148 Okunma Sayısı
15 dakika okuma süresi
5 Ekim 2026

Kuçuradi’nin ve Akademik Felsefenin Ardından: İkisine Birden Yas Tutabilir miyiz? – Ali Furkan Arıcıoğlu

İoanna hoca hayatını kaybetti. Onun vefat haberi duyulduktan sonra ben de sizin gibi çevremdeki pek çok insanın bir filozofu, büyük bir filozofu, bir hakikat yolcusunu ya da bir bilgeyi kaybettikleri için üzüldüğünü, paylaştıkları görsellerden ve mesajlardan anladım. Bu duygu selini takiben, eminim ki, Kuçuradi endüstrisi de kısa süre içinde çalışmaya başlayacak, “doçentlikte geçerli” ve “atama şartlarını karşılayan”, aynı zamanda kimin hangi felsefi kabileden olduğunu imleyen “bilimsel” etkinlik ve yayınlar beliriverecektir. Benim, bu endüstrinin aksine, insanların duygularıyla oynamak ya da bir Kuçuradi kültü yaratmak gibi bir amacım yok. Öte yandan kafayı çekip elindeki şişeyle büst kırmaya çalışan bir deli gibi de görünmek istemiyorum. Yine de, bu yazıda, son günlerde iyice belirginleşen yaygın Kuçuradi imgesiyle hesaplaşmak istiyorum.

İoanna hoca muhtemelen akrabası ya da komşusu olmayı isteyebileceğimiz bir insandı, çünkü her şeyden çok görgülü, dış görünüşüyle saygıdeğer ve hoşsohbet bir insana benziyordu, ancak kelimenin bu anlamıyla iyi biri olmak iyi bir felsefe akademisyeni olmak için yeterli değil. Bence İoanna hoca da iyi bir felsefe akademisyeni değildi. Tıpkı sıradan bir insan olduğu gibi sıradan bir akademisyendi, ama çok uzun –ve biraz da şanslı- bir kariyeri olduğu için akademideki muadillerinden ayrışmış biriydi. Dahası, Kuçuradi kendisine benzeyen öğrenciler yetiştirdi, çünkü yetiştirdiği öğrencilerin çoğu filozof değil felsefeciler, böyle kalmak konusunda ısrarcılar ve kendi yetiştirdikleri öğrencilere de filozof değil felsefeci olmaları gerektiğini aşılıyorlar. Ancak bir insan iyi bir felsefe akademisyeni olmadan da ülkenin felsefe ve daha genel manada düşünce iklimine katkıda bulunabilir ve ben de Kuçuradi’nin yaptığının esasen bu olduğunu düşünüyorum. Onun imajı ve görünürlüğü pek çok insanı onun çalışma alanına çekmiş ve bu alanda Kuçuradi’nin varlığından bağımsız biçimde kendi varlıklarını inşa etme imkanı vermiş olabilir. Dolayısıyla bu yazıda pek çok insanın gözündeki Kuçuradi imajını yalnızca yıkmaya değil, aslında onu –gerekçelerimle birlikte– yeniden kurmaya çalışacağım.

Başlamadan önce burada “yapılmayacaklar”a kısaca değinmem gerekiyor. Birincisi, bu yazıyı yazarken üstü kapalı olarak, isim belirtmeden andığım insanların isimlerini açıkça yazamıyorum, çünkü bu insanların bazılarının kendilerine ve kendilerini borçlu oldukları kutsallarına yapılacak eleştiriler konusunda ne denli hassas ve saldırgan olabildiklerini kişisel tecrübelerimden biliyorum. Kendimce doğru bulduğum şeyleri söylerken açık hedef haline gelmek bu doğruların söylenmesini engelleyeceği için eleştirdiğim insanların eline hukuki olarak koz vermekten kaçınmaya dikkat ettim. Bu nedenle ben bu yazıyı yazarken isimler gayet açıktı, ancak siz okurken bu isimler görünmeyecek. İkincisi, Kuçuradi’nin siyasi olarak “insan hakları çalışan” birine yakışmayacak sessizlikleri ya da ilişkileri olup olmadığı konusuna da değinmeyeceğim. Bununla ilgili yazılmış pek çok şey halihazırda mevcut. Ben mevcut Kuçuradi imgesini daha az yazıya döküldüğünü düşündüğüm bir cepheden eleştireceğim.


