Diyelim ki bir su birikintisi içinde çırpınan bir karınca fark ettiniz. Bacakları yüzeyde kalabilmek için çaresizce savruluyor. Ya yanından geçip gidebilirsiniz ya da bir an durup bir yaprak ya da küçük bir dalı suya doğru uzatarak onun dışarı tırmanmasını sağlayabilirsiniz. Yapacağınız tercih önemsiz gibi görünebilir. Ne var ki, Peter Singer’ın Famine, Affluence, and Morality (1972) başlıklı makalesindeki “boğulan çocuk” vakasını andıran bu küçük karşılaşma, aslında büyük soruları gündeme getirmektedir. Karıncalar duyarlı varlıklar mıdır — yani haz ve acı deneyimleyebilirler mi? Ahlaken ilgi gösterilmeyi hak ederler mi? Gününüzden kısa bir zaman ayırıp onlardan birine yardım etmeli misiniz?
Tarihsel olarak insanların bu tür sorulara dair son derece muhtelif görüşleri olagelmiştir. Özellikle 20. yüzyılın büyük bir bölümünde Batı biliminde hâkim olan dışlayıcı yaklaşımlar, hayvanlara duyarlılık (sentience) ve ahlaki statü atfetmeyi reddetmiştir.Bu görüşe göre, yalnızca memeliler ve kuşlar; bir de insanlara güçlü benzerlikler gösteren diğer hayvanlar ahlaki ilgiyi hak eder. Keza duyarlılık ve ahlaki statü atıfları, güçlü kanıtlar gerektirir. Bu görüşü insan merkezci (human exceptionalist) perspektifler de -hayvanların insan tasarrufu için yaratıldıklarını savunmakla- pekiştirmiştir.
Buna karşın, tarih boyunca özellikle çeşitli Doğulu ve yerli (indigenous) kültürlerde karşımıza çıkan kapsayıcı yaklaşımlar, duyarlılık (sentience) ve ahlaki statüyü kabul eder. Jain felsefesi gibi gelenekler, tüm yaşama saygıyı öğretir ve ahlaki ilgiyi karıncalar ile arılar gibi canlılara kadar genişletir. William Blake gibi şairler ise böcek yaşamlarının kırılganlığına dikkat çekerek insanlık ile aralarındaki bir tür yakınlığa işaret etmişlerdir. Bu görüşe göre, şüphe durumunda ilgisiz durmak yerine korumayı tercih etmeliyiz; zira duyarlılık ihtimalini görmezden gelmek, korkunç hatalara yol açma riskini beraberinde getirecektir.
Her iki yaklaşım da önemli içgörüler sunar. Kapsayıcılık, sınırlı kaynakların yanlış tahsis edilmesi riskini beraberinde getirirken; dışlayıcılık, kırılgan varlıkların ihmal edilmesi riskini doğurur. Ne var ki, her iki yaklaşım da tek taraflıdır: ikisi de bir riski ele alırken ötekini göz ardı eder. Peki, özellikle geniş popülasyonları etkileyen kararlar söz konusu olduğunda, her iki riski aynı anda ele almanın bir yolu var mıdır? Neticede, bu sorular yalnızca bir su birikintisindeki münferit bir karıncayla sınırlı değildir. İnsanlar tarafından her yıl öldürülen katrilyonlarca omurgasız hayvana kadar uzanır. Yakın gelecekte ise yapay zekâ sistemlerine de uzanabilir.
İşte bu nedenle, her iki tarafın da en güçlü yanlarını bünyesinde barındıran orta yolcu bir yaklaşımı savunuyoruz. Bu yaklaşım farklı isimlerle ifade edilmektedir. Ancak burada, duyarlılık ve ahlaki statüye ilişkin daha yüksek ya da daha düşük olasılıkları orantılı ölçüde daha güçlü ya da daha zayıf koruma biçimleriyle birleştirdiği için onu olasılıkçı (probabilistic) bir yaklaşım olarak isimlendirebiliriz. Diğer uygulama alanlarında yüksek riskli kararları tam olarak bu şekilde ele alırız: kanıtları değerlendirir, zararın olasılığını ve ciddiyetini tahmin eder ve buna orantılı bir karşılık seçeriz. Burada da aynısını yapabiliriz — ve yapmalıyız.
