Çağdaş Analitik Siyaset Felsefesinde İdeal ve İdeal Olmayan Teori – Talha Gülmez

/
3 Okunma
Okunma süresi: 20 Dakika

Çağdaş siyaset felsefesinin (ya da siyaset felsefesinin yeniden) doğuşunu Rawls’un 1971’de A Theory of Justice (Bir Adalet Kuramı) kitabını yayınlaması olarak görmek mümkündür. Rawls’un kitabıyla birlikte dağıtıcı ve cezalandırıcı adalet, egalitaryenizm, siyaset felsefesinin metodolojisi gibi konulara dair yeni ve güçlü bir ilgi de ortaya çıktı. Hatta Rawls’un etkisi o kadar büyük ki, şu anda en yüksek atıf sayısına sahip siyaset felsefesi kitabının yazarı ünvanını 80 binin üzerinde atıfla elinde tutmaya devam ediyor.[1] Bu makalenin konusu yine Rawls’un canlandırdığı siyaset felsefesi metodolojisinin ne olması gerektiğine dair tartışmadır. Buradaki metodolojik çekişme, ideal teori ve ideal olmayan teori taraftarları arasındaki çekişmedir. Analitik siyaset felsefesinde oldukça önemli bir yer işgal eden bu tartışmayı; ideal teori için ve ideal teoriye karşı argümanları incelemeye çalışacağız.

1. İdeal Teori Nedir?

İdeal teori, bir teoriden ziyade teori yapma biçimidir ve her felsefi konsept gibi birden fazla kullanımı mevcuttur. Rawls ideal teori için şunu söylemektedir:

Her ne kadar adalet, Hume’un söylediği gibi, müdebbir ve haset bir erdem olsa da, yine de tamamen adil bir toplumun nasıl bir şey olabileceğine dair soru sorabiliriz. Bu yüzden asıl ilgilendiğim kısmî riayet değil, sıkı riayet olarak isimlendirdiğim şey. Kısmi riayet adaletsizliği nasıl ele alacağımıza dair ilkeleri inceler. Ceza teorisi, adil savaş doktrini, gayrıadil rejimlere karşı çıkmanın sivil itaatsizlikten vicdani redde ve militan direniş ve devrime kadar farklı yollarını araştırır. Burada ayrıca tazmin edici adalet ve farklı kurumsal adaletsizliklerin karşılaştırılması da incelenir. Kısmi riayet teorisinin sorunlarının acil ve ciddi olduğu açıktır. Bunlar bizim günlük hayatta karşılaştığımız şeylerdir. İdeal teori ile başlama nedenim ise, bu ciddi sorunları sistematik olarak kavrayabilmek için tek temel olduğuna inanmamdır. En azından, bunlara dair daha derin bir kavrayışın başka hiçbir türlü elde edilemeyeceğini ve tamamen adil bir toplumun doğası ve amaçlarının adalet teorisinin temel bir parçası olduğunu varsayacağım.[2] (İtalikler bana ait.)

Rawls’tan bu yana ideal teori üç şekilde anlaşılmış ve tartışılmıştır:

  • 1) Sıkı (tam) vs. Kısmi riayet teorileri
  • 2) Ütopik ve Realistik Teoriler
  • 3) Geçiş-aşaması ve son durum teorileri.[3]

Rawls’tan alıntıladığımız pasajda da zikredilen sıkı ve kısmi riayet, kısaca, herkesin adalet ilkelerine uyup uymadığı varsayımlarıdır. İdeal teoriyi sıkı riayet teorisi olarak gördüğümüz zaman, şu iki varsayımı temel alırız:

  • (i) İlgili tüm failler adalet ilkelerinin kendilerinden istediklerini her zaman yere getirmektedir ve
  • (ii) Toplum ekonomik ve sosyal olarak adaleti yerine getirebilecek derecede gelişmiştir.[4]

İdeal-Olmayan Teoriler ise (i) ve (ii)’nin tersini varsayar; i.e, faillerden en azından bir kısmı adalet ilkelerini yerine getirmemektedir ve/veya ekonomik ve toplumsal şartlar lehte değildir (iktisadi anlamda kıtlık politikaları etkileyecek biçimde mevcuttur, ekonomik gelişim yeterli düzeyde olmayabilir vb.)

İdeal ve ideal-olmayan teorileri ütopyacı ve realist siyaset felsefesi olarak da okunabilir. Bu şekliyle okunduğunda, ideal teoriler olgulara duyarsız olmaları bakımından realistlerden ayrılırlar. Bu türden ütopyacı ideal teoriciliğin en ünlü iki savunucusundan biri olan G.A. Cohen, birçoklarının olguları görmezden geldiği için eleştirdiği Rawls’un esasında olgulara fazla duyarlı olduğunu söyleyerek eleştirir:

