Köpekbalıkları ne iyi ne de kötüdür. Eğer bir köpekbalığı seni ısırırsa, bu kötü niyetli olduğu için değildir. Sadece ahlakdışıdır, çünkü ahlaki kavramları anlayamaz ve davranışlarını ahlaki gerekçelere göre düzenlemez.
Elbette, bu hayvanlarla insanlar arasındaki temel farklardan biridir- biz ahlakı kavrayabilir ve davranışlarımızı kontrol edebiliriz. Bu da insan olmanın harika yanlarından biridir. En azından öyle söylenmektedir.
Bununla birlikte yıllardır zaman zaman sıradan insanların gerçekten ahlaki kavramlara ya da motivasyonlara sahip olup olmadığını merak etmişimdir.
1. Metaetik Kurumlar
Hatırladığım kadarıyla, bunu ilk kez üniversitedeyken sorgulamaya başladım ve başkalarının ortaya koyduğu bazı ahlak kuramlarını duydum. Örneğin bazı insanların ahlakın sadece toplumsal uzlaşılarla ilgili olduğunu düşündüğünü işittim. Ahlak hakkında sahip olduğum anlayışa dayanarak, bu teori bana açıkça mantıksız görünüyordu, zira ahlaki kavramları anlayabilen birinin bunu geçerli bir teori olduğunu nasıl düşünebileceğini anlayamadım. Öte yandan eğer birisi ahlakı bütünüyle kavrayamıyorsa fakat başkalarının ahlaki terimleri nasıl kullandığını açıklamak istiyorsa ortaya koyabileceği teori tam da bu türden bir teori olabilir.
Bunu mantıksız kılan ne? Benim düşünceme göre bir ahlaki ilke fikri yalnızca toplumsal bir uzlaşıya dayanmamalıdır. Örneğin ihtiyaç sahibi bir yabancıya yardım ettiğinizde bunu yapma gerekçeniz ihtiyaçları giderme eyleminin taşıdığı içsel değeri bilmekle ilgilidir; gerekçeniz, kültürünüzde böyle bir şey yapılmasına dair bir uzlaşı bulunmasından (eğer gerçekten böyle bir uzlaşı varsa) kaynaklanmaz. Buna bağlı olarak bir şeyi yalnızca topluma uyum sağlamak için yapıyorsanız bunun esasen ahlaki bir motivasyon olmadığını düşünürüm. Bu bana açıkça anlaşılır görünmektedir; tıpkı bir şeyi yalnızca cezadan korktuğunuz için, övgü elde etme isteğiyle ya da maddi bir ödül umuduyla yaptığınızda, onun aslında ahlaki bir motivasyondan kaynaklanmadığının açık olması gibi.
İnsanların ahlaki kavramları gerçekten kavrayıp kavramadıklarını sorgulamama yol açan bazı diğer metaetik görüşler: Ahlakın tamamen kendi çıkarlarını gözetmekle ilgili olduğunu düşünen egoistler (Hobbes ve Rand, sizi kastediyorum) ahlaki söylemin yalnızca duyguları ifade etmekten ibaret olduğunu savunan emotivistler (duyusalcı etik yanlıları) ya da “Neden ahlaklı olmalıyız” sorusunu anlamlı bir soru olarak gören herkes.
Peki neden bunları ahlakla ilgili basit hatalar olarak nitelendirmeyelim de, ahlaki kavramları anlayamamanın bir göstergesi sayalım? (Çoğu hata, bir kavramın anlaşılmadığını göstermez!)
Çünkü bu hatalar hem çok temeldir hem de konunun çok uzağındadır. Diyelim ki size uzun süre düşündükten sonra nihayet insanların “kırmızı”, “mavi” gibi renk sözcüklerini kullandıklarında aslında neyi kastettikleri gizemini çözdüğü söyledim. Gördüğünüz renk, aslında bir tür duygudur. Açıkcası yalnızca bilinçli varlıklar renklere sahip olabilir;cansız nesnelere renk atfetmek sıradan insanların bir yanılgasından ibarettir. (Elbette filozoflar bunu savunmanın yollarını bulur.)
Bu noktada benim aslında renk kavramına sahip olmadığımı düşünürdünüz. Muhtemelen renk körüyümdür.
