Acının Felsefesi – Tiina Carita Rosenqvist

//
227 Okunma
Okunma süresi: 15 Dakika

Birçoğumuz bedensel acının bir çok biçimini deneyimlemişizdir[i]. Eğer acıya karşı doğuştan bir duyarsızlıkla doğmadıysanız[ii], muhtemelen en azından diş ağrıları, baş ağrıları ya da sırt ağrıları çekmişsinizdir.

Acı deneyimleri yoğunluk, nitelik ve sürem bakımından farklılaşır. Bir diş ağrısı keskin, yoğun ama geçici olabilirken bir sırt ağrısı can sıkıcı ve süreğen bir ağrı olabilir. Bu farklara rağmen sanki diş ağrılarını, sırt ağrılarını ve diğer ağrıları birleştiren bir şey, hepsini ağrı yapan ortak bir şey, varmış gibi görünüyor.

Bu durum ilginç felsefi soruları da beraberinde getiriyor : Acı fiziksel midir yoksa zihinsel midir? Sinir sisteminin rolü nedir ve acı her zaman nahoş mudur?

Bu makalenin odak noktası bu sorular olacaktır.

1. Acının iki görünümü  

İlk olarak, acı ne tür bir şeydir ?

Buna cevap vermek için bir bahçede yalın ayak yürüdüğünüzü ve birden ayağınızda keskin, delici bir hissin vuku bulduğunu hayal edin.

Acı hissettiğinizi anladınız. Fakat acı nedir? Birçok filozof, acı hakkında olağan konuşma ve düşünme yollarımızın bu soruya cevap vermek için önemli ipuçları sağladığına inanır.

İlk içgüdümüz, acıyı vücutta bir şey olarak düşünmek olabilir. Yukarıdaki örnekle devam edersek çimenlerin içinde gizlenmiş bir çiviye bastığınızı fark ettiniz diyelim, bu durumda acı deneyimi ayağınızdaki yaralanmanın algılanması anlamına gelir ve bu acının kendisi basitçe ayağın zarar görmüş olduğu[iii] anlamına gelir. Bu duruma acının bedensel görünümü diyebiliriz.

Acının bedensel görünümü birkaç sezgisel görünüşe sahiptir: Acı, genellikle vücudun bölümlerinde hissedilir ve fiziksel hasarla ilişkilidir. Gündelik dilimiz de bu durumu destekler. Örneğin ayağınızın acıdığını söyleyebilirsiniz.

Fakat ya acınızın belirli bir sebebi (bir delinme izi ya da diğer görünür yaralanmalar) yoksa ama ayağınız acımaya devam ediyorsa? Bir doktorun komple bir tarama yaptığını ve hiçbir fiziksel sorun bulamadığını hayal edelim[iv]. Doktorun uzman görüşüne güvenseniz ve fiziksel olarak ayağınızda yanlış giden hiçbir şeyin olmadığını kabul etseniz bile muhtemelen hala acı hissettiğiniz konusunda ısrar edeceksinizdir[v]. Bu da gösterir ki canımız yandığında acıyı, acı deneyimiyle ilişkilendiririz[vi]. Bazılarına göre bu, acının bedenin fiziki bir durumu değil, belirli bir tür bilinçli zihinsel[vii] durum olduğu sonucuna varmak için bir nedendir. Bu acının zihinsel görünümüdür.

Bazıları bu örneğin bizim gündelik düşünme ve konuşma biçimimizin ne kadar karışık olduğuna dikkat çekerek tartışmayı çözümsüz bıraktığını söyleyebilir[viii].

2. Ağrı Sisteminin Rolü

Bir diğer soru ise bizim gibi yaşayan canlılardaki ağrı sisteminin rolüyle ilgilidir[ix].

Bazı filozoflar, acı sisteminin bizi yaralanmalar ya da vücudumuzda olan diğer rahatsızlıklar hakkında haberdar etmek için tasarlanmış bir tür bedensel hasar detektörü olarak görür[x]. Bu filozoflar genellikle, normal şartlar altında tıpkı daha yüksek sıcaklıkların daha yüksek termometre değerlerine sebep olduğu gibi daha fazla hasarın daha fazla acı ile sonuçlandığını varsayar.