Çağdaş akademinin ayırt edici özelliği araştırmadır, özgün bilgi üretimidir. Bunun çağdaş akademinin parçası olan akademik felsefe için nasıl mümkün olduğu yanıtlaması çok zor bir soru olabilir, ancak dünya hiç durmadan bütün sosyal bilimlere/beşeri disiplinlere üzerinde devamlı olarak çalışabilecekleri yeni konular temin ediyor – tabi bu alanlarda çalışan uzmanlar klasikleri yorumlamaktan ya da mantık gibi daha teknik işlerle uğraşmaktan sıkıldılarsa. Dolayısıyla bir taraftan felsefenin Kuçuradi’nin ve bazı öğrencilerinin çok sevdiği tabirle “dünya sorunları karşısında” yeniden ele alınacak problemleri vardır. Öte yandan felsefe yalnızca geçmişte yapılmış bir iş olarak ele alınsa ve akademisyen kendisini felsefe tarihine gönüllü olarak hapsetse bile klasiklere getirilecek yeni bir yorum ya da mevcut yorumlarla tartışmaya girilmesi her zaman mümkündür. Buna karşılık Türkiye felsefe akademisi genel manada –futbol yorumcusu Mehmet Demirkol’un zamanında dilimize pelesenk ettiği ifadeyle– “convertible”/”konvertibl” değildir, yani dünyaya açılacak olsa alıcısı yoktur ya da pek azdır, yani özgün değildir. Ancak dünyaya açılmak bile Türkiye’deki felsefe akademisyenleri için başlı başına bir sorundur, çünkü akademisyenler felsefenin lingua franca’sı olan İngilizce’ye okuma ve yazma düzeyinde hakim değildir (ne zaman aldıklarını kendilerinin bile hatırlamadığı KPDS/ÜDS/YDS/YÖKDİL puanları kendilerini kurtaramaz), çalışmalarını üretirken İngilizce (ya da gerekli olan başka herhangi bir yabancı dildeki) kaynaklardan yararlan(a)mazlar ve anlaşılır bir İngilizce kullanarak ciddiye alınacakları indekslerde taranan ciddi dergilerde yayın yapamazlar.

Bu duruma dair yapılmış en güzel tespit aslında Türkçe’de filozof ve felsefeci terimlerinin kullanılışında gizlidir. Türkçe söylerken, geçmiş zamanda ve başka coğrafyalarda yaşamış ve felsefeyle uğraşmış bazı ünlü insanlar için filozof terimini kullanırken felsefeci terimini günümüzde ve kendi ülkemizde yaşayan felsefe öğretmenlerine –yani kendimize– daha çok yakıştırırız. Bu ayrım kimi muhataplarınca eleştirilir, çünkü sözgelimi Türkiye’nin Türkçe’den sonra en çok kullanılan ikinci akademik felsefe dili olan İngilizce böyle bir ayrımı barındırmaz –orada, spor için koşan herkese “runner” dendiği gibi felsefeyle uğraşan herkese de “philosopher” dendiği söylenir.  Ancak Türkçe’deki bu kullanımın açığa vurduğu bir gerçek var. Herhangi bir işle ilgilenen kimselerin hepsi ulaştıkları sonuç bakımından aslında aynı adlandırmayı hak etmez. Gerçekten de Chalmers ve Hegel’i Türkiye’deki felsefe akademisyenleri ile aynı kategoride değerlendirmeyi sezgisel olarak reddederiz. Bu adlandırma farkı ve buna eşlik eden sezginin arkasında aslında düşünsel üretimin niteliğinin yarattığı farkın tanınması vardır. Chalmers ve Hegel felsefede yeni düşünceler (ve elbette bunları içeren kitaplar, makaleler ve benzeri çalışmalar) üretmiş ve bunları dolaşıma sokmuş insanlardır (kimilerinin “Hayır bunların hepsi Aristoteles’in/Platon’un/Spinoza’nın vb. çok önceden söylediği şeylerdi” diyerek duvarları yumrukladığını duyar gibiyim, yalnızca cahilce cesaretimi bağışlayın, ben böyle düşünüyorum). Oysa Türkiye felsefe akademisi, genel anlamıyla, özgünlük bakımından çok yetersizdir ve filozofla kıyas kabul etmeyecek oranda felsefeci ile –ya da kötü akademisyenle– doludur.

Tam da bu açıdan bakıldığında Kuçuradi hiçbir zaman bir filozof olmadı. Kuçuradi –niceliksel anlamda üretken bir kariyeri olsa da– nitelik bakımından yeni şeyler dile getirmiş bir felsefe akademisyeni değildi. Yani yukarıda verdiğim tanımlara göre filozof değil felsefeciydi. Kuçuradi’nin düşüncesi bazı büyük filozofların belli konulardaki görüşlerinin belli yorumlar uyarınca birleştirilmesiyle yakından ilişkilidir. Bu yorumların ne kadar doğru olduğuna ya da Kuçuradi’nin bu filozofları neden seçtiği konusuna girmeyeceğim, ancak söylemek istediğim şey bu yapbozun parçaları bir araya geldiğinde görülen resmin önceden görülmemiş olmadığıdır. Söyledikleri içinde kayda değer derecede yeni bir argüman, büyük bir argümana etkili bir itiraz ya da etkili bir destek bulunmaz. Başkasının fikirlerini kayda değer bir yorum farkı bulunmadan savunmak özgünlük değildir, dolayısıyla kimseyi filozof yapmaz.

Bu açıdan Kuçuradi, bir sosyal medya ünlüsüne dönüşmeden hemen önce, Türkiye’de bulacağımız herhangi bir felsefe akademisyenidir. Gerçekten özgün üretim yapıyor gibi görünür, ancak bir tür yeniden seslendirme yapar. Belli ki Kuçuradi doğrusunun yeni bir söz söylemek değil önceden söylemiş olanları takip etmek olduğunu düşünür ve bir öğretmen olarak kendisine benzeyen, onun gibi yeniyi söylemekten imtina eden öğrenciler yetiştirmiştir. Pek çok öğrencisi ve öğrencilerinin öğrencileri bugün önemli yerlerde akademisyen olduklarını ve onların da benzer bir motifi izleyerek öğretmenlik yaptıklarını biliyoruz: Filozoflarca söylenmiş olanı takip etmek ve takip ettirmek ve bunu da Türkçe yaptırmak. Söylenmiş olanı takip etmek, ölü filozofların fikirlerini derslerde, özgün kitap kisvesi altına saklanmış ders kitaplarında ve sözde özgün araştırma makalelerinde yeniden ve yeniden anlatmak üzerine kurulan kariyerlere sahip öğretmenlerin bazılarına “büyük hoca”lık unvanı, henüz Kuçuradi bile hayattayken kendi öğrencileri tarafından verildi, tıpkı Kuçuradi’ye de zamanında aynı “ürünler” nedeniyle şimdinin büyük hocaları olan öğrencileri tarafından verildiği gibi. Çünkü bu alt soyda yer alan öğrencilerin de akademik vizyonları kişisel fikirleri ifade etmek ve uluslararası literatüre ulaşmak hususlarında hocalarıyla çok benzer bir tedrisatın ürünü. Bu vizyon dahilinde ulaşılabilecek en uzun menzil de muhtemelen Kuçuradi’ninki – muhtemelen ve maalesef hiç okumadıkları Gürol Irzık, İlham Dilman ya da Arda Denkel’inki değil. Üstelik bu hocalar –belki de kendi hocalarının da yaptığı gibi– yenisini söylemek yerine söyleneni takip ettirmek tutkusunu o kadar yükseklerde yaşıyorlar ki yeni şeyler söylemek isteyen öğrenciler fikirlerine karşılık teşvik görmek yerine hadsizlikle suçlanıyor.