“Burada savunulan tez çoğu insanın (ve sanıyorum ki çoğu ahlak ve siyaset felsefecisinin) düşünmeye eğilimli olduğu şeyle, normatif ilkelerle ilgili meselelere –buna [normatif] ilkelerin en derin ve en genel halleri dahil- dair inançlarımızın olgulara dair gerçekleri yansıtması ya da onlara yanıt vermesi gerektiği inancıyla çelişiyor… Örneğin birçokları ilkelerle ilgili inançlarımızın insan doğasıyla (mesela, insanların acı çekme kapasitesine sahip olması, birbirlerine karşı sempati besleyebilmesi) ve insanın toplumsal örgütlenmesiyle (mesela, insanların kolektif eylem problemleriyle  karşılaşması, ya da insan toplumlarının birbirinden farklı ilgi ve çatışan fikirleri olan bireylerden oluşması) ilgili olguları yansıtması gerektiğini düşünür. Bu insanlar sağlam ilkelerin, benim terimlerimle, olgu-duyarlı olduğuna inanırlar.”[5]

Cohen’a göre, adalet ilkeleri insanların altlarında olduğu şartlarla tamamen ilgisizdir ve ideal teori yaparken bu türden tüm olguların göz ardı edilmesi gerekmektedir.[6] Bu yönüyle Cohen, siyaset felsefesinde hem “realist” okula hem de Rawlsçu okula meydan okumaktadır. O halde ütopyacılığın gerçek dünya kısıtlamalarının ortadan kaldırılması olduğunu söylemek mümkündür.

Üçüncü kullanım ise ideal teoriyi son-durum teorisi olarak ele almaktır. Siyaset felsefesinde son durum teorisi, üç tür adalet teorisinden (örüntüsel adalet, tarihsel adalet, son durum) biridir. Son durum teorilerine göre, adil olan sonuçlara göre belirlenir. Örneğin egaliteryenler, bir toplumun ancak ve ancak toplumsal ve ekonomik eşitliğe ulaştığında adil olabileceğini iddia ederler. Bu durumda ideal teoriler, son durumun nasıl olması gerektiğiyle ilgilenirken ideal olmayan teori de son duruma nasıl ulaşılabileceğini inceler.

2. İdeal Teori Örnekleri

2.1. Rawls

John Rawls (1921-2002)

John Rawls’un adalet teorisi ideal teorinin standart örneklerinden biridir, hem tam riayet varsayımını hem de mükemmel toplumu içerir. Rawls varsayımsal bir başlangıç durumu senaryosu kurar. Bu senaryoda, Başlangıç Pozisyonu’nda ilgili tüm taraflar bir Cehalet Perdesi’nin altındadır; kendi ırklarını, milletlerini, toplumsal sınıflarını, yeteneklerini vb. bilmemektedirler ve bu durumda nasıl bir dünyada yaşamak istediklerini belirleyeceklerdir. Burada Rawls, buradaki tarafların şu iki ilkeyi benimseyeceklerini iddia eder:

BİRİNCİ İLKE: Her kişi, benzer bir özgürlük sistemiyle uyumlu, en kapsamlı eşit temel özgürlükler sistemi toplamı için eşit hakka sahiptir.

İKİNCİ İLKE: Toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler öyle bir şekilde ayarlanmalıdır ki;

  • (a) En dezavatantajlı taraflara en büyük faydayı sağlamalı
  • (b) Adil fırsat eşitliği koşulu altında tüm kurum ve pozisyonlar herkese açık olmalıdır.[7]

Rawls, tüm tarafların bu ilkeleri seçeceğini varsayar, çünkü bunları seçmek bireyin çıkarınadır. Örneğin, siz hangi sosyal sınıftan olduğunuzu bilmiyorsanız ve dezavantajlı konumdakilerin de faydalanacağı bir ilkeyi seçmezseniz, kendiniz de aslında bu dezavantajlı konumdakilerden biri çıkabilirsiniz ve bu size zarar verir. Burada sıkı riayet varsayımı önemli bir varsayımdır, taraflar diğer tüm tarafların da bu ilkeleri sürekli takip edeceğini (hem buna kapasitesi olduğunu, hem de bunu yerine getireceğini) düşünerek seçer. Zira daha gerçekçi kaygılar denkleme sokulduğunda bireylerin ilkesel tercihleri değişebilir. Tam riayet koşulu altında rantçılık, kurallara uymama, beceriksizlik vb. göz önüne alınmaz, çünkü herkes kusursuz erdeme sahiptir ve adalet ilkelerinden hiçbir sapma göstermezler. Bunun bir sonucu olarak Rawls, mükemmel bir toplum tahayyülünde de bulunur: Örneğin, siyasetçiler İkinci İlkeyi sürekli olarak yerine getirirler. Reel dünya kısıtlamalarını, devletlerin işleyiş mekanizmalarını ve insanların kusurlarını sisteme dahil ettiğimizde ise insanlar bu ilkeyi benimsese bile yerine getirmeleri mümkün olmayabilir, birçok nedenden dolayı tam riayet durumu yerine gelmez ve sonuçları olumsuz, i.e. kusurlu bir dünya, olabilir.