Bu fikri destekleyen bazı ampirik veriler bulunmaktadır. Örneğin, acı üzerine çalışan bilim insanları bize, ayağınıza batan bir çividen kaynaklanan yaralanma gibi gerçek veya potansiyel bedensel hasara tepki veren ve sinyalleri omuriliğe ve daha sonra beyne ileten özel nöronlar, “nosiseptörler” olduğunu söyleyecektir.

Fakat nosiseptörler kimi zaman acı reseptörleri olarak adlandırılsa da bu kavram yanıltıcıdır. Nosiseptörlerin aktivasyonu acının öznel deneyimiyle güçlü bir şekilde ilişkili değildir çünkü nosiseptif sinyaller, gittikleri yol boyunca yoğun olarak değiştirilirler[xi]. Bu nedenle nosisepsiyon, bedensel hasarın sinyalini verebilse de yine de nosiseptif sistem ile acı sistemini birbirine karıştırmamak mühimdir.

Aslında birçok bilim insanı artık ağrı sistemini; nosiseptif ve diğer duyusal girdiler, genetik ve hormonal etkiler, bağışıklık sisteminin faaliyeti, duygusal ve bilişsel süreçler ve geçmiş deneyimler[xii] de dahil olmak üzere çok çeşitli unsurları entregre eden karmaşık bir ağ olarak tanımlıyor. Örneğin öncesinde acı verici olarak algıladığımız bir uyaranın zararsız olduğunu öğrendiğimizde artık acıya yol açmaması mümkün olabiliyor. Aksine zararsız bir uyaran da tehdit hissettiren durumlarda acı deneyimini çağrıştırabiliyor.

Acının karmaşıklığı göz önüne alındığında, acı sisteminin bizi bedensel hasar hakkında bilgilendirmesi gerekse de pek de iyi bir iş çıkarmıyor gibi görünebilir. Alternatif bir bakış açısı da acı sisteminin rolünün hasarı bildirmek olmadığı, bunun yerine değişen şartlarda güvende kalmamıza yardımcı olan eylemleri harekete geçirmek olduğudur. [xiii]

 3. Acının Nahoşluğu

Acının tanımlanması istenildiğinde doğal olarak onu nahoş olarak niteleyebiliriz.[xiv] Ancak felsefi bir açıdan bakarsak acının her zaman ya da zaruri olarak nahoş olup olmadığını değerlendirmek ilginç olacaktır. [xv]

Acının genellikle nahoş olduğu kesinlikle doğrudur. Eğer biri bir çiviye basmışsa bu hissin hoş olması ya da nötr olması pek de muhtemel değildir. Acıdan kaçınmak adına her yolu deneriz. Ağrı kesiciler içeriz, acıya yol açabilecek aktivitelerden uzak dururuz ve genellikle acıyı arzu edilmeyen bir şey olarak addederiz.

Bununla birlikte acının her zaman nahoş olduğu yönündeki daha güçlü iddiaya karşı olan örnekler de olabilir. Olası bir örnek, bireylerin acıyı hissettiklerini bildirdikleri ancak tipik olarak bununla ilişkili duygusal tepkilerden ve kaçınma davranışlarından yoksun oldukları nöropsikiyatrik bir durum olan “ağrı asimbolisi”dir. [xvi] Ağrı asembolileri kimi zaman acıyı hissetmek ama umursamamak olarak tanımlanır.

