Baudolino Romanının Tahlili Üzerine Felsefi Bir Deneme veya Kendime Dair Bazı Notlar – M. Maşuk Aktaş

/
288 Okunma
Okunma süresi: 20 Dakika

Felsefi arka plana sahip her roman gibi Umberto Eco’nun Baudolino[1] eserini de farklı pencerelerden tahlil etmek mümkün. Ben bu denemede, Eco’nun diğer bazı kitap ve makaleleri ile de çapraz okumaya tabi tutarak romanı karşılaşma kavramı etrafında değerlendireceğim. Burada kullandığım anlamıyla karşılaşma bilinç sahibi iki özne arasında gerçekleşmektedir. Şu an bu satırları bilgisayarıma kaydederken masamın üstündeki kupam, bilgisayarım ve masam bir bağıntı içinde bulunsa dahi bunlar arasındaki ilişkiyi karşılaşma olarak ifade etmek mümkün değil. Ancak bilinç sahibi iki birey birbiriyle karşılaşabilir. Bunun belki de en temel gerekçelerinden biri ölçülü ve düzenleyici niteliklere sahip bir şekilde iletişim kurabiliyor olmalarıdır. Şüphesiz medresedeki kedi ile de belli bir düzeye kadar iletişim kurabilirim, ancak bu iletişimin ölçülü olduğu veya iletişime konu olan nesneleri düzenleyici bir etkiye sahip olduğunu iddia etmek şimdilik mümkün görünmüyor.

Bilincin neliğine dair ayrıntı tartışmalarda farklılaşsak bile en azından bu iki niteliğe sahip bir iletişimin, bilen öznelerde ortak olduğu noktasında herkesle anlaşabileceğimi düşünüyorum. Bireyler arasında gerçekleşen iletişim, ölçülü ve düzenleyici niteliklere sahip olduğunda basit bir ikili diyaloğun ötesinde farklı zihinlerin sahip oldukları arka planlarının da bir diyalektiğine dönüşür. Böyle bir iletişimde farklı bilinçler, kendilerini oluşturan tüm etmenler sayesinde diğer zihnin karşısında konumlanır. Metafizik çağrışımları olan bilincin tözü ve/ya bilinci etkilemesi muhtemel farklı tözlerin ilinekler üzerinden bilinci şekillendirdiği gibi tartışmalara girmeksizin şu kadarını söyleyebiliriz: Bilinç her ne ise, nerede ise ve nasıl bir varlık/oluş durumuna sahip ise bilmeksizin kişinin aldığı eğitimin, ait olduğu sosyo-kültürel statünün, mensup olduğu siyasi ve dini grubun bilincinin şekillenmesinde veya yönlendirilmesinde şu veya bu şekilde bir etkisi vardır. Bilincin ortaya çıkmasına bir şekilde etki eden bu unsurların farklılaşması iletişim taraflarının karşılaşması esnasında bir tür muhakemeye dönüşerek düşünmeye davet eden bir hüviyet kazanır. İşte bu muhakeme sayesinde farklı bilinçler kendilerini konumlandırdıkları zemini daha iyi sorgulayıp bulundukları noktayı daha muhkem bir seviyeye çıkarmayı başarabilir. Tabi karşılaşılan zihnin ait olduğu arka plan yeterince çeşitlilik gösteriyorsa bu durum muhakemenin de güçlenmesini sağlayacaktır. Kanaatimce Baudolino romanı tam da böyle bir eser. Olay örgüsü boyunca farklı karakterlerin karşılaştıkları ve iletişime geçtikleri zihinlerle girdikleri muhakeme sonucunda kendilerini daha muhkem bir noktada konumlandırdıkları görülmektedir.

Romanın birinci bölümünde henüz okuma-yazmayı tam öğrenememiş Baudolino’nun eski bir mektubu bulunmaktadır. Birçok yazım hataları ve yanlışlar barındıran bu mektuptan sonra ikinci bölümde Baudolino, soylu Niketas ile karşılaşır (bu bölümün başlığının karşılaşma olması da manidar). Bizans sarayının önemli bir ismi olan Niketas, Latinlerin İstanbul’u yağmaladıkları sırada neredeyse yağmacılar tarafından öldürülecektir. Romanın ana kahramanı Baudolino onu kurtarır ve güvenli bir yere götürür. Bundan sonra belki de altmışını çoktan devirmiş Baudolino, Niketas’a karşılaştığı olayları anlatarak hayat öyküsünü aktarır. İmparator Friedrich’in ölümüne kadar olan Baudolino’nun karşılaşmaları, XII. yüzyıl Latin Hıristiyan dünyasının dini, siyasi, ekonomik ve sosyal durumlarının panoramasını çizecek türdendir. Friedrich’in ölümünden sonra Baudolino’nun arkadaşlarıyla çıktığı yolculuktaki karşılaşmalar ise o dönemin Latin dünyasının yabancı topluluklara dair tasavvurlarını ve gene o dönemin Latin dünyasının gözünden yabancı toplumların Latin dünyasına nasıl baktığını betimler niteliktedir. Kitabı bu şekilde ikiye ayırmamın nedeni birinci kısmın oldukça gerçekçi bir anlatıya sahip olmasına karşın ikinci kısmın son derece fantastik ögeler içermesidir. Son olarak, Baudolino’nun Hipatia ile olan karşılaşmasının anlatıldığı ve Baudolino ile Hipatia’nın dini ve felsefi konularda tartıştıkları bölümü ise yazar Eco’nun bir karşılaşması olarak okumanın da mümkün olduğunu göstermeye çalışacağım.

