Felsefe Röportajları #7 Mehmet Elgin

299 Okunma
Okunma süresi: 18 Dakika

Taner Beyter (TB): Hocam öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkürler; kendiniz ve ilgi alanlarınız hakkında bilgi verir misiniz?

Mehmet Elgin (ME): Ben Mehmet Elgin. Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Felsefe Grubu Öğretmenliği bölümünü bitirdim. Lisansta aldığım sosyoloji ve psikoloji dersleri toplamı felsefe derslerinden muhtemelen daha fazlaydı. Buna rağmen lisansta çok şanslı olduğumu düşünüyorum çünkü İstanbul Üniversitesi, ODTÜ ve Ege Üniversitesi’nden Çukurova Üniversitesi’nin bulunduğu şehir olan Adana’ya ders vermeye gelen hocalar vardı ve ben felsefe derslerinin çoğunu onlardan aldım. Örneğin, İstanbul Üniversitesi’nden Bedia Akarsu, Uluğ Nutku ve Şafak Ural’dan dersler aldım; bunun yanı sıra ODTÜ’den Akın Ergüden’in verdiği bir dersi de alma fırsatı buldum. Lisans eğitimi sonrası Milli Eğitim Bakanlığı’nda felsefe grubu öğretmeni olarak iki yıl görev yaptım. YÖK yeni kurulan 14 üniversitenin öğretim üyesi ihtiyacını karşılamak için 1993 yılında yurt dışı bursluluk programı başlattı ve bursluluk adaylarını ÖSYM’nin yaptığı merkezi bir sınav ile belirledi. Bu sınavda başarılı olarak Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’ne yerleştirildim ve bu üniversite adına ABD’de Louisiana State University-Baton Rouge’da Husain Sarkar’ın danışmanlığında bilim felsefesi alanında yüksek lisansı tamamladım. Daha sonra University of Wisconsin-Madison Felsefe Bölümü’nden almış olduğum öğretim yardımcılığı bursu ile University of Wisconsin-Madison’da Elliott Sober’ın danışmanlığında biyoloji felsefesi alanında doktorayı tamamladım. 2003 yılında Türkiye’ye dönerek mecburi hizmet yükümlülüğümün olduğu Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde göreve başladım ve halen bu üniversitede çalışıyorum.

TB: Bildiğiniz gibi ülkemizde 80 civarında felsefe bölümü mevcut, ortaya konulan işlere baktığımızda akademik anlamda Türkiye’de felsefenin durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bizden filozof çıkar mı, çıktı mı?

ME: Bu soruyu iki ayrı soruya ayırmak istiyorum:

Birincisi Türkiye’de felsefenin 80’li 90’lı yıllara göre durumu nedir?

Bu soruya iyimser cevap verebiliriz. Son yıllarda gerek yurt dışında gerekse Türkiye’de doktorasını tamamlayan genç felsefecilerin sayıları önemli ölçüde arttı. Buna bağlı olarak şu olumlu gelişmeler oldu: 1. Batıdaki temel eserlerin ve çağdaş eserlerin çevirilerinde artış oldu. 2. Felsefe dergilerinin sayısı arttı ve aynı zamanda her ne kadar istenilen düzeye henüz gelmemiş olsa da bu dergiler kurumsallaşma konusunda önemli adımlar attılar—örneğin yayınların hakemlik süzgecinden geçirilmesi önemli ölçüde yerleşti. 3. Özellikle yurt dışında doktora yapıp dönenlerin de katkısı ile Türkiye adresli uluslararası yayınların sayısı bir nebze de olsa arttı-tabii bu sayı halen çok düşük. 4. Genç kuşak felsefecilerin teknolojinin sağladığı olanaklardan da faydalanarak batıdaki felsefe bölümlerinde olup bitenleri daha yakından takip edebilmelerinin sonucu olarak Türkiye’deki felsefe dergilerinde günümüzde kendi alanlarında çok etkili olan filozofların düşünceleri de tartışılmaya başlandı. Kanaatimce bu durum sadece felsefe tarihine sıkışmış felsefe yapmanın aşılmasında önemli rol oynayacaktır. Öte yandan 80 civarında felsefe bölümü açılmış olmasına rağmen bu bölümlerde yeterli sayıda öğretim üyesi yoktur ve daha da önemlisi öğretim üyelerinin çalıştıkları felsefe alanları bakımından da çeşitlilik yeterli değildir. Çeşitliliğin öğrencilerin alacakları felsefe eğitiminin kalitesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

İkincisi felsefenin çok iyi durumda olduğu düşünülen Almanya, Fransa, İngiltere ve ABD gibi ülkelerle Türkiye’yi karşılaştırdığımızda durumumuz nedir?

