve bu durum Bosanquet için bir sorun teşkil ediyordu. O, ‘felsefenin tıpkı dil, sanat ve şiir gibi, insanın bütününün bir ürünü olduğunu; ulusal niteliğini kaybederse özünden de bir şeyler yitireceğini’ savunuyordu: İngilizlere İngiliz idealizmi, Almanlara Alman idealizmi!

Bosanquet’in Russell’ın felsefi yönteminde örtük olarak gördüğü kozmopolitizm bir yanılsama değildi. Bosanquet’in Topluluktaki [Aristotelesçi Topluluk] eleştirilerinden iki hafta önce, Russell, Oxford’da ‘Felsefede Bilimsel Yöntem Üzerine’ başlığıyla daha sonra yayımlanacak olan bir konferans vermişti. Bugün bu metin, mantıksal analiz için bir mücadele çağrısı olarak hatırlanır ve esasen Dış Dünyaya Dair Bilgimiz adlı eserindeki yöntem görüşünün daha keskin bir biçimde yeniden ifadesidir. Russell’ın makalesi açık bir biçimde politik değildir. Ancak Russell bir meslektaşına, bu konuşmanın kısmen savaşın başından beri tüm uluslarda evrensel bir hâl alan ‘doğruluk’ [righteousness] patlamasına karşı duyduğu tiksintiden esinlendiğini söylemiştir. Ve ekler: ‘Görünüşe göre erdemin özü zulümdür ve bu, benim, esas olarak cinayet için birer bahane işlevi gören tüm etik kavramlardan tiksinmeme neden oldu.’ Başka bir meslektaşına ise, bu konuşmayı ‘buradaki ve Almanya’daki profesörlerin kana susamışlığından esinlenerek yazdığını’ söyledi: ‘Konferansı Oxford’da verdim ve beklediğim bütün tiksintiyi ortaya çıkardı.’

Russell’ın, felsefi yöntem üzerine verdiği bir derste, onca konu arasından, savaş ve cinayet hakkında konuşması ilk bakışta tuhaf görünebilir. Ancak bu kaygıların, bizzat dersin en az bir bölümünde doğrudan ortaya çıktığı görülebilir. Russell, kendi bilimsel yöntemini, felsefelerine güçlü bir etik öge katanların yöntemleriyle karşılaştırmış ve ikincisini, Çinli filozof Chuang Tzu’ya dayandırdığı bir öyküdeki karakter olan Büyük Kâhin’e benzetmiştir. Büyük Kâhin, bazı domuzları kesebilmek uğruna açıkça kendi çıkarlarına hizmet eden bir argüman ortaya koyar: Bu hayvanlar kesildikleri için minnet duymalıdır, çünkü ‘savaş kalkanında ölmek’ her zaman bir ‘onur’dur. Russell’ın buradaki iması, ahlak felsefesinin milliyetçi şiddeti meşru kılmak adına birilerinin çıkarlarına hizmet eden argümanlardan başka bir şey sunmadığıdır. Dahası Russell, Bosanquet’i, reddetmek istediği ahlakçı metafiziğin bir örneği olarak göstermişti. Özel olarak ise bu yazıya ‘Filozoflar ve Domuzlar’ [Philosophers and Pigs] adını vermişti.

Tüm bunların zamanlamasını göz önünde bulundurduğumuzda, ortaya çıkan politik kaygılar anlam kazanmaya başlıyor. Bosanquet’in eleştirisi, İngiltere’nin Büyük Savaş’a[3] girişiyle ortaya çıkan sarsıntının tam ortasında gerçekleşmişti. Bu sarsıntı yalnızca savaş meydanındaki askerleri değil, entelektüelleri de etkiledi. Aynı zamanda, savaşla ilgili kaygılardan oldukça uzak görünen epistemoloji ve metafizik gibi soyut uğraşların yönünü kalıcı olarak değiştirdi. Russell’a göre şiddetin başlıca kıvılcımı milliyetçilikti, bilimsel felsefeyi ise milliyetçiliğe karşı koymanın bir aracı olarak görüyordu.