Anlaşılırlık adına, en az üç farklı sorunun gündemde olduğu kabul edilmelidir. İlk soru bilimseldir: Duyarlılık yalnızca memeliler, kuşlar ve diğer omurgalılarla mı sınırlıdır, yoksa omurgasızlar, yapay zekâ sistemleri ve diğer varlıklar da duyarlı olabilir mi?
İkincisi etiktir: Ahlaki ilgiyi yalnızca duyarlı varlıklar mı hak eder, yoksa (duyarlı olmayan) özneler, canlı varlıklar ve diğer türden antiteler de ahlaki ilgiyi hak eder mi?
Üçüncüsü pratiktir: Sorumluluklarımızı, sınırlılıklarımızı ve diğer ilgili etkenleri göz önünde bulundurduğumuzda hangi tür politikaları gerçekleştirebilir ve sürdürebiliriz?
Bu sorular sıklıkla birbirine karışır. “Tekil karıncalar ahlaki ilgiyi hak eder mi?” gibi sorular; karıncaların duyarlı olup olmadığına ilişkin bilimsel soruyu, ahlaki ilgiyi yalnızca duyarlı varlıkların hak edip etmediğine ilişkin etik soruyu ve karıncalara belirli bir biçimde ilgi göstermeyi öngören bir politikanın uygulanabilir ya da sürdürülebilir olup olmadığına ilişkin pratik soruyu birbirine karıştırma riski taşır. Sağlam kararlar verebilmek için bu soruları birbirinden ayırmak, aynı zamanda birbirleriyle nasıl etkileştiklerini de görmek gerekmektedir.
Neyse ki, bu amaca ulaşmamızı sağlayacak araçlara sahibiz. Bilimsel açıdan, mevcut kanıtlarıinceleyerek belirli varlıkların duyarlılık gibi kapasitelere sahip olma olasılığını değerlendirebiliriz. Etik açıdan, mevcut argümanları inceleyerek bu tür kapasitelerin ahlaken ne ölçüde önemli olma ihtimali taşıdığını değerlendirebiliriz. Pratik açıdan ise tüm bunları bir araya getirerekbu varlıkların ne ölçüde önem arz edebileceğini — ve bunu yaşam tarzımıza nasıl dâhil edeceğimizi— değerlendirebiliriz.
Sürecin nasıl işleyeceğini onu adım adım takip ederek görebiliriz.
İlk adım, duyarlılığa ilişkin olasılıkları tahmin etmektir. Bilim insanları artık, bir zamanlar “salt makineler” olarak görülen pek çok hayvanın şaşırtıcı bir karmaşıklık sergilediği konusunda hemfikirdir. Filler ölülerinin yasını tutabilmekte, ahtapotlar bulmacalar çözebilmekte ve arılar saymayı öğrenebilmektedir. İleride, yapay zekâ sistemleri — gerçek anlamda makineler — giderek daha sofistike davranışlar sergileyecektir. Esas soru şudur: Bu davranışların öznel deneyim kapasitesiyle açıklanmasının en iyi açıklama olduğundan ne ölçüde emin olabiliriz?
Bu soru zorludur; zira her birimizin doğrudan erişebildiği tek zihin kendi zihnimizdir (ve ona bile erişimimiz noksandır). Bu durum, başkası olmanın nasıl bir his olduğu — hatta bu hissin var olup olmadığı — konusunda bilgi sahibi olmayı güçleştirir. “Diğer zihinler problemi” olarak bilinen bu güçlük, merkezî olmayan sinir sistemlerine sahip ahtapotları, silikon temelli mimarilere sahip yapay zekâ sistemlerini ve insan paradigmasından önemli ölçüde sapma gösteren diğer varlıkları düşündüğümüzde bilhassa belirgin bir hâl alır.