Bu soruya cevabım aynı oranda iyimser değil. Bu açıdan bir karşılaştırma yaptığımızda birçok açıdan çok yol kat etmemiz gerekiyor. Bu soruyla ilgili değerlendirmelerimi daha yakından bilgi sahibi olduğum ABD’deki felsefe bölümleri üzerinden yapacağım. En önemli fark ABD’deki ortalama bir felsefe bölümündeki doktoralı öğretim üyesi sayısı Türkiye’deki en büyük felsefe bölümünden ya daha fazladır veya en azından bu sayıya yakındır. ABD’deki felsefe bölümlerinde her ne kadar her bölümün güçlü olduğu bir felsefe alanı olsa da iyi bir felsefe eğitiminin ihtiyaç duyduğu çeşitlilik bölüm öğretim üyeleri arasında vardır (yani her felsefe branşı ile ilgili dersi genellikle o alanda uzman olan kişiler verir).  Bu bizde çok az felsefe bölümü için geçerlidir. İkinci önemli fark ise uluslararası yayın performansı bakımındandır.  Her ne kadar bizde bazı felsefe bölümlerinde hatırı sayılır sayıda uluslararası yayın yapılıyor olsa da Türkiye adresli uluslararası yayınların sayısı çok çok düşüktür. Diğer bir fark ise felsefe dersleri için gerekli olan güncel ve kapsayıcı ders kitapları konusundadır. Türkiye’de maalesef en temel konularda bile ders kitabı yetersizliği vardır. Birçok konuda giriş düzeyinde ders kitabı yazılmış olsa da bunların çoğu ya yeteri düzeyde güncel değildir ya da yeteri derecede kapsayıcı değildir. Örneğin, Türkiye’de hem kapsayıcı hem de yeteri derece güncel bir eleştirel düşünme kitabı bile yoktur –ki bu felsefenin en temel alanıdır. ABD’de eleştirel düşünme dersi neredeyse her üniversitede vardır ve bu ders felsefe bölümleri tarafından verilmektedir. Üniversite’nin birçok bölümündeki öğrenciler de bu dersi alırlar. Daha standart bir felsefe eğitimi için felsefe derslerinde okutulacak daha güncel ve daha kapsayıcı ders kitaplarının Türkçe olarak hazırlanması gerekir. Diğer bir konu ise doktora tezlerinin kalitesi ile ilgilidir.  ABD’de birçok üniversitede doktora tezinden iyi bir dergide yayın çıkması pek mümkün görünmüyorsa o doktora tezinin kabul edilmesi düşük ihtimaldir. Bizde henüz böyle bir kural yok ve Türkçe yayın koşulu daha yeni getirildi. Doktora tezlerinin kalitesinin artırılması bakımından bunu önemli görüyorum.  Son olarak araştırma görevlisi arkadaşların bölümlerde istihdam edilme biçimi konusunda bir şey söylemek istiyorum. ABD’de felsefe bölümünde bir araştırma görevlisinin tek bir işi vardır. Her dönem lisans derslerinin birinde dersi veren öğretim üyesine yardımcı olmak. Bununla ilgili iki görevi vardır: 1. Dersteki öğrenciler 20’şer kişilik gruplara ayrılır ve araştırma görevlisi bu grupların her biri ile haftada 1 saat buluşur. Bu 1 saatlik ek ders boyunca öğrencilerin derste anlamadığı soruları cevaplar ve aynı zamanda konu ile ilgili argümanları birlikte tartışırlar. 2. Araştırma görevlileri ödev sorularının hazırlanması ve değerlendirilmesini üstlenirler. Birçok felsefe bölümünde sınavları da araştırma görevlileri değerlendirirler. Araştırma görevlileri bunun dışında idari hiçbir iş yapmakla yükümlü değildir. Bizde durum tam tersi gibidir (tabii YÖK yasasından dolayı). Araştırma görevlilerine idari konularla ilgi işler yüklenebilir (bölüm programı yapmak gibi). Öte yandan, ödevlerin veya sınavların değerlendirilmesi konusunda görevlendirilemezler. Bu durum iki tür dezavantajla sonuçlanır: 1. Araştırma görevlileri doktorayı bitirdiklerinde hiç hazır olmadan öğrenci karşısına çıkmak ve sınav sorusu hazırlayıp değerlendirme yapmak zorunda kalırlar. 2. Lisans öğrencileri bir derste yapmaları gerekenden çok daha az çalışma yaparlar ve sorularını daha rahat tartışabilecekleri bir ortamdan mahrum kalmış olurlar.