Frascheta denilen yerde yaşayan bir ebeveynin tek çocuğu olan küçük Baudolino’nun yaşam hikayesi, bulundukları bölgede yolunu kaybeden bir zengin (muhtemelen de soylu) kişinin onlarda misafir edilmesiyle başlar. Yalan söylemekten çekinmeyen Baudolino, misafire düşlerinde azizleri gördüğünü ve onların İmparator hakkında bazı kehanetleri kendisine bildirdiğini söyler. Bunun üzerine zengin misafir belli bir ücret karşılığında Baudolino’yu babası Gagliaudo’dan satın almak ister. Gagliaudo hem para alacak olmanın motivasyonuyla hem de evde besleyeceği bir boğazın eksilmesi sevinciyle teklifi hemen kabul eder. Gagliaudo’nun şahsında o dönemin kırsal kesiminde yaşayan fakir bir insanın kaygılarını tüm çıplaklığıyla görmek mümkündür. Tek kaygısı geçim derdi olan Gagliaudo hiç tanımadığı bu kişiye oğlunu satma konusunda tereddüt dahi etmez. Gagliaudo’nun tesellisi ise giyiminden ve davranışlarından zengin bir asilzade olduğunu tahmin ettiği bu kişinin Baudolino’ya iyi bir yaşam sunacak olmasına dair ümididir.

Bilişsel arka planı tek katmanlı olan Gagliaudo’nun bu zengin misafir ile olan karşılaşmada kendini konumlandırdığı yer maddi beklentiler ile sınırlı. Öte yandan zengin misafir için ise durum tamamen farklıdır. Baudolino’nun bize aktardığına göre bu misafir İmparator Friedrich’in ta kendisidir ve kahramanımızı doğrudan ordugaha götürür. Friedrich Baudolino’dan, gördüğü kehanetleri orduya anlatmasını ister. Friedrich birçok zorluğun üstesinden gelip kendi ülkesinde düzensiz şekilde bulunan baronları birleştirmiştir.  Firedrich, baronların da onayıyla kendini imparator ilan etmek istemektedir. Ancak bu durumun resmiyet kazanması için Papa’nın Friedrich’e taç giydirmesi gerekecektir. Papa ise Friedrich’in bu mevkiye yükselmesinden rahatsızdır. Bu durumu bilen Friedrich, kaybolduğu bataklıkta tesadüfen karşılaştığı bu barbar çocuğunu ordugaha getirmiş ve kendisine anlattığı yalanları (muhtemelen Friedrich bunların yalan olduğunu biliyordu ama kendi siyaseti için önemli olduğundan doğruymuş gibi davranıyordu) ordusuna da anlatmasını istemişti. Bu aşamada da romanın ikinci ve üçüncü önemli karşılaşmalarına şahit olmaktayız: İmparator Friedrich’in Baudolino ile olan karşılaşması ve ordunun Baudolino ile karşılaşması.

Friedrich her ne kadar topraklarındaki baronları ikna etmişse de Papalık kurumunun otoritesinin bu duruma gönüllü olmamasının askerleri üzerinde olumsuz bir etkiye sebep olduğunun farkındadır. Askerlerinin morallerini yükseltmek ve güçle kazandığı imparatorluğu psikolojik olarak da tahkim etmek için Baudolino’nun yalanlarına inanmış gibi görünür. Bu sayede askerlerin dini motivasyonu yüksek tutulmuştur. Öte yandan azizlerin Baudolino’ya göründüğünü işiten askerler de Papalık kurumunun karşısında diğer dini otoritelerin kendileriyle birlikte olduğu hissine bürünmüştür. Ordunun Baudolino ile karşılaşması onların moralini oldukça yükseltmiştir. Ordunun Baudolino ile olan karşılaşması ayrıca XII. yüzyıl Hıristiyan toplumunda Papalık kurumunun dini otoritesini en azından insanların psikolojisinde sınırlandıran farklı unsurların bulunduğunu göstermektedir. Bu durumun farkında olan Friedrich halkını iyi tanıyan her yöneticinin yapacağı üzere halkını daha iyi olanın (!) sürdürülebilmesi için ufak hilelerle kandıracaktır.

Romanın ilerleyen sayfalarında dikkat çeken önemli karşılaşmalardan biri de Papalık ve İmparatorluk karşılaşmasıdır. Papa istemsizce ve geleneklere tam anlamıyla uymadığı için kısmen Friedrich’i aşağılayarak taç giydirme törenini yerine getirir. Bu durum Papalık kurumunu baskılayan sosyal ve siyasi etmenlerin neler olduğuna dair okura bir bakış sunar. Azizler tarafından desteklendiği iddia edilen ve uzun süre sonra ülkesinde birliği sağlayan yöneticiye açıkça karşı koymak Papalık kurumunun ruhani ve siyasi otoritesine zarar verecek cinstendir. Bu nedenle Friedrich’in imparatorluğu kilise tarafından onaylanır. Önceki karşılaşmalar daha kısa süreli diyalektikleri temsil ederken Papalık ile İmparatorluk kurumlarının karşılaşması ve çatışması roman boyunca görülür. Bir yandan dini otorite ve ruhani lider olarak Papa, öbür tarafta siyasi lider olarak İmparator… Bu iki başlılık ve düzensizlik Latin dünyasının tüm yaşantısına etki eder.

