Job, by Jules Bastien Lepage, 1876. Source: Wikimedia Commons

Gerçeklik Kötüdür – Drew M Dalton

Her şey yer ve yenir. Her şey yok eder ve yok edilir. Evrene karşı koymak bizim ahlaki görevimizdir.

Gerçeklik, sizin zannettiğiniz gibi değildir. Mutlu bir yaşamın temeli de değildir. Ne kendini sonsuza dek yenileyen bir kaynak ne de bizim aşırı müdahalemiz ve pervasız tüketimimiz olmasa uyum içinde geleceğe doğru genişlemeyi sürdürecek bir şeydir. Gerçek şu ki gerçeklik sanıldığı kadar iyicil değildir. Yıldızlar, mikroplar, petrol, yunuslar, gölgeler, toz ve kentler; yani var olan her şey gibi biz de kırılacak başka bir şey kalmayana dek zaman içinde durmaksızın parçalanmaya mahkûm kaplardan ibaretiz. Son iki yüzyılda bilim insanlarının vardığı sonuçlara göre, varoluşun kendisini yapılandıran şey işte bu sessiz dehşettir.

Bu farkındalığın geçmişe ait olduğunu, on dokuzuncu yüzyıl biliminin kapanmış bir sayfası olduğunu düşünebiliriz ancak termodinamik devriminin sonuçlarını hâlâ yaşamaktayız. Tıpkı Kopernik devriminin tüm metafizik sonuçlarının ortaya çıkmasının yüzyıllar alması gibi, entropik parçalanmanın felsefi ve varoluşsal sonuçlarını da henüz tam anlamıyla kavrayabilmiş değiliz. Gerçekliği olduğu gibi kavramayı hâlâ başaramadık. Bunun yerine filozoflar, evrende her şeyin sürekli büyüdüğü ve geliştiği yönündeki kadim bir fikre tutunmaya devam ediyor. Bu bakış açısına göre varoluş iyidir. Gerçeklik iyidir.

Peki gerçekliğin bize karşı olduğunu öğrenseydik metafiziğimiz ve etiğimiz ne hâle gelirdi?

Görünüşe göre yaşam Dünya üzerinde gelişmektedir. Evrimsel zamanın engin ölçeği boyunca canlıların daha büyük bir karmaşıklığa, çeşitliliğe ve bolluğa doğru yöneldiği izlenimini ediniriz. Tek hücreli organizmalar, yoğun bakteri topluluklarına dönüşmüştür. Trilobitler, kalsitten kristal merceklere sahip bileşik gözler geliştirmiştir. Hayvan beyinleri iki yarımküreye ayrılmış, düşüncenin yeni ufuklarını açmıştır. Beş büyük kitlesel yok oluş gezegeni kasıp kavurmuş olsa bile yaşam defalarca geri dönmüş; durmaksızın yenilenen bir süreç içinde, biçim ve işlev bakımından sayısız varyasyona dallanıp budaklanmıştır. Dikkatle baktığımızda bu “yaratıcılığı” kent kaldırımlarındaki çatlaklardan fışkıran yabani otlarda, mantarların çoğalmasıyla yükselen ıslak toprak kokusunda, konuşmayı öğrenen çocukların sesinde, yani her yerde görebiliriz.

Yeryüzündeki yaşama dair bu tür anlatılar, tüm bu değişimin ardında bir mantık bulunduğunu düşündürür: Evren durağan değildir; sürekli oluş hâlindedir, daima yeni düzenlere, yeni karmaşıklıklara, yeni yaşam ve düşünce biçimlerine doğru ilerler. Gerçekliğin üretken bir şey olduğu, yarattığı her şeyin yararına ve gelişimine hizmet edecek şekilde durmaksızın değiştiği yönündeki bu tasavvur, Batı felsefesine başlangıcından bu yana egemen olmuştur. Bu anlayış, metafiziğimizin (var olmanın ne anlama geldiğini sorgulayan spekülatif bilimin) yanı sıra etik sezgilerimizin ve estetik ideallerimizin de merkezinde yer alır. Nitekim Platon’dan itibaren filozoflar, iyi yaşamanın kozmik düzenin akılcı yapısıyla uyum içinde yaşamak anlamına geldiği konusunda genel olarak hemfikirdir. Marcus Aurelius, Kendime Düşünceler’inde “Doğaya uygun yaşa.” diye öğütler. Bu düşünürler için doğa, eylemlerimiz için etik bir rehber ve estetik ideallerimizin pusulasıdır. Çünkü doğa, iyi olan bir şeyi somutlaştırır.

Bir tür olarak sergilediğimiz en aşırı eylemler bile evrenin nihai amaçlarıyla bütünüyle uyumludur.