Son olarak bizden filozof çıkar mı? ‘Filozof’ kavramına bizde görebildiğim kadarı ile özel bir anlam yükleniyor. Açıkçası tam olarak ‘bir filozof ile bir felsefeciyi nasıl ayırt ederiz’ sorusunun düşünüldüğü kadar açık ve net bir cevabının olduğunu düşünmüyorum. Özellikle ABD’de felsefe ile uğraşan ve alanında uluslararası düzeyde katkı yapanlar filozof olarak adlandırılır. Bu bakımdan ele alırsak bizde de filozof çıkar ve çıkmıştır da. Örneğin, Arda Denkel’in, Gürol Irzık’ın ve Berent Enç’in epistemoloji, metafizik, bilim felsefesi ve zihin felsefesi alanlarında uluslararası literatüre çok önemli katkıları olmuştur. Eminim başkaları da vardır, benim zikrettiğim isimler çalışmalarını doğrudan aşina olduğum isimlerdir. Öte yandan, filozoftan kasıt Descartes, Hume veya Kant gibi felsefe tarihine yön vermiş felsefeciler ise, bu soruya başka bir açıdan yaklaşmamız gerekir. Öncelikle her milletten filozof çıkar. Mesele milletten ziyade kültürel iklim meselesidir. Felsefe tarihine damga vurmuş filozofların çıktığı kültürel ortamlara bakacak olursak o ülkedeki entelektüel çevrelerde dolaşımda olan temel tartışma meseleleri olduğunu görürüz. Bu dolaşımda olan problemlerin analizi ve çözümü üzerine karşılıklı tartışmalar vardır. Örneğin, John Stuart Mill ve William Whewell tümevarım üzerine hem fikir olamamışlardır ve eserlerinde doğrudan birbirlerinin görüşlerini eleştirmişlerdir. Kişisel görüşüm o dur ki felsefe ancak böyle bir ortamda yeşerir ve gelişir. Maalesef bu bizde eksiktir. Felsefe dergilerinin 30-40 yıl öncesine göre daha iyi olduğunu ve felsefe alanındaki eserlerin sayısının artığından bahsettim ama bu eserlerde Mill ve Whewell’un arasındaki tartışmalara benzer türden tartışmaları göremiyoruz. Hatta Türkçe yazılan felsefe eserleri diğer felsefeciler tarafından pek tartışılmıyor gibi görünüyor. Doğrudan felsefe problemlerini ele alan yazıların sayısı artmaya başladığında ve birbirimizin yazdığı yazıları eleştirel düşünme ilkelerine göre tartışmaya başladığımızda daha özgün felsefe çalışmaları da beraberinde gelecektir. Peki felsefenin ihtiyaç duyduğu kültürel iklim irade ile yaratılabilir mi? Bu soruya verilecek cevap konusunda pek iyimser olduğumu söyleyemem.

TB: Epey farklı ilgi alanlarınız olduğunu çalışmalarınız üzerinden imrenerek takip ediyoruz hocam. En çok ilgilendiğiniz alanların biyoloji felsefesi ve bilim felsefesi olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Bu alanları sizin için çekici kılan şeyler nelerdir? Bu alanla ilgilenmek isteyen genç felsefecilere neler önerirsiniz?

ME: Önce bilim felsefesi ile başlayacağım. Bilim felsefesinin en temel sorusu ‘Bilim nedir?’ sorusudur. Her ne kadar son 20 yıldır bu soru bilim felsefecilerinin pek gündeminde olmasa da ben bu soruya tatmin edici bir cevap verilmesinin birçok açıdan çok önemli olduğunu düşünüyorum. Soru teorik olarak önemlidir çünkü felsefe tarihi boyunca önemli ola gelmiş en temel sorunun çağdaş versiyonudur: Episteme ve doksa nasıl ayırt edilmelidir? Diğer taraftan bu sorunun cevaplanması pratik bakımından da çok önemlidir. Günümüzde reklamlardan tutun, bildiğimiz akademik kurumların dışında kalan birçok kişi veya grup yaptıkları işin bilimsel olduğunu iddia ediyor ve üniversitedeki derslerde onların da görüşlerine yer verilmesini istiyorlar. Hatta geçenlerde bir televizyon programına denk geldim. Programdaki kişi astrolojinin bilim olduğunu ve bu nedenle üniversitelerde yer alması gerektiğini iddia ediyordu. Öte yandan, bilim camiası alternatif teorilerle ilgili tartışmaya girdiklerinde birbirlerini sahte bilim yapmakla suçlayabiliyorlar. Bunun en iyi iki örneğinden biri fizikte sicim teorisinin konumu ile ilgilidir. Ünlü fizikçi Lee Smolin sicim teorisinin bilimsellik statüsünün tartışmalı olduğunu öne sürmüştür. Öte yandan, Stephen J. Gould ve Richard Lewontin gibi evrimsel biyolojinin geçtiğimiz yüzyıldaki en önemli temsilcileri sosyobiyoloji ve evrimsel psikolojiyi sahte bilim yapmakla suçlamışlardır. Bu tür tartışmalar hangi araştırma projelerinin desteklenmesi gerektiği ile ilgili soruları da beraberinde getirmektedir. Dünya’nın hemen her ülkesinde araştırma projelerini değerlendiren kurumlar sunulan projelerin her şeyden önce bilimsel olmasını talep ederler. Eğer ‘Bilim nedir?’ sorusuna tatmin edici bir cevap veremezsek desteklenmesine karar verdiğimiz veya ret edilmesine karar verdiğimiz projeler ile ilgili kararlarımızın bilimsel olduğunu savunmak zorlaşır.