Roman boyunca tüm İtalya ve Alman şehirlerinin, Papa ile İmparator arasındaki siyasette denge unsuru olmak ve çıkarlarını korumak için mücadele ettiği görülür. Dengeyi gerektiren durumların geçici olmasından dolayı da farklı Avrupa şehirleri Papa ile İmparator arasında sürekli saf değiştirmek zorunda kalır. Özetle Eco, Papalık ve İmparatorluk kurumlarının karşılaşması sürecinde Hıristiyan teolojisinden ilham alarak şekillenen kurumların Latin Avrupa coğrafyasının yaşamsal alanını belirlemede ne denli etkin olduğunu sıkı bir olay örgüsü ile ortaya koyar. Bu karşılaşmanın sonucu ise bu farklı zümrelerin kendilerini daha muhkem noktada konumlandırması olur. Friedrich, Papa’yı tanımadığını ilan edip yerine kukla bir Papa atamaya çalışırken Papalık da tüm Hıristiyanlar içinde Friedrich’i itibarsızlaştırmak için kiliseden dışlar. Kiliseden dışlanmak, aynı zamanda Papalık tarafından giydirilen tacın meşruluğunun sorgulanması anlamına gelecek ve başta Alman baronları olmak üzere İngiltere-Fransa gibi diğer Hıristiyan Avrupa yöneticilerinin karşısında da değersizleşme ile sonuçlanacaktır. Papalık ve İmparatorluğun siyasi, ekonomik ve hukuki arka planları oldukça zengin olduğundan bu bilinçlerin karşılaşmasının doğurduğu diyalektik de son derece renklidir.

Friedrich, Baudolino’yu satın aldıktan sonra onu manevi oğlu gibi yetiştirme kararı alır. Baudolino bundan sonra saray erkanının bazı önemli isimleriyle karşılaşıp temel konularda eğitim alır. Bu karşılaşma neticesinde edindiği eğitim, müstakil bir kurum bünyesinde olmadıkça eğitimin yeterli düzeyde elde edilemediğini göstermesi açısından önemlidir. Temel düzeydeki bilgileri saraydaki kişilerden öğrenen Baudolino’nun iyi bir eğitim alması için başka yerlere gitmesi gerekmektedir. Friedrich onu Paris’te henüz kurulma aşamasında olan üniversiteye gönderir. Günümüzde sürekliliğini koruyan en güçlü eğitim kurumu olan üniversitelerin ilkel halini Baudolino’nun bu karşılaşması üzerinden görmek mümkündür.

Katedral bünyesinde kendisine yer bulamayan bazı papazlar kiliseden bağımsız, ancak İmparatorluk bünyesinde de yer almayan bir eğitim müessesesi kurma azmindedir. Günümüze değin süre gelen üniversitelerin özerk kimliği problemi Baudolino’nun bu karşılaşmasında kendini okura açar. Ne kiliseye ne de imparatoluğa ait olan bu özerk eğitim kurumları öğrencilerden aldıkları ücret sayesinde sürdürülmektedir. Üniversiteler özerk kimliklerini korumak istese de İmparator ve Papa arasındaki gerilim onları bu kutuplar arasında yer yer tercih yapmaya zorlar. Bu nedenle Baudolino’nun üniversite hocalarıyla olan karşılaşması ilerleyen dönemlerde üniversite hocalarının Friedrich ile karşılaşması için zemin hazırlar. Üniversitelerin Friedrich ile olan karşılaşması sayesinde bir yandan kısmen İmparatorluğa hizmet edecek bir tutum geliştirirken diğer taraftan özerk kimliklerini tahkim ederler.

Baudolino’nun Paris’te üniversite ortamıyla olan karşılaşması üniversitenin özerk hüviyetinin yanı sıra üniversite öğrencilerinin farklı kimlikleri, üniversite öğrencilerinin bulundukları bölgeye alışma süreçleri ve üniversitenin bulunduğu şehirdeki yerli halkın üniversite öğrencilerine bakışını da canlı bir anlatımla okura betimler. Üniversite öğrencileri söz konusu olduğunda sosyal ilişkiler, ekonomik sıkıntılar ve psikolojik sorunlar gibi birçok meselenin izlerini günümüzde bile sürebiliyor olmak bazı şeylerin bu anlamda çok da değişmediğini göstermektedir.