2.2. G.A. Cohen

G.A. Cohen (1941-2009)

Analitik Marksizm olarak anılan ekolün öncüsü olan G.A. Cohen, Why Not Socialism? isimli kısa kitabında, ideal teori üzerinden ideal ilkelerin sosyalizmi işaret ettiğini göstermeye çalışır. Cohen kitapta bir kır pikniğine gittiğimizi hayal etmemizi ister. Burada aramızda hiçbir hiyerarşi yoktur ve amacımız alabildiğince eğlenmek ve iyi vakit geçirmektir. Yanımızda olta, kano, kahve, tava, tencere vb. işimize yarayabilecek hemen her şey vardır. Bu malzemeler şahsi eşyalar olsalar bile piknik süresinde kolektif kullanıma açıktır, herkes bu malzemeleri ne zaman, ne amaçla, nasıl kullanabileceğimize dair anlayışa sahiptir. Bazıları balık tutar, diğeri pişirir, diğeri etrafı toparlar vb. Ortada pek çok farklılık olmasına rağmen bizim ortak anlayışımız ve bu girişimin ruhu, ciddi bir eleştiri getirilebilecek bir eşitsizliğin ortaya çıkmasının da önüne geçer. Yani piknik boyunca aramızda hiçbir hiyerarşi ilişkisi olmayacaktır ve herkes kendi yeteneği ve isteğince eğlenebilecektir.

Cohen bunu ikinci bir piknik senaryosuyla karşılaştırır. Bu piknik de diğer piknik gibidir, fakat burada temel bir farklılık vardır: Eşyalar ve yetenekler kolektif kullanıma tabi değildir, örneğin ben oltayı getiriyorsam onu başkasına kullandırtmayabilirim veya kullandırmak için para isteyebilirim. Başkası da yakaladığı balığı ilk senaryodakinin aksine paylaşmaz, bunun yerine balık isteyenlerden ücret talep eder. Dahası burada önemli bir eşitsizlik durumu ortaya çıktığı zaman (mesela, benim beş balığım varsa ve arkadaşımın hiçbir şeyi yoksa yiyecek) yapılabilecek herhangi bir şey de yoktur. Cohen der ki herkes birinci senaryoyu ikinci senaryoya tercih eder. İkinci senaryo nefret edilecek bir senaryoyken birincisi herkesin gitmek isteyeceği ideal bir pikniği anlatır.

Cohen burada birinci senaryoda iki temel ilkenin gerçekleştiğini söyler: (i) egaliteryen ilke ve (ii) komünite ilkesi. Egaliteryen ilke, radikal bir fırsat eşitliği ilkesiyken komünite ilkesi egaliteryen ilkeden doğabilecek ciddi eşitsizliklerin önüne geçen bir sınırlandırıcı ilkedir. Cohen, bu senaryodan, ideal toplumun bu iki ilkenin gerçekleştiği eşitlikçi sosyalist bir toplum olduğu sonucuna varır.[8]

2.3. Jason Brennan

Jason Brennan (1979-…)

Jason Brennan, Why Not Capitalism? Kitabında, ideal teorinin kapitalist bir sistemi işaret ettiğini iddia eder. Kitap aslında Cohen’ın Why Not Socialism?’ine yanıt olarak yazılmıştır ve (Brennan’ın da kabul ettiği gibi) onun bir parodisidir.[9]

Brennan bir köy hayal etmemizi ister. Mickey Mouse, Minnie Mouse, Donald Duck, Daisy Duck, Goofy vb. birçok karakter bu köyde birlikte yaşamaktadır. Aralarında bir hiyerarşi yoktur ve farklı amaç ve projeleri vardır. Aynı zamanda bazı ortak hedefleri de, iyi ve dolu dolu yaşamak, en anlamlı olduğunu düşündükleri projelerin peşinden yaşamak gibi. Bazı projeleri ortaklaşa gerçekleştirirler, bazılarını kendi başlarına. Herkes kendi hayalinin peşinden gidebilir, ticaret yapmakta serbesttir ve bunun için kimseden izin alması gerekmez. Köy ahalisi son derecede kibar ve iyilikseverdir de. Köyden birinin başına kötü bir şey geldiğinde ona yardım etmek için birbirleriyle yarışırlar, eğer birisi zor duruma düşerse ona yardımda bulunurlar vb. Bunun yanında sürekli çalışmazlar da, oyun oynar ve eğlenmeye de bolca vakit ayırırlar.

Brennan bir de ikinci bir köy hayal etmemizi ister. Bu köyde ise her şeye sosyalist devlet karar vermektedir. Burada kimin hangi arabaya binebileceğini, kimin neyi nasıl üreteceğini, kimin hangi projeyi gerçekleştirmeye çalışacağını devlet belirlemektedir. Özgürlükler alabildiğine kısıtlıdır.

Brennan insanların birinci köyü ikinciye tercih edeceklerini söyler. İkincisi kulağa korkunç gelmektedir. Brennan, buradan hareketle ideal bir toplumun serbest piyasacı ve liberal bir toplum olması gerektiği sonucuna varır.