Dolayısıyla Kuçuradi’nin hem kendisinin hem de akademik alt soyunun felsefeyle ilgileniş tarzları ve akademideki etkileri nedeniyle bugün Türkiye’deki felsefe akademisinin geldiği durumda pay sahibi isimlerden biri olduğunu söylemek mümkündür. Ancak bu ifadeyle amaçlanan bütün suçu Kuçuradi’ye yıkmak değildir. Öte yandan Kuçuradi akademinin içinde verimsiz bir üretimi teşvik ettiği gibi akademi dışındaki felsefe için beklenmedik bir görev üstlenmiş olabilir. Kuçuradi’nin internette yayılan ünü, dijitalleşmenin büyük hız kazandığı pandemi dönemine rastlamış olmalı. O dönemde aşı olmamanın bireysel bir hak olduğunu savunanlara karşı huysuz ve tatlı bir teyze edasıyla (ama bir filozof edasıyla değil) “Ama canım siz de toplum içinde yaşıyorsunuz” uyarısını yapması ve canından korkan sağduyu sahiplerinin tümünden büyük alkış almasıyla büyük popülerlik dünyasına girdiğini hatırlıyorum. Bu yazıda onun söylediklerinin içeriğiyle ilgili analiz yapmak ve tartışma yürütmek gibi bir amacım kesinlikle yok. Ancak Kuçuradi’nin bir felsefeci olarak “dijital manşetlere” çıkıyor olması Türkiye için alışıldık bir durum değil. Bunun iyi yanı ise insanları felsefeden, rasyonel düşünceden haberdar etmesi, en azından bu alana giriş için renkli ve cezbedici bir kapı sunması. Başka beşeri alanlarda olduğu gibi pek çok insanın alanda yetkin görünen kişilerin konuşmalarını takip ederek yolculuklarına başlayıp daha sonra kendi rotalarını çizdiklerini düşünüyorum. Bu bakımdan Kuçuradi’nin insanlara, özellikle de gençlere taktığı kanca, toplumda rasyonel düşünce geliştikçe refahın artacağını düşünen benim gibi eski kafalıların kendisine bir teşekkürü borç bilmesi için bence yeterlidir. Ancak daha fazlası için Kuçuradi’ye herhangi bir borcumuz bulunduğunu düşünmüyorum. Aksine alacaklıyız.


Eğitim bakımından Kuçuradi, çağdaşı olan vatandaşlarından çok daha büyük imkanlarla yetişmiş biriydi. Bir kadın olarak 1950’li yıllarda iyi bir lise eğitimi almış, ardından üniversite okumuş ve 1965 yılında doktorasını tamamlamıştı. Üstelik Türkçe ve Yunanca dışında üç büyük Avrupa dilinde okuyabiliyor ve yazabiliyordu. Bu bakımlardan Türkiye’de felsefe akademisinin niteliğini belirleyecek öncülerden biri olma pozisyonuna ulaştığı muhakkaktır. Üstelik vefatına dek çalışmaya devam etmiş ve böylece neredeyse bir insan ömrü kadar uzun bir kariyere sahip olmuştur. Ne yazık ki onun felsefe akademisinde geçirdiği bu uzun zaman, sahip olduğu imkanlar ve güç onu özgün bir düşünür yapmaya ve Türkiye’de özgün düşünürler yetiştirecek bir felsefe iklimi yaratmasına yetmemiştir. Ancak belki de onu büyük filozof zannettiren tam olarak Kuçuradi’nin sahip olduğu bu şartlardır. Kuçuradi en nihayetinde Türkiye’de hemen hiç kimsenin felsefe namına pek bir şey bilmediği bir zamanda felsefe hakkında konuşmaya başlamış ve günümüze gelene dek bunu yapmayı sürdürmüştür. Bu kentsoylu beyaz saçlı “bilge” kadın felsefi hakikatlere sahip olması beklenen bir imaja da sahiptir. Gerontokrasinin ve bilgiye saygının ironik şekilde hala bir arada bulunabildiği bir toplumda yazılan makale ve kitapların birer düşünsel kolaj ya da ders kitabı niteliğinde olması ve yetiştirdiği öğrencilerin de bu yolu takip etmesi gerçekleri, bu uzun süreli imajın uyandırdığı duyguların çok gerisinde kalmıştır. Nitekim sosyal bir alanda birkaç ciddi eserin yanında çoğunlukla popüler kitaplar ya da ders kitapları yazarak meşhur olunabildiğini gösteren başka örnekler de mevcut. Felsefe akademisinde ise yaş ile içinde ne olduğu önemli olmadan çok sayıda kitap sahibi olmak, üne ve statüye giden en kısa olmasa da en garantili yol gibi görünüyor. Bunu bir de dijital yayıncılar keşfederse ne ala.