Teorilerin yapısı, bilimsel açıklamalar, indirgemecilik, teori veya hipotezlerin test edilmesi, nedensellik ve doğa yasaları gibi diğer temel bilim felsefesi problemlerinin hepsi ‘Bilim nedir?’ sorusu ile ilgilidir. Bu farklı türden problemlere verilen cevaplar da bu temel sorunun cevaplanmasında kullanılabilir. Aslında bilim felsefesinin bütün bu alanları ile ilgileniyorum ve bunun temel nedenlerinden biri biyoloji felsefesi bağlamında ortaya çıkan soruların da bu problemlerle ilgili olması. Örneğin yasalar empirik olmak zorunda mıdır? Nedensel önermeler apriori olabilir mi? Fizik dışı bilimlerdeki genellemeler fizik teorilerine indirgenebilir mi? Apriori önermeler açıklama verebilir mi? Gibi sorular evrim teorisinin yapısının incelenmesi sırasında ortaya çıkan önemli felsefi problemlerdir.

Biyoloji felsefesinde benim odaklandığım konu evrim teorisidir. Bunun temel sebebi evrim teorisinin daha önce bilim tarihinde görmediğimiz türden bir teori öne sürüyor olmasıdır. Evrim teorisi apriori doğru mantıksal ve matematiksel önermeler üzerine kurulu bir teoridir. Bu nedenle Karl Popper teorinin sadece ilkesel açıklamalar verebileceğini iddia etmişti; Popper sonra bu düşüncesinden vazgeçtiğini iddia etmiştir. Öte yandan ben konuya Popper’dan çok farklı bir açıdan yaklaşıyorum: Evrim teorisi bugün biyoloji bilimin merkezindedir ve çok başarılı bir araştırma programı halini almıştır (araştırma programı kavramını Lakatos’un kullandığı anlamda kullanıyorum). O halde, mesele daha önceki felsefi düşüncelerimizden hareketle bu teoriyi yargılamak değil (Popper’ın yaptığı gibi), nasıl oluyor da apriori mantıksal ve matematiksel doğrular üzerine kurulu deneysel bir bilim mümkün olur sorusunu sormaktır. Bu sorunun iması Kant’ın sorusunun imasından daha radikaldir. Kant sentetik apriori yargıların nasıl mümkün olduğunu soruyordu, buradaki soru ise analitik apriori yargıların nasıl empirik bilime katkı sağladığı ile ilgilidir. Bu soruya vereceğimiz cevap bugüne kadar bilim felsefesinde neredeyse sorgulanmadan kabul edilmiş pek çok iddianın terk edilmesini gerektirmektedir. Örneğin, doğa yasalarının ve nedensel iddiaların empirik olmak zorunda olduğu kabulleri ve teorilerin tekil empirik durumlarla veya daha düşük düzeydeki düzenliliklerle nasıl ilişkilendirildiği sorularına geçmişte verilmiş olan yanıtların terk edilmesini gerektirmektedir. Biyoloji felsefesini bu nedenle çok önemsiyorum çünkü bilim felsefesinde ilgilendiğim temel sorulara geçmişte verilmiş olan cevapların dışında cevaplar vermek için çok iyi bir zemin sağlıyor, tabii buna indirgeme problemi de dahil.