Ağrı asembolisini göz önünde bulundurarak bazı filozoflar acının zorunlu olarak nahoş olmadığını iddia etmişlerdir. Bunun yerine acının duygusal niteliğinin (veya duygu tonunun) arzularımız, yorumlamalarımız veya tutumlarımız tarafından şekillendirilebilir olduğunu savunurlar. Örneğin acı sadece biz ondan hoşlanmadığımızda rahatsız edici hale geliyor olabilir.[xvii]

Diğer filozoflar ağrı asimboliklerinin gerçek bir acı yaşamadıklarını ya da acı yaşadıklarını ama yaşadıkları acının insanlar tarafından tipik olarak yaşanan acıdan çok daha az derecede tatsız olduğunu savunmaktadır.[xviii] Bu görüşlerden herhangi biri doğru olsa bile ağrı asembolisi, acının rahatsız edici olduğu yönündeki genel kuralı bir istisna haline getirmez.

4. Sonuç

Acı, basit bir analize karşı koyan karmaşık bir fenomendir. Acının doğası, rolü ve hoş olmamaklıkla ilişkisi, çoktandır devam eden felsefi tartışmaların konusu olmuştur ve bu tartışmalar giderek artan bir şekilde acı bilimindeki gelişmelerle şekillenmektedir.