Bosanquet’in Aristotelesçi Topluluktaki konuşması sırasında, Philosophical Theory of the State [Devletin Felsefi Kuramı] (1899) adlı eseri yakın zamanda ikinci baskısını yapmıştı.  Bu çalışma, sıklıkla idealist politik felsefenin doruk noktası olarak addedilir. Bosanquet için ‘ulus-devlet’, ‘en yüce topluluktu’ ve otoritenin nihai kaynağıydı. ‘Ahlaki ilişkiler, organize bir yaşamı gerektirir’ diye savunmuştu, ancak organize bir yaşam ancak ulusal bir toplulukta mümkündü. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında bu yaklaşım, uluslararası ilişkileri fiilen bir anarşi alanı olarak görüyormuş izlenimi verdiği gerekçesiyle eleştirildi; ayrıca güçlü devleti savunan idealist tutumun, hem savaş süresince Alman saldırganlığına hem de İngiltere’nin savaşa girişine örtük bir destek sunduğu düşünülüyordu.

İngiltere, Bosanquet’in Russell’a eleştirisinden dört ay önce savaşa girdi, dolayısıyla Aristotelesçi Topluluk’ta siyaset kaçınılmazdı.  O yıl derneğin başkanı, eski Muhafazakâr başbakan ve Mind gibi felsefe dergilerine düzenli katkılarda bulunan Saygıdeğer Arthur Balfour’du. Balfour kısa süre sonra İngiltere Dışişleri Bakanı olacak ve savaşın geri kalanında bu görevi sürdürecekti. Bu sırada Russell, İngiltere’nin tarafsızlığını savunan hareketle zaten alenen özdeşleştirilmiş durumdaydı. 1914 yazında Harvard Üniversitesinden döndükten hemen sonra, İngiltere’yi savaşın dışında kalmaya çağıran bir mektupta Cambridge Üniversitesi’nden 60’tan fazla öğretim üyesinin imzasını toplamaya koyuldu. 3 Ağustos’ta yayımlanan bu mektup, akademisyenler tarafından yapıldığı bilinen, bu şekildeki tek çağrıdır.

Birleşik Krallık ertesi gün savaşa girdi. Haftanın sonuna gelindiğinde Avam Kamarası[4], hükûmete sansür de dâhil olmak üzere geniş savaş yetkileri tanıyan Krallık Savunma Yasası’nı (DORA)[5] kabul etti. 1916 yılında Russell, DORA uyarınca mahkûm edilmesinin ardından (ve kısmen de, üniversitede bir başka İngiliz idealist olan J. M. E. McTaggart’ın yürüttüğü kampanyanın etkisiyle) Cambridge Üniversitesi Trinity College’daki görevinden alındı. Ve Russell, açık sözlü pasifizmi nedeniyle altı ay hapis yattı.

Yakın dönem tarihçileri, analitik felsefeyi 20. yüzyıl boyunca halkın sorunlarından uzak durduğu için eleştirmiştir. Özellikle Joseph McCarthy döneminde olduğu gibi akademisyenlerin solcu sempatizan oldukları iddiasıyla saldırıya uğradıkları dönemlerde, analitik felsefenin W. V. Quine gibi bazı önde gelen temsilcileri, kendilerini apolitik olarak adlandırmaktan memnuniyet duydukları bir yöntem benimsedikleri için suçlanmıştır. Önde gelen eleştirmenlerden biri olan filozof John McCumber ise Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’deki Alman karşıtı düşüncelerin, ABD’deki McCarthy yıllarında olan anti-komünist düşüncelere irrasyonel hiddet bakımından benzediğini, dolayısıyla analitik felsefenin kuruluşunun kendisinin de – Russell’ın elinde şekillenen hâli de dâhil olmak üzere – bencil bir politik suskunlukla lekelendiğini öne sürmüştür.

Oysa gerçekte durum neredeyse tam tersidir. Russell’ın savaş karşıtı protestosu o denli kapsamlıydı ki hem işini hem de bir süreliğine kişisel özgürlüğünü kaybetmesine neden oldu.  Avrupa ulusları arasındaki irrasyonel ve mezhepçi hiddete karşı geliştirdiği teorik panzehriyse, mantığın, uyuşmazlıkları tarafsız ve soğukkanlı biçimde değerlendirmeye imkân sağlayan uluslararası bir dil olarak nasıl işleyebileceğini göstermeye çalışmaktı. Başka bir deyişle, onun teorik panzehri analitik felsefeydi.

‘Hakikat, her ne olursa olsun, İngiltere’de, Fransa’da ve Almanya’da aynıdır … o özünde tarafsızdır.’

