Søren Kierkegaard (Felsefe Sözlüğü)

///
3 Okunma
Okunma süresi: 6 Dakika

Søren Aabye Kierkegaard (1813 – 1855), 19. yüzyılda yaşamış olan Danimarkalı bir filozof ve teologdu. Yaşamı boyunca görece tanınmamış ve bir başına olmasına rağmen, ölümünden sonra eserlerinin Almancaya çevrilmesiyle büyük bir etki yarattı ve ünlendi.

Kimi zaman “Varoluşçuluğun Kurucusu” olarak da anılan Kierkegaard’ın çalışmaları, döneminin egemen Hegelci felsefesine (ve Danimarka’daki resmi kiliseye) bir tepki niteliği taşıyordu ve modern Varoluşçuluk için de zemin hazırlıyordu. Karl Jaspers (1883 – 1969) ve Martin Heidegger ve sonra da Jean-Paul Sartre gibi erken dönem Varoluşçu düşünürler, Kierkegaard’ın umutsuzluk ve özgürlük analizinden kapsamlı bir şekilde yararlanmıştır.

Bunun yanı sıra, Karl Marx’tan Theodor Adorno’ya (1903 – 1969) ve Ludwig Wittgenstein’a kadar diğer pek çok filozof da Danimarkalı usta öğretmenin fikirlerine büyük saygı duyduklarını belirtmiştir.

O, yaşam boyu kendini adamış bir Luteryendi ve dini inancın mantık, akıl ve doğal teolojiden ziyade iman ve vahye bağlı olduğunu savunan Fideizm öğretisinin önde gelen bir destekçisiydi.

Yaşamı

Søren Kierkegaard (İngilizce KEER-ka-gard olarak telaffuz edilir) 5 Mayıs 1813 yılında, Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da zengin bir ailede doğdu.

Babası Michael Pedersen Kierkegaard, kendini yetiştirmiş zengin bir dokumacı (yüncü ve çorap üreticisi) idi: epey zeki fakat melankolikti, sürekli kaygılı ve epey dindardı. Gençliğindeki kişisel günahlarından ötürü Tanrı’nın gazabını uğrayacağına ikna olmuştu. Kierkeaard’ın annesi olan Ane Sørensdatter Lund, Michael’in ilk karısının ölümünün ardından onunla evlenmeden evvel evde hizmetçilik yapıyordu: Çok az resmi eğitim almıştı; sakin, gösterişsiz ve mütevazi biriydi.

Søren yedinci ve en küçük kardeşti: Bu yedi kardeşin beşi genç yaşta yaşama veda etmişti. Søren ve büyük ağabeyi Peter Christian Kierkegaard (ileri de epey etkili bir Luteryen piskoposu olacaktı) babalarının bu karamsar ve kuruntulu tahminini (ölmeyerek) çürütse dahi, Michael Pedersen Kierkegaard çocuklarının bu ölümlerini, kendi günahlarına karşı Tanrı’nın bir cezalandırması olarak görüyordu. Babasının fırsat buldukça çocuklarına dayattığı dini melankoli ve ağır günahkarlık yüküne rağmen; Kierkegaard’ın babasıyla derin bir bağı paylaşıyordu, ki onun bu karamsar tavrı çalışmalarında kendini göstermektedir.

Kierkegaard, ailenin varlıklı olmasına rağmen katı kuralları olan bir Lüteriyen evinde epey disiplinli bir biçimde yetiştirildi. 1830 yılında Kopenhag Üniversitesi’nde teoloji eğitimi almaya başlamadan evvel, Latince ve Tarih derslerin son derece başarılı olduğu Kopenhag’daki prestijli “School of Civic Virtue” adlı okulda klasik bir eğitim almıştı.

Üniversitedeyken ise çoğunlukla Felsefe ve Edebiyat’a yönelmişti; felsefi yazıları her zaman oldukça bilinçli bir şekilde edebiydi. 1838’de babasının ölümüne dek üniversitedeki ilk yıllarında görece hovarda ve kötü bir dönem geçirdikten sonra, 1841’de doktora denkliği ile mezun oldu. Eğitimini, kalan yaşamını ve ilk eserlerinin yayınlanmasını babasından kalan miras sayesinde finanse etti.