Yirmi birinci yüzyılda bile evrene dair bu tasavvur nasıl yaşamamız gerektiğine ilişkin düşüncelerimizi biçimlendirmeye devam eder. Gezegenimizin insan eylemleriyle köklü biçimde değiştiği fikrini ifade eden sözde Antroposen karşısındaki ahlaki kaygılarımızı besler. “Sürdürülebilir” çevre politikaları geliştirme çabalarımıza yön verir ve “doğaya geri dönme” yönündeki kaçışçı fantezilerimizi körükler. Düşünürüz ki eğer varoluşun salt yaratıcı ve özünde iyicil düzeniyle uyum içinde yaşamanın bir yolunu bulabilseydik yanlış giden her şey yeniden yoluna girebilirdi.

Ne yazık ki uzun süredir benimsenen bu varsayımlar ve beklentiler artık sürdürülebilir değil. Hatta bir tür olarak gerçekleştirdiğimiz yağmur ormanlarını yok etmek, kitlesel yok oluşlara yol açmak, okyanusların kimyasını değiştirmek, kalıcı kimyasallarla geleceği adeta “saatli bombaya” çevirmek ve daha niceleri gibi en aşırı eylemler bile evrenin nihai amaçlarıyla bütünüyle uyumludur.

Bugün anladığımız şekliyle gerçeklik, varoluşsal bir gelişme ya da sonsuz bir oluş yönünde ilerlemez. Aksine, sistemler çöker, şeyler dağılır ve zaman geri döndürülemez biçimde düzensizliğe ve nihai yok oluşa doğru akar. Uyum sağlanacak bir düzen olmaktan ziyade, evren refahımıza karşı temelden düşmanca bir yapı olarak görünmektedir.

Termodinamik yasalarına göre, var olan her şey yalnızca tüketmek, yok etmek ve ortadan kaldırmak için vardır ve bu yolla kozmik yok oluşa doğru kayışı hızlandırır. Bu nedenlerle, gerçekliğin düzenini ve işleyişini kavrayışımızda yaşanan termodinamik devrim, salt bir bilimsel gelişmeden ibaret değildir. Aynı şekilde, ısının akışına dair anlayışımızın basit bir revizyonu olmanın ötesindedir ve yalnızca daha verimli makineler tasarlamamıza hizmet etmez. Bu devrim, varoluşun doğası ve değeri hakkında yaygın biçimde benimsediğimiz inançları kökten sarsar; yeni bir metafiziği, cesur yeni etik ilkelerini ve alternatif estetik modellerini zorunlu kılar.

Termodinamik devrim, tek bir olaydan ya da keşiften doğmamıştır. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda, makinelerin ve ısının işleyişine dair yavaş ve zahmetli araştırmaların birikimiyle şekillenmiştir. İlk tohumlar, 1712 civarlarında, Baptist vaizi ve demirci Thomas Newcomen’ın yeni bir tür makine inşa etmesiyle atılmıştır: su basmış kömür madenlerinden su pompalamak için tasarlanmış, gürültüyle çalışan ve tıslayan bir buhar makinesi. Elli yıl sonra İskoç mühendis James Watt, Newcomen’ın tasarımını yeniden ele alarak verimliliğini büyük ölçüde artırmıştır. Watt’ın ısıyla çalışan makinesi, Avrupa’da ve ötesinde hızla yayılmış; fabrikalara, gemilere ve lokomotiflere güç vermiştir. Ancak bu makinenin işleyişi gizemini korumaya devam etmiştir: Isı gibi maddi olmayan bir şey nasıl mekanik harekete dönüştürülebilirdi? Ve bu dönüşüm, makine ne kadar gelişirse gelişsin, neden değişmez sınırlarla belirlenmişti?

On dokuzuncu yüzyılda, “termodinamiğin babası” olarak anılan Fransız fizikçi ve askerî mühendis Nicolas Léonard Sadi Carnot, ısının akışını yöneten temel yasalardan ilkini tanımlamıştır (bugün termodinamiğin ikinci yasası olarak kabul edilir). Carnot’nun katkılarıyla, ısı alışverişinin incelenmesi bilimsel bir araştırma alanı olarak biçim kazanmıştır. Bu çalışmalar daha sonra Rudolf Clausius ve Kelvin’in 1. Baronu William Thomson tarafından sistematik hâle getirilmiş, nihayetinde James Clerk Maxwell, Ludwig Boltzmann ve J. Willard Gibbs tarafından tamamlanmıştır.

Bu düşünürlerin yorucu ve kapsamlı çalışmaları sayesinde ısı alışverişini ölçmek için gerekli olan istatistiksel yöntemler açıklığa kavuşturulmuş ve yetkinleştirilmiştir. Yirminci yüzyılda ise termodinamiğin biçimsel yasalarının tümü nihayet kesin olarak ortaya konmuştur. O tarihten bu yana, doğa bilimlerinin her bir dalı, enerjinin çeşitli biçimleri (mekanik, akustik, termal, kimyasal, elektriksel, nükleer, elektromanyetik ve ışınım) içinde ve bu biçimler arasında nasıl dönüştüğünü ve işlediğini açıklamak için bu yasalara dayanır hâle gelmiştir. Günümüzde bu yasalar, gerçekliğe dair bütünlüklü anlayışımızın temelini oluşturmakta ve yaşamın kökenlerinden evrenin bir bütün olarak sonuna kadar her şeyi açıklamak için kullanılmaktadır. Termodinamiğin doğa bilimleri genelinde bu istikrarlı ve yaygın uygulanışı, onun çağdaş gerçeklik anlayışımızda devrimci bir konuma ulaşmasına yol açmıştır. 