3. İdeal Teori İçin ve İdeal Teoriye Karşı

3.1. İdeal Teori İçin

Son yıllarda ideal teoriye karşı şüpheci bir yaklaşımın giderek taraftar topladığı görülmektedir. İdeal teoriye karşı bu şüpheciliğin temelinde, ideal teorilerin reel hayat için herhangi bir rehberlik edici niteliğe sahip olamayacağı savı yer almaktadır. Buradan hareketle de siyaset felsefesinin asıl uğraşının ideal olmayan teori olması gerektiği sonucuna varılmaktadır. İdeal teori taraftarları ise ideal teorinin siyaset felsefesi için vazgeçilemez nitelikte olduğunu iddia etmektedirler. Bunun için öne sürülen argümanlar şunlardır:

  • (i) İdeal teori  gidilecek yolu belirler:

İdeal teori savunucularına göre, gidilecek yol (varılması gerekilen yer) belirlenmeden adalete ve siyasete dair hakiki bir araştırma yürütebilmek ve adaleti yerine getirebilmek imkansızdır. Zofie Stemplowka ve Adam Swift’in sözleriyle ifade edersek:

Uzun vadeli amacı bilmediğimiz takdirde, adaleti ilerletiyor gibi görülen bir eylem, aslında uzun vadeli hedefe ulaşmayı daha az mümkün ve hatta imkansız kılıyor olabilir… İdeal teori bize uzun vadede nereye varmak istediğimizi söyler.[10]

Eğer, der ideal teoriciler, tamamen adil bir toplumun nasıl olduğunu bilmezsek, şu anda oradan ne kadar uzak olduğumuzu da bilemeyiz. Normatif teorinin amaçlarından biri, adalete dair şimdiye kadar başardıklarımızı nihai durağımızla karşılaştırıp ona göre yargılamaktır.[11]

Fakat gerçekten “mükemmel” olanı bilmeden daha adil olan seçimin ne olduğunu söyleyemez miyiz? Yani, adil olan mantıken adaletsiz olandan önce mi gelir? Ahlaka dair gündelik akıl yürütmelerimizin önce adil olanı düşünüp, sonra buna ulaşmaya mı çalışırız, yoksa önce adaletsizliği görüp tanıyarak (tam adalete dair bir fikrimiz olmasa bile) üstesinden gelmeye mi çalışırız? İdeal teoricilerin argümanı epistemik bir argüman, yani bilgiye yönelik. Fakat tarihsel olarak bunun bu şekilde gerçekleştiği muamma. Köleliğin kaldırılması ve kadınların eşit haklara kavuşması olaylarını ele alalım. Bunlar gerçekleşirken insanların aklında “ideal bir toplumun” nasıl olacağına dair spesifik bir fikirleri olduğunu ileri sürmek güçlü bir iddia olur. Bunun yerine orada olan şeyin, toplumda görülen spesifik bir adaletsizliğin (kölelik ve kadınların ikinci sınıf insan görülmesi) insanlarda bir tepkiye yol açması olduğunu iddia etmek çok daha sağduyuya yatkın bir iddia olur.[12] Hatta toplumdaki ahlaki gelişmelerin çoğunun bu türden tek-meseleye yönelik olduğu dahi iddia edilebilir. Bu şekilde bakıldığında “tam adalet durumunu bilmenin” ilerlemenin tek yolu olduğu savı başta olduğundan daha az güçlü görünüyor gibi.

  • (ii) İdeal Teorinin içsel bir entelektüel değeri vardır:

İdeal teorinin pratik için iyi bir rehber olduğu kabul edilmese dahi ideal teori yapmak için entelektüel bir gerekçe olduğu söylenebilir. Bir benzetme yapmak gerekirse, ahlak felsefecileri neyin iyi neyin kötü olduğunu bulmaya çalışırken insanların bunlara uyup uymayacaklarını göz önüne almaz, dahası ahlak felsefesine bir “realistik sınır” da çizilmeye kalkılmaz. David Estlund bu konuda şöyle söylüyor:

Her nedense, ahlak felsefesinde bir ilkeyi yerine getirilme olasılığı düşük olduğu ondan feragat etmeye yönelik cazibe, siyaset felsefesinden daha az. Şu ilkeyi ele alın “İstisnai durumlar E hariç yalan söylememelisin.” İstisnaları makul biçimde belirleyebildiğimiz her şekilde, bu gerekliliğin gerçekçi olmadığı görülebilir. Sürekli olarak bu standardı tutturabilecek herhangi bir fail muhtemelen yoktur. Yine de bu bizi bu kıstastan vazgeçmeye itmez. “-meli” “-ebilir”i içerir, fakat “makul olarak olası”yı içermez.  Birinin siyasete dair ahlaki ilkelerin olası olmaması nedeniyle ondan feragat etmesi gerektiğini düşünüp, aynı zamanda siyasi olmayan ahlaki bağlamlarda da bunun yapılması gerektiğini düşünmemesi gerçekten kafa karıştırıcıdır.[13]