Kampüsü bile bulunmayan bu ilkel üniversitede eğitim, ücretli olarak ahırlarda saman balyalarının üzerinde yürütülür. Avrupa’nın birçok farklı noktalarından gelip bir araya toplanan öğrenciler üniversitenin son derece renkli bir kurum olmasını sağlar. Baudolino bu çok sesliliğin içinde hayatı boyunca arkadaşlık edeceği Abdül ve Şair (daha sonraları Solomon da bunlara katılacaktır) gibi kişilerle tanışır ve onları sahip oldukları vasıflardan dolayı Friedrich’in sarayına yerleştirir. Birbirinden tamamen farklı sosyo-ekonomik arka plandan gelen bu üniversite öğrencilerinin Paris’te bir araya gelmeleri, bu zihinleri şekillendiren etmenlerin diyalektiğe girmesine ve yeni yolculuklara imkan tanımasına öncülük eder. Baudolino, Şair ve Abdül’ün Müneccim Krallar ile Gradal gibi Kutsal Hıristiyan emanetlerini arayıp bulmaları ve bu emanetleri İmparator Friedrich’in siyasi gücünü tahkim etmek için kullanmaları, hem Avrupa’nın hem de Asya’nın farklı bölgelerine seyahet etmeleri ve son olarak Rahip Johannes’in (sözde) ülkesini aramaya koyularak yeni yolculuklara çıkmaları üniversite ortamındaki çeşitli zihinlerin karşılaşması ve muhakemeye girmesi sonucu mümkün olmuştur. Farklı zihinlerin karşılaşarak muhakemeye girmesi tüm bu yeni başlangıçların tetikleyicisidir.

Üniversite eğitimini tamamlayan Baudolino sonrasında Friedrich’in sarayında üst düzey bir görevli olarak çalışır. Manevi babasının yanında yönetim işleriyle ilgilenir. Baudolino’nun hayatının bu evresinde yeni karşılaşmalardan ziyade geçmişteki karşılaşmalar sayesinde edindiği tecrübeyi İmparator’u için kullanması dikkat çeker. Romanın bu aşamasında Baudolino’nun yalnızca yaş olarak değil, karakter ve düşünce biçimi olarak da olgunlaştığı görülmektedir. Baudolino’nun uzun süren karşılaşmaları onun benlik bilincinin (en azından bir seviyeye kadar) şekillenmesini sağlamıştır. Ancak Baudolino, manevi babasının siyasi işleriyle daha fazla meşgul oldukça sahip olduğu tecrübelerin yetersiz kaldığını fark eder. Bu da Baudolino’nun olgunlaşmasında ikinci evrenin başlangıcı olacaktır.

Baudolino’nun hayatındaki bu evrede tecrübe ettiği en önemli karşılaşmalardan biri de doğduğu toprakları ziyaret etmesi ve asıl ebeveyni ile görüşmesi olacaktır. Yıllar sonra ana yurduna dönen Baudolino, Ortaçağ Latin dünyasında insanların yüz yılda bir tanık olacağı bir durum ile karşılaşacaktır: Yeni bir kentin kuruluşu. Baudolino’nun çocukluk yıllarına kadar hayatını geçirdiği Frascheta denen bataklık orman bölgesi, Alessandria adında etrafı surlarla çevrili bir şehre dönüşmektedir. Frascheta’nın Alessandria’ya dönüşmesi; Ortaçağ Avrupa’sında bir şehrin kurulmasının ne demek olduğu, hangi güç dengelerini gözetmesi gerektiği, yeni kurulan halkın diğer şehirlerle nasıl bir ilişki içinde olacağı ile kurulan kentlerin hangi ekonomik ve sosyal örüntüler içinde yer alacağı gibi sorunların tümüyle Baudolino’nun karşılaşmasına aracı olur. Bu sayede Baudolino farklı bir açıdan, belki de bin yılı aşkın süredir Latin dünyasını şekillendiren dini ve siyasi arka planla tanışır. Baudolino, manevi babası İmparator ile hemşehrileri arasında orta yolu bulmaya çalışırken kendini tanıma ve konumlandırma noktasında ilerlemeye devam eder.

Baudolino’nun öz ebeveyni yaşamını yitirdikten sonra kendini manevi babasının siyasi işleri ile ilgilenmeye adar. Baudolino İmparator’a destek olmak için Haçlı Seferi’ne katılır ve onunla Doğu’ya gider. Bizans pazarlarında, İstanbul’un gizli yer altı yollarında ve Selçuklu devletinin kuşatılması esnasında Baudolino kendini yeni maceraların içinde bulur. Tüm bu olaylar Baudolino’nun kendini tanıma ve anlamasına yardımcı olan birer enstrüman görevi görür. Bu yolculukta dünyanın şekli, boşluğun olmasının imkanı ve mekanik aletlerin işleyişi gibi birçok bilimsel ve felsefi konuya dair tartışmaların da canlı tanığı olur. Baudolino bu süreçte bu tür konuların teorik yönü kadar teolojik kaygıların yönlendirdiği veya ilham kaynağı olduğu bu tartışma ortamları içinde yeni zihinlerle karşılaşır ve muhakemeye girer.