Ancak, duyarlılığa ilişkin sorular bilimin erişim alanının bütünüyle dışında değildir. Bir ahtapot ya da bir robot olmanın nasıl bir his olduğu — hatta bu hissin var olup olmadığı — konusunda hiçbir zaman kesin bilgiye sahip olamasak bile insan-dışı varlıklarda duyarlılığın dağılımına ilişkin anlayışımızı geliştirebiliriz. Bunu, insan-dışı varlıklarda duyarlılığın davranışsal, kompütasyonel ya da anatomik “belirteçlerini” inceleyerek, yani kendi türümüzün üyelerinde öznel duygulara ve hislere karşılık gelen özellikleri araştırarak, yapabiliriz.
Örneğin, böcekler nosiseptörlere sahiptir ve yara bakımı, uyaranlardan kaçınma ve stres tepkileri gibi karmaşık davranışlar sergilerler; bu da bilinçli deneyime işaret eder niteliktedir. Benzer şekilde, mevcut yapay zekâ sistemlerinin dil çıktıları ve diğer davranışlarına yüksek bir kanıtsal ağırlık atfedemesek de bunların biyolojik sistemlerdeki bilinçli işleme süreçleriyle benzer özellikler taşıyıp taşımadıklarını görmek için altta yatan kompütasyonel mimariyi inceleyebiliriz.
Bu tür belirteçleri duyarlılığın kesin ispatı olarak ele alamayabiliriz; fakat yine de onları kanıt niteliğinde değerlendirebiliriz. Kanıtlarımız ne kadar güçlenirse sahip olmamız gereken güven derecesi de o kadar artmalıdır. Bu güveni olasılıksal terimlerle ifade ettiğimizde, daha güçlü kanıtların duyarlılığa daha yüksek bir olasılık atfetmeyi; daha zayıf kanıtların ise daha düşük bir olasılık atfetmeyi gerektirdiğini söyleyebiliriz. Yeni kanıtlar, zaman içinde bu olasılıkların güncellenmesini de gerektirebilir.
Hem hayvanlar hem de yapay zekâ sistemleri açısından bu oldukça zorlu bir çalışmadır — ki bu da mevcut bilgi durumunu kavramanın en iyi yolunun ya hep ya hiç türünden kararlar yerine güven derecelerine dayalı yaklaşımlar olmasının nedenlerinden biridir. Bilim insanları ve filozoflar, hayvanların ve yapay zekâ sistemlerinin duyarlılığına ilişkin olasılıkları, örneğin meteorologların yağmur ihtimaline ilişkin olasılıkları tahmin etmelerinden farklı biçimlerde hesaplayabilirler; ancak belirsizliği modelleme yönündeki temel bağlılık her iki durumda da aynıdır.
Sonraki adım, ahlaki statüye ilişkin olasılıkları tahmin etmektir. Etikçiler, duyarlı varlıkların ahlaki ilgiye layık olduğu konusunda giderek artan bir uzlaşı içindedir. Asıl soru şudur: Bu ahlaki ilginin en iyi gerekçesinin duyarlılık (haz ve acı deneyimleyebilme kapasitesi) olduğundan ne ölçüde emin olmalıyız? Yoksa bu gerekçe, özne olma (amaç belirleyip bunların peşinden gidebilme kapasitesi), ilişkisellik (özen (care) ya da karşılıklı bağımlılık ilişkilerine girebilme kapasitesi) ya da benzeri başka özellikler mi olmalıdır?
Bu soru da zorludur. Geçmiş kuşaklara dönüp baktığımızda onların hem bilimde hem de etik alanda sıklıkla trajik hatalar yaptıkları sonucuna varırız. Gelecek kuşaklar bize dönüp baktıklarında benzer bir sonuca mı ulaşacaklardır? Bunu, geriye dönük bakışın verdiği avantaj olmaksızın bilmek güçtür. Bununla birlikte, hata yapma ihtimalimizi kabul ederken bile ahlaki sınırlar konusunda kararlar almak zorundayız ve bunu elimizdeki en iyi kanıtlara ve akıl yürütmelere dayanarak yapmalıyız.