Burada Bosanquet ile kurulan karşıtlık yine öğreticidir. Devletin Felsefi Teorisi’nde Russell’a yönelteceği bir sonraki eleştirinin habercisi olan bir pasajda Bosanquet, ulusal dillerin yerini alacak ‘evrensel bir dil fikrini’ kınar. Ona göre bu fikir, her aktüel ulusal zihne uygun olmayan aklın ölü bir düzleme indirgenmesine, edebiyat ve şiirin yok edilmesine yol açacaktır. Russell ise mantığın edebiyat ve şiirin dili olmasını, hele bu pratikleri yok etmesini hiç amaçlamamıştı. Ancak, ‘bilimsel’ yönteminin felsefeyi ‘ulusal zihnin’ bir ifadesi olarak gören anlayışı yıkmasını çok istiyordu.

Russell’ın anti-milliyetçiliği ile metafelsefesi arasındaki bağlantı, o döneme ait politik yazılarında açıkça ortaya çıkar. Nisan 1915’te, filozofların milliyetçiliği teşvik etmede oynadıkları role karşı bir kez daha sert biçimde çıkışmıştır:

Leibniz, Fransa ve Hannover’in savaş hâlinde olduğu bir dönemde Fransız bir muhabire yazdığı mektupta, ‘felsefenin ilgilenmediği bu savaş’tan bahsediyor. … O günlerden bu yana epey yol kat ettik.  Modern zamanlarda, filozoflar, profesörler ve entelektüeller genellikle kendi hükûmetlerine, tüm iyiliğin bir tarafta, tüm kötülüğün ise diğer tarafta olduğu izlenimini yaratmak için kullanılan o ustaca çarpıtmaları ve ince yalanları sağlamayı memnuniyetle üstlenmektedirler. Bilgin kişilerin, tarafgirliğin düşünce ve sözlerini boyamasına izin vererek, eğitimlerinin onları özellikle hazır kılması gereken, insanlığa hizmet etme fırsatını kaçırdıklarını düşünmeden edemiyorum. Hakikat her ne olursa olsun, İngiltere’de, Fransa’da ve Almanya’da, Rusya’da ve Avusturya’da aynıdır. Ulusal ihtiyaçlara uyum sağlamaz: Özünde tarafsızdır.

Milliyetçiliğin yeniden güç kazandığı bugünlerde, Russell’ın hakikatin tarafsızlığı konusundaki ısrarının yalnızca basmakalıp sözlerden ibaret olmadığını anlayabilecek bir konumdayız. Onun dönemindeki idealistler, hakikatin tarafsızlığını düpedüz inkâr edecek kadar ileri gitmemiş olabilirler; ancak onlar, tüm felsefi mükemmeliyetin, milliyetle ayırt edici biçimde bağlantılı olduğunu kesinlikle düşünüyorlardı. Bosanquet ve müttefikleri için İngiliz idealizmi, sadece hakikate ulaşmaya çalışmıyordu. Aynı zamanda İngiliz halkının ulusal karakterini ifade etmeyi de amaçlıyordu.

Russell, sıklıkla, felsefeyi ‘etik’ten kurtarmak isteyen biri olarak görülmüştür. Ancak o, ‘etiğin’ özel ve dar bir tanımı altında yasaklanmasını savunuyordu; bu tanım, onun anti-milliyetçi politikasıyla açıkça örtüşmekteydi. Justice in War-time [Savaş Döneminde Adalet] (1916) adlı eserinden alınan yukarıdaki alıntıyı, açıkça daha felsefi olan ‘Felsefede Bilimsel Yöntem Üzerine’ (1914) metnindeki şu pasajla karşılaştırın:

Etik, esas olarak sürü içgüdüsünün bir ürünüdür, yani kendi grubumuzu oluşturanlarla, diğer gruplara mensup olanlara karşı iş birliği yapma içgüdüsünün. Kendi grubumuza mensup olanlar iyidir; düşman gruplara mensup olanlar kötüdür. Kendi grubumuzun peşinden gittiği amaçlar arzu edilir amaçlardır; düşman grupların peşinden gittiği amaçlar ise alçakça amaçlardır. Bu durumun öznelliği, sürü hâlinde yaşayan hayvana görünür değildir; çünkü o, adaletin genel ilkelerinin kendi sürüsünün yanında olduğunu hisseder. Hayvan, metafizikçi saygınlığına ulaştığında ise, kendi sürüsünün adaletine olan inancının cisim bulmuş hâli olarak etiği icat eder.

Russell aslında kendi etik teorilerini geliştirmiştir; en çok küçümsediği şey, Bosanquet gibi Genç Hegelcilerin savunduğu değerlere yönelik belirli bir tür komüniteryen yaklaşımdı. Russell, bu yaklaşımın, bir dünya savaşına yol açan milliyetçi duyguları desteklediğini düşünüyordu.