Elbette, bu diğer metaetik görüşlerin savunucularına da tamamen paralel bir şekilde, benim ahlaki kavramları anladığımdan şüphe ettirebilir. Dolayısıyla “doğru” , “yanlış” gibi sözcüklerin İngilizce’deki gerçek anlamları konusunda peşinen bir yargıya varmadan, yalnızca şunu söyleyeceğim: bana öyle görünüyor ki göreciler, egoistler ve bilişdışıcılar (gayrı-bilişselciler), benim sahip olduğum belirli bir normatif kavramlar kümesinder yoksundurlar (ve bu kavramlar sıradan ahlaki dilde doğru ya da yanlış şekilde ifade edilmiş olabilir).
Peki kaç kişi göreci, egoist ya da bilişdışıcı? Bilmiyorum. Fakat insanların çoğu hakkında şüphe duymaya başladım; çünkü ahlakın doğasına dair herhangi bir görüşe sahip olanlar arasında, yüksek bir oranın ahlakın garip bir kuramını makul bulduğunu fark ettim. İnsanların ahlakın doğasına dair görüşlerini duyduğumda, bu görüşlerin bana inandırıcı gelmesi neredeyse hiç rastlanan bir şey değildir.
Peki ya açık bir metaetik görüşe sahip olmayan insanlar, ki bu çoğunluğu oluşturuyor, ne olacak? Bilmiyorum. Fakat metaetik görüşleri olanların, hiç metaetik görüşü olmayanlardan ahlakı daha az anlıyor olmaları şaşırtıcı olmaz mıydı?
2. Psikolojiden Kanıtlar
(a) Kötü Şöhretli Stanley Milgram
Üniversite yıllarımdan beri, insanın ahlaksızlığına dair başka kanıtlara da ara sıra rastladım. Elbette herkes, insanların üçte ikisinin yalnızca beyaz önlüklü birine karşı gelmenin rahatsızlığından kaçınmak için masum birini elektrikle cezalandırmaya hazır olduğunu ortaya koyan Milgram deneylerini bilir.
Bunu zaten bildiğinize göre daha az korkunç başka olan deneylere geçelim.
(b) Ultimatom Oyunu
Ekonomi ve oyun teorisinde “Ultimatom Oyunu” olarak bilinen bir senaryo vardır. Bu oyunda $10 (bir dolarlık banknotlar halinde) mevcuttur ve iki oyuncu vardır: biri “Teklif Eden” (Proposer) diğeri ise “Yanıtlayan” (Responder) rolünü üstlenir. Teklif Eden, paranın iki kişi arasında olası bir bölüşümünü önerir. Yanıtlayan bu bölüşümü ya kabul eder ya da reddeder. Eğer kabul ederse, belirtilen bölüşüm uygulanır; eğer reddederse, her iki oyuncu da hiçbir şey kazanamaz. Hepsi bu kadar. Ardından ikisi de evlerine gider ve bir daha birbirlerini görmezler.
Oyun teorisine göre (kendi çıkarlarını düşünen ve paraya değer veren aktörler varsayılırsa) Teklif Eden şöyle der: Ben $9 alırım, sen $1 alırsın ve Yanıtlayan bunu kabul eder. Ama deneylerde genellikle durum böyle olmaz. Çoğu Teklif Eden aslında “Ben $5 alırım, sen $5 alırsın” teklifinde bulunur.
Bu güzel. Gördüğünüz gibi insanlar adalet duygusuna sahip.
(c) Diktatör Oyunu
…Yoksa mesele şu mu; insanların çoğu aslında kıskanç ve kindar bu yüzden de Yanıtlayanların çoğu $5’in altındaki teklifleri reddediyor (bir başkasının kendilerinden daha fazla kazanmasını engellemek için paradan vazgeçmeye razılar)? Ve Teklif Edenlerin çoğu da bunu doğru biçimde öngörüp, hınç dolu bir tepkiyi önlemek için isteksizce $5 veriyor mu?