Bilim felsefesi günümüzde giderek daha teknik ve daha spesifik problemlerin çalışıldığı bir alana dönüşüyor. Bunu genel olarak olumlu buluyorum. Daha spesifik olmaktan kast ettiğim şey şudur: Günümüzde artık genel bilim felsefesi çalışmalarına pek rastlamıyoruz. Genellikle doktora öğrencileri belirli bir bilim alanındaki problemlere odaklanıyor. Teknik hale geldiği ile kast ettiğim şudur: Sorular ve odaklanılan alan spesifik hale gelince o alanın çok daha detaylı incelenmesi de beraberinde geliyor. Bu da o alanla ilgili teknik detaylara hâkim olmayı gerektiriyor. Bilim felsefesinde biraz önce bahsettiğim klasik problemlerin ele alınış biçimi de bu şekilde oluyor: Genel olarak bilimsel açıklamaların doğasından ziyade ekonomide açıklamalar, biyolojide açıklamalar ve fizikte açıklamalar gibi konular ele alınıyor—hatta bazen ekonomide nedensel açıklamalar veya biyolojide nedensel açıklamalar gibi daha da spesifik soruların ele alındığını görüyoruz. Bir anlamda tek tek alanlarda ulaşılan sonuçlardan hareketle genel sorular cevaplanmaya çalışılmaktadır. Bu kadar şeyi neden söyledim? Genç arkadaşlara tavsiyem belirli bir bilim alanında bir şekilde ya formel eğitim almaları veya kendilerini o alanla ilgili detaylara hâkim olacak şekilde geliştirmeleri çünkü bu yetenekler günümüzde bilim felsefesi çalışmak için zorunludur.

TB: Sormadan edemeyeceğiz hocam çağdaş kuramlar içerisinde en makul bilim felsefesi yaklaşımı sizce hangisidir?

ME: Bu soruyu “Bilim nedir? Sorusuna verilen cevap bakımından en makul bilim felsefesi kuramı nedir diye yorumluyorum. Zira bilim felsefesinde birçok problem var ve bu problemlere verilen farklı cevaplar var. Örneğin, bilimsel açıklamalar veya nedensellik veya doğa yasaları gibi. Elbette bunlar bir şekilde ilişkileniyor ama hepsine birden cevap veren bir bilim felsefesi kuramı olduğunu iddia etmek pek mümkün değil.

Imre Lakatos’un Bilimsel Araştırma Programları kuramı birçok bilim felsefecisini ve hatta bilim insanını ikna etmiş gibi görünüyor. Tabii burada Lakatos’un çok önemli bir avantajı vardı. Lakatos mantıksal olgucuların, Popper’ın, Kuhn’un ve Feyerabend’in düşüncelerini ve bu düşüncelerdeki sorunları biliyordu ve bu nedenle kendi kuramını bu sorunları çözecek şekilde geliştirdi. Öte yandan, ben Lakatos’un kuramının önemli bilim felsefesi konularında (realizm gibi) Kuhn’un kuramından çok büyük farkları olduğunu düşünmüyorum. Lakatos’un kuramı realizm konusunda ve bilimsel ilerlemenin olgusal düzlemde mi yoksa kavramsal düzlemde mi olduğu konusunda suskundur (elbette bu ikisi ilişkilidir). Lakatos teorisinin realizm konusunda suskun olduğunu kabul etmiştir. Lakatos Kuhn’un teorisini bilimsel teori değişmelerini irrasyonel hale getirdiği için eleştirir ve kendi amacının bu değişmede rasyonel faktörlerin nasıl rol oynadığını göstermek olduğunu söyler. Öte yandan Kuhn kendi teorisinin yanlış anlaşıldığını, teori değişmelerinin irrasyonel süreçlerden oluştuğunu savunmadığını söylemiştir. Kuhn’un temel iddiası bir bilim teorisi empirik olarak ne kadar başarılı olursa olsun salt gözlem ve deney sonuçları ve salt mantıksal değerlendirmeler bu teorinin doğruluğunu gösteremez iddiasıdır. Ama bu iddia deneysel ve mantıksal ölçütlerin teori seçimlerinde hiçbir rolü yoktur gibi bir sonuca götürmez. Dolayısı ile Lakatos ve Kuhn’un öne sürdüğü teorileri realizm meselesi üzerinden değerlendirirsek aradaki farkın Lakatos’un öne çıkardığı kadar büyük olmadığını görürüz. Kanımca bu mesele bilim felsefesi camiasında yeterince anlaşılmadı. O nedenle, bu konuda halen birçok çalışma yapılabilir.