İdealizm, Russell’ın gördüğü, milliyetçiliğe olanak sağlayan tek metafizik biçimi değildi. Aynı zamanda Fransız filozof Henri Bergson’a[6] ve ABD’deki Pragmatistlere[7] de yöneldi – ikisi de onun aşina olduğu hedeflerdi. Russell, 1913 baharında verdiği bir dizi konferansta Bergson’u hedef almış, bu konuşmalar birkaç yanıtla birlikte Our Knowledge[8] ile yaklaşık aynı dönemde küçük bir kitap hâlinde yayımlanmıştı. Russell, çoğunlukla Bergson’un metafizik sisteminin ayrıntılarıyla ilgilense de temel politik kaygılarını daha en baştan açıkça ortaya koydu. Bergson’u, felsefenin nihai amacı olarak teorik ‘anlama’dan ziyade başarılı ‘eylem’i öne koyan biri olarak tasvir etti ve eyleme yapılan bu vurgunun kaçınılmaz olarak ‘emperyalizme’ yol açtığını savundu.

Bergson, Büyük Savaş sırasında askerî müdahaleyi savunan en önemli Fransız entelektüellerinden biri hâline gelecekti. Nitekim, Bosanquet Russell’ın kozmopolitizmini kınadıktan iki hafta sonra, Bergson Académie des Sciences Morales et Politiques’te[9] bir başkanlık konuşması yapmıştı ve bu konuşma kısa sürede İngilizceye çevrilerek The Meaning of the War [Savaşın Anlamı][10] (1915) adıyla yayınlandı. İngiltere’nin tarafsızlığını savunan Russell’ın tersine Bergson’un savaş yanlısı tutumunu, konuşmasının açılış ve kapanış paragraflarından sırayla alınan şu satırlarda açıkça görebiliriz:

Canlılıklarını sürdürme ve yenileme gücünü, konularını daha derinlemesine anlamakla edinen öfke biçimleri vardır. Bizim öfkemiz de bu türdendir. Eğer bu savaşın anlamını kavrarsak bize karşı bu savaşı yürütenlerden daha fazla dehşet duyacağız. Üstelik, bundan daha kolay bir şey yoktur. Biraz tarih ve felsefe işimizi görmemize yeterli gelecektir.[11]

Yalnızca kendi vahşetinden beslenen güce karşı, kendisinin dışında ve üstünde bir yaşam ve yenilenme ilkesi arayan gücü koyuyoruz. Biri giderek kendini tüketirken diğeri durmadan kendini yeniden kurar. Biri zaten sarsılırken diğeri ise sarsılmadan kalır. Korkmayın, bizim gücümüz onlarınkini yok edecektir.

Bosanquet’nin savunucuları, onun teorik çalışmalarının milliyetçiliği meşrulaştırdığı yönündeki yorumun yanlış bir okuma olduğunu sıkça ileri sürmüşlerdir. Ayrıca ben de onun aktif biçimde militarizmi teşvik ettiğine dair herhangi bir kanıt bilmiyorum. Ancak Bergson, Büyük Savaş sırasında müttefiklerin askerî eylemlerine destek vermek için son derece yüksek sesle duygusal ve felsefi çağrılar yapmıştır; bu da Russell’ın bazı felsefe profesörlerini ‘kana susamış’ olarak nitelendirmesini anlaşılır kılar. Nitekim, Şubat 1917’de Fransız hükûmeti, Amerikalıları savaş çabasına katılmaya ikna etmek için Bergson’u bizzat ABD Başkanı Woodrow Wilson nezdinde lobi faaliyeti yürütmek üzere göndermiştir.

İngiltere’nin savaşa katılma kararı, Fransa’nın karşı karşıya kaldığı durumdan temelde farklı bir hesaplamaya dayanıyordu.

Tüm haklı adaletin Russell’da, tüm kötülüğün ise Bergson’da olduğunu öne sürmek istemiyorum. Fransa’nın savaşa girerken çok farklı kaygılarla karşı karşıya olduğunu hatırlamakta fayda var.  Fransa, Almanya ile yaklaşık 450 km (280 mil) uzunluğunda bir sınırı paylaşır. Britanya Adaları ise Kıta’nın çatışmalarından suyla ayrılmıştır. [Dolayısıyla] birçok tarafsızlık yanlısına göre ülkenin asker göndermekten elde edeceği kazanç da sınırlı olacaktır.