Bu durumu kısmen sınayan bir başka oyun daha vardır: “Diktatör Oyunu”. Burada yine iki kişi arasında paylaştıralacak $10 vardır. Oyunculardan biri “Diktatör” rolünü üstlenir. Diktatör, paranın iki kişi arasında nasıl bölüneceğine karar verir. Diğer oyuncu ise Diktatör’ün vermeyi seçtiği miktarı olduğu gibi kabul etmek zorundadır. Oyun burada son erer.
Bu oyunda ise Diktatörler belirgin biçimde daha az cömert davranır. Yine de bazılarının $5 verdiği görülür. Çoğu $3 verir. Kimileri ise $2, $1 ya da hiç vermez.
Yine de sonuçlar, herkesin $0 vereceğini öngören saf bencillik varsayımına kıyasla belirgin biçimde daha cömerttir. Üstelik bu sonuçlar, Diktatör ile alıcının birbirine tamamen anonim olduğu durumda dahi (birbirlerini hiç görmedikleri ya da duymadıkları hâllerde) elde edilmektedir. Dolayısıyla bu hâlâ hoş bir sonuçtur, fakat en başta gördüğümüz sonuç kadar hoş değildir.
(d) Diktatör Oyunu: İki Taraflı Anonimlik Versiyonu
Fakat bitmedi, oyunun bir versiyonu daha bulunuyor. Bazı psikologlar, Diktatörlerin “cömert” davranışlarının diğer katılımcıdan değil de belki de deney yöneticisinden kaynaklanan bir sosyal baskının sonucu olup olmadığını merak ettiler. (http://hdl.handle.net/10535/5743) Bu nedenle, Diktatör oyununu öncekiyle aynı şekilde tekrar uyguladılar; ancak bu kez katılımcılar hem birbirlerine hem de deney yöneticisine karşı tamamen anonim bırakıldı. Yani herkes, kimin partnerine ne kadar para verdiğini hiç kimsenin – deney yöneticisi dahil – bilmeyeceğini açıkça biliyordu (deney yöneticisi elbette kaç kişinin $0 kaç kişinin $1 vb. verdiğini istatiksel olarak bilecekti, fakat herhangi bir bireyin özel olarak ne yaptığını bilmiyordu).
Bu versiyonda katılımcılar belirgin biçimde daha az cömert davranıyor. Artık insanların büyük çoğunluğu $0 vermeyi tercih ederken, $5 veren ise neredeyse hiç yok.
İşte durum bu. Önceki Diktatör oyunundaki “hoş” görünen davranış aslında içten bir incelikten çok, sosyal baskının yarattığı bir etkiydi. Kimsenin onları izlemediği bir ortam sağlandığında katılımcıların büyük çoğunluğu yeniden kendi çıkarlarını öne koyuyor.
3.Türler Arası Psikopatlar
Belki de insanın ahlaki yoksunluğunun en çarpıcı örneği, türlerarası psikopatlığımızdır.
Psikopatlar, başkalarıyla empati kurma kapasitesinden bütünüyle yoksun olan ve (belki de bunun sonucu olarak) vicdanı olmayan kişilerdir. Köpekbalıkları gibi, ahlaki kavramları kavrayamazlar. Bazen “doğru” ve “yanlış” sözcüklerini cümle içinde uygun biçimde kullanabilirler, ancak psikopatlar gerçekte başkalarının ne hakkında konuştuğunu bilmezler; yalnızca, insanların bu sözcükleri hangi eylemler için kullandığını betimleyici bir biçimde kavrarlar. En azından, olup bitenleri ben böyle yorumluyorum.
Örneğin psikopatı yüksek sesle sakız çiğneyerek rahatsız ediyorsanız, o sizi sakız çiğnemeyi durdurmak için öldürebilir. Ardından, o gece hiçbir rahatsızlık duymadan huzur içinde uyuyabilir.
Neyse ki, insanların büyük çoğunluğu psikopat değildir ve başkalarıyla empati kurabilir. Bu normal şartlarda birbirimizi öldürmememizin, işkence etmememizin, sakatlamamamızın sebeplerinden biridir.
… Oysa başka türlerden canlılara, kendi çıkarımıza küçük bir fayda sağlayacağını düşündüğümüz her durumda, bunları seve seve yaparız. Bunu tamamen kayıtsızca yaparız ve o gece rahatça uyuruz. Yani insanlar çoğunlukla birbirine empati gösterirken, diğer türlere karşı psikopat gibi davranır. Birçoğu bunun ahlaki bir sorun olduğunu fark etmez.