Son yıllarda Gürol Irzık ve Robert Nola Wittgenstein’ın aile benzerliği kavramından hareketle ‘Bilim nedir?’ sorusuna cevap vermeyi denediler ve bu görüş epey bir ilgi çekti. Paul Hoyningen Huene ise sistematiklik kavramı üzerinden bir tanım vermeyi denedi. Hoyningen Huene’a göre soruyu gündelik bilgi ile bilimsel bilgiyi ne ayırt eder diye sormalıyız. Bu şekilde, elimizde daha cevaplanabilir bir soru olacaktır. ‘Bilim ve sahte bilim nasıl ayrılır?’ veya ‘Bilim ve bilim-olmayan faaliyetler nasıl ayrılır?’ soruları üzerinde ilerleme yapacağımız sorular değildir, Hoyningen Huene’a göre. Bu yaklaşım bir hayli ilginç olsa da bir çoğumuzun kabul etmekte zorlanacağı bir sonuca sahip: Üniversitelerdeki hemen her akademik disiplin bu yaklaşıma göre bilim olmayı hak ediyor. Bu sonucu kabul etmekte zorlanırız çünkü bu çok farklı disiplinler arasında bilgi üretimi bakımından önemli farklar var. Bütün bu alanlar sistematik oldukları için bilimseldir demek bu farkları ortadan kaldırmıyor. Richard Dawid ise çok daha farklı bir açıdan problemi ele aldı. Sicim teorisinin empirik olarak test edilebilir sonuçları olmadığı iddia edilir. Dawid yazdığı kitapta empirik olarak test edilebilir olmanın bilim olmanın zorunlu koşulu olup olmadığını sorguladı ve bu kitabın Nature da ince eleştirisi yapıldı. Bu problemin halen güncelliğini koruğunu düşünüyorum. Özetle Lakatos’un teorisinin geleneksel bilim felsefesi açısından en iyi yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Fakat bu teori iki önemli eksiklik içeriyor: 1. Bilim felsefecilerini neredeyse kutuplara ayıran realizm konusunda suskundur. 2. Lakatos’un kendisinin de kabul ettiği gibi bir araştırma programının ilerletici veya yozlaştırıcı olduğu ancak olaylar olup bittikten sonra değerlendirilebilir. Dolayısı ile, bu teoriyi kullanarak sicim teorisinin yozlaştırıcı mı ilerletici mi olduğuna karar veremeyiz veya evrimsel psikolojinin ilerletici mi yozlaştırıcı mı olduğuna karar veremeyiz. Tabii biz bilim teorilerinin bize bu konularda da yardımcı olmasını bekliyoruz. Sonuç olarak burada halen yapılacak çok iş var diye düşünüyorum.

TB: Biraz daha bilim felsefesi üzerine konuşmak isteriz hocam sizinle. Farklı yaklaşımları göz önüne aldığımızda çağdaş bilim felsefesinin yönü nereye doğru gidiyor? Günümüz bilim felsefecileri nelerle ilgileniyor?

ME: Günümüzdeki bilim felsefesinin temel sloganı bilim pratiği önce gelir şiarıdır. Bunun daha iyi anlaşılması için böyle bir yaklaşımın nasıl ortaya çıktığını biraz anlatmak isterim. Klasik bilim felsefecileri bilim teorilerinin mantıksal yapısını ortaya koyup açıklama, indirgeme, teyit etme gibi kavramları açıklamaya çalışmışlardır. Öte yandan, bilim teorilerinde yer alan bazı temel kavramları daha anlaşır hale getirmek için felsefi analiz yöntemini benimsemişlerdir; örneğin farklı kuvvetlerin ne anlama geldiği gibi.  Kuhn ve Lakatos gibi filozoflar ise bilim tarihini merkeze alan çalışmalarla bilim teorilerine daha genel perspektiften yaklaştılar. 60’lardan itibaren bilim felsefinde fizik dışındaki bilimlere de ilgi artmaya başladı. Bunların başında bilişsel bilimler (zihin felsefesi ile bağlantılı olarak) ve biyoloji felsefesi geliyordu. Bu alanlar incelendiğinde fiziği model alarak geliştirilmiş birçok kavramın bu bilimlerin pratiği ile pek örtüşmediği görüldü. Bilişsel bilimlerdeki yasa benzeri önermeler fizikteki yasalarda olduğu gibi istisnasız değildi. Evrimsel biyolojide ise analitik apriori kurucu yasalar vardı: Fisher’in Doğal Seçilimin Fundamental Teoremi, Hardy-Weinberg Yasası, Fisher’in Cinsiyet Oranı Teoremi gibi. Newton’un hareket yasaları ise bu türden analitik apriori önermeler değildi. Açıklama vermenin bilim teorilerinin iki temel amacından biri (diğeri öndeyi) olduğunu ve açıklama için yasaların zorunlu olduğunu kabul edersek ve yasayı da fizikte olduğu gibi istisnası olmayan aposteriori doğrular olarak kabul edersek, bilişsel bilimlerin ve biyolojinin bilim olmadığını iddia etmek durumunda kalırız. J. J. Smart ve A. Rosenberg bu sebeplerden dolayı biyolojinin enstrümantal bilim olduğunu bile iddia etmişlerdir. Fakat biyoloji felsefesi veya bilişsel bilimler felsefesi çalışan aklı başında felsefeciler için bu sonuçlar kabul edilebilir değildi. Onlar ilgili alanların pratiğini inceleyerek fizik dışındaki bu bilimlerin açıklama sağlayıp sağlamadığını anlamaya çalıştılar. Örneğin, biyoloji felsefecilerinin bazıları pratikte evrim biyologlarının bu analitik apriori yasaları açıklamalarında nasıl kullandığını inceleyerek bu yasaların ne türden açıklamalar verdiğini anlamaya çalıştılar ve buradan hareketle açıklamada istisnası olmayan aposteriori doğruların açıklama için zorunlu olup olmadığı sorusunu tartışmaya açtılar. Bu şu anda bilim felsefesi yapma yöntemi olarak da yerleşmiş durumdadır ve geçtiğimiz aylarda Kenneth Waters’ın bu yeni akımın felsefedeki epistemolojik ve metafizik problemlerle ilgili sonuçlarını tartışan bir makalesi Philosophy of Science dergisinde yayınlanmıştır. 2012 yılında Bertinoro İtalya’da Avrupa Bilim Fonu Destekli, Avrupa Perspektifinden Bilim Felsefesi Konferans dizilerinin sonuncusu yapıldı ve bu son toplantının başlığı ‘Bilim Felsefesinde Yeni Yönler’di. Bu yeni yönlerle kast edilen şey, bilim pratiğinin önceliğini vurgulamaktı. Daha önce bahsettiğim gibi bunun sonucunda bilim felsefesi hem daha teknik hem de daha spesifik bir alan haline gelmiştir. Bu gelişmeleri çok olumlu buluyorum ve bilim felsefesi yapma tarzımızın bu yönde değişmesi gerektiğine de inanıyorum ancak bir kaygımı dile getirmek istiyorum. Bizler sonuçta felsefeciyiz ve felsefi soruları ikinci plana atmamalıyız. Sadece bilim pratiğine odaklanıp bilim insanlarının ne yaptıklarını kayda geçirirsek yaptığımız iş felsefeden ziyade sosyoloji ve psikoloji ile ilgili bir iş olacaktır. O nedenle, bilim pratiğine odaklanırken felsefi soruları gözden kaçırmamalıyız. Diğer yandan, bilim pratiğinde tespit ettiğimiz şeyler her zaman sorduğumuz felsefi soruların doğru yanıtları olmayabilir. Bilim pratiğinden bağımsız yapılan bilim felsefesi elbette eksik kalacaktır fakat bazı bilim pratikleri de eleştiriyi hak etmiyor değil. Bu meseleyi Hayyam’ın çok sevdiğim bir sözü ile bağlamak istiyorum: “Dolu tası eğri tut ama içindekini dökme.”