Bitirmek için başa dönecek olursak, Kuçuradi aslında ardından üzülenlerin düşündüğü gibi bir filozof değildi. Eğer arkasından üzülenler bu sıfatları spiritüel bir önderlik ya da bir tür yaşam “guru”luğu anlamında kullanmıyorlarsa, Kuçuradi bir bilge, bir hakikat yolcusu ya da buna benzer bir şey de değildi. Yalnızca bugün bulabileceğimiz herhangi bir felsefe akademisyeninden görgü ve kabiliyet bakımından daha donanımlı, daha uzun ömürlü, ancak felsefi üretim açısından bu “herhangi bir akademisyen” kadar sınırlı biriydi. Okuduğu şeyleri belki uzun süre döne döne okuduğu belki de kabiliyetleri daha yüksek olduğu için “herhangi bir akademisyen”e göre daha iyi anlamış ve anlatmış olabilirdi, ancak hepsi bu kadardı. Onu sevenlerin gözünde Kuçuradi’yi etkileyici kılan da belki bu kişisel özellikleriydi, profesyonel başarıları değil. Öte yandan, Türkiye’de felsefe akademisyeni olmak için bazı açılardan oldukça şanslı bir zamanda, profesyonel tercihlerini öğrencilerine de aktararak Türkiye’nin bir tür “aslında hiçbir şey söylemeyen felsefeciler” cennetine dönüşmesine katkıda bulundu, çünkü elindeki gücü kendinden daha iyilerini değil benzerlerini ve daha kötülerini yaratmak için kullandı. Bugün Türkiye’de felsefe bölümlerinin okullarına hiç uğramayan hayalet öğrencilerle dolu olması, akademisyenlerin ancak YÖK marifetiyle çağdaş konulara yönlendirilebilmesi, getirilen yeni yükselme ve yeniden atama kriterleri arasında yer alan “konvertibl” indekslerde yayın yapma ve birazcık da olsa yabancı dil bilme şartının ülke genelindeki felsefe akademisyenlerinin pek çoğunda şok etkisi ve bolca şikayet yaratması da böyle bir akademik felsefe ikliminin doğal sonuçları. Ülkede yapılan felsefenin bugün ağırlıklı olarak “Türk’ün Türk’e propagandası” tadında olmasıyla gurur duyuyorsak, kaybettiğimiz “felsefecinin” arkasından da ağlamaya devam edebiliriz.


Yazar: Ali Furkan Arıcıoğlu

Editör: Taner Beyter

Öncül Analitik Felsefe

Öncül Analitik Felsefe

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Yazı

Zihne Yönelik Dışsalcılık – Mark Rowlands (Stanford Encyclopedia of Philosophy)

Bu Yazıları Kaçırmayın