Bu yasalardan ilki enerjinin korunumu yasasıdır. Bu yasa, enerjinin (hareket, madde ya da ısı biçiminde olsun) yalnızca durum değiştirebileceğini ifade eder; başka bir deyişle, enerji ne yaratılabilir ne de yok edilebilir. Bu, bir sistem içindeki toplam enerji miktarının, maddenin dağılması, hareketin yavaşlaması ya da soğuma nedeniyle azalıyormuş gibi görünse bile nihayetinde sabit olduğu anlamına gelir. Bu tür durumlarda enerji yalnızca farklı bir biçim almıştır. Albert Einstein, maddenin enerjiye dönüşümünü açıklayan E = mc² denklemini bu yasadan türetmiştir. Ayrıca bu yasanın kapsamı sayesinde, otomobillerimizin içinde çalışan görece küçük motorlardan, Dünya’dan ışık yılları uzaklıkta parıldayan en büyük yıldızlara kadar var olan her “ısı makinesinin” üretken gücünü öngörebiliriz.

Evrenimizin uzak gelecekteki kaderi, tüm enerjinin fiilen tükenmiş olacağı bir durumdur.

İkinci yasa, herhangi bir sistemin içindeki enerjinin ister karmaşık ve maddi ister basit ve ışınımsal olsun, zaman içinde giderek daha az düzenli ve daha az yoğun hâle gelecek şekilde hareket ettiğini söyler. Entropi olarak bilinen bu düzensizliğe yönelim, her sistemdeki enerji akışının, hiçbir şeyin diğerinden daha fazla ya da daha az enerjiye sahip olmadığı mutlak bir denge durumuna doğru istikrarlı biçimde ilerlediği anlamına gelir. Fizikçilerin, William Butler Yeats’in sözleriyle, “şeylerin neden dağılıp parçalandığını” açıklamak için başvurdukları yasa budur. Aynı yasa, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki maddi farkları açıklamak için de kullanılır; bu da zamanın neden yalnızca tek bir yönde, yani çözülmeye doğru aktığını deneyimlediğimizi anlamamıza yardımcı olur ki bu, “enerji dağılımı” demenin başka bir yoludur. Bu nedenle, masadan düşen bardakların parçalanmasını beklememiz makuldür ancak Stephen Hawking’in sözleriyle, “kırılmış bardakların yerden kendiliğinden toplanıp masanın üzerine geri zıplamasını” asla bekleyemeyiz. Termodinamiğin ikinci yasası, zaman ilerledikçe her şeyin, Hawking’in çay bardağı gibi, sonunda giderek daha küçük parçalara ayrılarak “parçalanmasının” kaçınılmaz olduğunu ve bu noktadan sonra artık makul biçimde onarılmasının umulamayacağını güvence altına alır.

Termodinamiğin üçüncü yasası, entropinin zamanla arttığı göz önüne alındığında, sürekli dağılmanın tek mantıklı sonucunun var olan her şeyin mümkün olan en düşük toplam enerji düzeyine sahip olduğu bir durum olduğunu ortaya koyar. Mutlak sıfır olarak bilinen bu durum, artık hiçbir enerji alışverişinin gerçekleşemeyeceği bir koşul olarak tanımlanır. Mutlak sıfırın nihai ifadesi, karmaşık hiçbir enerji biçiminin bulunmadığı, yalnızca düşük düzeyli artalan ışınımının eşit biçimde dağıldığı bir sistemdir. Bu mutlağa yakın boşlukta, herhangi bir “şey”in var olduğundan söz edilemez; hatta değişimin kendisi dahi olanaksız hâle gelir. Çağdaş fizikçilerin, termodinamiğin birinci yasasıyla uyumlu olarak enerjinin ne yaratılabileceğini ne de yok edilebileceğini kabul ederken yine de enerjinin “tükenebileceğini” güvenle ileri sürebilmelerini sağlayan yasa da budur. Bu durumdaki şeyler, etkili bir mekanik güce sahip değildir; herhangi bir hareket ya da değişim gösteremez ve somut nesnelliğin varlığı için gerekli asgari koşulları (örneğin kimyasal bağlanmayı) sürdüremez. Bu yasaya dayanarak çağdaş astrofizik, evrenimizin uzak gelecekteki kaderinin, tüm enerjinin işlevsel olarak tükenmiş, dağılmış ya da pratik bir etki yaratamayacak kadar seyrelmiş olduğu bir durum olduğu sonucuna varmıştır; bu dönem kozmik “karanlık çağ” olarak adlandırılır.