Kierkegaard, 1837 yılında, Danimarka parlamentosunun bir mensubunun kızı olan Regine Olsen ile tanıştı ve ona sırılsıklam aşık oldu. Regine Olsen’e 1840 yılında evlenme teklif etti fakat bir yıldan daha kısa bir süre sonra içinde bulunduğu melankoli ve depresyon döneminde nişanı gizemli bir şekilde attı. Daha sonra Regine başka biriyle evlendi ve Danimarka’dan ayrıldı; fakat o hep Kierkegaard’ın esin kaynağı ve hayatının aşkı olarak kaldı.

Kierkegaard’ın muhtemelen en büyük eseri olan “Ya – Ya Da“, Berlin’deki kısa süreli ziyaretlerinden biri esnasında (bu kısa süreli bir İsveç gezisi dışındaki tek yurt dışı gezisidir) 1842 yılında kaleme alınmış olup 1843 yılında yayımlanmıştır. Bu eseri eleştirenlerde olmasına rağmen, kısa bir süre sonra büyük bir edebi metin olduğu anlaşılmıştı. 1843 yılının sonlarında “Korku ve Titreme“, daha sonra ise Georg Hegel’in hakim ve popüler felsefesini eleştiren bir dizi makale yayınlandı. Danimarka hiciv mecmuası “The Corsair”de yer alan bazı yersiz ve kötü eleştirilere karşı gösterdiği oldukça içten tepkisi; sözlü saldırılara, sosyal dışlanmaya ve hatta Kopenhag sokaklarında alay konusu olmasına sebep oldu.

Kierkegaard’ın odak noktası, 1846 yılından itibaren Hegel eleştirisinden Hıristiyan âleminin ikiyüzlülüğü eleştirisine (bu eleştirileri doğrudan Hıristiyanlığın kendisinden ziyade kilise kurumu ve topluluğunun uyguladığı dinsel pratiğe yönelikti), modernite ve onun genel olarak sığ ve tutkusuz dünya görüşüne doğru kaydı. 1848’den sonraki son yıllarında Kierkegaard akademik çalışmalar, gazete makaleleri ve kendi yayınladığı bir dizi broşür aracılığıyla Danimarka Devlet Kilisesi’ne aralıksız bir edebi saldırı başlattı.

Kierkegaard, 11 Kasım 1855 yılında, muhtemelen çocukken bir ağaçtan düşme komplikasyonlarından dolayı Kopenhag’daki Frederik Hastanesinde yaşama veda etti.

Çalışmaları

Kierkergaard’ın kendine has kalemi ve edebi tarzında, okuyucunun esas varoluşsal meselelerle tutkulu öznel bağını derinleştirmek için ironi, hiciv, parodi, mizah, polemik ve diyalektik bir “dolaylı/imalı iletişim” yöntemini kullanmıştı: O, bir dizi felsefi, psikolojik, edebi ve teolojik kategoriyi ince bir titizlikle inceliyordu; Kaygı, umutsuzluk, melankoli, yineleme, maneviyat ve iç dönüklük, ironi, varoluşsal aşamalar, günah mirası, teolojik olarak etik olanın askıya alınışı, Hıristiyan paradoksu, absürt, tekerrrür, evrensel/kuraldışı (istina, muafiyet), kurban/adama, sorumluluk olarak sevgi, baştan çıkarma, şeytani olan ve dolaylı/imalı iletişim. Kierkegaard çalışmalarında Sokrates ve İsa Mesih’i rol modelleri olarak alıyordu, ayrıca kişinin hayatını nasıl yaşadığının doğru yolda ve hakikatte olmanın temel ölçütü olduğunu düşünüyordu.

Kierkegaard’ın erken dönem çalışmaları olan 1841 tarihli tez çalışması “İroni Kavramı” ve 1843 tarihi “Ya-Ya Da” Batı felsefesinin önde gelen simalarını (söz konusu ile eserinde Sokrates’i ve ikincisinde ise George Hegel’i) eleştirmenin yanı sıra onun eşsiz yazın tarzını da göstermekteydi.