Estlund’un gayet açık olarak ifade ettiği gibi, insanların belirli bir adalet ilkesine uymayacak olması, adalet ilkelerinin ne olduğunu öğrenme çabasını daha az önemsiz yapmaz. Fakat burada siyaset felsefesinin neden yapıldığı sorusuyla karşı karşıya kalırız. Eğer siyaset felsefesinin asıl yapılma amacı reel dünyada bize rehberlik etmek, bu dünyada ne yapmamız gerektiğini söylemekse, bu durumda ideal teorilerin bizim durumlarımızla alakasız kaldığını ve bu bakımdan önemsiz olduğunu söylemek mümkündür. Buna şöyle bir örnek verebiliriz: İdeal bir toplumda, demokrasilerin büyük bir adaletsizlik doğurmayacağı söylenebilir. Neticede ideal bir dünyada seçmenler tamamen rasyoneldir, seçimlerden önce olabildiğince bilgilenmeye çalışırlar, entelektüel sorumluluk sahibidirler, partizanlık yapmazlar vb. Fakat reel dünyada demokrasiler böyle işlemez zira seçmenler irrasyoneldir, en temel konularda bile oldukça bilgisizdir, partizandır vb.[14] Böyle bir dünyada demokrasinin adaletsiz sonuçlar doğurma eğilimi çok daha fazladır ve bu da bizim böyle bir dünyada demokrasiyi nasıl düşünmemiz gerektiğini etkiler. Böyle bir dünyada demokrasinin adaletsizlikleri törpüleyecek şekilde kısıtlanması gerektiği savunulabilir.

İkinci bir örnek olarak, ideal teorilerin ideal dünyada devlete biçtiği rolü düşünün.[15] İdeal bir dünyada devlet adamları adil davranır, kayırmacılık yapmaz, önceliği vatandaşların iyiliğidir, kurumlar adalet ilkelerine göre işler vb. Fakat yine gerçek dünyada işler farklıdır. Kamu Tercihi Teorisi, piyasayı incelemek için kullanılan neoklasik iktisadi araçları piyasa dışı bağlamları incelemek için kullanan teoridir ve bunların başında devletin işleyişi gelmektedir. Neoklasik iktisatta aktörlerin kendi çıkarını maksimize etmeye çalışan rasyonel aktörler olduğu varsayımı vardır (kısaca rasyonalite aksiyomu), Kamu Tercihi teorisyenleri de rasyonalite aksiyomunu devlet aktörlerine uyarlar ve onların davranışlarını bu yönden ele alır. Rantçılığı, siyaset kampanyalarını, siyasi kurumlardaki yozlaşmaları vs. Kamu Tercihi Kuramı ile açıklamak mümkündür ve bu konudaki çalışmalar siyasetin doğasına ışık tutmaktadır.[16] KTK’dan çıkan sonuçlar reel dünyada kurumların nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair bir rehber olarak kullanılabilir. Burada şöyle bir sorun ortaya çıkmaktadır: İdeal bir dünyadaki kurumsal yapılanma ile ideal olmayan bir dünyadaki kurumsal yapılanmanın gerektirdiği şeyler çok farklı olabilmektedir ve hatta ideal olmayan bir dünyada ideal kuramı uygulamaya koymaya çalışmak adaletsizliğin artımıyla sonuçlanabilir. Bu durumda ideal dünyada adalet ile ideal olmayan dünyada  birbiriyle çelişen şeyler olabilir ve bu da reel dünyada adalete öncelik vermek için bir neden verir.

3.2. İdeal Teoriye Karşı

İdeal teoriye karşı artan şüpheciliğin altında yatan nedenleri şöyle sıralamak mümkündür:

  • (i) Aşırı Yüksek Standartlar:

İdeal teorisyenlere getirilen eleştirilerden başlıcası, ideal teorinin aşırı yüksek standart gerektirmesidir. Her ne kadar Estlund insanları yüksek standartlara tabi tutmanın içsel olarak kötü bir şey olmadığını söylese de Huemer bu noktada Estlund ile ayrılır:

Mükemmeliyeti tasvir etmeye yoğunlaşmak kuramcıları ılımlı versiyonlarının geniş kabul gördüğü normların aşırı versiyonlarını postülat etmeye iter. Örneğin, fedakârlık ve toplumun iyiliği erdemken bencillik bir erdemsizliktir. İdeal teoriciler buradan yola çıkarak altruizmin aşırı bir versiyonunu ahlaki ideal olarak alırlar; bir failin kendine, tanımadığı birinden daha fazla değer vermediği bir ideal. İnsanları bu hale getirmenin mümkün olmadığını düşünmekle kalmam; Böyle birinin ideal bir insan olmadığını, aksine delinin teki olduğunu düşünürüm. [17]

Huemer, burada House, M.D. dizisinin ünlü bölümlerinden birini örnek verir. Bu bölümde Gregory House, Benjamin Byrd adında başarılı bir iş adamının hastalığını teşhis etmeye çalışıyordur. Byrd, bir gün aniden bir baygınlık geçirmiştir. Kendine geldikten sonra da aşırı altruist birine dönüşmüş, parasının neredeyse hepsini bağışlamıştır. Hastaneye geldikten sonra iki böbreğini de bağışlamak istediğini, çünkü kendisi ölse de iki hayatı kurtarabileceğini ve ikinin birden büyük olduğunu söyler. Bu durumda House adamın iyi biri olduğuna değil, nörolojik bir hastalığı olduğuna karar verir çünkü bu iyilik değil deliliktir. İdeal kuramcıların hayalindeki dünyanın da buna benzer olduğunu iddia eder Huemer. “İdeal teorinin tehlikesi, patolojik bir motivasyon ideali kurup bizlere, hem bireysel hem toplumsal olarak, bu namakul standartlara uygun yaşamadığımız için kızmasıdır. Kendi kendimize kızmak bizi daha iyi yapmaz, sadece bizim ruhumuzu kırar.”[18]