Ancak 3 Ağustos 1914’te, Russell’ın tarafsızlık yanlısı birçok imzayı bulunduran mektubunun yayımlandığı gün, İngilizlerin hesapları birdenbire karmaşıklaştı. Almanlar Fransa’ya savaş ilan etti ve İngiltere’nin 1839 Londra Antlaşması’ndan beri tarafsızlığını garanti ettiği Belçika üzerinden saldırma niyetlerini açıkladı. Almanlar ertesi gün Belçika’ya girdi ve İngiltere, hem antlaşmaya bağlı kalmak hem de Manş Denizi’nin hemen karşısında bulunan Belçika limanlarını korumak amacıyla birkaç saat içinde savaşa dâhil oldu.  Dolayısıyla, İngilizlerin savaşa katılma kararı ne mantıksız ne de sebepsizdi; ancak bu karar, Fransa’nın karşı karşıya kaldığı durumdan temelde farklı bir hesaplamaya dayanıyordu.

Yine de Russell’ın tarafsızlığı savunmaya devam etmesi, en asap bozucu uluslararası sorunlar karşısında bile barışçıl çözümler arama eğilimini ortaya koyar. Bu da bizi Pragmatizme getirir. Russell, Pragmatist doğruluk teorisini eleştirmiş ve Pragmatizmi çoğu zaman kendi analitik yöntemiyle karşılaştırmıştır. Ancak onun Amerikan geleneğiyle ilişkisi, genellikle düşünüldüğünden daha karmaşıktır.  Öncelikle, Russell’ın Birinci Dünya Savaşı sırasında geliştirdiği kendine özgü pasifizm anlayışı, Pragmatizmin başlıca mimarlarından biri olan William James’ten doğrudan etkilenmişti. 1910’da ölümünden kısa bir süre önce James, Russell’ı büyük ölçüde etkileyen iki pasifizm konuşması yapmıştı: ‘Barış Ziyafetinde Konuşma’ ve ‘Savaşın Ahlaki Eşdeğeri’. James’in pasifizmi, gerçekçi olmayan bir iyimserlik üzerine değil, şiddete karşı olan çok insani bir arzunun içten bir kabulü üzerine kurulmuştu:

Gerçek şu ki, insanlar savaş ister. Onu her ne pahasına olursa olsun isterler; kendi başına, sonucu fark etmeksizin isterler. O, hayatın havai fişeklerinin son demetidir. Doğuştan asker olanlar onu sıcak ve aktüel hâliyle ister.  Savaşmayanlar ise onu arka planda, her zaman açık bir olasılık olarak ister; hayal gücünü beslemek ve heyecanı canlı tutmak için.

James, insanların şiddete olan tutkusunu diğer insanlardan uzaklaştırmayı önermişti. Gençleri askere almak yerine, ‘doğaya karşı görevlendirilmiş bir ordu’ ya da ulusal hizmet birliği gibi bir yapı oluşturulmasını savunuyordu. Russell bu çözümü bütünüyle tatmin edici bulmamış olsa da daha sonra Why Men Fight (1917) adlı eserinde ‘sorunun daha iyi ortaya konulamayacağını ve bildiği kadarıyla, sorunu yeterince ele almış tek yazarın o olduğunu’ söyleyecekti. 

James, Büyük Savaş’ı görecek kadar yaşamadı. Ancak o, Russell’ın atalarının ‘radikalizmi’ olarak Birleşik Krallık’ta sıkça adlandırılan[12] kozmopolit ve enternasyonalist ruha çok yakın olan Amerikan ilerlemeciliği geleneğinden geliyordu. Russell’dan otuz yaş büyük olan ve doğuştan Amerikalı olan James’in pasifizmi, özellikle ABD yayılmacılığına yönelik kaygılardan kaynaklanıyordu.  Bu kaygıları, sık sık, Russell gibi birine derinden hitap edebilecek bir anti-milliyetçilik diliyle dile getiriyordu. Örneğin, James’in 1903’te Boston’da Anti-Emperyalist Birlik’in beşinci yıllık toplantısında yaptığı ‘Filipinler Sorunu Üzerine Konuşma’dan [Address on the Philippine Question] şu pasajı ele alalım:

Siyasal erdem, coğrafi bölünmeleri izlemez. Her ülkede bulunan, daha hayvani ve daha entelektüel olan insan türleri arasındaki ebedi bölünmeyi; muhafazakâr ve liberal eğilimler arasındaki bölünmeyi; her şeyi kaba kuvvet ve zorla sahiplenme yoluyla yönetmek isteyen şovenizm ve hayvani içgüdü ile eğitim yöntemlerine ve rasyonel doğruluk kurallarına inanan eleştirel vicdan arasındaki bölünmeyi izler … Dünyanın her yerindeki vicdan ve zekâ partisi, yani, büyük uluslararası ve kozmopolit liberal parti kısacası bizi (buradaki ‘biz’, anti-emperyalistlerdir) bünyesine katmıştır. Biz ise sadece onun Amerikan koluyuz; burada karanlığın güçlerine karşı mücadeleyi sürdürürken dünyanın bütün ülkelerinde zamanın sonuna kadar sürmesi gereken hakikat ve adil davranış için verilen o çok uzun mücadelede kendi payımıza düşeni yerine getiriyoruz. Hadi, bu sonu gelmez görevimize neşeyle başlayalım.

Russell, ‘tüm ülkelerde hakikat ve adil muamele için uzun bir mücadele içinde olduğumuz’ şeklindeki ‘uluslararası ve kozmopolit’ düşünceyle bütünüyle uyum içindeydi. Dolayısıyla James ve Russell, Bosanquet’in tüm değeri ulus devlet içinde temellendiren yaklaşımıyla ve Bergson’un ‘bizim gücümüz onlarınkini yok edecektir’ türü milliyetçiliğiyle keskin bir karşıtlık oluşturan pasifist bir kozmopolitizmi paylaşıyorlardı. Bu nedenle Russell’ın, James’i, ahlaki gerekçelerle karşı çıkılması gereken ‘kana susamış domuzlar’ arasında görmesi pek olası değildir. Nitekim Russell, James’e duyduğu uzun süreli hayranlığı açıkça dile getirmiştir. Russell’ın, aralarındaki gerçek felsefi farklılıklara rağmen, 1940’larda ‘hayatta olanlar hariç, önde gelen filozoflar arasında, kişisel olarak bana en etkileyici gelen kişi William James’ti’ diye yazdığını görürüz.

‘Günümüzde giderek ortadan kaybolan iki şey: şefkat ve bilimsel tarafsızlık.’

Russell, James’in Pragmatizm (1907) adlı kitabını şiddetle eleştirmişti, ancak bu çatışma daha çok bir iç çekişmeye benziyordu. Russell, bir düşüncenin doğruluğunun o düşüncenin faydalı olup olmamasına bağlı olduğu görüşünü kabul edemiyordu (bu, James’in epistemolojisine getirdiği bir yorumdu).  Russell, bir despotun, halkının Yüce Lider’in Tanrı’nın elçisi olduğuna inanmasını çok kullanışlı hâle getirebileceğinden endişe ediyordu.  Ancak James’in deneysel psikolojideki öncü çalışmalarına Russell’ın büyük saygı duyduğunu ve doğruluğu faydalılıkla ilişkilendirmenin James’in, en iyi bilimsel araştırmadan felsefi dersler çıkarma yönündeki kendi girişimi olduğunu hatırlamakta fayda var. Nitekim, Russell gibi, James de kendi Pragmatizmini sık sık Bosanquet gibi isimlerle temsil edilen Neo-Hegelci idealizm türüne doğrudan karşıtlık içinde sunmuştur.

Burada Russell’a bir kafa karışıklığı atfedilebilir. Onun Pragmatizme yönelttiği temel eleştiri, anlaşmazlıkların barışçıl çözümünün, topluluk görüşünden bağımsız olan ve herkesin başvurabileceği rasyonel bir ‘ölçüt’ün varlığına bağlı olmasıdır. O, Pragmatizmin böyle bir standart aradığını, ancak felsefi olarak bunu sağlayamadığını düşünür (oysa Bergson ve Bosanquet uluslararası bir rasyonaliteyi aramaya girişmezler bile). Başka bir yerde ifade ettiği gibi, “Düşüncenin tarafsızlığı, entelektüel alanda, eylem alanında adalet ve özverililik olarak görünen o çıkar gözetmezlik erdemidir”. Pragmatizm yeterince tarafsız değildir. Buna karşın Russell, kendi felsefi yöntemini politik olarak tarafsız olmaktan çok uzak görüyordu. O, hakikat konusunda tarafsız bir görüşe sahipti – ancak, gördüğümüz gibi, bu bağlılığın kendisi de anti-milliyetçi bir gündem taşıyan daha geniş bir metafelsefenin içine yerleştirilmişti. Öyleyse Russell, kendi anti-milliyetçi metafelsefesini, hakikatin tarafsız bir mesele olması gerektiği fikriyle nasıl uzlaştırabilir?