“Ya-Ya Da” adlı çalışmasında iki yaşam biçimi olduğunu söylüyordu, yani: “Estetik” (ister entelektüel ister bedensel olsun dünyevi ve duyusal zevklere dayalı olan) ile “Etik” (ahlaki kodlara dayalı olan, sonsuz veya ebedi olan) yaşam biçimleri. Estetiğin (yaşam biçiminin) radikal insan özgürlüğünün kaçınılmaz bir şekilde “kaygı/korku” (angst)’ya, (amaçsızlık anlamında) sonsuzluğun çağrısına ve nihayetinde de umutsuzluğa yol açtığı sonucuna vararak “Estetik” ve “Etik” yaşam biçimleri arasında yer alan bir karşıtlık inşa etti. Bu gerçekleştiğinde ise kişi etik aşamaya/alana geçiş yapabilir.

Ardından yani 1843 yılında, (“Ya-Ya Da” ile beraber belki de en çok bilinen kitabı olan) “Korku ve Titreme” adlı eserini yayınladı. İbrahim’in oğlu İshak’ı kurban etme istekliliğinin İncil’de yer alan öyküsüne odaklandığı bu çalışmada (aynı yıl içinde yayınlanan “Repetition”de de), estetik ve etik aşamanın da ötesinde geçer ve diyalektik basamakta daha yüksek bir aşama olan dini aşamayı (yaşam biçimini) tanıtır. Bu üçüncü yaşam biçimi (dini yaşam biçimi), modern dünyada imanla yaşama ihtimalini arttırma, bireyin önemine vurgu yapma ve subjektif bir hakikat anlayışı geliştirme imkanı sunar. Bu çalışmalar Tanrı’nın doğası ve iman, imanın Etik ve ahlakla olan ilişkisi ve otantik olarak dindar olmanın zorlulukları gibi Etik ve Din Felsefesi’ndeki temel konuları ele almaktadır.

1844’ten 1846’ya kadar olan eserleri (takma ad kullanarak yazdığı) “Philosophical Fragments” (1844) de dahil olmak üzere “Kaygı Kavramı” (1844), “Stages on Life’s Way” (1845) ve bilhassa, cüsseli olan eseri olan “Concluding Unscientific Postscript to Philosophical Fragments” (1846)’de Hegel felsefesinin fark edilen eksikliklerine daha çok odaklanır ve varoluşçu psikolojinin de temelini oluşturur.

İkinci yazın döneminin ürünü olan “Two Age: A Literary Review” (1846), “The Book on Adler” (ölümünün ardından 1872 yılında yayınlandı), “Christian Discourses” (1848), “Works of Love” (1847), “Edifying Discourses in Diverse Spirits “(1847) ve “The Sickness Unto Death “(1849) adlı eserlerinde çoğunlukla Hıristiyan âleminin ve genel olarak modern toplumun fark edilen ikiyüzlülüğü ve sığlığına odaklanmaktadır. Hristiyanlığın (ona göre) olması gereken halini sunarak Mesih’i mutlak paradoks olarak sıkıca kucaklamayı öneriyordu.

Kabaca 1848 yılından ölümüne dek Kierkegaard, (1850’de yayınlanan ve kendisi de en önemli kitabı olarak gördüğü) “Practice in Christianity”,

“For Self-Examination” (1851) ve (ölümünün ardından 1876 yılında yayınlanan) “Judge for Yourselves!” adlı eserlerinde gibi çalışmalarında Danimarka Devlet Kilisesi’ne aralıksız bir yazınsal saldırıda bulundu ve İsa’nın rol modeli olduğu Hıristiyanlığın hakiki doğasını açıklamaya ve Hıristiyanlığı yeniden Hristiyan âlemine tanıtmaya yönelik “The Moment” adlı kendi yayınladığı bir dizi broşür kaleme aldı.

Søren Kierkegaard‘ın Kitapları


Kaynak (Erişim Tarihi: 16.05.2021)

Çevirmen: Taner Beyter

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Adam Smith (Felsefe Sözlüğü)

En Güncel Haberler Dil Felsefesi