  • (ii) Soyutlamanın şiddeti (ya da tehlikesi):

İdeal teoriler genellikle çok soyut felsefi akıl yürütmelere dayanırlar. Örneğin Rawls’un 500 sayfanın üstündeki Bir Adalet Teorisi kitabı bunun çok iyi bir örneğidir. Soyut akıl yürütmeyle ilgili büyük bir sıkıntı, gerçeği takip etmede (truth-tracking) pek de iyi olmamasıdır. Her ne kadar insanın genel akıl yürütme kapasitesinin takdire şayan olduğu şüphe götürmez bir gerçek olsa da çok sık yanılgıya düştüğü de emprik bir gerçektir. Bunun için birkaç farklı neden öne sürülebilir.

Bunlardan birincisi, rasyonalite kapasitemizin evrilmiş olduğu ortam ile alakalıdır. İnsanın evrim sürecinde karşılaştığı sorunlar yakın çevresiyle (yiyecek içecek bulma, korunma, ortaklıklar kurma, keşif yapma vb. kısaca karşılaşılan gündelik sorunlar ile) ilgili olduğu için bizim bu türden gerçekliklere dair akıl yürütmelerimizin belirli bir düzeyde güvenilir olduğunu düşünmek için iyi sebeplerimiz vardır. Duyu organlarımız çoğu zaman bize doğruyu gösterir, zira sistematik olarak yanılan duyu organlarına sahip bir canlının hayatta kalabilme ve genlerini aktarabilme ihtimali çok düşüktür.[19] Geçmişte bizi çok da meşgul etmemiş şeyler ise metafizik, epistemoloji, etik gibi daha “soyut” ya da soyut akıl yürütme gerektiren alanlardır. Bu da soyut, a priori akıl yürütme kapasitemizin gerçekliği takip etmek üzere evrilmemiş olabileceğini, bu alanlarda entelektüel olarak daha şüpheci olmamız gerektiğini göstermektedir. Bunun soyut akıl yürütmelerimizin baştan aşağı hatalı olduğunu yahut hiçbir zaman soyut akıl yürütme yapmamamız gerektiği anlamına gelmediğinin altını çizmek gerekiyor.

İkinci bir sorun ise tamamen soyut argümanlarda doğruyu bulmanın çok zor olması ve soyut teorilerin çoğunun yanlış olmasıdır. Örneğin G.A. Cohen’in ütopyacılık için yaptığı metafelsefi savunma birçok metafiziksel ve epistemolojik ince ayrıma dayanmaktadır ve getirilebilecek itirazlar da yine bu düzeyde olacaktır, dahası Cohen’in bunlara vereceği yanıtlar da yine bu kadar kompleks ve ince olacağı kesin gibidir. Eğer kısmen de olsa emprik verilerle uğraşıyor olsak rahatça çözülebilecek birçok mesele, tamamen soyutlamanın insafına bırakıldığında iç karartıcı şekilde sonuçlanmaktadır. Adalet tartışmasındaki tarafların sadece G.A. Cohen, John Rawls ve Robert Nozick olduğunu varsayalım. Bunların pozisyonlarını birbirini dışlıyor, yani bunlardan en fazla birinin adalet teorisi doğru olabilir. Fakat bunların hem birbirlerine getirdikleri eleştiriler, hem de kendi pozisyonlarına dair savunmaları çok zekice, kompleks ve kapsamlı. Hepsi birden doğru olamayacağına göre burada tarafların yaptıkları hatalar çok ince ve örtük olmak zorunda. Bu türden soyut teorilerin sayısı arttıkça, hatası ilk bakışta belli olmayan yanlış teorilerin sayısı da artacak demektir. Soyutlamadan uzaklaşıp “ayakları yere basan” teori yapmak için bu iyi bir neden gibi görünmektedir.

  • (iii) İdeal Teori kayda değer bir şey söylüyor mu?:

İdeal teoriyle ilgili dile getirilebilecek bir diğer kaygı, ideal teorilerin aslında adalete dair düşüncemizde herhangi bir ufuk açıcı işleve sahip olmadığıdır. Hatta, ideal teorilerin aslında özünde önemli herhangi bir şey söylemediği dahi iddia edilebilir. Bu iddia güçlü ve büyük bir iddia olduğu için açılmasında fayda var. (a) Sıkı riayet, (b) yeterli ekonomik gelişmişliğin olduğu herhangi bir toplumu hayal edin. Burada ideal teorinin söyleyebileceği şeyin “insanlar aşırı yardımsever olmalıdır”a indirgenebileceği ve problemlerin her daim kendi kendini çözeceği öne sürülebilir. Irkçılık, cinsiyetçilik vb. zaten olmayacaktır, kurumsallaşmış ayrımcılıklar da ortadan kalkmış olacaktır. Ortaya çıkabilecek en büyük sorun genetik, çevresel veya diğer türden olumsal durumlara dair şanssızlıktan dolayı müşkül duruma düşmüş insanlardır, fakat ideal toplum aynı zamanda maksimal olarak iyi bir toplum olduğu için iyi durumdakiler sürekli olarak onlara çeşitli yardımlarda bulunurlar (kötü durumdakilere yardım fonu, işverenlerin bu kişilere iş vermesi, hastaysa hastalık masraflarının karşılanması vb.) ve bu sorunu çözerler. Aklınıza gelebilecek her sorun “insanlar iyi davranacak” diyerek çözülebilir. Bir kez adil bir düzenleme yasalara eklendiğinde bu düzenlemeye dair tüm sorunlar tüm tarafların riayeti sayesinde kendi kendini çözer bir hâl almaktadır.  Fikri mülkiyete dair bir düzenleme korsan müzik dinlemeyi yasaklıyorsa ve yasal müzik hizmeti veren oluşumlara (Spotify, Deezer gibi) yönlendiriyorsa, bunlara erişecek ekonomik duruma sahip olmayanların (ki ideal şartlar altında bu varsayım bile sıkıntılı olabilmektedir) yapması gereken tek şey, internette insanlardan bir üyelik istemektir ve insanlar iyi olduğu için yardımcı olacaklardır. Burada kurumsal yapılanmaların önemi minimuma inmiştir.

Bu iddiaya getirilebilecek bir itiraz ideal teorinin spesifik detayları belirlemek için gerekli olduğudur. Her ne kadar ideal toplum bir kez kurulduğunda sorunları kendi kendine halledebilecek olsa da bu toplumdaki insanların sorunları ne yönde çözeceklerini bilmek önemlidir. Örneğin, özgürlük ve eşitlik arasında bir çelişki varsa ve adalet birine öncelik vermeyi gerektiriyorsa, hangisinin önce geldiğini ideal teori üzerinden keşfedebiliriz. Özgürlük ve eşitlik arasındaki çelişkiyi iyilikseverliğe indirgeyerek çözemeyeceğimiz için ideal teorinin yine de söyleyecek ilginç şeyleri olduğu söylenebilir.

  •  (iv) Siyaset felsefesinin amacı:

 İdeal ve ideal olmayan teori taraftarları arasındaki uzlaşmazlığın arkasındaki en büyük sebeplerden biri siyaset felsefesini ne için yapıyor olduğumuz sorusudur. İdeal olmayan teoriciler, tam olarak hem bireysel hem kurumsal olarak kusurlu ve kısıtlamalara tabi bir dünyada yaşadığımız için siyaset felsefesi yaptığımızı, siyaset felsefesinin asıl amacının pratikte bize yol göstericilik olması gerektiğini ileri sürmektedirler. Siyaset felsefesi “kullanışlı” ya da “işe yarar” olmalı ve bize önerilerde bulunmalıdır. Bu noktada siyaset felsefesi sosyal ve iktisadi teoriden, siyaset bilimden, psikolojiden ve toplumsal yaşamı ilgilendiren diğer bilim alanlarından yardım almalı, bunları çalışmalarına dahil etmelidir.[20] İdeal teorinin ilgilendiği insanlar ve toplum bizimkinden çok daha farklı olduğu için öncelik ideal olmayan teoride olmalıdır.

Buradaki temel çatışma siyaset felsefesine nasıl bakıldığıyla alakalıdır. Siyaset felsefesini “gerçek dünya” için yapıyorsak ideal teoriyle uğraşmanın iyi bir ideal olmadığını söyleyebiliriz. Gerçek dünyaya döndüğümüzde eylemlerin fırsat maliyetleri vardır ve ideal teoriyi ilerletmenin fırsat maliyeti yaşadığımız dünyayı iyileştirmek için öneriler verebilecek ideal olmayan teoriyi ilerletmektir. Eğer siyaset felsefesini metafizik, metaetik, epistemoloji gibi soyut bir entelektüel alan olarak görüyorsak ve ideal teoriyle uğraşmanın entelektüel bir değere sahip olduğunu düşünüyorsak, bu durumda ideal teorinin albenisi yükselmektedir. 

4. Sonuç

İdeal ve ideal olmayan teori tartışmaları çağdaş analitik siyaset felsefesi literatüründe önemli bir yer kaplamaktadır. Bu makalede halâ süregelen bu tartışmaların bir özeti verilmeye çalışılmıştır. Felsefede  empirizmden ve bilimlerden yararlanma giderek popülerlik kazanmaktadır. Siyaset felsefesi de bu trendden geri kalmış değildir; iktisat, siyaset bilim, oyun teorisi, psikoloji çalışmalarının siyaset felsefesine git gide daha çok dahil edilmesinin siyaset felsefesini çok daha somut bir düzleme oturttuğu söylenebilir. Bu nedenle felsefi siyasi realizmin ideal teoriye karşı artan eleştirilerin önemli kaynaklarından biri olduğu iddiası makul gibi görünmektedir. Bunun karşısında ise ideal teorisyenler siyaset felsefesine metafiziksel Platoncu gözüyle bakmaktadır: Olumsal kaygılardan azade, zamanlar ve mekanlar üstü adalet prensiplerini bulma çabası. Çağdaş siyaset felsefesinde önemli bir metodolojik tartışma olan ideal/ideal olmayan teori tartışmalarının Türkçe siyaset felsefesi literatüründe kendine hiç yer bulamamış olması büyük bir talihsizlik olsa da ilerleyen zamanlarda bu eksikliğin giderilmeye başlanacağını umut ediyoruz.