Russell daha sonraki yaşamında, İkinci Dünya Savaşı sona ererken, görünürdeki bu gerilimi ele almak için şu yolu önerdi:

İnsan yaşamı yeniden katlanılabilir kılınmak isteniyorsa eğer, insanlık şu anda giderek kaybolan iki şeyi edinmelidir: Şefkat ve bilimsel tarafsızlık. Bunlar birbiriyle bağlantılıdır.  Günümüzde her ülkede okullar dar bir milliyetçilik ve başka hiçbir ülkede öğretilenle aynı olmayan bir tarih anlayışı öğretmektedir. Bilimsel tarafsızlık diye bir şey yoktur. Tarafsızlıktan sapmalar ise uluslar arasındaki şefkati azaltacak niteliktedir.

Bugün artık ne anti-milliyetçiliğin ne de kozmopolitizmin Anglo-Amerikan felsefi metodolojisinin bir parçası olduğu makul biçimde söylenebilir. Russell, ‘bilimsel’ bir felsefenin merkezine formel mantığı yerleştirmenin ne anlama gelebileceğini nesillere gösteren bir öncüydü. Ancak aradan geçen yıllarda çalışmalarımızın üzerine bir tür miyopluk çöktü.

[Günümüze kadar] Russell’ın bilimsel yönteminin çoğunu koruduk. Günümüzde felsefi kariyerlerin yükselişi ya da düşüşü, kişinin mantıksal ayrımlarının inceliğine veya dikkatle sınırlandırılmış teknik konularda yaptığı hamlelerdeki parlak zekâya bağlıdır.  Bu tür çalışmalar gayet yerindedir. Ancak, Russell’ın yaptığı gibi, mantığı ‘İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya ve Avusturya’da aynı’ olan uluslararası bir dil ve bir hakikat standardı olarak kullanarak felsefi oyunun kurallarını belirlemenin ardında yatan politik gerekçeyi gözden kaçırdık.

Hangi gözlükler felsefi miyopluğumuzu düzeltmemize yardımcı olabilir? Bizzat tarihsel incelemenin iyileştirici bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. Ancak ne yazık ki, felsefe tarihi son zamanlarda eleştirilerin hedef tahtası hâline geldi. Bu yüzden sözlerimi, felsefe tarihinin yararlılığı üzerine birkaç açıklama yaparak sonlandırmak istiyorum.

Michael Huemer, felsefe tarihini yararsız bir uğraş olarak eleştiren ve son zamanlarda çokça tartışılan bir blog yazısında, Colorado Boulder Üniversitesindeki görevinden hareketle, tarihçilerin üretmekte başarısız olduğunu düşündüğü iyi felsefe türünü bize şöyle anlatıyor:

Diyelim ki, alanında gerçekten çok iyi bir iş çıkaran, aynı zamanda tamamen doğru ve ikna edici olan, gerçekten çok iyi bir felsefe tarihçisi var. Böyle bir durumda en fazla ne başarılmış olur?

Cevap: ‘Artık filozof P’nin U ifadesiyle neyi kastettiğini biliyoruz.’ Ondan önce bazıları U’nun X anlamına geldiğini düşünmüş olabilir; şimdi ise onun Y anlamına geldiğini biliyoruz.

Bunun felsefi bir önemi yoktur. X’in mi yoksa Y’nin mi doğru olduğunu hâlâ bilmiyoruz.

Felsefenin asıl görevini, zamansız tezlerin doğru olup olmadığını yalın ve doğrudan bir biçimde değerlendirmek olarak yorumlayan bu anlayışın herkes tarafından paylaşılmadığını fark edeceksinizdir. Bernard Bosanquet’in görüşü kesinlikle bu değildi.

Kökenini Russell’dan alan, Huemer’ın dile getirdiği metafelsefe, bugün yaygın olarak kabul görmektedir. Fakat Russell’ın görüşü farklıydı. O, felsefe tarihinin kendi başına değerli olduğunu düşünmüş ve bu alanda etkili katkılarda bulunmuştu. Hatta teknik felsefenin bile sosyal ve politik sonuçları açısından değerlendirilebileceğini düşünüyordu ve bu sonuçları da tam olarak tarihe bakarak kavrayabileceğimizi savunuyordu (bu Eric Schliesser’in[13] araştırdığı bir noktadır). Öyleyse analitik felsefe, metodolojisini yıllar içinde neden değiştirdi? Bu tarihsel bir sorudur ve Huemer, “felsefe tarihi ne tarihtir ne de felsefe” diyerek bu soruyu sessizce geçiştirmemizi istemiştir. Ancak bu soruya yanıt vermeden bugün popüler olan Huemer’in metafelsefesini mutlak görme konusunda kendimizden o kadar da emin olmamalıyız.

Huemer’ı bir kenara bırakırsak, tartışmamdan çıkarılacak ders, Russell’ın eski projesini daha sadık biçimde taklit etmemiz gerektiği değildir. Bugünün milliyetçi tehdidi, büyükannenizinkine benzemez. Ancak Russell, teknik felsefenin bile politik sonuçları olduğunu vurgulamakta haklıydı. Felsefi pratiği kana susamışlara, savaş kışkırtıcılarına ve ‘uluslar arasındaki şefkati azaltmak’ isteyenlere karşı daha geniş bir mücadeleye dâhil etme konusundaki benzersiz yaklaşımı, kendi bağlamında incelenmeye değerdir. Belki buradan bir şeyler öğrenebiliriz. Çünkü tarihsel inceleme, felsefi incelemenin ne olduğu ya da ne olabileceğine dair basmakalıp varsayımları gevşetme gücüne sahiptir.  Böylece felsefenin zorunlu olarak, her zaman ya da kaçınılmaz biçimde politik açıdan sessiz olması gerektiğini, aynı zamanda her zaman öyle olduğunu veya öyle olmaktan başka çaresi olmadığını söyleyen o toksik kayıtsızlığı geri getirebilir. 


Dipnotlar

  • [1] Bernard Bosanquet (1848–1923), İngiliz filozof, siyaset teorisyeni ve sosyal reformcudur. (ç.n.)
  • [2] Aristotelian Society, 1880 yılında Londra’da kurulmuş olan, dünyanın en eski felsefe topluluklarından biridir. (ç.n.)
  • [3] Birinci Dünya Savaşı (ç.n.)
  • [4] Avam Kamarası [House of Commons], Birleşik Krallık Parlamentosu’nun alt kanadıdır ve ülkenin en güçlü yasama organıdır. (ç.n)
  • [5] Defence of the Realm Act. (ç.n.)
  • [6] https://aeon.co/essays/henri-bergson-the-philosopher-damned-for-his-female-fans
  • [7] https://aeon.co/essays/pragmatism-is-one-of-the-most-successful-idioms-in-philosophy
  • [8] Dış Dünya Üzerine Bilgimiz [Our Knowledge of the External World] (ç.n.)
  • [9] Académie des Sciences Morales et Politiques, 1832 yılında Fransa’da kurulan köklü bir bilim ve düşünce kurumudur.  Institut de France’a bağlı olan kurum, insan ve toplum bilimlerinde araştırma, tartışma ve görüş üretmek için kurulmuş bir akademidir. (ç.n)
  • [10] Bergson’un bahsi geçen metninin Türkçesi için: Savaşın Anlamı – Henri Bergson (ç.n.)
  • [11] A.g.e. Adnan Akan çevirisi kullanılmıştır. (ç.n.)
  • [12] https://philpapers.org/rec/KLEBAA
  • [13] Eric Schliesser (1971 – ), erken modern felsefe üzerine çalışmalarıyla tanınan Hollandalı bir filozof ve Amsterdam Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörüdür. (ç.n.)

Alexander Klein – “The politics of logic“, (Erişim Tarihi: 07.04.2026)

Çevirmen: Efe Can Akdeniz

Çeviri Editörü: Gökdeniz Tosun

Efe Can Akdeniz

Efe Can Akdeniz

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Felsefe lisans eğimini sürdürmektedir. Başlıca ilgi alanları Dil Felsefesi, Epistemoloji, Tarih Felsefesi ve Meta-Felsefedir. Ayrıca, Türkiye'nin modernleşme ve inkılap tarihi üzerine araştırmalar yapmaktadır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Yazı

Etik ve Tanrı: İlahi Buyruk Teorisi ve Euthyphro İkilemi – Nathan Nobis

Sonraki Yazı

Sağ, Antonio Gramsci’yi Nasıl Ele Geçirdi? – George Hoare & Nathan Sperber

Bu Yazıları Kaçırmayın

Fahreddin Râzî’nin İrade Görüşünün Tahlili – Mehmet Tayfun Küçük

Eserin [1] bu aşamasında, meselenin belirleyici…

Çıktı: “Analitik Felsefe: Çok Kısa Bir Giriş”

Satın Alma Bağlantısı İçindekiler | Kitaptan Bir Bölüm | Dizin …