Baudolino’nun bu süreçte tanıştığı bazı yeni kahramanlar yolculuğun devamında ona eşlik eder. İmparator Friedrich’in ölümü ise romanın bir anda farklı bir kulvara geçmesine neden olur. Firedrich’in ölümüne kadar olan süreçte Baudolino’nun karşılaşmaları ve tanıklıkları oldukça gerçekçidir ve o dönemin Avrupa’sını anlamaya yardımcı olur. Friedrich’in ölümünde sonra ise Baudolino ve arkadaşları dünyanın en uç noktasında bulunduğu iddia edilen Rahip Johannes’in Hıristiyan krallığını keşfetmek için Haçlı Seferi’nden ayrılıp Hindistan’ın da ötesine gitmeye çalışırlar. Romanın bundan sonraki kısmında Baudolino’nun farklı zihinlerle bizzat karşılaşmasından ziyade, Baudolino’nun XII. yüzyılda yaşayan eğitimli bir Latin bireyin zihnindeki yabancı algısıyla karşılaşması söz konusudur. Gerçek anlamda Rahip Johannes’in krallığının var olmadığını biliyoruz. Ancak Eco, romanın kendi kurgusu içinde bile böyle bir yerin varlığı hakkında bize net bir şey söylemez. Kayıp Krallığın bulunup bulunmadığı bizim için önemli bir konu da değil. Krallığı arama esnasında Baudolino’nun kendilik bilincini tahkim etmesi ise bizi ilgilendirmektedir.

Baudolino ve arkadaşları birçok zorlu coğrafyayı aşıp en son Rahip Johannes’in uç beyliği olduğunu varsaydıkları bir şehre gelirler. Kahramanlarımız Pndapetzim adındaki bu şehirde Sciapode, Blemma, Poncio, Pigme, Dev, Panozo, Numidia ve Satir gibi farklı türden yaratıklar ile karşılaşır. Tamamen farklı dünyalara ait olan kahramanlarımız ile bu türlerin karşılaşması iki taraflı bir şaşkınlık oluşturur. Baudolino ve arkadaşları tüm bu türleri hilkat garibesi olarak tarif ederken bu türler kendi aralarında bedenlerinden ötürü farklı olduklarının bilincinde bile değildir. Sciapode olan ve kahramanlarımızla arkadaşlık kuran Gavagai isimli yaratık tüm bu canlı türlerinin farklılığını teslis inancı ve Hıristiyanî öğretiler üzerinden tanımlar. Gavagai kahramanlarımızın ısrarlı sorularına rağmen diğer türlerin bedensel çeşitliliğinden dolayı onları farklı gösterme veya ötekileştirmeye karşıdır. Gavagai tüm çeşitliliği ve farklılığı türlerin sahip olduğu teslis inancıyla açıklamanın daha uygun olduğunu belirtir. Gavagai’nin farklı ve yabancı algısı tamamen dini referanslarla şekillenmiştir ve ait olduğu kültürün dışında bir kültür ile karşılaşmadığı sürece hayatı boyunca da bunu sorgulama veya değiştirme ihtiyacı hissetmemiştir.

Baudolino ve arkadaşları ise çoğunlukla Kitabı Mukaddes’ten mülhem tanıdıkları bu türlerin varlığına çok sevinirler. Onlara göre bu hilkat garibelerinin varlığı Rahip Johannes’in Krallığı hakkındaki dedikoduların da gerçek olduğunun bir göstergesi olabilir. Baudolino ve arkadaşları da ait oldukları kültür dünyasının değerlerine içkin olarak düşünmeye o denli alışmışlardır ki bu yeni türleri rahatlıkla hilkat garibesi şeklinde yargılamaktadırlar. Halbuki doğunun bu uç bölgesinde yaşayan Sciapode, Blemma, Poncio, Pigme, Dev, Panozo, Numidia ve Hadımların Batı algısı da benzer bir şekildedir. Tüm bu canlılar Kitabı Mukaddes’ten ilham alarak düşündükleri ve kendilerine göre fantastik olan öğelerin Batı’da yaşadığını düşünür. Ancak Pndapetzim’deki canlıların Batı toplumu için bu şekilde bir tasavvura sahip olması Baudolino ve arkadaşlarını rahatsız eder. Hatta Şair bu esnada saldırganlaşarak bu palavraların kim tarafından uydurulduğunu sorgulama ihtiyacı duyar.[2] Kahramanlarımız “normal” oldukları konusunda hiçbir tereddüde sahip olmadıklarından iğrenç (!) yaratıklar olarak gördükleri Pndapetzim halkı tarafından hilkat garibesi olma imasıyla karşılaşmaktan rahatsız olurlar. Baudolino’nun kendini tanıma yolcuğunun belki de en önemli noktalarından biri de Pndapetzim’deki karşılaşmaların etkisi şeklinde görülebilir. Baudolino Pndapetzim’de kaldıkça kendisine dışardan bakmanın farklı bir yönünü öğrenir. Yıllar boyu kendi topraklarında normal olarak gördüğü ve algıladığı şeylerin aslında efsanevi yaratıklar olduğunu fark eder. Bu durumu Baudolino’nun Pndapetzim yöneticisi Diyakoz ile yakınlaşmasının neticesinde görebiliyoruz. Baudolino, Diyakoz’a kendi ülkesini anlatırken Avrupa’daki bölgeleri, sarayları, adaları, gölleri, gökyüzünü, okyanusu, yunus balıklarını, geyikleri, istiridyeyi, ıstakozu, yılanbalığını, kirpiyi, şahini, gemileri, değerli taşları, vazoları, kiliseleri, hipodromları ve ülkesindeki savaşları anlatır.[3] Baudolino kendi ülkesinde “normal” olarak görülen tüm bu durumları artık efsanevi bir anlatımla Diyakoz’a aktarır. Normal olanın ne olduğunu sorgulamayı başaran Baudolino, aşina olduğu hemen her şeye dışardan bakması sayesinde kendini tanımaya bir adım daha yaklaşmıştır. Tüm bu karşılaşmalar Baudolino’nun kendilik bilincinin muhkem olmasında önemli bir etkiye sahiptir.

Baudolino, Rahip Johannes’in Krallığını bulma motivasyonuyla çıktığı yolda kendini tanıyarak geri döner. Kayıp Krallığı bulamayan Baudolino kendini bulma anlamında önemli yol kat etmiştir. Tüm hikayesini soylu Bizans yöneticisi Niketas’a anlatan Baudolino yaptığı hataların pişmanlığına dayanamaz ve bu sefer de bir yıla yakın bir süre uzlet hayatı yaşamaya karar verir. Altmış yaşını çoktan geçmiş olan Baudolino, tekrar Rahip Johannes’in ülkesini bulmak için yol hazırlığı yapar. Niketas, Baudolino’yu vazgeçirmek için çok uğraşsa da bunu başaramaz. Tüm ısrarlar karşısında Baudolino’nun cevabı ilginçtir: “Biz Fraschetalılar çok kalın kafalıyızdır.”[4] Baudolino’nun inatçılığına ve kararlılığına imada bulunun bu cümleyi doğduğu topraklara referansta bulunarak dillendimesi oldukça ilginçtir. Bu cümle aslında Baudolino’nun öz babası olan Gagliaudo’nun sıkça dillendirdiği bir ifadedir. Hayatı kendini tanımak ve keşfetmekle geçen Baudolino’nun son yolculuğu için gerekçe sunarken küçük yaşta koptuğu topraklarla tekrar bağ kurması sizce de düşündürücü değil midir? Kendini gerçekleştirmek adına hayatı boyunca babasının ölümü için uğraşan Baudolino kendini tanıdıkça babasına benzememiş midir?

Karşılaşma kavramından hareketle öz bilinç kazanmanın Baudolino romanında nasıl işlendiğine dair bu şekilde bir özet sunmak mümkündür. Ben Baudolino karakterinin Hipatia ile olan karşılaşmasını da yazar Eco’nun XII. yüzyılda yaşayan Latin Hıristiyanların “yabancı” algısı ile karşılaşması şeklinde okumak istiyorum. Yazının buraya kadar olan bölümünde karşılaşma kavramının sağladığı kavramsal arka plan sayesinde Baudolino karakterinin kendilik bilincindeki dönüşümünü takip etmeye çalıştım. Şimdi ise Eco’nun karşılaşmasını ele almak yararlı olacaktır. Eco’nun karşılaşmasını Hipatia karakteri üzerinden okuyacağım. Hipatia aslında Pndapetzim’de yaşayan ve Hıristiyan olmayan canlı türünün adıdır. Yüzyıllar önce Cyrillus adındaki katı papaz tarafından korkunç işkenceler sonucu katledilen Hipatia adındaki filozofun talebeleri kaçıp Pndapetzim’e yerleşir ve burada hem felsefi anlayışlarını devam ettirirler hem de yeni bir canlı türünü inşa ederler. Keçi ve insan kadınların birleşimi olan bu tür yüzyıllar boyunca antik birikimden yararlanan filozof Hipatia’nın düşüncelerini sürdürmek için uğraşır. Baudolino da bu türden bir kız ile tanışarak Tanrı, iyi-kötü, evren ve yaşam hakkında verimli tartışmalar yürütür. Bu tartışmaların sonunda Baudolino sevgilisine şu itirafta bulunur: “…Paris’te eğitim görmüş olmama rağmen (bir tartışmayı) benden daha iyi yürütüyorsun.”[5] Eco neden Baudolino gibi dünyanın nadir eğitim kurumlarında eğitim görmüş bir karakterini dağlık bir bölgede tamamen izole yaşayan, örgün eğitim almamış ve medeniyetten uzak bir karaktere karşı küçük düşürür? Ben bu sorunun cevabının Chartres Okulu üzerinden verilebileceğini düşünüyorum.