Daha sonra, ilk üç temel yasaya bugün “sıfırıncı yasa” olarak bilinen son bir yasa eklenmiştir. “Sıfırıncı yasa”, mutlak sıfıra göre entropik konumları ne olursa olsun sistemler arasında tutarlı bir sıcaklık tanımı oluşturur. Ancak termodinamik devrimin asıl dönüştürücü gücü, ilk üç yasada zaten mevcuttu. Bu temel keşiflerin genişletilmesi ve uygulanması sayesinde çağdaş bilim insanları, her şeyin kökenine, düzenine, işleyişine ve sonuna dair anlayışımızı bütünüyle yeniden şekillendirmiştir.

Fizikçi Carlo Rovelli’ye göre bu yasaların etkisi o denli yaygın olmuştur ki son iki yüzyıldaki bilimsel gelişmelerin tarihi, neredeyse termodinamiğin doğa bilimlerinin hemen her dalına yayılmasının öyküsü olarak anlatılabilir. Nitekim Rovelli, “Fizik Üzerine Yedi Kısa Ders” (2014) adlı eserinde, termodinamiğin yasalarının bugün bu alanlarda kullanılan diğer yasaların temeli olarak kabul edildiğini belirtir. Benzer biçimde, biyokimyager Addy Pross, “Yaşam Nedir?” (2012) adlı çalışmasında, başlangıçta buhar makinelerinin verimliliğini artırmak için kullanılan aynı temel yasaların, artık “tüm maddi sistemlerin” tekil düzenleyici ilkesi olarak görüldüğünü ifade eder.

Termodinamiğin kabulü o denli kapsamlıdır ki Albert Einstein, “temel kavramlarının uygulanabilirlik çerçevesi içinde asla yıkılmayacağına ikna olduğum, evrensel içerikli tek fizik kuramı” olduğunu düşünmüştür. Einstein’a göre termodinamiğin yasaları, “tüm fizik için, hatta doğa bilimlerinin bütünü için sağlam ve kesin bir temel” niteliği taşımaktadır.

Bu yasalar sayesinde çağdaş astrofizikçiler, evrenimizin yaklaşık 13,7 milyar yıl önceki doğuşunu varsayımsal olarak yeniden kurgulayabilmiş ve zamanın uzak bir noktasında evrenin nihai çöküşünü yine varsayımsal olarak açıklayabilmiştir. Çok daha küçük bir ölçekte ise biyokimyagerler ve biyofizikçiler, termodinamiğin yasalarını organik yaşamın inorganik maddeden nasıl ortaya çıktığını ve neden tüm canlıların kaçınılmaz olarak ölmesi gerektiğini açıklamak için kullanmıştır.

Bugün sahip olduğumuz gerçeklik tasavvuru, tarihte hiç olmadığı kadar kapsamlıdır. Artık bildiğimiz üzere, biz ne isek ve ne yapıyorsak, hatta herhangi bir şeyin yapabileceği her ne varsa, tümüyle entropik parçalanmaya yönelik eğilim tarafından tanımlanmakta ve sınırlandırılmaktadır. Termodinamiğin yasaları, gerçekliğin tamamını başlangıcından sonuna, kökeninden düzenine ve işleyişine kadar baştan sona kuşatır. Biz yalnızca ısı alışverişi sayesinde var oluruz ve bütünüyle, bu alışverişin öngördüğü gerçekliğin entropik parçalanmasına hizmet edecek şekilde işlev görürüz.

Filozoflar, termodinamik devrimi ele alma konusunda görece yavaş davranmıştır. Bunun nedeni belki de çağdaş felsefenin artık matematiksel ve maddi bilimlerin yöntemleri ile keşiflerine teslim olmak istememesidir.

Geçmişte, felsefi metafizik ile doğa bilimleri, karmaşık bir danstaki partnerler gibi birbirlerinin etrafında dönerdi; her biri diğerine yaslanır, zaman zaman onu iter ya da çeker ve birlikte gerçekliğin ritmine ayak uydurmaya çalışırlardı. Geleneksel olarak felsefe sözcüğünü ilk kullanan kişi olarak kabul edilen Pisagor’dan bu yana, doğa ve matematik bilimleri bu karmaşık dansın doğru rehberi ve eşlikçisi olarak görülmüştür. Bu nedenle Platon, Akademi’sinde varlığın gerçek biçimini incelemek isteyenlerin önce matematikle ve onun doğa bilimlerindeki pratik uygulamalarıyla tanışmaları gerektiğini öğütlemiştir. Rivayete göre, Akademi’nin girişinde şu ifade yer alıyordu: “Geometri bilmeyen giremez.”

Felsefi spekülasyonun, maddi gerçekliğin matematiksel ve bilimsel incelenmesi tarafından yönlendirilmesi gerektiği fikri, birkaç istisna dışında sonraki iki bin yıl boyunca metafiziğe egemen olmuştur. Ancak son iki yüzyılda, doğa dünyasının matematiksel ve bilimsel incelemesi ile felsefi metafizik arasında bir ayrışma ortaya çıkmıştır. Yine de bu genel eğilimin dikkat çekici bazı istisnaları vardı: Doğa bilimlerindeki gelişmeleri ciddiyetle takip etmeye çalışan ve bu ortaklıktan yeni metafizik savlar türetmeyi amaçlayan filozoflar.

Termodinamik devrimin metafizik, etik ve estetik sonuçları hâlâ büyük ölçüde incelenmemiştir.

On dokuzuncu yüzyılın, ortaya çıkmakta olan termodinamik devrimi evrene dair yeni bir tasavvurun yolu olarak gören ilk düşünürlerinden biri olan Friedrich Nietzsche’yi ele alalım. Nietzsche’nin gördüğü şey ne iyi ne de kötüydü; ona göre evren yalnızca “başlangıcı ve sonu olmayan, ne büyüyen ne de küçülen, kendini tüketmeyip yalnızca dönüşen, sağlam ve demirden gücü olan bir enerji canavarı”ydı. Ancak Nietzsche, termodinamiğin ikinci ve üçüncü yasalarını gözden kaçırmış görünmekteydi ki bu durum, gerçekliğin sonsuz yaratıcı kudretine duyduğu optimistliği karmaşıklaştırır (hatta geçersiz kılar). Aynı şey, çağdaşı Philipp Mainländer için söylenemez. Mainländer, termodinamiğin üç yasasının tamamından yararlanarak yeni ve pesimist bir felsefe için metafizik bir temel kurmuştur. Kaçınılmaz parçalanma ve yıkımda, o dönemde Alman entelektüel çevrelerine hâkim olan ahlaki kabulleniş ve dingincilik (quietism) için yeni bir dayanak görmüştür.

Yirminci yüzyılda Isabelle Stengers ve Bernard Stiegler gibi düşünürler, termodinamik devriminin fikirlerinden yararlanarak ilkinin gerçekliğin temel belirsizliğini savunduğu, ikincisinin ise Sanayi Devrimi’nden bu yana toplumsal ve siyasal gelişmeleri harekete geçiren itici gücün ne olduğunu tartıştığı görüşler ileri sürmüşlerdir. Daha yakın dönemde, yirmi birinci yüzyılda Shannon Mussett, gezegenimiz ve birbirimiz için yeni bir “özen etiği” (ethics of care) çağrısında bulunmak üzere termodinamiğin yasalarına yönelmiştir. Mussett, “Entropic Philosophy: Chaos, Breakdown, and Creation” (2022) adlı eserinde, bu etiğin entropik gerçekliğimizin zorunlu “kırılganlığı” ve “sonluluğu” ışığında temellendirilebileceğini savunmuştur.

Termodinamik devrimin varoluşsal sonuçlarıyla hesaplaşmaya yönelik bu girişimler, önemli olmakla birlikte her biri ya bu devrimin tam felsefi anlamını kavramakta yetersiz kalmış ya da bu anlayışa dayanan sistematik bir gerçeklik tasavvuru geliştirmeyi ihmal etmiştir. Dolayısıyla termodinamik devrimin bütünlüklü öneminin felsefi olarak değerlendirilmesi hâlâ tamamlanmış değildir. Ancak bu durum şaşırtıcı değildir. Önceki bilimsel devrimlerin ardından da benzer gecikmeler yaşanmıştır. Örneğin, Nicolaus Copernicus’un Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü ortaya koyan keşfi, on altıncı yüzyılın ortalarında yayımlanmış olmasına rağmen felsefe tarafından büyük ölçüde sindirilmesi ancak on sekizinci yüzyılın sonlarında Immanuel Kant’ın bu keşfi metafizik düşünce için bir model olarak yeniden çerçevelemesiyle mümkün olmuştur. Benzer biçimde, termodinamik devrimin ampirik içeriği bilimler tarafından özümsenmiş olsa da onun metafizik, etik ve estetik sonuçları büyük ölçüde hâlâ incelenmemiştir. Şimdi yapılması gereken, bu çalışmayı sürdürmektir.

Yaklaşık on yılın büyük bir bölümünde, bu gözden kaçırmaları düşündüm ve termodinamik devriminin bize sunduğu gerçeklik tasavvuruyla hesaplaşmaya çalıştım.

İlk olarak, evrenin sonlu olduğunu ve eninde sonunda sona ereceğini kabul etmeliyiz. Dahası, Evrenin işlevinin bu yok oluşu hızlandırmak olduğunu da kabullenmemiz gerekiyor. Başka bir deyişle, termodinamiğin yasaları, Evrenin üretici gücü olarak görmeye meyilli olduğumuz şeyin aslında her şeyin yok oluşunu gerçekleştirdiğini açığa çıkarır: Yaşamın gelişmesi, her zaman evrenin nihai çöküşüne katkıda bulunur.

Güneş bile bu yok oluşu gerçekleştirme sürecinde kendini tüketir. Yaklaşık 5 milyar yıl sonra öldüğünde o denli genişleyecektir ki Dünya kavrulacak ve bildiğimiz anlamıyla Güneş Sistemi sona erecektir. O zamana kadar ise Güneş’in ışınımsal enerjisi bu enerjiyi toplayıp gezegenimizin gizil kimyasal ve maddi enerjisini daha da parçalamak için kullanan bitkiler tarafından soğurulacaktır. Fotosentez sürecinin sonucu olan yapraklı büyüme, gezegenimizin tahribine yapılan küçük bir katkıdan ibarettir. Bu da lahana, ıspanak ve marulun, çok küçük de olsa Dünya’nın yok oluşunu hızlandırdığı anlamına gelir. Biz bu entropik etkenleri kendimizi sürdürme umuduyla hasat edip temizlediğimizde, yediğimizde ve sindirdiğimizdeyse yalnızca çevremizdeki enerjinin daha da parçalanmasına ve dağılmasına katkıda bulunuruz. Bu nedenle kuramsal fizikçi Sean Carroll, termodinamik bir bakış açısından “yaşamın amacı”nın tek bir sözcükle özetlenebileceği sonucuna varmıştır: metabolizma. Carroll, “Büyük Resim” (2016) adlı eserinde metabolizmayı, özünde “yakıt yakmak” olarak tanımlar. Aynı doğrultuda, biyokimyager Nick Lane de “Yaşam Neden Var?” (2016) adlı eserinde şu ifadeyi kullanır: “Yaşam bir mumdan ziyade, daha çok bir roketatar gibidir.”

Termodinamik devrimin tüm kapsamına cevap veren bir metafizik, gerçeklik içinde işliyor gibi görünen ‘üretken’ gücün arkasında yatan yayılmacı ve yıkıcı işlevi kabul etmelidir. Bunu yapmak için, klasik optimist metafizikten, mutlak sonluluk ve kaçınılmaz yok oluşun çok daha pesimist metafiziğine geçmek gerekir: varlıkların, yok edici bir makinenin yayılmacı dişlileri olmaktan daha fazlası olmadığını kavrayan bir metafizik.

İnsani bakış açımızdan, bizim gibi varlıklar doğma, büyüme ve yenilenme süreçleri aracılığıyla çoğalıp karmaşıklaşarak entropinin akışına karşı çalışıyormuş gibi görünebilir. Ancak zamanın bütünü içinde bakıldığında bu görünen üretim ve büyüme bambaşka bir anlam kazanır.

Artık varoluşu bizim gelişmemiz için düzenlenmiş bir şey olarak düşünemeyiz.

Biyofizikçi Jeremy England’ın laboratuvar çalışmalarında gösterdiği ve biyolog Lynn Margulis’in oğlu Dorion Sagan ile yürüttüğü saha araştırmalarıyla doğruladığı üzere, yaşam, içinde bulunduğumuz mevcut sistemde termodinamik parçalanmanın belki de en etkili ancak en az görünür sonucu ve aracıdır. Türümüz de dâhil olmak üzere var olan her şey hem gerçekliğin yıkıcı düzeninden doğar hem de bu düzenin hizmetinde çalışır. Görünüşe göre parçalanma, varoluşun nihai özünü oluşturur; bu da varlığımızın bir yok olma biçimi olarak anlaşılması gerektiği anlamına gelir. Bu, evrenin nihai yok oluşunun gerçekleşmesinin sadece bir başka yoludur.

Termodinamikten beslenen bir metafizik, evrenin ahlaki değerini de yeniden düşünmemizi zorunlu kılar. Zira eğer varlık, bütünüyle ve yalnızca bu çözülüşün hizmetindeyse varoluşu artık bizim gelişmemiz için düzenlenmiş bir şey olarak göremeyiz. Plato ve diğer bazı filozofların ısrarla savunduğu gibi, gerçeklik bizim için iyi değildir. Aksine, varoluş temelde karşıt bir nitelik taşır ve bütünüyle yok oluşu hedefleyen bir süreç doğrultusunda etkin bir biçimde kendisine karşı işlemektedir. Bu ise hiçbir anlamda iyi olarak nitelendirilemez.

Her şey yer ve yenir. Her şey yok eder ve yok edilir. Evrenin ayrılmaz düzeni böyledir. Yaşamımızı sürdürebilmek için tüketmek zorundayız; bunu yaparken de içinde bulunduğumuz yakın çevreyi soğurur, parçalar ve dağıtırız. Bu süreç kaçınılmaz olarak hem onların hem de bizim sonumuza katkıda bulunur. Termodinamik bir bakış açısından, yaşamımızın amacı, metabolik işlevi, tam olarak budur.

Gerçekliğin doğası hakkında artık bildiklerimizden herhangi bir etik anlam türetilebilecekse bu anlam, evrenimizin yok oluşuna suç ortağı olduğumuz ve bu süreçte yalnızca çevremizi ve kendimizi yok etmek üzere var olduğumuz gerçeğinden çıkarılmalıdır. Aynı zamanda, herhangi bir varlık termodinamik kaderini sezip ona karşılık verebilecek talihsiz bir yetiye sahipse çürüme, yıkım, hastalık ve ölüm deneyimine mahkûm olduğunu da kabul etmelidir: tek kelimeyle, acıya.