Notlar

  • [i] Bu makale bedensel acıya ya da vücutta hissedilen acıya odaklanmaktadır. Keder gibi zihinsel durumların, bedensel acıyla ortak noktaları olup olmadığı ve ne ölçüde olduğu ilgi çekici bir soru olsa da bu soru mevcut tartışmanın kapsamı dışında kalmaktadır. Bu bağlantıları araştırmak isteyen okuyucuların Corns (2015) ve Radden (2022) gibi kaynaklara başvurmaları önerilir.
  • [ii] Konjenital Ağrı Duyarsızlığı (KAD) mutasyonların sebep olduğu, fiili acıya ya da potansiyel doku hasarına tepki veren özel nöronların, nosiseptörlerin fonksiyonlarının ve gelişiminlerinin etkilendiği nadir, genetik bir durumdur. Sonuç olarak Konjentinal Ağrı Duyarsızlığına sahip bireyler acı hissetmez, yaralanmalara yanıklara ya da diğer zararlı uyaranlara tepki vermezler. Bazı yazarlar durumu daha belirgin olarak tanımlamak için alternatif bir terim olan ‘’konjentinal nosiseptör eksikliği’’ kavramını kullanmayı önerirler.
  • [iii] Acının algısal görünümü, acı deneyimi ve görmek gibi paradigmatik algısal süreçler arasında bir paralellik çizer; bu görüşün savunucuları, elmaların ve portakalların görüşün nesneleri olmasıyla aynı şekilde acıların da acı kavrayışının nesneleri olduğunu iddia ederler (bkz, örn., Hill 2009, Böl.6).
  • [iv] Acının bu türü genellikle ‘’tıbben açıklanmamış’’ olarak adlandırılsa da bu terim, acının yalnızca altta yatan bir hastalık olarak görüldüğü eski bir bakış açısını yansıtır (bkz. örn. Reme 2024). Birçok kronik acı vakası direkt olarak belirli bir organik sebebe bağlı olmayabilir. Bunun tanınmasıyla beraber Hastalıkların Uluslararası Sınıflandırılmasının (2019/2021) son yayını kronik birincil acıyı(MG30.0) kendi başına bir hastalık olarak sınıflandırır.
  • [v] Birçok insan sezgisel olarak kendi acımız hakkında yanılıyor olamadığımıza inanırlar; eğer acı hissediyorsan o zaman acı çekiyosundur. Bu fikir sıklıkla kendi acılarımıza ilişkin inançlarımızın ‘’düzeltilemez’’ olduğu iddiasıyla kavranır.(ileri tartışmalar için bkz. Jacobson 2017; öz-bilgi hakkında genel tartışmalar için  bkz. Self-Knowledge: Knowing Your Own Mind, Benjamin Winokur). Tam tersine başkalarının acıları hakkında yanılıyor olabiliriz (Elaine Scarry ‘Büyük acı çekmek kesinliğe sahip olmaktır; bir başkasının açı çektiğini duymak ise şüphe duymaktır’ diye yazar(1985:7)).Başkasının acısını kendi acımız gibi gözleyemediğimiz için bu ayrılık ortaya çıkar; bunun yerine tipik olarak acıyı, onların davranışlardan mesela sözlü ifadeler ya da başka kanıtlardan çıkarırız. Örneğin arkadaşının acısını onun haykırışından “Ah!” çıkarabilirsin. Acı ifadelerinin iletişimsel bağlamı hakkında olan tartışmalar için bkz. Wiggleton-Little, 2024.
  • [vi]  Bir diğer sebep de insanın acı deneyimi olmadan acı çekilemeyeceğine dair sezgisi olabilir (Pautz 2010). Bir birey her tür bedensel hasara hiçbir acı hissetmeden dayanabilir ( tıbbi literatürde iyi belgelenmiş bir fenomen için bkz.  Beecher 1956) Acı hissetmeyen birinin yine de acı hissettiğini iddia etmek garip görünecektir.  
  • [vii] Örnek olarak Murat Aydede (2019) acıyı bir deneyim olarak ele almanın, acıya ilişkin sağduyu anlayışımız içerisinde ‘’daha baskın olan tema’’ olduğunu öne sürmektedir.
  • [viii] Bazı filozoflar bizim olağan acı anlayışımızın esasen karışmış olduğunu düşünürler: Biz acıyı, ikisi birden olamayacağı halde hem bedensel bir durum hem de zihinsel bir durum olarak değerlendirmeye eğilim gösteririz. Bunların arasında olan gerilim bazen görünürde olan acı kavramının sağduyusunun çelişkili yönlerini ‘’acının paradoksu’’ olarak isimlendirir (Hill 2009: Böl.6). Bu öğeleri çıkarmak adına çeşitli girişimler yapılmıştır. Örneğin, Michelle Liu (2022) acı terimlerinin çok anlamlı ve iki duyuya bağlı olduğunu iddia eder (‘’zihinsel durum’’ ve ‘’ bedensel duyu’’) ki bu acının iki ayrı kavranışını yansıtır.