Etik alanında ilerleme kaydetmek için, genel ilkelerin belirli durumlara nasıl uygulandığını inceleyip ardından düşünsel denge (reflective equilibrium) yöntemiyle her ikisi hakkındaki görüşlerimizi güncelleyebiliriz. Örneğin, ahlaki statünün rasyonellik gerektirdiği ilkesini ele alalım. Pek çok insan bu kapasiteye sahip değildir; buna rağmen ahlaken önem taşırlar. Kediler, köpekler ve diğer hayvanlar da öyledir. Bu durum, rasyonellik koşulunun bir sınırlılığını ortaya koyar ve günümüzde pek çok etikçi, kısmen bu sebeple, ilkeyi reddetmektedir.
Zaman içinde, bu tür etik düşünme ve tartışmalar değerleri bir sınamadan geçirebilir ve bizi daha savunulabilir konumlara yönlendirebilir. Ancak bilimde de olduğu gibi, bu sürecin hızlı, kolay ya da güvenilir olacağına dair bir garanti yoktur. Kötü değerler, toplumsal, siyasal ve ekonomik koşullar onların etkili biçimde sorgulanmasına imkân tanıyana kadar yüzyıllar boyunca varlığını sürdürebilir. Bu nedenle ahlaki ilerleme, yalnızca rasyonel sorgulamaya değil, aynı zamanda açık ve iyi niyetli sorgulamayı mümkün kılan koşullara da bağlıdır.
Bu süreç devam ediyorken güven dereceleri faydalı olabilir. Varsayalım ki ahlaki statünün en umut verici temelinin duyarlılık olduğunu, bunu da özne olmanın ve ilişkiselliğin takip ettiğini düşünüyorsunuz. Bu düşünceyi, duyarlılık görüşüne yüksek bir olasılık, özne olma görüşüne orta düzeyde bir olasılık ve ilişkisellik görüşüne düşük fakat sıfır olmayan bir olasılık atfederek ifade edebilirsiniz.
Burada önemli bir nokta, olasılıkçı etiğin ahlakın ”nesnel” olduğu düşüncesine zorunlu olarak dayanmadığıdır. Eğer ahlak nesnel ise olasılıklar hangi değerlerin nesnel gerçeği yansıttığına dair güvenimizi takip edebilir. Eğer ahlak öznel ise olasılıklar hangi değerlerin kendi düşünsel sorgulamamızdan sağ çıkacağına dair güvenimizi takip edebilir. Her iki durumda da temel mantık aynıdır: Daha makul bulduğumuz değerlere daha fazla ağırlık vermekle birlikte kuşkuya da yer bırakırız.
Son adım, bu tahminleri bir araya getirerek kararları şekillendirmektir. Diyelim ki en iyi kanıtlar ve argümanlar, karıncaların duyarlı olma ihtimalinin yüzde 10 olduğunu ve duyarlılığın ahlaki statü için yeterli olma ihtimalinin yüzde 90 olduğunu destekliyor. Bu durumda, karıncaların ahlaki statüye sahip olma ihtimalinin yüzde 9 olduğu sonucuna varılabilir. Bu tahmini, özne olma, ilişkisellik ve benzeri diğer özelliklere ilişkin benzer tahminlerle birleştirdiğimizde söz konusu olasılık artabilir de.
Peki bu tahminle ne yapmalısınız? Açıkça görülüyor ki, bu sonuç bir karınca uğruna hayatınızı feda etmenizi gerekçelendirmeyecektir. Ancak bir karınca bir su birikintisinde boğuluyorsa ve onu kurtarmak yalnızca gününüzden kısa bir an ayırmayı gerektiriyorsa o zaman karıncanın acı çekme kapasitesine sahip olmasının ve bu acının ahlaken önemli olmasının ihtimalinin yüzde 9 olması, bu mütevazı fedakârlığı yapmanız için yeterli bir gerekçedir. Ne de olsa, eğer karınca ahlaken önem taşıyorsa ona yardım etmek iyidir; eğer taşımıyorsa da büyük bir kayıp söz konusu değildir.
Bu senaryo bize, müdahalelerimizi, gündemimize giren fayda ve zararların olasılıkları ile büyüklüklerini yansıtan bir ölçeklendirmeye tabi tutabileceğimizi hatırlatır. Örneğin, halk sağlığı politikalarında, hastalığın yayılma ihtimali yüksek olduğunda sıkı karantina önlemleri uygular, risk daha düşük olduğunda ise daha hafif sosyal mesafe yönergeleriyle yetiniriz. Benzer şekilde, çevre politikalarında da kanserojen etkilerin muhtemel olduğu durumlarda kimyasalları yasaklar, riskin daha düşük olduğu durumlarda ise yalnızca uyarı etiketlerini zorunlu kılarız.
Hayvan refahı politikaları, yapay zekâ refahı politikaları ve diğer insan-dışı varlıklara ilişkin kararlar konusunda da benzer bir yaklaşım benimseyebiliriz. Örneğin, memelilerin ahlaki statüye sahip olma olasılığı yüksek olduğundan, onlara yönelik eziyeti önleyecek sıkı önlemler alabiliriz. Buna karşın; böceklerin ahlaki statü olasılığının daha düşük, ancak yine de dikkate alınmaya değer ölçüde yüksek olduğu göz önüne alındığında onlar için daha zayıf ama yine de caydırıcı eziyet karşıtı önlemler alabiliriz.
Elbette, refah hususunda orantılı bir ilgi, hiçbir zaman pratik karar alma süreçlerinde önem taşıyan yegâne etken değildir. Örneğin kamu sağlığı ve çevre politikaları; hastalık salgınları ve şiddetli hava olayları riskleri ile toplumsal ve ekonomik aksaklıkların getireceği maliyetler arasında dengeyi sağlamak zorundadır. Pratik uygulanabilirlik, siyasal meşruiyet ve dolaylı sonuçlara ilişkin sorular da hangi politikaları gerçekçi biçimde hayata geçirebileceğimizi ve sürdürebileceğimizi belirler.
Benzer şekilde; hayvanlar, yapay zekâ sistemleri ve diğer varlıklara ilişkin ahlaki ve hukuki kararlar da refah, haklar, adalet, uygulanabilirlik, meşruiyet ve dolaylı etkiler gibi bir dizi unsuru içerecektir. Refah risklerini olasılıkçı bir çerçeve içinde ele alan bir yaklaşım, bu diğer unsurların yerini almak yerine; insan-dışı refahın da uygun şekilde nazara alınmasını -belirsizlik devam etse bile- teminat altına alarak onları tamamlayacaktır.
Ahlaki statüye ilişkin sorulara olasılıklar atfetmeye yönelik her öneri, şüpheyle karşılanacaktır. Ancak, bazı şüpheci itirazlar makul olmakla birlikte, bunların gösterdiği şey, bu tür olasılıkçı bir çerçevenin tümüyle terk edilmesi gerektiği değil, daha ziyade bu [sürecin] dikkatle ilerlemesi gerektiğidir. Bu bağlamda, makul bulduğumuz iki şüpheci itirazı ele alabiliriz: öznellik sorunu ve muğlaklık sorunu.
İtiraz 1: Öznellik Sorunu
İlk itiraz, duyarlılık ve ahlaki statüye olasılıklar atfetmenin, işe yarar olmak için fazla öznel olduğu yönündedir. Hava durumunu tahmin ederken olasılıkları tekrarlanan gözlemlere dayandırabiliriz: Belirli koşullar altında yağmurun, günlerin belirli bir yüzdesinde yağdığı görülür. Oysa karıncaların ahlaken önem taşıma ihtimalinin yüzde 9 olduğunu tahmin ettiğimizde buna benzer bir süreç işlememektedir. Bu nedenle pek çok kişi, bu tür tahminlerin son derece öznel ve ön yargılara açık olduğu endişesini taşır.
Bu endişe makuldür. İnsanlar, kendilerine benzeyen, kendileri gibi davranan ve bir yoldaş olarak gördükleri varlıklara ahlaki statü atfetmeye daha yatkındır. Bu durum kediler, köpekler ve dijital evcil hayvanlar açısından olumlu bir tablo çizerken çiftlik balıkları, çiftlik böcekleri ve diğer dijital sistemler açısından olumsuzdur (ve söz gelimi evcil böcekler veya dijital asistanlar için karmaşık etkiler doğabilir.) Eğer olasılık tahminleri yalnızca bu ön yargıları pekiştirirse kolaylıkla yarardan çok zarar getirebilirler.