Artık varoluşu nihai olarak iyi bir şey olarak tasavvur edemeyiz. Onu, kimi görüşlerin öne sürdüğü gibi ahlaken tarafsız bir şey olarak düşünmemiz de mümkün değildir. Bunun yerine, yarattığı her şeye düşmanca biçimde örgütlenmiş olan ve bilinç bahşettiği her varlığın acısının doğrudan nedeni olan gerçekliğin ahlaken kötü olabileceğini kabul etmemiz gerekir. Eğer varoluşumuz, kendimizle ve çevremizle sürekli bir savaş hâlinde olmak ve bu süreçte karşılaştığımız her şeyin acısına etkin biçimde katkıda bulunmak anlamına geliyorsa o hâlde var olmak kesinlikle iyi değildir. Yaşam, ahlaki bir felakettir. Var olmak, bütünüyle kötü olan bir düzene kaçınılmaz biçimde suç ortağı olmak demektir.

Bu ahlaki gerçek karşısında ne yapmalıyız? Mümkün olduğunca hızlı ve huzurlu bir şekilde varlığımızı sona mı erdirmeli miyiz? Yoksa başka bir yolu var mı? Örneğin, iyiliği kendi başına var olan bir şey olarak değil, evrenin ahlaki düzeniyle ilişkili olarak var olan ve kozmosun akışına ters düşen bir şekilde olumsuz olarak tanımlanan bir şey olarak düşünmeye başlayabilir miyiz? O halde iyilik, gerçekliğin düzenine, işleyişine ve sonuna direnme çabası mı olur?

Eğer evrenin yıkıcı akışına suç ortaklığı yapmak kötülükse o hâlde iyilik, gerçekliğin doğasına ve yapısına, ne kadar sonuçsuz olursa olsun, direnen şey olarak yeniden tanımlanabilir. Bu durumda iyilik, varoluşun entropik itişini, ne kadar kısa süreli olursa olsun, kendi üzerine doğru bükmeye çalışan, yalnızca bir anlığına da olsa onu geri püskürtmeye çabalayan her türlü eylemden ibaret olabilir. Bu direnişi, acı çekenlere yönelik şefkatli bakım eylemlerinde ve çevremize verdiğimiz zararı en aza indirmeye yönelik çabalarda görürüz. Bu çabalar, gezegenin kaynaklarını daha az tüketen yaşam biçimlerini benimsemeyi ya da en azından bu tüketimle iç içe geçmiş acıyı azaltmayı içerir; örneğin veganlık, vejetaryenlik ya da yalnızca daha insani ve sağlıklı koşullarda yetiştirilmiş hayvanları tüketmeyi tercih etmek gibi.

Bu tür bir direniş etiğini hem bireysel hem de siyasal düzeyde daha da farklı biçimlerde tasavvur edebiliriz. Bunların bazılarını, farkında olmadan hâlihazırda uyguluyor da olabiliriz. Örneğin tıpı ele alalım: Tıp, yaşamın nihai kaderini (yani ölümü) tümüyle kabul etmekle birlikte bu kaderin gelişini olabildiğince uzun süre ertelemek için bitmek bilmeyen bir çabayla çalışır ve bu süre zarfında yaşam kalitesini artıracak yaşam biçimleri önerir. Bu, oldukça açık bir iyilik örneğidir. Daha az sezgisel olan ise bu tür çabaların doğa ile uyumlu çalışmamasıdır. Tıp, yaşamın ve varoluşun amaçlanan yönünü onaylamanın bir yolu değildir, ancak yine de doktorların yaptıkları işi ‘iyi’ olarak görürüz. Onu iyi kılan şey, tam da doğanın kaderinde olanı önlemeye, geciktirmeye, yavaşlatmaya veya ertelememeye çalışmasıdır. Benzer şekilde, gerçekliğin entropik akışına karşı çalışmak ve direnmek için gösterilen her türlü çaba da iyi olarak kabul edilmelidir.

Doğayla uyum içinde yaşamaya asla çabalamamalıyız. Böyle bir çaba, bütünüyle kötü bir sistemin suç ortağı hâline gelmemiz anlamına gelir.

Elbette, bu tür çabaların tümü nihayetinde gerçekliğin entropik çöküşüne hizmet eder. Hatta tıp, yaşamı uzatarak gezegenimizin toplam entropik potansiyelini artırır; daha fazla insan, “yakıt yakan” daha fazla beden demektir. Ancak ahlaki iyiliği başarılarımızda değil, çabalarımızda aramalıyız; tıpkı ebeveyn olarak başarımızın, sağlıklı ve mutlu çocuklar yetiştirme hedeflerine gerçekten ulaşıp ulaşmadığımızla değil, bu yöndeki çabalarımızla ölçülmesi gibi. Benzer şekilde, iyiliğe dair ölçütlerimiz de doğaya direnme, gerçekliğin entropik çöküşüne karşı koyma yönündeki girişimlerimizden türetilebilir; bu hedeflerin fiilen gerçekleştirilebilir olup olmamasından değil.

İyiliği, ancak kozmosun düzenine ve işleyişine bu biçimde direnerek mümkün olan bir şey olarak kavradığımızda, termodinamik devrimin sunduğu fikirleri gerçekten ciddiye alan bir etik sistemi dile getirmeye başlayabiliriz. İyi olmak, gerçeklikle uyum içinde hareket etmek demek değildir; doğayla uyum içinde yaşamaya hiçbir zaman çabalamamalıyız. Böyle bir çaba, bizi bütünüyle kötü bir sistemin suç ortağı hâline getirir. İyi olmak, bu suç ortaklığını reddetmek anlamına gelir: gerçekliğin entropik itişini etkisizleştirmek, hafifletmek ya da sarsmak amacıyla onun yapısına karşı koymanın, onu çözmenin ve yeniden düşünmenin yollarını aramak demektir. Parçalanma metafiziği içinde yeni bir etiği ancak bu şekilde, iyiliği olumlu bir uyum olarak değil; reddetme ve direnme eylemleri aracılığıyla, olumsuz bir doğrultuda takip ederek umut edebiliriz.

Sonuçta, bu tür etik arayışlar başarısızlığa mahkumdur. Termodinamik kanunlarının hâkim olduğu bir evrende, yaşamı korumak veya doğanın yıkıcı akışından bilinçli varlıkları korumak için gösterilen tüm çabalar başarısızlığa mahkumdur. Ancak bu, direnmemizi engellememelidir.

Öyleyse ne yapmalıyız? Termodinamik devrimin ortaya çıkardığı gerçeklik vizyonundan geçici olarak çıkarabileceğimiz tek “zorunluluk” şudur: evrene karşı koymak bizim görevimizdir. Çünkü varoluşun ahlaki dehşetine karşı misilleme yapma olasılığı, yeni etik zorunlulukların ve estetik fikirlerin ortaya çıkmasını sağlayabilir. Sadece gerçekliğin kötücül etkisinden kurtulmaya çalışarak çağdaş bilimin gözler önüne serdiği entropik parçalanmanın kasvetli metafiziğinden bir etik ve estetik inşa edebiliriz.

Eğer bu denemeden keyif aldıysanız, Drew Dalton bu düşünceleri The Matter of Evil: From Speculative Realism to Ethical Pessimism (2023) adlı kitabında daha ayrıntılı biçimde ele almaktadır. Kitabı ile bu deneme arasındaki ilişkiye dair Dalton şunları söylemektedir: “Aeon için kaleme aldığım yazı, kitabımdaki daha sarsıcı sonuçlardan birini daha geniş bir okur kitlesi için özetleme, berraklaştırma ve anlaşılır kılma arzusundan doğdu. Ondan türeyen bu kısa metinde olduğu gibi, daha uzun çalışmamın amacı da okurları on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda gerçekleşen termodinamik devrimle tanıştırmak ve bu devrimden ahlaki sonuçların nasıl spekülatif olarak çıkarılabileceğini göstermekteydi. Ancak bunu yapabilmek için önce, özellikle de salt ‘olan’dan etik ‘olması gerekenler’ türetmeye yönelik mantıksal yasağı içeren bazı yerleşik felsefi önyargılara meydan okumam gerekiyordu. Bu da en uzman akademisyenler için bile yabancılaştırıcı olabilen bir felsefi tartışma tarzını üstlenmeyi gerektirdi. Aeon için yazmak, bu teknik tarzdan bir adım geri çekilmemi ve bana ilham veren çarpıcı derecede bir basit keşfe doğrudan geri dönmemi sağladı: Yirminci yüzyılda termodinamiğin yasaları biyoloji alanına genişletildi ve yaşamın bizzat kendisinin entropik çöküş yoluyla bütünüyle açıklanabileceği gösterildi. Bu gerçek, yaşamın doğası, yapısı, işleyişi, işlevi, amacı ve sonuna ilişkin geleneksel değerlendirmelerimizi sarsmaktadır. Dolayısıyla, Aeon’daki denememin de savunduğu üzere, yaşamın ahlaki değerini de sorgulamaya açmaktadır.”


Drew M Dalton – “Reality is evil“, (Erişim Tarihi: 22.01.2026)

Çevirmen: Dilay Pank

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

Dilay Pank

Dilay Pank

İstanbul Üniversitesi İngilizce Mütercim ve Tercümanlık öğrencisidir. Özellikle etik, feminist felsefe, cinsiyet kuramları ve sanat felsefesiyle ilgilenmektedir. Temel amacı felsefeyi anlaşılabilir kılmak ve paylaşmaktır. Bu doğrultuda çeviri ve yazı çalışmalarını sürdürür; bunun yanı sıra piyano çalmakla da ilgilenir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Yazı

Nesin Köyü’ne Gidiyoruz: “Din Çalışmaları Yaz Kampı”

Kaynak: KhiemBeo/Pixabay
Sonraki Yazı

Kurtarabileceğiniz Karınca – Jeff Sebo & Andreas L Mogensen

Bu Yazıları Kaçırmayın

Fahreddin Râzî’nin İrade Görüşünün Tahlili – Mehmet Tayfun Küçük

Eserin [1] bu aşamasında, meselenin belirleyici…

Çıktı: “Analitik Felsefe: Çok Kısa Bir Giriş”

Satın Alma Bağlantısı İçindekiler | Kitaptan Bir Bölüm | Dizin …