Dipnotlar

  • [1] Fikir vermesi açısından: Rawls’un en büyük rakibi olarak görülen Nozick’in Anarşi, Devlet ve Ütopya’sının (1972) atıf sayısı 20 bin civarıdır, bunların dışında da o tarihten bu yana (2019) yazılıp on binin üzerinde atıf alan herhangi bir siyaset felsefesi eseri mevcut değildir.
  • [2] Rawls, J. (1999). A theory of justice. Oxford: Oxford University Press, shf. 8.
  • [3] Burada Laura Valentini’nin ayrımlarını takip ediyorum. Valentini, L. (2012). Ideal vs. Non-ideal Theory: A Conceptual Map. Philosophy Compass7(9), 654–655.
  • [4] A.g.e. 215
  • [5] Cohen, G. A. (2008). Rescuing justice and equality. Cambridge, MA: Harvard University Press, shf. 231
  • [6] Cohen, olgu terimini normatif ilkenin, i.e., değer, karşıtı olarak kullanmaktadır. A.g.e, 229.
  • [7] Rawls, A.g.e, 266
  • [8] Cohen, G. A. (2009). Why not socialism?, Princeton, NJ: Princeton University Press, shf. 12
  • [9] “Bu kısmın G.A. Cohen’ın Why Not Socialism?’inin bir parodisini olduğunu unutmayın. Cohen’ın yazım tarzını, tonlamasını, cümle kuruş tarzını, formatını ve argümantatif yapısını birebir takip etmeye çalışacağım. Çoğu zaman onun cümlelerini yeniden kuracağım ya da direkt olarak ondan alıntı yapacağım.” Jason Brennan, Why Not Capitalism?. Brennan, J. (2014). Why not capitalism?New York: Routledge, Taylor & Francis Group, shf. 28.
  • [10] Zofia Stemplowska ve Adam Swift, “Ideal and Nonideal Theory,” içinde, Estlund, D. M. (2017). The Oxford handbook of political philosophy. New York: Oxford University Press, shf. 474-494.
  • [11] Stemplowska, Z., & . (2008). What’s Ideal About Ideal Theory? Social Theory and Practice34(3), 332.
  • [12] Levy, J. T. (2016). There Is No Such Thing As Ideal Theory. Social Philosophy and Policy33(1-2), 327.
  • [13] Estlund, D. (2014). Utopophobia. Philosophy & Public Affairs42(2), 124.
  • [14], Rational Choice and Democratic Deliberation: a Theory of Discourse Failure (2006), G. Pincione & F. Tesón; The Myth of The Rational Voter (2007) , Bryan Caplan; The Political Ignorance (2011), Ilya Somin; Democracy for Realists (2014), L. Bartels & C. Achen, Too Dumb for Democracy? (2019), David Moscrop.
  • [15] İdeal bir dünyada devletin gerekli olup olmadığına dair ayrı bir tartışmanın sürdüğünü not etmek gerekir. K. Gregory, “Why Even Morally Perfect People Would Need Government,” içinde, Sanders, J. T., & Narveson, J. (1996). For and against the state: new philosophical readings. Lanham, Md: Rowman & Littlefield, Shf. 41–61. Kavka’nın eleştirisi için Freiman, C. (2019). Unequivocal justice. London: Routledge, shf. 13-24
  • [16] Tullock, G., Brady, G. L., & Seldon, A. (2005). Government failure: a primer in public choice. Washington, DC: Cato Inst.
  • [17] Huemer, M. (2016). Confessions Of A Utopophobe. Social Philosophy and Policy33(1-2), 228–229. Buna çok benzer bir argümanı Susan Wolf da dile getirmiştir. Wolf, S. (1982). Moral Saints. The Journal of Philosophy79(8), 419.
  • [18] A.g.m, 230.
  • [19] Natüralizm altında duyularımızın güvenilir olarak gelişeceğine dair “Evrimden Argüman” için, Boulter, S. (2014). Rediscovery of common sense philosophy. Houndmills, Basingstoke: Palgrave Macmillan., shf. 36-45
  • [20] Gaus, G. F. (2019). The tyranny of the ideal: justice in a diverse society. Princeton: Princeton University Press., Shf. 16.

Yazar: Talha Gülmez
Site Editörü: Taner Beyter

Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nde İngilizce Öğretmenliği okuyor. Yoğunlaştığı alanlar ahlak ve siyaset felsefesi olmakla birlikte politik iktisat ve evrimsel ve bilişsel psikoloji de ilgisi kapsamına girmektedir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Pergel ve Cetvel ile İmkansız Çizimler - Can Numan

En Güncel Haberler Analitik Felsefe