Ancak öznellik yalnızca olasılıkçı yaklaşımlara özgü değildir; ya hep ya hiç türünden yaklaşımlar dâhil olmak üzere her türlü çerçevede kaçınılmazdır. Aradaki fark şudur: Olasılıkçı çerçeveler, bu duruma güven derecelerine ve orantılı müdahalelere alan açarak karşılık verir. Ya hep ya hiç tarzı yaklaşımlar ise bizi ya kanıtların izin verdiğinden daha fazla kesinlik ifade etmeye ya da mevcut belirsizliğin gerektirdiğinden daha uç politikaları benimsemeye zorlayarak tartışmayı kutuplaştırır. Buna karşın olasılıkçı yaklaşımlar, mevcut belirsizliği şeffaf biçimde kabul etmemize ve bu güven düzeyini yansıtan dengeli politikaları desteklememize imkân tanır.
Ayrıca, ne yapılacağına dair ortak kararlar alırken farklı ve birbiriyle çatışan risk değerlendirmelerini yönetmeye yönelik araçlara da sahibiz. Demokratik kurumlar; çoğunluk kuralı, ağırlıklı oylama (weighted voting) ya da uzlaşma temelli müzakere süreçleri aracılığıyla farklı olasılık tahminlerini bir araya getirebilir. Dahası, maliyet–fayda analizi farklı güven düzeylerini nicel olarak ölçülebilir ödünleşimlere (trade-offs) dönüştürebilir. Düzenleyici çerçeveler de farklı koruma düzeylerini tetikleyen sınır olasılıkları belirleyebilirve böylece bireyler temel olgular ve değerler konusunda anlaşamasa bile toplumun kolektif kararlar alması mümkün olur.
İtiraz 2: Muğlaklık Sorunu
İkinci bir itiraz, olasılıkların gerçekte ulaşamayacağımız bir kesinlik düzeyi ima ettiği yönündedir. Kanıtlara dayanarak bir filin ahlaken önem taşıma ihtimalinin, örneğin yüzde 97 ya da yüzde 99 değil de, tam olarak yüzde 98 olduğunu gerçekten hiç tereddüt etmeden söyleyebilir miyiz? Katı Bayesçi yaklaşımları benimseyenler, rasyonel güven derecelerini kesin olasılık değerleriyle ifade etmeye çalışmakta ısrar edebilir. Ancak başkaları, bu tür sayısal olasılıkların, gerçekte mevcut olmayan bir titizlik ve kesinlik yanılsaması yarattığından endişe edebilir.
Biz burada da söz konusu itirazın geçerli olduğunu düşünüyoruz. Duyarlılık ve ahlaki statüye ilişkin sorular, yazı tura atışı gibi, rastlantısallığın kesin sayılarla yakalanabildiği durumlara benzemez. Bu tür belirsizlikler çok daha karmaşıktır ve güven dereceleri çoğu zaman kalibre edilmiş ölçümden ziyade kaba tahmin niteliği taşır. Bu denli karmaşık olguları sayılarla ifade etmeye çalıştığımızda aslında yalnızca takribi olan değerlendirmelerimize, sanki tam ve kesinmiş gibi bir görünüm kazandırma riskiyle karşı karşıya kalırız.
Bununla birlikte, olasılıkçı dili olduğu gibi reddetmek, değerli bir aracı tamamen gözden çıkarmak anlamına gelir. Çözüm, olasılıkları terk etmek değil, farklı durumlar için farklı kesinlik düzeyleri belirlemeye yönelmektir. Bazı durumlarda tam bir kesinlik ne mümkün ne de arzu edilir niteliktedir. Bu gibi durumlarda muğlak tahminler kullanılabilir. Bir seçenek, halk sağlığı ve çevre raporlarında sıklıkla yaptığımız gibi niteleyici bir dil kullanmaktır (“yüksek güven”, “orta düzey güven”, “düşük güven” gibi). Bir diğer seçenek olasılık aralıkları (“yüzde 40–60” gibi) kullanmaktır. Bu yöntem, özellikle sınır durumlarda, tahminlerimizin tam kesinlikten yoksun olduğunu kabul ederken onları daha somut hâle getirebilir.