TB: Öncül Analitik Felsefe Dergisi olarak çalışmalarınızı uzun zamandır yakından takip ediyoruz ve dergimiz hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyoruz açıkçası. Bize yönelik eleştiri ve tavsiyeleriniz nelerdir?

ME: Her şeyden önce Türkiye’deki çok önemli bir boşluğu dolduruyorsunuz. Analitik felsefe Türkiye’de pek temsil edilmiyor. Derginizin bu alanı yeni nesil felsefecilere tanıtma çabasını takdir ile karşılıyorum. Şu anda gördüğüm kadarı ile daha çok tanıtma yazıları ve çeviriler var. Analitik felsefenin özünü belirli bir tezi savunmak üzere öne sürülen argümanların açık bir şekilde serimlenmesi ve daha sonra eleştirel düşünme araçlarını (dedüktif ve endüktif mantığın araçlarını) kullanarak bu argümanların biçimsel ve içerik bakımdan değerlendirmesi oluşturur. Size tavsiyem bu türden klasik örnekleri derginizde daha çok yer vermeniz; böylelikle sadece analitik felsefenin ne olduğu değil, nasıl yapıldığı konusunda da okuyucu fikir sahibi olacaktır. Ek olarak, genç felsefeci arkadaşlar da bu türden argümantatif makale yazmaları konusunda teşvik edilebilir.

Mehmet Elgin

Prof. Dr. Mehmet Elgin’in yayınlanan akademik çalışmaları:

SCI, SCI-Expanded, SSCI, AHCI ve ESCI’da Taranan Dergilerdeki Yayınlar

  1. Elgin, M and Sober, E, (2017) “Popper’s Shifting Appraisal of Evolutionary Theory” HOPOS: THE JOURNAL OF THE INTERNATIONAL SOCIETY FOR THE HISTORY OF PHILOSOPHY OF SCIENCE, vol. 7 (Spring 2017): 31-55.
  2. Elgin, M and E. Sober “Causal, A Priori and Explanatory: A Reply to Lange and Rosenberg” AUSTRALASIAN JOURNAL OF PHILOSOPHY 93 (1) 2015: 167-171.
  3. Plaisance, K, Reydon, T and Elgin, M “Why the (Gene) Counting Argument Fails in the Massive Modularity Debate: The Need for Understanding Gene Concepts and Genotype-Phenotype Relationships” PHILOSOPHICAL PSYCHOLOGY Vol. 25, No.6, 2012, 873-892.
  4. Elgin, Mehmet, “How Could There Be True Causal Claims Without There Being Special Causal Facts In The World?” PHILOSOPHIA 38(4) 2010: 775-771.
  5. Elgin, Mehmet, “Mathematical Models, Explanation, Laws and Evolutionary Biology,” HISTORY AND PHILOSOPHY OF THE LIFE SCIENCES 32(4) 2010: 433-452.
  6. Elgin, Mehmet “Theory-Laden Observations and Incommensurability.” ORGANON F XV(1)2008: 3-19.
  7. Elgin, Mehmet. “There May Be Strict Empirical Laws in Biology, After All.” BIOLOGY & PHILOSOPHY 21(1) 2006: 119-134.
  8. Elgin, Mehmet. “Biology and A Priori Laws.” PHILOSOPHY OF SCIENCE 70(5) 2003: 1380-1389.
  9. Elgin, Mehmet and Sober, Elliott. “Cartwright on Explanation and Idealization.” ERKENNTNIS57(3) 2002: 441-450.

Alan İndekslerindeki Uluslararası Yayınlar

  1. Elgin, Mehmet. “Special Sciences and Ceteris Paribus Laws.” PHILOSOPHICAL WRITINGS27 2004: 15-28.

Tam Metni Konferans Sonrası Kitaplarda Yayınlan Uluslararası Makaleler

  • Elgin, Mehmet, “Reductionism in Biology: An Example of Biochemistry,” in: THE PRESENT SITUATION IN THE PHILOSOPHY OF SCIENCE. PHILOSOPHY OF SCIENCE IN EUROPEAN PERSPECTIVE V. 1, Edited by Friedrich Stadler Together with Dennis Dieks, Wenceslao J. Gonzales, Stephen Hartman, Thomas Uebel and Marcel Weber. Berlin: Springer 2010, ss. 195-203.
  • Elgin, Mehmet. “Falsificationism Revisited.” In LOGIC AND PHILOSOPHY OF SCIENCE. VOLUME 5 OF THE PROCEEDINGS OF THE XXI WORLD CONGRESS OF PHILOSOPHY.Edited by Stephen Voss, Berna Kılınç, and Gürol Irzık. Philosophical Society of Turkey, Ankara, 2007: 101-106.

Kitap İçinde Bölüm

  • Elgin, M., “Bilim Felsefesi”. İçinde: BİLİMİN GELİŞİMİ, DOĞASI VE ÖĞRETİMİ, Nilgün Yenice (Ed.), Anı Yayıncılık, 2015: 45-94.
  • Elgin M., “William Whewell ve Bilimsel Teorilerin Epistemolojik Değeri”. İçinde: CEMAL YILDIRIM’A ARMAĞAN: BİR US VE BİLİM SAVAŞÇISI, K. Arapkirlioğlu, Hürkan Çelebi, Nurtaç Ekşi, Ruken Kızıler ve Yaman Örs (Der.), İmge, 2008: 353-374.
  • Elgin, M., “Evrim Teorisi ve Altruizm”. İçinde: ULUĞ NUTKU’YA ARMAĞAN, M. Elgin and Ç. Veysal (Eds.), İnkilap Yayınları, 2006: 407-419.

Alan İndekslerinde Taranan Türkçe Dergilerdeki Makaleler

  • Elgin, M “Uluğ Nutku’nun İnsan Anlayışına Evrimsel Yaklaşım” FELSEFELOGOS 57 (2015): 99-115.
  • Elgin, M., “Bağlam Rasyonalizmi ve Bilimde İlerleme,” FELSEFE TARTIŞMALARI 33 (2004): 69-80.
  • Elgin, M., “Tümevarım Üzerine Bir 19. yy Tartışması,” FELSEFELOGOS 1 (2004): 55-66.

Diğer Türkçe Dergilerdeki Makaleler

  • Elgin, M., “Darwin, Modern Sentez ve Bilim Felsefesi,” HISTORIA 1923 (5): Yaz 2018.
  • Elgin, M “Bilim Felsefesi, Evrim Teorisi ve Bilim Eğitimi”, ELEŞTİREL PEDEGOJİ 45 2016: 64-69.
  • Elgin, M., “İnsan Nedir? Sorusu Evrim Teorisi Çerçevesinde İşlenebilir mi?” COGİTO Güz 2009: 283-298.

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, din, epistemoloji ve siyasetle ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Kürtaj - John-Stewart Gordon

Sonraki Gönderi

Kusurlu Bir Tanrı - Yoram Hazony

En Güncel Haberler Felsefe Röportajları