Bu da bana, çoğu insanın görünürde ahlaka olan saygısının aslında ahlaka saygı olmadığını gösteriyor. Bu, yalnızca sosyal uyum ve diğer insanlardan gelebilecek korkunun bir karışımıdır. Sosyal baskıyı ve misilleme korkusunu kaldırın, insanlar sıradan bir psikopat kadar ahlaksız hâle gelir.
4. Cehalet mi, Kötülük mü?
(2) ve (3)’teki bulgular, mutlaka ahlaki anlayış eksikliği ile açıklanmak zorunda değil. Bunun yerine çoğu insanın ahlakı anladığı, ama sadece buna uygun davranmamayı seçtiği düşünülebilir (kendi çıkarlarına hizmet ettiği durumlar hariç). Bu da onları epey kötü yapar. Yani tercih sizin: Ortalama insanlar kötü müdür yoksa sadece ahlaki akıl yürütme yetisine sahip olmayan kişiler midir?
5.İtiraz
Görünüşte sıradan dilde ifade edilen, oldukça basit kavramları bu kadar çok insanın anlayamaması saçma değil mi? Bu, çoğu insanın renk körü olduğunu varsaymak gibi bir şey değil mi? Eğer durum böyle olsaydı, bunu kesinlikle fark ederdik.
Bence durum tam olarak öyle değil. Ahlaki kavramlar, renk kavramlarından çok daha soyuttur ve bunları anlıyormuş gibi taklit etmek de daha kolaydır. Bu yüzden durum, çoğu insanın olasılık kavramını anlamadığını varsaymak gibi bir şeydir. Aslında bu o kadar da ihtimal dışı değildir. Bir süre ders vermeyi denerseniz insanların neleri anlayamadığı sizi şaşırtır. Örneğin, modus tollens’in geçerli olduğunu göremeyenler. Subjektivizm ile nihilizm arasındaki farkı anlayamayanlar. “İnanç” derken neyi kastettiğinizi anlamayanlar.
Fakat belki de ahlaki terimleri yanlış anladığımı düşünebilirsiniz. Eğer “doğru”, “yanlış” gibi sözcüklerden anladığım şey, başkalarının onlardan anladıklarından çok farklıysa, o zaman belki de bu sözcükleri yanlış kullanıyorumdur (yani onların standart İngilizce anlamlarına uygun olarak değil). Ama bu beni kaygılandırmıyor; “ahlak” sözcüğünün kullanımına önem vermiyorum. Benim öğrenmek istediğim, sıradan insanların benim “ahlak” dediğim şeyi anlayıp anlamadıklarıdır -bu sözcüğü doğru kullanıp kullanmadığımdan bağımsız olarak.
Her durumda insanların büyük çoğunluğunda vicdanın bulunmadığını gözden kaçırmamızın nedeni şu olabilir: Çoğu insanda güçlü bir sosyal uyum içgüdüsü vardır ve bu pek çok durumda vicdanla neredeyse aynı şeymiş gibi görünür.
Bir itiraz: Şöyle varsayımsal sorular sorabilirsiniz: “Eğer toplum bebeklere işkence etmeyi onaylasaydı, bebeklere işkence etmek ahlaken doğru olur muydu?” ya da “Eğer 5000 doları çalabileceğinizi ve kimsenin bunu asla öğrenmeyeceğini bilseydiniz bunu yapmak doğru olur muydu?” Çoğu insanın (sanırım) bu sorulara doğru cevaplar vereceğini düşünebiliriz. Öyle değil mi? Bu da onların ahlaki kavramları aslında anladığını gösteriyor. Fakat belki de bu sadece örtük bir anlayıştır; iş bunu dile getirmeye geldiğinde kafaları karışır ve apaçık yanlış şeyler söylemeye başlarlar.
Michael Huemer – “Are Humans Amoral?“, (Erişim Tarihi: 29.11.2025)
Çevirmen: Çağnur Erdoğan
Editör: Ufuk Yazlık