Daha başka durumlarda, kesinliğe yönelik bu tür bir arayış, açık bir iletişim sağlamak adına -tahminlerimiz kaba kalmaya devam etse bile- faydalı olabilir. ABD Başkanı Barack Obama, 2011 yılında danışmanlarından, Usame bin Ladin’in Pakistan’daki bir yerleşkede bulunduğu iddiasına olasılıklar atfetmelerini istemiştir. Bunun bir nedeni, “muhtemel” ya da “muhtemel değil” gibi niteleyici ifadelerin gerçek yargı farklılıklarını gizleyebilmesidir. Benzer şekilde, duyarlılık ve ahlaki statüye ilişkin tahminlerimizi de kesin olasılıklara dönüştürmek yararlı bir girişim olabilir. Her durumda, önemli olan, perspektifi korumaktır: kesinlik yararlı bir araç olsa bile yanlış kesinlik riskinin hâlâ mevcut olabileceğini kabul etmek.
Ahlaki statüye sahip olma şansları göz ardı edilemez düzeyde olan varlıkların uygun özeni hak ettikleri düşüncesini ciddiye aldığımızda uygulamalarımızın ve kurumlarımızın da bu gerçeği yansıtması gerekecektir. Bu, toplumu her bir karınca ve arı etrafında yeniden yapılandırmak anlamına gelmez — bilgimiz, gücümüz ve siyasal irademiz üzerindeki gerçek sınırlılıkların görmezden gelinmemesi gerekir.
Bu daha ziyade, eylemlerimizin olasılıklarla birlikte ölçeklenmesini ifade eder. Başka deyişle, ahlaken önem taşıma ihtimali düşük olan varlıklar için zayıf korumalar, yüksek olanlar için ise güçlü korumalar sunmaktır. Asıl güçlük, bu ilkeyi, farklı varlıkların ahlaken önem taşıma ihtimallerine uygun biçimde dikkate alan, ancak aynı zamanda mevcut sınırlılıklarımız dâhilinde işleyebilen pratik kurallar ve politikalar hâline dönüştürmektir.
Omurgasız Hayvancılık
Omurgasız hayvancılık, endüstriyel tarımın yeni bir alanı olarak ortaya çıkmıştır. Ahtapot yetiştiriciliği, İspanya ve Japonya gibi ülkelerde gelişme aşamasındadır. Bununla beraber, yüksek yoğunluklu tanklar, balık temelli beslenme rejimleri ve ilk yılı takiben kesim durumları hem refah hem de sürdürülebilirlik açısından ciddi kaygılar doğurmaktadır. Karides, ıstakoz ve yengeç gibi kabuklular da uluslararası deniz ürünü pazarları ve restoranlar için, genellikle yoğun koşullar altında, milyarlarca sayıda yetiştirilmektedir. Cırcır böcekleri, un kurtları ve kara asker sinekleri gibi böcekler ise, hayvan yemi ve insan gıdası üretmek amacıyla, çoğunlukla otomatik sistemlerle işletilen üst üste yerleştirilmiş kaplarda, trilyonlarca sayıda yetiştirilmektedir.
2021 yılında filozof Jonathan Birch ve ekibi, ahtapotlar gibi kafadanbacaklı yumuşakçalar ile ıstakozlar gibi onayaklı kabuklularda duyarlılığın davranışsal, nörobiyolojik ve fizyolojik belirteçlerini değerlendiren bir rapor yayımladı. Bu raporun ardından Birleşik Krallık, Hayvan Refahı (Duyarlılık) Yasası’nda (Animal Welfare (Sentience) Act) değişikliğe giderek bu hayvanları duyarlı varlıklar olarak tanımış ve çiftçilik, araştırma ve taşımacılık alanlarında onlara hukuki koruma sağlamıştır. 2024 yılında yayımlanan Hayvan Bilinci Üzerine New York Bildirgesi (the New York Declaration on Animal Consciousness) ise bu bulguları daha da güçlendirmiş; kafadanbacaklı yumuşakçalar ve onayaklı kabuklular için duyarlılığın gerçekçi bir olasılık olduğunu teyit etmiş; bu değerlendirmeyi böceklere de genişletmiş ve hükûmetlere, belirleyecekleri politikalarda bu hayvanlara ilişkin refah risklerini dikkate almaları ve azaltmaları yönünde çağrıda bulunmuştur.