Ortaçağ düşüncesi çalışan birçok araştırmacı Hıristiyan teolojinin Batı düşüncesine birçok noktada ilham kaynağı olduğunun altını çizer.[6] Eco söz konusu olduğunda onun Ortaçağ’dan gelen ilham kaynağı Chartres Okuludur. Chartres Okulu XII. yüzyılın başlarında Paris civarında kurulan bir ekoldür (Baudolino’nun üniversite için Bologna’yı değil de Paris’i tercih etmesi sadece Paris’teki eğitimin daha iyi olmasıyla açıklanabilir mi?). Bu ekol sonraki yüzyıllarda Avrupa’da ortaya çıkacak birçok düşünsel, sanatsal, ekonomik ve siyasi hareketi etkilemiştir.[7] Chartres’in kurucusu olan Bernard de Chartres’in ifadelerinde geçen ünlü “devlerin omuzlarınki cüceler” vecizesi, Eco’ya göre tüm Hıristiyan Avrupa medeniyetinin tarihi şeklinde yorumlanabilir.[8] Bernard bu vecizesi ile Chartres Okulu’na mensup olanların Platon’un Timaios diyaloğundan hareketle evrenin fizik ve matematik gizlerini açığa çıkarmayı amaçladığına işaret eder. Bu vecizedeki dev Platon’u imlerken cüceler ifadesi de antik mirası yorumlayan Hıristiyan düşünürlere işaret eder. Söz konusu cüceler Devlerin üstünde yükseldiğinden her zaman ufukta onların gördüklerinden ötesini görürler. Bernard de Chartres, bu anlamda her zaman Platon’dan öndedir çünkü Bernard’ın ufku Platon’un ötesine ulaşmaktadır.[9] Platon yalnızca felsefeye sahipken Bernard hem Platon sayesinde felsefeye hem de İsa sayesinde Kitabı Mukaddes’teki hakikatlere sahipti. Bu sayede Bernard, Platon’dan daha önemli bir düşünür olduğunu rahatlıkla ifade edebiliyordu.

Bernard hem felsefi hakikatlere hem de vahiy yolla gelen hakikatlere sahip olduğu için Platon’dan üstün (!) olsa bile Baudolino’nun böyle bir eğitimi yoktu. Felsefe bilgisi hayli zayıf olan Baudolino tam da bu yüzden antik mirastan beslenen Hipatia karşısında küçük düşmüş ve mantıksal düşünme noktasında yetersiz kalmıştı. Eco’ya göre Baudolino ve Hipatia karşılaştıklarında Hipatia’nın devlerin omuzlarında yükseldiğini söylemek çok daha kolaydır. Çünkü her ne kadar Baudolino, Paris gibi dünyadaki eğitimin merkezi olan bir ortamda yetişmiş olsa da Hipatia devlerin omuzlarına tırmanmadığı için Baudolino, Hipatia’nın karşısında kendi ayakları üstünde yürüyen sıradan bir cücedir. Öte yandan Hipatia her ne kadar cüce olsa da yüzyıllar süren bir felsefi geleneğe yaslandığı için Baudolino’yu theodise problemi söz konusu olduğunda kolayca susturmuştur.

Baudolino’nun Hipatia karşısında küçük düşmesinin Eco’nun, Chartres Okulu’na telmihte bulunmak amacıyla kasıtlı olarak yazdığı bir bölüm olup olmadığını bilmiyorum. Ancak Eco’nun kendilik bilincinin şekillenmesine yardımcı olan arka plana dair bir sorgulama yürüttüğümde bilinçli olsun veya olmasın böyle bir durumun varlığından bahsedilebileceğini düşünüyorum. Devlerin omuzlarında yükselen cüce Hipatia, her zaman yalın ayak yürüyen cüce Baudolino’dan daha üstün olmalıdır. Şayet Ortaçağ tarihi çalışan İtalyan akademisyenlerin “genellikle” yerel motivasyonlarla araştırma yaptığı şeklindeki iddia doğruysa[10] bu durumda Eco’nun Baudolino’nun satır aralarına (kasıtlı veya kasıtsız) serpiştirdiği bu durumun açık bir hüviyet kazanacağı izahten vârestedir.

Her karşılaşma gibi Baudolino’nun karakterlerinin ve yazarının karşılaşmasının da okur olarak bizlere yeni ufuklar açtığını rahatlıkla dile getirebilirim. Bir başka deyişle, okurun da romanla bir karşılaşması olduğundan bahsetmek gerekir. Tıpkı romandaki karakterlerin kendilik bilinçlerini şekillendiren etmenlerin çeşitliliğinde olduğu gibi okurun zihnindeki çeşitliliğe göre romanla karşılaşması farklı düzlemde olacaktır. Kendi adıma konuşmam gerekirse, örgün eğitimin yüksek lisans dahil tüm aşamalarından geçmiş biri olsam da hayatımın erken döneminden itibaren klasik İslami ilimler eğitiminin içinde bulundum. Bu nedenle kendimi XXI. yüzyılda yaşayan bir molla olarak tanımlayabilirim. (Molla derken İran’daki siyasi çekişmelerin taraflarından bahsetmiyorum. Bu terimi, klasik İslami ilimler eğitimini kuramsal seviyede tahsil eden öğrenciyi betimleyecek anlamda kullanıyorum.) Bu anlamıyla benim ait olduğum arka planın romanla karşılaşması farklı sorular üzerinden oldu. Devlerin omuzlarında mı yükselmek istiyorum yoksa devlerle çarpışarak devleşmeye çabalamak mı? Sanırım ikincisine yönelik meylim daha da arttı. Ancak bu sayede evrensel olan ile Hıristiyan teolojisinden ilham alarak şekillenen yerel anlayışları ayırabilir, kendi benliğime dair bilincimi tahkim edebilir ve üstüne bastığım zeminin sağlamlığını test edebilirim. Kim bilir, belki bir gün büyüyen çölde yolumuzu tekrar bulmanın imkanını da keşfederiz…

Kaynakça:

  • Arnold, John H. Ortaçağ Tarihi Nedir? Trc. Kahraman Şakul. İstanbul: Islık Yayınları, 2019.
  • Catalani, Luigi. “Chartres Okulu ve Platon’un Yeniden Keşfedilmesi”. Ortaçağ: Katedraller, Şovalyeler, Şehirler. Ed. Umberto Eco. Trc. Leyla Tonguç Basmacı. 293-298. İstanbul: Alfa, 2020.
  • Eco, Umberto. Baudolino. Trc. Şemsa Gezgin. İstanbul: Doğan Kitap, 2003.
  • Eco, Umberto. Devlerin Omuzlarında. Trc. Eren Yücesan Cendey. İstanbul: Doğan Kitap, 2019.
  • Eco, Umberto. “‘Devlerin Omuzlarındaki Cüceler’: Bir Vecizenin Öyküsü”. Ortaçağ: Katedraller, Şovalyeler, Şehirler. Ed. Umberto Eco. Trc. Leyla Tonguç Basmacı. 308-312. İstanbul: Alfa, 2020.
  • Eco, Umberto. Gülün Adı. Trc. Şadan Karadeniz. İstanbul: Can, 2019.
  • Gilson, Etienne. Ortaçağ Felsefesinin Ruhu. Trc. Şamil Öçal. İstanbul: Açılım Kitap, 2005.
  • Gilson, Etienne. Ortaçağ’da Felsefe. Trc. Ayşe Meral. Ankara: DoğuBatı, 2021.
  • Wetherbee, Winthrop. “The School of Chartres”. A Companion To Philosophy In The Middle Ages. Ed. Jorge J. E. Gracia – Timothy B. Noone. 36-44. Malden: Blackwell Publishing, 2002.

Dipnotlar

[1] Umberto Eco, Baudolino, trc. Şemsa Gezgin (İstanbul: Doğan Kitap, 2003).

[2] Eco, Baudolino, 405.

[3] Eco, Baudolino, 420-423.

[4] Eco, Baudolino, 534.

[5] Eco, Baudolino, 441.

[6] Bu konuda bir değerlendirme için bkz: Etienne Gilson, Ortaçağ Felsefesinin Ruhu, trc. Şamil Öçal (İstanbul: Açılım Kitap, 2005), 36-37.

[7] Bu okul hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: Etienne Gilson, Ortaçağ’da Felsefe, trc. Ayşe Meral (Ankara: DoğuBatı, 2021), 334-357; Winthrop Wetherbee, “The School of Chartres”, A Companion To Philosophy In The Middle Ages, ed. Jorge J. E. Gracia – Timothy B. Noone (Malden: Blackwell Publishing, 2002), 36-44; Luigi Catalani, “Chartres Okulu ve Platon’un Yeniden Keşfedilmesi”, Ortaçağ: Katedraller, Şovalyeler, Şehirler, ed. Umberto Eco, trc. Leyla Tonguç Basmacı (İstanbul: Alfa, 2020), 293-298.

[8] Umberto Eco, Devlerin Omuzlarında, trc. Eren Yücesan Cendey (İstanbul: Doğan Kitap, 2019), 13-35. Eco buradaki yazısında ekonomi, siyaset, dini yaşam, toplumsal düzen ve hatta felsefe gibi birçok konunun Bernard’ın bu vecizesi üzerinden okunabileceğini ifade eder.

[9] Eco bundan dolayı bu vecizenin bir kibir göstergesi olduğunu düşünür. Cüceler her zaman daha ilerisini gördüklerinden devlerden öndedirler. Bu konuda bkz: Umberto Eco, “‘Devlerin Omuzlarındaki Cüceler’: Bir Vecizenin Öyküsü”, Ortaçağ: Katedraller, Şovalyeler, Şehirler, ed. Umberto Eco, trc. Leyla Tonguç Basmacı (İstanbul: Alfa, 2020), 308-312. Eco Gülün Adı romanında da “devlerin omuzlarındaki cüceler” vecizesini oldukça edebi bir dille ele alır. Gülün Adı’ndaki baş karakter Baskervilleli William ile Manastırın Başcamcısı olan Morimondo’nun diyaloğu esnasında William, cüce olduklarını ancak devlerin omuzlarında yükseldikleri için onlardan daha uzağı görebildiklerini ve bu sayede onlardan daha iyi şeyler yapabileceklerini iddia etmektedir. Bu konuda bkz: Umberto Eco, Gülün Adı, trc. Şadan Karadeniz (İstanbul: Can, 2019), 135-140.

[10] Ortaçağ tarihi söz konusu olduğunda farklı akademik zümrelerin karakteristiğini çıkarmaya çalışan ve bunları kalın fırça darbeleriyle değerlendiren bir çalışma için bkz: John H. Arnold, Ortaçağ Tarihi Nedir?, trc. Kahraman Şakul (İstanbul: Islık Yayınları, 2019), 26 vd.

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Hangi Üniversitenin Felsefe Bölümünü Tercih Etmeliyim? - Taner Beyter

Sonraki Gönderi

Tanrı’nın Varlığına Yönelik İki Epistemik Argüman: Kavramsal Şemalardan ve Anti-realizm Karşıtlığından Gelen Argüman - Musa Yanık

En Güncel Haberler Sosyal Bilimler