Bilinç Nereden Geldi? – Yujin Nagasawa

//
2 Okunma
Okunma süresi: 8 Dakika

Panpsişizm – taş ve molekül gibi tüm maddelerin bilinçli olduğunu öne süren görüş- dikkat çekici bir hal almaya başladı. Peki ama neden? Bu teori, bilimin çözmeye çalıştığı en büyük sorunlardan birini cevaplandırabilir.

Küçük bir çocukken sıklıkla Ay’ın canlı olduğunu ve beni gözlemlediğini düşünürdüm. Okuldan eve dönerken gökyüzüne bakardım. Eve sağ salim vardığımı görmek isteyen Ay’ın beni takip ettiğine dair inancım, bende büyük bir hoşnutluk yaratırdı. Bu; taş, ağaç, dağ gibi cansız olduğu düşünülen nesnelerin esasen canlı olduğunu savunan animizmin bir örneği. Gelişim psikolojisi öncüsü İsviçreli Jean Piaget, çocuk animizminin kökenlerine odaklanarak, yalnız hissetmesinler diye eve birden fazla çiçeğin getirilmesi, sürekli aynı manzaraya bakmak zorunda kalmasınlar diye zaman zaman yol üzerindeki taşların hareket ettirilmesi gibi birçok çocuk animizmi örneği topladı. Piaget’nin gözlemlediği gibi, küçük yaşlarda animizm yoğun bir biçimde kendini açığa çıkarıyor, fakat insanlar geliştikçe böylesi bir eğilim de yitip gidiyor.

Panpsişizm, animizme oldukça yakın bir hipotezdir. Panpsişizm, animizmden farklı olarak, cansız nesnelere canlılık ve zihinsel aktiviteler yüklemez ama animizm gibi cansız nesnelere bilinç atfeder. Panpsişizmin bir tasvirine göre, bilinç, gerçekliğin vazgeçilmez bir bileşeni olduğundan evrendeki her şeyin –insanların, ağaçların, taşların, bulutların ve hatta atomaltı parçacıklarının bile –bir bilinci vardır. 

Çoğu insan panpsişizmi aşırıya kaçan bir hipotez olarak görüyor. Örneğin, 20. yüzyıla damgasını vuran Avusturya kökenli Britanyalı filozof Karl Popper, panpsişizmin “ya tamamen önemsiz semantik bir iddiadan ibaret olduğunu ya da ciddi biçimde yanıltıcı olduğunu” iddia ediyor. Öte yandan, kimi filozof ve bilim insanı, varoluşumuza yönelik gizemlerin açıklanmasında panpsişizmin çözüm odaklı bir tavır takındığını düşünmeye başladı. 

Bilincin Önündeki Sis Perdesi

HG Wells’in Körler Ülkesi adlı kısa hikayesinde Nuñez olarak bilinen bir dağcı, dünyadan elini eteğini çekmiş gizli bir vadiye gelir. Vadinin nüfusunu tamamen körlerden oluşan bir kesim oluşturmaktadır. Nuñez, görme yetisi olarak da adlandırılan beşinci histen ve böylesi bir yetiye sahip olmasından bahsetse de kimse ona inanmaz. Bir süre bu vadide yaşayan Nuñez, yerli bir kadına aşık olur.  Nuñez, “var olmayan” beşinci hissi saplantı haline getirdiğinden yörenin ileri gelenleri bu evliliğe mani olur. Doktoru Nuñez’i yanılgılara sürükleyen gözlerinin yuvalarından çıkarılması gerektiğini savunur. Peki, Nuñez’in söz konusu bölgede yaşayan insanlara görmenin ne olduğunu açıklamaya çalışması ve insanların da bu durumu kavramasını sağlaması prensipte dahi olsa imkansız mıdır? 

Wells’in hikayesi, Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden filozof Frank Jackson’ın 1982 yılında açıkladığı ve bilincin gizemli yanlarını etkili bir biçimde öne süren felsefi düşünce deneylermaryini hatırlatıyor. Hayatı boyunca siyah-beyaz bir odada yaşayan zeki bir bilim insanı olan Mary’i hayal edin. Hiçbir şekilde söz konusu odadan ayrılmayan Mary’nin gerçekliğe yönelik bilgisi, hem siyah-beyaz ders kitaplarından öğrendiği fizik, kimya ve nörobilime hem de siyah-beyaz televizyondan dinlediği derslere dayanır. Aynı zamanda Mary, beynin nasıl çalıştığını, hangi durumda hangi nöral sürecin gerçekleştiğini de çok iyi bilmektedir. Şimdi, Mary’nin ilk kez bu odadan çıktığını, olgun bir domatesi görüp “olgun bir domates” dediğini düşünelim. Bu noktada Mary şunu da diyebilir: “Kırmızıyı görmek, tam da bu olsa gerek!” Mary’nin yeni bir şeyler öğreneceği çok açık. Dolayısıyla, bu durum bazı bilgilerin yalnızca bilinçli bir biçimde gerçekleştirilen deneyimler sayesinde elde edilebileceğini öne sürüyor gibi görünmekte.

Beyin bilgileri işleyebilme kapasitesine sahip olan karmaşık bir sistemdir. Beyin hem yalnızca bir organ hem de maddi yapıya sahip bir cisimdir. Ne mide ne de akciğer ruhsal/doğaüstü özelliklere sahiptir. Benzer bir biçimde, beyin de böylesi özelliklerden yoksundur. Peki, solunum ve sindirim gibi süreçlere hiç benzemeyen, fakat bilinçli bir biçimde gerçekleştirilen o deneyimlere beyin nasıl teslim oluyor?  Bir müzik başyapıtını dinlediğimizde elde ettiğimiz o muhteşem haz duygusunu ya da bacak krampının neden olduğu o dayanılmaz acıyı nasıl hissediyoruz? Beyinde gerçekleşen süreçler, böylesi etkin duyumsamaları ve katışıksız hisleri nasıl meydana getirebiliyor? Bilimin bu soruları açıklayabilmesi imkansız değilse de zor gibi görünmekte.

Panpsişist Çözüm

Beyin ile ilgili yeterli bilgimiz olmadığından dolayı bilince dair muğlaklıklar ortaya çıkmaktadır diye bir iddiada bulunulabilir. Nörobilim yeterli miktarda gelişim gösterdiğinde bilince yönelik bu muğlaklıklar da ortadan kalkabilir. Ancak eleştirmenler bu gibi çıkarımların fazla iyimser olduğunu düşünüyor. Fizik, kimya ve nörobilim gibi doğa bilimleri, doğal fenomenleri maddi nesnelerin ve özelliklerin yapısı, işlevi ve dinamiği bağlamında açıklama hususunda mahirdir fakat bilinç; yapı, işlev ve dinamiğin konusu gibi gözükmemekte. Belirli bilinç deneyimleri, nöral sürece neden eşlik etmek zorunda? İlkin neden bilinç var oluyor? Doğa bilimleri bu türden temel soruları cevaplama hususunda yetersiz gibi gözükmekte. Bir benzetme yapacak olursak, bilincin gizemi, “fiziksel süreçler suyunun, bilinç deneyimleri şarabına dönüştürülmesi” büyüsünü açıklama girişimidir. Bu noktada  bilincin o esrarengiz yanı devreye giriyor. Uzun bir süre ne bilim insanları ne de filozoflar bu bilmeceyi çözebildi; gizem, olduğu gibi kaldı. 

Panpsişistler bu bilinmezliği beynin atomaltı parçacıkları da dahil olmak üzere, evrendeki her şeyin bir bilince sahip olduğu radikal hipotezini öne sürerek ortadan kaldırmayı hedefliyor. Beyni meydana getiren her bir öge zaten bilinçliyse, bu ögelerin gerekli olan o karmaşık yapıyla şekillenip bir araya geldiğinde tam bir insan bilincini oluşturduğunu söylemenin olanaklar dahilinde olduğunu savunuyorlar. ‘Bilinç şarabının’ ‘materyal süreçler suyundan’ gelmesi, suyun içinde zaten şarap varsa şaşırtıcı olmuyor.

Peki, atomaltı parçacıkların bilinci nedir? Panpsişistler, söz konusu parçacıkların insanlarla aynı bilinç deneyimlerini paylaştığını söylemiyorlar. Parçacıklar, göz ya da kulak gibi duyu araçlarına sahip değil, dolayısıyla, insanlardan farklı olarak, görsel ya da işitsel deneyimlerden yoksun; bu noktada, çok daha basit durumlar söz konusu. Panpsişizmi savunan bazı bilim insanlarının, bu parçacıklarda gözlemlenen bilinci, ‘protobilinç’ olarak açıklamasının sebebi de bu. Doğa bilimleri, evrende birçok temel özelliği (uzay-zaman, kütle, elektrik yükleri ve spinler gibi) varsayar. Söz konusu özellikler, çok daha basit özelliklerle açıklanamadığı için temeldir. Panpsişizmi savunanlara göre, atomaltı parçacıkların bilinci, böylesi özelliklere benziyor. Atomaltı parçacıkların bilinci, kendi kendine yetebilen bilincimizin temelini oluşturuyor. Panpsişizm, bilincin gizemini basit ama kusursuz bir biçimde çözmeye çalışıyor. Bilinç, beyinde hiçlikten kendiliğinden oluşan mucizevi bir fenomen değildir; evrenin her bir köşesinde mevcut olan bir şey.

Atomaltı parçacıklarının bilincinin, insan bilincini o nihai  noktaya ulaştırabilmek için nasıl bir araya gelebildiği ise ayrı bir tartışma konusu. Bazı panpsişistler, çok daha basit yapıdaki bilinç deneyimlerinin, insan bilincini söz konusu noktaya ulaştırabilmek için birbirine karışıp birleştiğini öne sürüyor. Bazı diğer bilim insanları ise kümelenmiş basit bilinç deneyimleri çok daha karmaşık bir yapıya ulaştığında insan bilincinin kendiliğinden ortaya çıkabileceğini söylüyor. Ne var ki atomaltı parçacıkların bilincine direkt ulaşamadığımız için her iki hipotez de spekülasyon olarak kalıyor. 

Eleştirmenler, panpsişizmin ciddi bir problemle karşılaştığını söylüyor: kombinasyon problemi. Kombinasyon problemi ilk olarak Amerikan psikolojisinin babası olarak adlandırılan William James tarafından öne sürülmüştü. James, söz konusu problemi şu düşünce deneyi ile göstermeye çalışmıştı. Beş kelimeden oluşan “Bugün ne güzel bir gün!” cümlesini ele alınır. Beş farklı kişiye, bu beş kelimeden biri verilir. Daha sonra, sıra halinde duran kişilerden kendi kelimesi üzerine düşünmesi istenir. Bu durumda bütün grubun bilinci, cümlenin kendisine mi yönelmiştir? Hayır. Grubu oluşturan kişilerin bireysel olarak bilincinden bahsedilebilir, fakat orada bulunmaları, cümlenin tamamını anlayabilmeleri için yeterli değildir; bir bütün olarak değerlendirilen grup bilinci için hiçbir şey ifade etmez. 

James’in panpsişizmi eleştirme nedeni şudur: Eğer panpsişizmin öne sürdüğü noktalar doğruysa, beyni meydana getiren atomaltı parçacıklarının bir bilince sahip olması gerekir. Öte yandan, onların sahip olduğu bu bilinç kırıntılarını toplayarak insan bilincinin o en üst basamağına ulaşılamaz. Bilinç deneyimlerimizin homojen yapısı, panpsişizmin öne sürdüğü teze hiç de uygun değildir; çünkü bu teze göre, bilinç deneyimlerimiz, basit bilinç deneyimlerinin bir araya gelmesiyle oluşuyor. Dolayısıyla, kombinasyon probleminin pansişizm için büyük bir engel olduğu düşünülüyor. 

Büyük Düşün

Sorunsuz bir biçimde ilerleyen homojen yapıdaki o bilinç deneyimleri, renkleri noktalar halinde vurgulayan empresyonist resimlere değil; böylesi bir tekniğe başvurulmadan oluşturulan düz resimlere benzetilebilir. Bu gözlem bizi panpsişizmin bir başka türü olan “kozmopsişizme” yönlendiriyor. Kozmopsişizme göre, gerçekliğin o vazgeçilmez bileşenini meydana getiren, atomaltı parçacıkların bilinci değil; bütüncül yapıdaki evrenin kendi bilincidir. Söz konusu görüş, Tanrı ile evrenin bir ve aynı olduğunu söyleyen panteizme çok benziyor. Einstein, panteizme duyduğu sempatiyi şu cümle ile ifade etmişti:

Spinoza’nın, kendisini var olan her şeyin uyumunda açığa çıkaran (panteistik), Tanrı’sına inanıyorum.

Kozmopsişizme göre, sorunsuz bir biçimde ilerleyen homojen yapıdaki bilinç deneyimlerimiz, atomaltı parçacıkların küçük, bilinçli deneyiminin parçacıkları değil, evrenin sorunsuz bir biçimde ilerleyen homojen yapıdaki o bilinç deneyimlerinin bir parçasıdır. Orta büyüklükteki düz resimler (insan bilinç deneyimleri) birbirinden bağımsız o küçük noktalardan (basit bilinç deneyimleri) meydana gelmez, fakat parçaları arasında uyum olan düz ve büyük resmin (evrenin bilinç deneyimleri) bir bölümünü oluşturabilirler.

Kozmopsişizmi savunan bilim insanları –yalnızca atomaltı parçacıklar bir bilince sahip olduğu için değil; aynı zamanda evrenin tamamı indirgenemez biçimde bilinçli olduğundan– bilincin her yerde olduğunu söylüyorlar. Büyük bir şeyin (evrenin bilinç deneyimleri) orta ölçekteki bir başka şeyden (insan bilinç deneyimleri) nasıl daha temel olduğunu tartışabiliriz; ama panpsişizmin bu yorumunda kombinasyon problemi yaşanmıyor. Öte yandan kozmopsişizm belki de hayal gücünün sınırlarını çok zorluyor.

Hiçbir şey, kendi insan bilinci deneyimlerimizden daha açık ve kesin olamaz. 17. yüzyılda yaşamış bilim insanı ve filozof Rene Descartes, meşhur sözünde “Düşünüyorum, öyleyse varım.” demiştir. Çevremizdeki her şeyden şüphe edebiliriz, fakat kendi varlığımıza yönelik o gerçeklikten şüphe edemeyiz; çünkü düşünüp bir şeylerden şüphe edebiliyor olmamız, bilincimizin varlığını kanıtlıyor. Bilincimiz olmasaydı ne düşünebilir ne de şüphe edebilirdik. Dolayısıyla, bilincin o gizemi  hâlâ çözülebilmiş değil.

Peki, ben panpsişizmin bilinç gizemine bir çözüm oluşu hakkında ne düşünüyorum? Bir açıdan, bu teoriye ilişkin bazı boşlukların doldurulması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, atomaltı parçacıkların bilincinin ne olduğu, bu parçacıkların karmaşık yapıdaki  bilinç deneyimini sağlayıp sağlamadığı çok net değil. Atomaltı deneyimler belirgin bir biçimde açıklanmadan, panpsişizmin bilinci gizemini çözmede başarılı olduğu söylenemez. Ne var ki bu, dikkat çekici bir teori. Bilincin beyni nasıl kontrol ettiğini anlayıp açıklamaya çalışan panpsişizm, bu noktada uyumlu bir yapıya sahip olan evren bilincini, birincil koşul olarak kabul eder. Bir başka açıklama ile karşılaştırıldığında panpsişizmin çok daha makul olduğu anlaşılacaktır: bahsedilen açıklamaya göre, nihai noktaya erişen bilinç, tamamen maddesel olduğu düşünülen evrenin küçük bir bölgesinde birdenbire evrimleşmiştir.


Çevirmen: Ezgi Arıkan

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Tanrı'nın Varlığı Aleyhine Abdüktif Bir Ahlak Argümanı - Jonathan David Garner

En Güncel Haberler Analitik Felsefe