Yapay Zekâ Refahı
Yapay zekânın gelişme süreci de hızla ivme kazanmış durumdadır ve yapay zekâ sistemleri hâlihazırda toplumun temel alanlarıyla bütünleşmiş hâldedir. Sohbet botları ve dijital asistanlar gibi dil modelleri; araştırma, eğitim, iletişim ve karar destek amaçlarıyla yüz milyonlarca insan tarafından kullanılmaktadır. Bu modeller, çok büyük veri kümeleri üzerinden geliştirilmekte, insanların geri bildirimleriyle ince ayardan geçirilmekte ve bazen robotlar ve araçlar gibi fiziksel sistemlere entegre edilerek çok sayıda sektörde kullanılmaktadır. Şirketler artık daha yetkin modeller üretmek ve bu entegrasyonu sağlık, finansal, idari ve askerî alanlara genişletmek için yarış hâlindedir. Yakın gelecekte, eylem kapasitesinin artmasıyla, farklı alanlara yayılmış milyarlarca birbirine bağlı yapay zekâ sisteminin faaliyet göstermesi muhtemeldir.
Peki yapay zekâ sistemlerinin bir gün duyarlı hâle gelmesi ya da başka yoldan ahlaki bir önem arz etmesi mümkün müdür? 2024 yılında, yazarlarımızdan biri, yakın gelecekteki yapay zekâ sistemlerinde bilinç ve güçlü bir özne olma kapasitesinin gerçekçi bir olasılık teşkil ettiğini gösteren ve şirketler ile hükûmetlerin yapay zekâ refahını şimdiden ciddiye almalarını tavsiye eden bir rapora eş yazarlık yapmıştır. Bunun ardından, yapay zekâ asistanı Claude’un arkasındaki yazılım şirketi Anthropic, rapor yazarlarından birini ilk tam zamanlı yapay zekâ refahı araştırmacısı olarak işe almış, bir model refahı programı duyurmuş ve Claude 4 sistem kartına bir refah değerlendirmesi dâhil etmiştir. Şirket bu adımları, Claude ve diğer modellerin duyarlı olduğu varsayımıyla değil; bu konuda uzmanlar arasındaki görüş ayrılığı ve belirsizliğin, en azından meseleyi değerlendirmek ve olası tepkilere hazırlanmak için mütevazı kaynaklar ayrılmasını gerektirdiği düşüncesiyle atmıştır.
O hâlde, su birikintisinde boğulmakta olan karıncaya yardım etmek için gününüzden kısa bir an ayırmalı mısınız? Bizce ayırmalısınız. Karıncanın ahlaken önem taşıma olasılığı en azından göz ardı edilemez düzeyde olduğuna göre ona yardım etmek için siz de asgari bir çaba göstermelisiniz. Olasılıkçı bir yaklaşımın güçlü yönü tam da budur: Bize yalnızca hukuk ve politika alanlarında değil, gündelik yaşamda da rehberlik edebilir. Böcek yetiştiriciliği ya da yapay zekâ geliştirme süreçlerinin getirdiği risklerle tek başımıza baş edemesek bile su birikintisindeki karıncayı kurtarmak gibi küçük adımlar atabiliriz. Bu tür adımlar bireyler düzeyinde çoğaltıldığında kültürü, kurumları, yasaları ve politikaları şekillendirebilecektir. Bu sayede olasılıkçı bir çerçeve, toplum olarak doğru dengeyi kurma sürecinde her birimizin kendi payına düşeni üstlenmesine imkân tanır.
Jeff Sebo & Andreas L Mogensen – “The ant you can save”, (Erişim Tarihi: 24.01.2026)
Çevirmen: Alperen Kılınçer
Çeviri Editörü: Gökdeniz Tosun