  • [ix] Diğer türlerin acı çekip çekmediğini ve acıyı ne zaman deneyimlediklerini belirlemek zor bir iştir. René Descartes (1596-1650) insan olmayan hayvanların  acı deneyimleri de dahil olmak üzere zihinsel yaşamdan yoksun, yalnızca otomatlar olduğunu düşünmüş gibi görünüyor (bkz. DescartesMetot Üzerine Konuşmalar. Tarihsel açıdan bilim insanları birçok hayvana acı deneyimini atfetmekte tereddütteydi. Fakat son yıllarda bu bakış açısı değişti ve artık birçok hayvanın acıyı hissettiğine hatta acı çektiğine dair büyüyen bir fikir birliği mevcuttur (bkz. Sneddon et al. 2014). Bazı hayvanların acı deneyimleri etik açıdan önemlidir çünkü birçok etik perspektife göre, acı çekebilme kabiliyeti bir şeyi ya da birini genellikle ‘’ ahlaki açıdan önemli’’ olarak adlandırır ve bu varlığı ahlaki yükümlülükler olabilecek bir şey haline getirir: ‘‘Sentientizm’’ – Jonathan Spelman Theories of Moral Considerability: Who and What Matters Morally?; acının kötülüğü üzerinde duran etik teoriye bir giriş için, Shane Gronholz ;Consequentialism and Utilitarianism; bu tür bir teorinin hayvanlara uygulanışı için ise Daniel Weltman “Can They Suffer?”: Bentham on our Obligations to Animals.
  • [x] Örneğin Fred Dretske (1995) ve Michale Tye (1995), ağrı sistemini bir tür bedensel hasar detektörü olarak resmeder. Eleştiri için ise bkz. Coninx 2020; Casser 2021; Rosenqvist ;2024
  • [xi] Nosiseptif sinyaller, beden dokusundan omuriliğe ve beyne gönderilen iletiler olarak düşünülebilir. Bu sinyallerin modülasyonu artıcı (güçlendirici) ya da azaltıcı (zayıflatıcı) sinyaller içerir. Nosisepsiyonun daha iyi bir anlayışı ve onların nasıl modüle edildiği için bkz. Dubin & Patapoutian (2010); Mason (2008).
  • [xii] Bkz. Párraga & Castellanos 2023; Athniel et al. 2023. Acı üzerine olan nöropsikolojik teolerin karşılaştırmalı tarihsel genel bir bakışı için bkz. Moayedi&Davis 2013.
  • [xiii] Acının rolü üzerine bu görüşler, acının kendisine dair çeşitli analizleri ortaya çıkardı. Örneğin, Tabor vd.(2013) acıyı bedeninimizin ‘’dokusunu korumak için harekete geçme ihtiyacını işaret eden bir deneyim’’ olarak ele almaktadır,  Moseley (2018) acıyı ‘’bedeninizin korunmaya ihtiyacı olduğunu söylemek için beyninizden, güvenilir kanıtlara dayanan, bir uyarı sinyali’’ olarak görür ve Klein (2015) ağrıların belirli bir içeriğe sahip duyumlar ve vücut parçalarını korumak için bir emir olduğunu öne sürer.
  • [xiv] Örneğin, ağrı bilimine ve tedavisine adanmış uluslararası bir organizasyon olan  Uluslararası Ağrı Çalışmaları Derneği, acıyı bir ‘’nahoş duyumla ve onunla ilişkilendirilmiş duygusal deneyim ya da ilişkilendirilişini anımsatan mevcut ya da potansiyel doku hasarı’’ olarak tanımlar (Raja vd. 2020).
  • [xv] Bağlantılı bir soru acının her zaman kötü olup olmadığını ile ilgilenir. Felsefi tartışmalarda, acının ‘’kötülüğü’’ çoğunlukla nahoşlukla ilişkilendirilir (örn., Brain 2013).
  • [xvi] Bkz, Grahek 2007; Bain 2013.
  • [xvii] Örnek olarak Richard Hall (1989) acıların zorunlu olarak nahoş olmadığını ve onların nahoşluğunun (tipik bir biçimde) hoşnutsuzluğundan kaynaklandığını iddia eder. Acının her zaman nahoş olduğu iddiasına karşıt diğer örnekler arasında yoğun bir egzersiz sırasında fiziksel eforun verdiği acı ya da buzlu suya dalmanın keskin acısı sayılabilir. Bu hisler acı deneyiminin nitelenişi olarak görülürken, bu deneyimlere talip olan birçok kişi onları nahoş bulmuyor hatta bazıları bu deneyimleri son derece eğlenceli olarak tanımlıyor. Gwen Bradford (2020) bu deneyimleri ‘‘canım-çok iyi-acıyor deneyimleri’’ olarak adlandırır ve bu deneyimlerden haz alan insanların, acının nahoşluğundan haz aldığını ileri sürer. Eğer Bradford haklıysa bu deneyimler acının doğası gereği nahoş olduğu karşıt örneklerde işe yaramaz.
  • [xviii] Trevor Griffith & Adrian Kind (2023) ağrı asembolilerinin gerçek acıyı deneyimlemediklerini iddia eder. Thomas Park (2023) ağrı asembolilerinin nahoş acıyı deneyimlediklerini iddia eder.

Kaynakça


İleri Okumalar için


Konuyla İlgili Makaleler

Yazar Hakkında

Tiina Carita Rosenqvist Dartmouth Üniversitesinin Üyeler Derneğinin bir post-doktora üyesidir. Rosenqvist doktorasını Pensilvanya Üniversitesinden almıştır ve ampirik açıdan yönlendirilmiş Algı Felsefesi üzerinde uzmanlaşmıştır.

www.TiinaRosenqvist.com


Tiina Carita Rosenqvist – “Philosophy of Pain“, (Erişim Tarihi: 27.03.2025)

Çeviren: Burak Başaran

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Ama Hiç Değilse Kapitalizm Özgür ve Demokratik, Değil Mi? – Erik Olin Wright

Sonraki Gönderi

Bir Etikçinin Alet Çantası: Jeremy Bentham’ın Hazcı Hesap Kavramı – Amanda Adie

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü