Willard Van Orman Quine: Bilim Felsefesi – Robert Sinclair (Internet Encyclopedia of Philosophy)

///
300 Okunma
Okunma süresi: 54 Dakika

W. V. O. Quine (1908-2000), felsefeyi genel deneysel bilim alanından ayrı bir etkinlik olarak düşünmedi. Bilime olan ilgisi, en iyi tabiri ile bir bilim felsefesi olarak değil, bilimsel araştırmayı canlandıran aynı empirik ruhla sürdürülen bilimin doğası üzerine bir dizi düşünceler olarak tanımlanır. O halde Quine’ın felsefesi, bilimi yine bilimin kendi kaynakları içinden anlamaya yönelik sistematik bir girişim olarak görülmelidir. Bu tasarı, bilimsel kuramlaştırmanın hem epistemolojik hem de ontolojik boyutlarını araştırmaktadır. Quine’ın epistemolojik kaygısı, bilimsel teorileri başarılı bir şekilde edinmemizi incelemek, ontolojik ilgi alanları ise bu teorinin daha fazla mantıksal düzenlemesine odaklanmaktır. Bu nedenle, yetersiz duyusal girdiye dayanarak ayrıntılı bilimsel teorileri nasıl geliştirdiğimize dair gelişmiş bir bilimsel açıklama sağlama girişiminden oluşan, bilinen meşhur adıyla ‘doğallaştırılmış epistemoloji’yi savunuyor. Quine ayrıca, gerçekliğin en genel özelliklerinin, kapsamlı sistematik bir dünya görüşünü kabul etmemiz göz önüne alındığında hangi nesneleri gerçek olarak kabul etmemiz gerektiğini açıklığa kavuşturarak formel mantığın kullanılmasıyla incelenebileceğini savunuyor. Bu meselelerin takibinde, Quine, bu felsefi kaygıları, deneysel bilimin açıklayıcı gücünün merkezine aldığı açıklık, deneysel yeterlilik ve fayda standartlarına göre yeniden formüle eder ve  dönüştürür. Sadece birkaç filozof Quine’in katı standartlarını benimsemiş veya ona ait görüşlerin ayrıntılarını kabul etmiş olsa da, onun natüralizmi tarafından tavsiye edilen felsefe ve bilim felsefesinin genel empirik yeniden yapılandırması çok etkili olmuştur. Bu makale, Quine’in doğalcı felsefe anlayışına genel bir bakış sağlar ve bilimsel pratiğin epistemolojik ve ontolojik unsurlarını incelemesinin üzerinde durur.


İçindekiler

  1. Natüralizm
  2. Doğallaştırılmış Epistemoloji
  3. Teori, Kanıt ve Eksik Belirlenim
  4. Ontoloji, İzah ve Teorinin Sistemli Düzenlenmesi
  5. Fizikselcilik, Araçsalcılık ve Gerçekçilik
  6. Quine’ın Etkisi
  7. Quine’ın Muhalifleri
  8. Referanslar ve Ek Okuma
  9. Birincil Kaynaklar
  10. İkincil Kaynaklar

1. Natüralizm

Batı düşünce tarihindeki bir ana tema, felsefe ve bilim arasındaki ilişkiyle ilgilidir. Felsefe, genellikle formel ve ampirik bilimlerde yapılan çeşitli iddiaları bir şekilde destekleyen veya doğrulayan bir dizi genel koşul sağlamasıyla tasvir edilir. Platon, geometrinin filozofları ideaların duyuüstü gerçekliğine veya form alemine – dünyanın sıradan duyusal algıda nasıl göründüğünü şekillendiren üstün bir gerçeklik seviyesine – doğru bir rasyonel içgörü ile donatmaya nasıl yardımcı olduğunu açıklar. Benzer bir şekilde Descartes, zihnin içeriğinin ve faaliyetlerinin içsel yansımasının, ortaya çıkan modern bilimsel dünya görüşünün temelini oluşturan şüphe duyulamaz gerçekleri ortaya çıkardığını savunur. Benzer bir şekilde Descartes, zihnin içeriğinin ve faaliyetlerinin içsel yansımasının, ortaya çıkan modern bilimsel dünya görüşünün temelini oluşturan şüphe duyulamaz gerçekleri ortaya çıkardığını savunur. Son olarak Kant, deneyimi ve bilimsel bilgiyi mümkün kılmada insan aklının aktif yapılandırma rolünü savunur.

Bu tür örnekler, felsefenin, bilimsel araştırmanın belirli sonuçlarını bir şekilde haklı çıkarmaya, temellendirmeye veya desteklemeye hizmet eden genel gerçekleri sunduğunu, felsefenin öne çıkan tarihsel öz-anlayışını ve onun bilimle ilişkisini vurgulamaktadır. Bu genel resimde felsefe bir bilim olarak değil, deneyim ve deneyden farklı olarak ve dahası bilimsel iddialar için güvenli bir temel oluşturan a priori kaynaklar sağlamak olarak düşünülmektedir. Locke’dan Russell’a uzanan felsefede empirisist gelenek, tüm temel bilginin kaynağını deneyimde bulduğu görüşüyle, bu a priori felsefe anlayışına kullanışlı bir tezat oluşturur. Bu genel resimde felsefe bir bilim olarak değil, deneyim ve deneyden farklı olarak ve dahası bilimsel iddialar için güvenli bir temel oluşturan a priori kaynaklar sağlamak olarak düşünülmektedir. Locke’dan Russell’a uzanan felsefede empirisist gelenek, tüm temel bilginin kaynağını deneyimde bulduğu görüşüyle, bu a priori felsefe anlayışına kullanışlı bir tezat oluşturur. Deneyciler, felsefeyi bilime daha yakın bir şekilde hizalama fikrine daha sempati duydular, ancak deneyime bağlı görünmeyen mantıksal ve matematiksel bilginin doğasıyla ilgili bir sorun devam etti. Rudolf Carnap’ın mantıksal empirisizmi, analitik-sentetik ayrımı kullanımıyla çoğu kez bu spesifik epistemolojik zorluğa yanıt olarak sunulur (bkz. Quine 1995a; muhalif görüşler için bkz. Richardson 1998, Friedman 2006). “Tüm bekarlar evli değil” gibi ifadeler analitik kabul edildi ve kullanılan kelimelerin anlamı bakımından doğruyken, “Bazı bekarların boyu 1,80 cm’den uzundur” gibi sentetik iddialar, terimlerinin anlamı ve deneyim yoluyla doğru olarak belirlenir.

Mantıksal ve matematiksel iddialar da dahil olmak üzere analitik ifadeler, dünya hakkında önemli bir bilgi sağlamaz, yalnızca belirli terimlerin bir dilde geleneksel kullanımını bildirir. O halde analitik ifadeler dünya hakkında herhangi bir iddiada bulunmaz, ancak bir dili inşa etme şeklimizin spesifik bir ürünüdür. Mantık ve matematiğin a priori (şimdi analitik olarak düşünülen) karakteri bu tür terimlerle tasvir edildiğinde, ayrı bir bilgi türü oluşturmaz ve bu durumda, tüm bilginin kaynağının deneyimde olduğu şeklindeki empirisist bağlılıkla çelişir. Carnap daha ileri giderek, felsefeyi bilimsel iddiaların formel dilbilimsel yapısının analizi ile ilgilenen bir alan olarak düşündü. Daha sonra felsefe, bilimsel dilin analitik çerçevesine odaklanır ve yerini formel bilimler içinde bir tür alt disiplin olarak bulurken, deneysel bilimlerden farklı kalmaya devam eder (bkz. Carnap 1935).

Quine’ın felsefi sorgulama görüşü, Platon, Descartes ve Kant’ta görüldüğü şekilde felsefenin bilimle olan ilişkisinin a priori kavrayışı ile bağlarını kopartır. Her ne kadar kendisini empirisist geleneğe karşı daha fazla sempati duyuyor halde bulsa da (bu özellikle Russell’ın ve Carnap’in felsefeyi daha bilimsel hale getirme konusundaki özgün girişimleri bakımından doğrudur), aynı zamanda analitik ve sentetik ifadeler arasındaki ayrım üzerinden mantık ve matematiğin a priori statüsünü koruma girişimi olarak gördüğü şeyi de reddeder (1981, 67-72). Onun bilim tartışmasını şekillendiren temel felsefe ve felsefi uygulama anlayışı, genellikle natüralizm olarak bilinir; bu görüş, “doğa biliminden önce gelen ilk felsefenin amacının terkedilmesini” (1981, 67) tavsiye eden ve ayrıca “felsefeyi, kendini kendi üzerinden eğiten bir doğa bilimi olarak görmeye hazır olma ve bilimsel bulguların özgür kullanımına izin vermeyi” (1981, 85) kapsayan ve son olarak, “..gerçekliğin belirlenmesi ve tanımlanması önceki bazı felsefelerde değil, bilimin kendi içindedir” (1981, 21) ifadesini tanıyan bir görüştür.

Bu açıklamalar gösteriyor ki Quine felsefenin, kendisini bilimden ayıran ve dahası, bilimde bulunan metodları ve prosedürleri eleştirel olarak değerlendirmek ve temel almaktan bağımsız bir bakış açısı olarak hizmet edebileceği özgün bir bakış açısını ya da bilgi türünü koruduğu görüşünü reddeder. Sonuç olarak, bizzat deneysel bilimlerin kendi kaynakları ile felsefi meselelerin peşinden gidilmesini önermektedir.

Dolayısıyla, örneğin, bilimsel bilginin felsefi davranışı, tam da inceleme altında olan o bilgiden farklı bir nitelikteki bakış açısı üzerinden ilerlemiyor.

Burada, Quine sıklıkla Neurath’ın değişikliklerin limana demir atıldığında değil; parça parça, deniz üzerindeyken yapılması gerektiğini anlatan tekne metaforuna başvurur. Ayrıca hem filozofun hem de bilim insanının aynı gemide olduğunu vurgular (1960, 3; 1981, 72, 178). Quinecı filozof daha sonra bilim tarafından sağlanan süregelen bilgi sistemi içinden başlar ve bilimi anlamak için bilimi kullanmaya devam eder. Quine, bu çeşitli noktaları ortaya koyarken, bilimin doğasına veya felsefi araştırmalar açısından buna neden bu kadar öncelik verilmesi gerektiğini düşündüğüne dair birkaç açıklama sunar. Bunun nedeni, kısmen, onun “bilim” terimini, yalnızca ‘sağlam’ ya da doğa bilimleri için değil, aynı zamanda psikoloji, ekonomi, sosyoloji ve hatta tarihi de kapsayacak şekilde oldukça geniş bir şekilde geçerli olacak şekilde kullanmasıdır (Quine 1995, 19; ayrıca bkz. Quine 1997). Ancak bakış açısının merkezinde olan daha dayanaklı bir neden, tüm bilginin dünyayı doğru bir şekilde anlamaya çabalaması ve dolayısıyla iddialarının nihai testi olarak gözleme cevap verir nitelikte olmasıdır. Bunu insan bilgisinin ortak arayışı olarak gördüğümüzde ve Quine’ın geniş ‘bilim’ kullanımıyla birleştirdiğimizde, böyle bir anlayış kazanmaya yönelik herhangi bir teşebbüs, genel bir bilimsel ruhla ilerlemek olarak düşünülebilir. Quine daha sonra, tahmin yoluyla test edilebilen bir teoriye ne kadar önemsiz olursa olsun katkıda bulunan herhangi bir ifadeye bilimsel statü yükler (1992, 20).

Bu noktalar, Quine’ın, bir yorumcunun “bilginin kusursuzluğu” adını verdiği şeye ilişkin genel görüşünden destek alır (Hylton 2007, 8-9). Genel bilgi sistemimizin bu kusursuzluğu, aralarında herhangi bir önemli kesinti veya boşluk olmaksızın tüm bilgi iddialarının nasıl eşit olduğunu vurgulamaktadır. Öyleyse, bu görüşe göre, kanıtların farklılaşma standartlarına yanıt verebilecek farklı ve kendine özgü bilgi türleri yoktur. Quine, insan bilgisini, gözlemlenen şeyi ne kadar iyi barındırdığına ve açıkladığına göre kabul edilen, reddedilen ya da değiştirilen, her şeyi kapsayan tek bir inanç sistemi olarak görür. Bazen bu noktaya,  doğru iddialarda bulunmak adına yapılan tüm girişimlerin, genel anlamda, bilimsel bilginin ayırt edici özelliği olan aynı bulgu ve test edilebilirlik standartlarına cevap verir nitelikte olmasının kesintisiz (zincirleme) görüldüğü, daha gelişmiş bilim iddiaları ve sağduyusal iddialar arasındaki ‘sürekliliğin’ altını çizerek değinir (1976b, 233). En önemlisi, bu, Quine’ın insan bilgisine herhangi bir a priori unsuru reddetmesiyle sonuçlanır. Bu nokta, bugünkü en sofistike formülleştirilmesini Carnap’ın analitik-sentetik ayrımını kullanmasıyla aldı. Quine, analitik ve sentetik doğrular arasındaki herhangi bir keskin ayrımı reddederek, deneysel bilgi sistemimizde bulunanlardan kategorik olarak farklı olan her türlü bilginin daha da reddedilmesine yol açmıştır (ayrıntılar için, bkz. Quine 1951; Hylton 2007, 48-80 ). Şunu da söyleyebiliriz ki, bilgiye karşı bu bakış açısı, Quine’ın felsefe görüşünü, bilimsel pratiğin felsefi incelemesi ile aşağı yukarı özdeş olarak pekiştirmeye hizmet eder.

Öyleyse hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Quine, bilimi bilgiyi edinme konusundaki en başarılı girişimimiz olarak görüyor. Buna göre, eğer felsefi çalışma insan bilgisine katkıda bulunacaksa, dünyayla ilgili başarılı bilgi edinmeye yönelik bu süregiden girişimin içinde yer almalı ve aynı bilimsel açıklık, fayda ve açıklama standartlarını arzulamalıdır. Bu perspektiften bakıldığında, felsefi düşünme gündelik terimlerimizin eleştirisiz kullanımına basitçe arkasını yaslayamaz; bilimlerde bulunan katı standartlara dayalı olarak endişelerini formüle etmek için yeni yolları önermeye ihtiyacı vardır. Quine’ın felsefi ilerlemeye ve bilginin ilerlemesine yardımcı olarak vurguladığı türden standartlar düşünüldüğünde, felsefede kullanılan kelime haznesinin çoğunun onun standartlarını karşılamadığını öğrenmek belki de şaşırtıcı değildir. Daha sonra, doğalcı felsefe anlayışının amaçları açısından yeterince açık olmadığı ve tartıştığı konulara ilişkin kavrayışımızı ilerletmekten aciz olduğu için onu reddedecektir (bkz. Hylton 2007, 11; Quine 1981, 184-6; 1987). Quine’in felsefi kaygılar karşısındaki temel tavrının diğer felsefi yaklaşımlardan en açık şekilde ayrıldığı yer belki de burasıdır.

Quine’in düşüncesindeki bu eğilimin bir örneği, bizzat “bilgi” kavramının kendisinde bulunur. Bu terimin günlük kullanımı itiraz edilemez olsa da Quine, kendi bilgi teorisinin bilimsel taleplerini karşılamak konusunda müphem kaldığını çünkü açık ve keskin sınırları kabul etmediğini düşünüyor. Örneğin, birinin bir şeyi “bilmesi” için ne kadar kanıta ihtiyaç duyulduğu veya bir inancın hakiki bilgi olarak sayılması için ne kadar kesinlik gerektirdiği belirsizliğini koruyor (Quine 1987). Sorunlarımızın ve çözümlerimizin açık ve kesin ifadesinde bilgi veya kanıt gibi kavramları kullanmaya devam edersek, bilgi teorisinde ilerleme sağlanamaz. Onun, bilgiye olan bilimsel yaklaşımının daha teknik kullanımlar gerektirdiği göz önüne alındığında, Quine, “bizim teorimiz” ya da “bizim dünya sistemimiz” gibi ifadeler kullanmanın daha iyi olacağını düşünüyor. Bu ifadeler, bahsedilen kavramları ve onların meydana getirdiği endişeleri bir kenara bırakıp asıl önemli olan sorulara hitap etmeleri konusunda yeterince açıktır ya da açık hale getirilebilir.

Bu tutum, Quine’in ontolojik sorulara ilgisiyle de görülebilir. Burada, bilimsel bilgi sistemimizi inceler. Bunu, bilimsel bilgi sistemimizin nasıl daha iyi formüle edilebileceğini, basitleştirilip basitleştirilemeyeceğini açıklığa kavuşturmak ve onun temel ontolojik kabullerini daha açık hale getirmek amacıyla yapar. Buradaki merak, bilimsel teorimizin ne tür objeleri gerçek olarak aldığını açıkça belirtmek için hangi genel kategorilere ihtiyaç duyulduğunun belirlenmesi ile ilgilenişi açısından felsefi kalmayı sürdürür. Bu tür endişeler, doğa bilimlerinin daha odaklanmış deneysel çalışmalarından daha soyut olsa da, Quine bunları bu tür bilimsel sorulardan farklı kabul etmez:

Ontolojik filozofun kaygıları ile …[zooloji, botanik ve fizik] arasındaki farkı ayıran şey, yalnızca kategorilerin genişliğidir. Genel olarak fiziksel nesneler göz önüne alındığında, doğa bilimci, vombatlar ve tek boynuzlu atlar hakkında karar verecek kişidir. Sınıflar göz önüne alındığında …özellikle herhangi bir asal sayı olup olmadığını söyleyecek kişi matematikçidir… Öte yandan, ontolojiye devredilen şey, sınıfların ya da fiziksel nesnelerin kendi alemlerinin vb. eleştirisiz kabullenilmesinin ince elenip sık dokunmasıdır.

Ontoloji hakkındaki genel endişeler, elektronların veya kuarkların var olup olmadığı konusunda belirli bilimsel kararları olan bir parçadan ibarettir; elektronların veya kuarkların bu özel kabulüne adalet sağlamak için gereken geniş kategorilere yönelik felsefi incelemelerinde daha geneldirler. Bu endişeleri yerine getirirken, Quine, bilimsel teorimizin birinci dereceden mantık çerçevesine uymasını, fiziksel nesnelerin ve kümelerin bir ontolojisine sahip olmasını ve ayrıca fizikalizm standartlarını karşılamasını gerektirir (“fizikalizm” teriminin standart olmayan bir kullanımını savunmasına rağmen) (Bkz. Hylton 2007, 324). Quine, teorimizin bu mantıksal “tasnifini” sürdürürken, insan bilgisini kalibre etmek için birçok filozofun aşırı derecede kısıtlayıcı bulduğu kriterlere başvurur. Yine de, o teoriyi kabul edişimiz göz önüne alındığında, neyi gerçek olarak kabul edeceğimizi açıklığa kavuşturmanın tek yolunun bu tür standartlar olduğunu düşünüyor. Daha az katı standartlara razı olmak, bilgimizin nihayetinde var olan şey hakkında bize söylediklerini belirsizleştirecektir.

Felsefi kaygılarımızı bu şekilde yeniden formüle etme ihtiyacı, Quine’ın bilimdeki teorik ilerlemeye yönelik tutumunun önemli bir özelliğini vurgular. İlerlemeler genellikle, kullanılan kavramların muğlaklığının, sorularımızın kendilerinin başarılı bir şekilde ele alınamamasına sebep olduğunun kabul edilmesi ile elde edilir. Burada verilebilecek en uygun karşılık, kavramlarımızın bizi yüzüstü bıraktığını kabul etmek ve böylece araştırılan fenomene dair verimli açıklamalar sağlayan daha iyi bir formülasyon aramak olacaktır. Sonuç olarak, daha fazla anlayış vaadini taşıyan bilimsel formülasyonlar lehine bazı felsefi sorunlardan vazgeçilmesi gerekirse, Quine, bu eski sorunlar ve bunların formülasyonlarının çok daha kötü olduğunu iddia ederdi. Quine, bu bilimsel standartlara göre açıklığa kavuşturulabilen felsefi problemlerin dikkate alınmaya en çok değecek felsefi problemler olduğunu düşünür (bkz. Hylton 2007, 11-12; Kemp 2006, 151-164). Daha sonra, bilimsel ilerlemenin, genelde bilginin büyümesini engelleyen türde problemlere yol açan ilgili terimlerin, kavramların, sorunların veya ayrımların kaldırılması ile başarıldığı gerçeğinin etkisi altında kalır.

2. Doğallaştırılmış Epistemoloji

Quine’ın bu genel perspektifi insan bilgisi çalışmasına genişletmesi, onun, bilginin felsefi işleyişinin insanların dünyaya dair sistematik bir bilimsel anlayışı nasıl geliştirdikleri hakkında bir bilimsel açıklama olarak sunulduğu, ünlü doğallaştırılmış epistemolojisinde sonuçlanır. Quine, temel epistemolojik projesini şu şekilde tasavvur ediyor:

Benim için doğallaştırılmış epistemoloji işi, bir uçtaki yüzeyde görünenlerimizin bombardımanını diğer uçtaki bilimsel çıktılarımızla birleştiren nedensellik ve ima zincirlerinin gelişmiş bir anlayışıdır. (1995c, 349)

Bu, bireyin ve/veya insan ırkının, dış dünyadan sorumlu bir teoriyi mevcutta edinmesinin rasyonel yeniden inşasıdır. Değindiği soru şudur: bizler, fiziksel dünyanın fiziksel sakinleri, bu dünyaya dair bilimsel teorimizi, onunla olan yetersiz ilişkilerimizden -sadece ışınların ve parçacıkların yeryüzü üzerindeki etkilerinden ve yokuş yukarı yürüme zorluğu gibi birkaç olasılık ve sondan- nasıl tasarlayabiliriz? (1995a, 16)

İnsan bilgisinin doğallaştırılmış bir anlayışı, duyusal yüzeylerimizin aktivasyonu ile dünya hakkındaki teorik söylemimiz arasındaki bağlantıların gelişmiş bir bilimsel açıklamasını sağlamayı amaçlamaktadır. Kısaca söylemek gerekirse Quine, dünya hakkındaki bilişsel söylemin sistematik olarak duyusal uyarımla nasıl ilişkili olduğunu açıklamaya çalışıyor. Bilimsel araştırmanın bazı bağımsız felsefi tasdikleri için epistemolojik araştırmayı reddettiğinden, Quine’ın kendi projesi insan bilgisini anlama amacına uygun olduğunu düşündüğü her türlü bilimsel kaynağı önceden varsayar ve dolayısıyla kullanır (1992, 19).

Böylece Quine, deneysel bilginin epistemolojisinin geleneksel sorununu ele alır ve onu özellikle bilimsel terimlerle yorumlar. Bu bakış açısından, epistemolojik problemlerin bilimde bulunan anlaşılırlık, kanıt ve açıklama standartlarına göre yeniden formüle edilmesi gerekir. Bu, Quine’ın projesinin bir parçasını oluşturan “gözlem cümlesi”, “sinirsel alım” ve diğer çeşitli teknik terimleri kullanmasını açıklar. Bunların hepsi, deneysel bilimin metodolojik diktelerine uyma konusundaki belirgin kabiliyetleri nedeniyle seçilmiştir. “Deneyim”, “duyu verileri” ve “dış dünya” gibi olağan felsefi kavramlar, Quine’ın doğallaştırılmış epistemoloji anlayışı tarafından desteklenen bilimsel anlayış ve açıklama türünü ilerletmek için fazla belirsizdir. Bunları “uyarımlar”, “duyu alıcılarının tetiklenmesi” ve “gözlem cümlesi” şeklinde bilimsel olarak kabul edilebilir karşılıklarla değiştirir.

Belki de bu yöndeki en önemli hamlesi, bilgimizi temellendiren veya haklı çıkaran deneysel olarak “verilmiş” olan herhangi bir gözlem anlayışının reddedilmesidir. Burada Russell ve Popper’ı takip eder ve saf gözleme başvurma yoluyla teorilerimizin doğrulanmasını sağladığı için tümevarımı reddeder (bkz. Lugg 2006). Bunun yerine Quine, duyusal uyarıma verdiğimiz tepkilerden bilginin nasıl ortaya çıktığını ve gözlem cümlelerinin (sadece uyarıma dayalı olarak kabul etmeye veya reddetmeye meyilli olduğumuz cümlelerin) bu tepkilerle nasıl ilişkili olduğunu inceler. Quine’a göre, bilimin kendisi bize, dünya hakkındaki bilgimizin, enerjinin duyusal yüzeylerimize çarpması yoluyla geldiğini ve sinir uçlarımızın uyarılmasıyla sonuçlandığını söyler (1992, 19). Bu deneysel gerçek, deneyciliğin bilimsel bir doğrulaması olarak duruyor ve Quine’ın doğal bilginin doğası üzerine daha sonraki düşüncelerinin temelini oluşturuyor. Filozoflar insan bilgisini böyle katı bilimsel terimlerle, özellikle de bilgi, anlam ve kavrayış kavramlarını kullanmadan açıklama olasılığı konusunda genellikle şüpheci olmuşlardır. Quine’ın bu tür bir şüpheciliğe tepkisi, onun bu natüralist açıklamanın ayrıntılarını çizme ve böylece insan bilgisini ve bilişsel dil kullanımımızı bu denli katı bilimsel terimlerle anlamanın nasıl mümkün olduğunu gösterme girişiminden ibarettir. Daha sonra, herhangi bir zihinsel kavramı varsaymadan böyle bir açıklamayı sürdürebileceğimizi göstermeye çalışır (bkz. Hylton 2007, 94-5).

Bunu yaparken, insanların bilişsel dili nasıl öğrendiğini açıklayan genetik bir açıklama sunuyor. Böyle bir açıklamanın epistemolojik önemini ortaya çıkarmak için bilişsel dilin öğrenilmesi ile bilimsel bir teori için kanıtsal destek arasında bir paralellik kurar:

Gözlem cümlelerini öğrendikten sonra teorik dili edindiğimiz kanallar, gözlemin bilimsel teoriye kanıt sağladığı kanallarla aynıdır… O halde, gözlem ile bilimsel teori arasındaki kanıtsal destek ilişkisini araştırmak için bir strateji görüyoruz. Kanıtsal bağıntı, öğrenmede fiilen yasalaştırılmış gibi göründüğü için teorik dilin nasıl öğrenildiğini inceleyerek genetik bir yaklaşım benimseyebiliriz. Bu genetik strateji, dil öğreniminin dünyada devam ediyor olması ve bilimsel çalışmaya açık olması sebebiyle caziptir. Bu, bilimsel yöntem ve kanıtların bilimsel olarak incelenmesi için bir stratejidir. (Quine 1975a, 75-6)

Quine’ın hesabına göre, bir cümlenin bilişsel olarak değerlendirilebilmesi için, duyusal uyarıma cevap veren cümlelerle bir şekilde bağlantılı olması gerekir. Çocuğun duyusal uyarılara tepki olarak cümleleri kullanmayı öğrenmesi gerektiğinden, bu tür bağlantıların oluşması dilin öğrenilmesi yoluyla olur. Dil ve dünya arasındaki bağlantı, nedensel olarak sinirsel girdiye bağlı cümlelere dayanarak tanımlanır ve hem dilin öğrenilmesi hem de teorinin kanıtlara yanıt verebilirliği için gereklidir (bkz. Hylton 2007, 95).

Quine’ın dil öğrenimi ve nedensel koşullanma üzerindeki vurgusu, oryantasyonda aşırı davranışçı olduğu için zaman zaman sert bir şekilde eleştirildi (Searle 1987). O zaman bu kararlı davranışçılığın kapsamını netleştirmek önemlidir. (Daha fazla ayrıntı için Gibson 2004’e bakınız.) Daha da önemlisi, Quine, koşullu tepkiyle sınırlanan herhangi bir davranışçılık tanımını reddeder ve “Gördüğüm kadarıyla önemli olan, tüm kriterleri gözlem terimleriyle ifade etmekte ısrar etmektir” diye açıklar (1976a, 58). Onun bakış açısına göre davranışçılık, hipotezlerin tahminini ve test edilmesini kolaylaştıran ve aynı zamanda güvenilir deneysel yöntemle zorunlu kılınmış gözlemlenebilir kanıt ihtiyacı sonucunda oluşan çok önemli bir metodolojik gerekliliktir. Ayrıca bunun “açıklamayı değil, verileri disipline ettiğini” ve mevcut gözlemlenebilir olayın ötesinde herhangi bir kayda değer dil öğrenimini hesaba katmanın, doğuştan gelen önemli bir yeteneği gerektirdiğini açıklar: “Davranışçılık genetik, nöroloji ve doğuştan gelen yetenekleri memnuniyetle karşılar” (2000d, 417). Gözlem cümlelerinin öğrenilmesinde yer alan süreçlerin klasik koşullanmadan farklı olduğu ortaya çıksa bile, Quine bunun yine de davranışçılığın bir reddi olmayacağını vurgular (Quine 1976a, 57). Onun kullandığı anlamda bu terim, yalnızca deneysel yöntemin gerektirdiği gözlemlenebilir kanıtların oluşturulmasıyla ilgilidir. Öyleyse, Quine’ın davranışçılığı tuhaf bir a priori varsayım veya doğrudan deneysel bir önerme değildir, aksine onun kendi natüralizminin kanıtsal ve metodolojik gereksinimlerine bağlılığını gösteren bir dil öğrenimi yaklaşımının adıdır. Böyle bir vaat için neyin gerekli olduğu konusundaki anlayışı, dili ve insan bilgisinin doğasını incelerken bu davranışçı duruşu kullanmasıyla sonuçlanır.

Quine’ın genetik açıklaması, daha sonra bu metodolojik gerekliliği, çeşitli duyusal uyarım biçimlerine tabi olan insan çocuğunun nasıl bir dünya teorisi edinebileceğini düşünmek konusunda fayda sağlar. Quine, bilginin kendisini dilimizde cisimleşen bir şey olarak kabul eder, bu yüzden bu dilin nasıl öğrenildiğinin incelenmesi, gözlem cümleleri ile duyusal uyarım arasındaki nedensel ilişkilerin bilimsel teorimiz için nasıl kanıt sağladığını daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Temel bilişsel kelime dağarcığımızdan başlayarak, çocuğun duyusal uyaranlara basit ilkel tepkiler vererek başladığını ve başkalarının teşvik edişleri ve engel koyuşları ile yavaş yavaş daha da karmaşıklaşan dil ve bilginin ortaya çıktığını görüyoruz. Quine, çocuğun atacağı çeşitli adımları tanımlarken, çocukların sinirsel girdilerle doğrudan ilişkilendirme yoluyla öğrendikleri ifadeler olan gözlem cümlelerinin önemini vurgulamaya devam ediyor (Quine 1995a, 22-25).

Willard Van Orman Quine (1908-2000)

Gözlem cümleleri, ilgili uyarının belirli bir anında bir bireyin onayını veya karşıtlığını doğrudan komuta etme gerekliliği ile birlikte, farklı durumlarda doğru veya yanlış olan cümlelerin önemli bir alt kümesidir (Quine 1992, 3). Gözlem cümlelerinin önemi hiçbir zaman gereğinden fazla vurgulanmış olmaz, çünkü onlar bilimin nihai nesnel kontrol noktası olarak hizmet ederler. Bilimsel teorimiz tarafından ifade edilen bir hipotezi test eden öngörü, bir gözlem cümlesinin ifadesiyle sağlanır. Gözlem cümlesini son kontrol noktası yapan, fazla düşünmeden, sinirsel girdinin doğrudan karar vermesi gerekliliğidir. Öznelerarasılığın daha ileri gerekliliği, bir acı ya da duygunun bildirilmesinden farklı olarak, gözlem cümlesinin, bilimin nesnel doğasının kaynağını açığa çıkararak, topluluğun dilsel olarak yetkin tüm üyeleri ile aynı karşılığı verdiğine işaret eder.

Daha sonra çocuğun, gerekli uyaranla karşılaştığında “süt” gibi sinirsel girdilere yanıt olarak belirli gözlem cümleleri söylemeye şartlandığını düşünebiliriz. Zamanla çocuklar, hem onaylayıp hem de karşı çıkmayı öğrenirler, bir cümleyi kendilerinin o ifadeyi söylemelerine neden olacak şekilde uyarıldığında onaylamayı, bu cümlenin söylenmesine neden olmayacak şekilde uyarıldığında ise muhalefet etmeyi öğrenirler. Quine, “Süt”, “Köpek”, “Kırmızı” ve “Yağmur yağıyor” gibi gözlem cümlelerinin nasıl bir bütün olarak veya holofrasik olarak ele alınması gerektiğini vurgular; ister tek bir kelime ister birden fazla kelime içersin, her ifade, tamamlayıcı kelimeler içermeye değil, bir bütün olarak dürtüye koşullanmıştır: “Her bir ifade, bir dürtüyle ve türevsel olarak ona benzer dürtülerle ilişkilendirilerek bozulmadan öğrenilen ifadelerdir.” (Quine 1984, 15). Bu türde her gözlem cümlesi, koşullandırma aracılığıyla elde edilen algısal olarak benzer bir dizi sinirsel girdi ile ilişkilendirilir. Quine, algısal benzerliği, bireyin pekiştirme ile test edilebilen sinirsel girdisi ile yine bireyin tepkilerinin yok olması arasındaki bir ilişki olarak tanımlar. Quine, algısal benzerliği şu şekilde açıklar: “Tüm öğrenmelerin, tüm alışkanlık oluşumunun, geçmiş deneyimlerden tümevarım yoluyla tüm beklentilerin temelidir; çünkü benzer olayların birbirine benzer devamları olmasını beklemeye doğuştan yatkınız.” (Quine 1995b, 253).

Sinirsel girdi ve gözlem cümleleri arasındaki ilişki, daha sonra koşullu tepki ve algısal benzerliğin öznel standartları yönünden anlaşılır. Bununla birlikte, yalnızca Quine’ın epistemolojideki son yazılarından bazılarında çözülmüş olan kalıcı bir zorluk vardır (bkz. Quine 1995a, 1996, 2000a). Basitçe söylemek gerekirse, sorun “sinirsel alımımızın kişiye özel oluşu ile tanıklığımızın aleniyeti arasındaki boşluğu” kapatmakla ilgilidir (2000e, 409). Uzak sahne olarak adlandırabileceğimiz, iki muhatabın çevresindeki ortamı düşünün. Gözlem cümleleri bu uzak sahneyi bildirme eğilimindedir ve gördüğümüz şey üzerindeki uzlaşmamız bu tür sözlü raporlarla kaydedilir. Uzak nesnelerden sinirsel girdilerimize kadar olan nedensel zinciri düşündüğümüzde, paylaştığımız tek şeyin ifadelerimizin bu uzak nedeni olduğunu fark ederiz; yani ikimiz de tavşanların yanında “tavşan” diyoruz ama sahneye bakış açımız farklı ve sinir uçlarımız arasında homoloji (ortak bir sinirsel yapı) yok. Bu sinirsel çeşitliliğe rağmen, aynı kelimeleri aynı nesneyle ilişkilendiriyoruz. O zaman sorun şudur: “Yakın heterojenlik karşısındaki bu uzak harmoni nasıl açıklanacak?” (Quine 2000e, 407).

Quine’ın yanıtı, “algısal benzerlik standartlarının önceden belirlenmiş uyumu” dediği şeyi içerir (1996). Quine, her bireyin öznel benzerlik standartlarına ve öğrenmedeki merkezi rolüne yaptığı tanıdık vurgusuyla başlar. Sinirsel alımın her bir parçası diğerine olduğundan daha fazla benzer, bu da benzerliklerin yanı sıra farklılıkları da fark etmemizi sağlar. Bununla birlikte, bu tür algısal benzerlikler aramızda özeldir ve hiçbir alıcıyı paylaşmayız ya da bunlar benzer değildirler, ancak yine de kendimizi geçen gösteri üzerinde uzlaşırken buluruzBen “tavşan” diyorum, siz de katılıyorsunuz; bu durumda benim sinirsel alımım, şu anki “tavşan” alımınız gibi algısal olarak öncekilere benzerdi. Bu yakınsamayı açıklayan şey, benzerlik ölçeklerimiz arasında önceden kurulmuş bir uyumdur. Genel olarak, iki olay benim için algısal olarak benzer sinirsel girdiler ürettiğinde, sizin için de algısal olarak benzer olma eğilimindedirler. Bu benzerlik ölçütlerinden bazıları doğuştan gelmelidir, çünkü öğrenme onlarsız başlayamaz. Quine daha sonra algısal benzerlik standartlarımızın kısmen doğuştan geldiği ve önceden belirlenmiş bir uyum içinde olduğu sonucuna varır. Bu uyum, doğal seleksiyonla daha da iyi açıklanır:

Başarılı tümevarımda, başarılı beklentide hayatta kalma değeri vardır: yırtıcılardan kaçmamızı ve av peşinde koşmamızı hızlandırır. O halde doğal seçilim, doğal olayların ardışıklığıyla nispeten iyi örtüşen benzerlik standartlarını tercih etmiştir…O…önceden belirlenmiş uyumu açıklar: standartlar büyük ölçüde ırkın, türün genlerinde sabitlenmiştir” (2000b, 2).

İlkel tümevarım veya beklentiyle başarılı bir şekilde meşgul olma ve aynı zamanda birbirimizle uzak sahne hakkında başarılı bir şekilde iletişim kurma yeteneğimiz, öznel algısal benzerlik standartlarımızın bu uyumuna bağlı olarak ortaya çıkar. Doğal seçilim, atalarımızın algısal standartlarını kendi ortak çevremizle kısmi bir uyum içinde şekillendirerek bunu açıklar. Dil ve dünya arasındaki duyusal bağlantıların oluşması, bu tür biyolojik kökenler aracılığıyladır ve daha sonraki daha gelişmiş bilimsel açıklamalarımızın gözlemine karşı duyarlılığı daha da sağlamlaştırmıştır.

3. Teori, Kanıt ve Eksik Belirlenim

Quine, bilimsel bilginin edinilmesine olan ilgisine ek olarak, teorimizi aşağı yukarı bitmiş bir ürün olarak yansıtır ve bu teori ile kanıtı arasındaki ilişkinin doğasını daha genel bir şekilde ele alır:

Duyusal uyarımımız ile dünya hakkındaki bilimsel teorimiz arasındaki bu şaşırtıcı ilişkiler yumağı içinde, nöroloji, psikoloji, davranışsal dilbilim, genetik veya tarihi takip etmeden minnetle ayırabileceğimiz ve netleştirebileceğimiz bir bölüm var. Bu, teorinin tahmin yoluyla test edildiği kısımdır. Kanıtsal desteğin ilişkisidir ve temelleri mantıksal analizden biraz daha fazlası yoluyla şematize edilebilir. (Quine 1992, 1-2)

Bilimsel ifadelerimiz ile onların gözlemle olan bağlantısının arasındaki mantıksal bağları incelemek, katı bir mantıksal çıkarım meselesi olarak, teorimizin kanıtını içeriyor olduğunun görülebileceğini ortaya koymaktadır (Quine 1975b). Örneğin, bilimsel teorimizin bize metalin fiziksel bileşimi hakkında söyledikleri, ısıtıldığında genişleyeceğini gösterir. Daha sonra yine teorimizi takiben, bir metal parçasını ısıtırsak, bunun, metal parçasının genişlemesine neden olacağı sonucu çıkar. Bilimsel teorimizin öne sürdüğü iddialar, belirli koşullar altında belirli gözlemlerin yapılmasını içerir ve bu tür gözlemler teorinin doğru yolda olduğunun kanıtı olarak kabul edilir. Bu şekilde belirtilen bir hipotez beklendiği gibi gerçekleştiğinde (metal genişler), orijinal hipoteze olan güvenimiz artar ve onu geçici olarak teori birikimimize dahil ederiz. Ancak bu hipotez tahminlerinde başarısız olduğunda, yanlışlanmıştır ve teori daha fazla revizyon gerektirir. Bu revizyonlar, yanlış çıkarımları önlemeli, ancak daha önce revize edilmemiş teorimizin doğru iddialarını içermeye devam etmelidir. Bu, genel olarak Quine’ın, birçok filozofun bilimsel araştırmanın merkezi olarak vurguladığı varsayımsal-tümdengelim yöntemini kabul ettiğini ve ayrıca Karl Popper’ın, gözlemin yalnızca varsayımlarımızı yanlışlamaya hizmet ettiği ve onları asla doğrulamadığı görüşünü desteklediğini gösterir (1992, 12-16).

Ancak, teorimizin gerektirdiği kanıtın doğasıyla ilgili bir sorun var. Daha spesifik olarak, Quine’ın doğallaştırılmış bilgi açıklamasında kanıt rolünün ne olduğunu sorabiliriz (bkz. Davidson 1983). Quine’ın doğallaştırılmış bilgi açıklaması göz önüne alındığında, cevabı bilimsel uygulama ile uyumlu olmalıdır. Zaman zaman gözlem cümleleri için kanıt olarak görülmesi gerektiğini iddia etse de, onlar bu natüralist standarda yetişemezler (1969a). Bunun nedeni, gözlem cümlelerinin aynı zamanda doğruluk değerlerinin değişebileceği durum cümleleri olmalarıdır, oysa teorimiz ve onun çıkarımları (eğer doğruysa) bir kez ve herkes için doğru olacaktır. Öyleyse, teorik ifadelerimiz ile gözlem cümleleri arasında doğrudan çıkarımsal bir bağlantı yok gibi görünüyor (Quine 1975b).

Bilimsel pratiği daha iyi yakalamak için Quine, teori ve kanıt arasındaki bu çıkarımsal boşluğu kapatmaya yardımcı olmak amacıyla “kategorik gözlemler” dediği şeyi sunar. Bir kategorik gözlem, ilkinin bazı deneysel koşulları belirttiği ve ikincisinin bu koşullardan ne çıkacağını önerdiği iki gözlem cümlesini birbirine bağlayan varsayımsal bir ifadedir. Başka bir deyişle, bir gözlem cümlesinin geçerli olduğu her durumda diğerinin de geçerli olacağı yönündeki genel beklentiyi ifade ederler (Quine 1995a, 25). Basit örnekler şunları içerebilir: “Yağmur yağdığında damlalar düşer” veya “Dumanın olduğu yerde ateş vardır.” Quine’a göre bu yapılar, ilgili bir hipotezin kanıtlarının nasıl bulunacağını vurgular: “Bilim insanı, hipotezlerinden, gözlemlenebilir belirli bir durumun başka bir gözlemlenebilir durumu ortaya çıkarması gerektiği sonucunu çıkarır; sonra bir durumu fark eder ardından diğerini bekler. Ne kadar sonuçsuz olursa olsun, hipotezlerinin lehinde veya aleyhinde kanıtlar ortaya çıkar” (2000c, 411).

Kategorik gözlem tarafından tahmin edilen gözlemlenebilir sonuçlar, doğrudan duyusal uyarılmaya koşullanmış gözlem cümleleri biçiminde sunulur ve bu şekilde Quine’ın düşündüğü gibi gözlem ve kanıtlara karşı sorumlu kalır. Ancak kategorik olanın kendisi, arka plan teorimiz tarafından kabul edilen ebedi bir cümledir (bir kez ve herkes için doğru veya yanlış) ve eğer doğruysa teorimize dahil edilebilir (1981, 26). Deneysel yöntem, o zaman inançlarımızı doğrulama kaynağı olarak kalır: “Bilimin gerekçesini ve gerçeğin kanıtını bulduğum yer…gözlemlerin başarılı bir şekilde tahmin edilmesidir…” (Quine 2000c, 412). Bilim adamı, tahmin edilen sonuçları veren bir deney tarafından geçici olarak desteklendiği için, ne zaman X  olursa ardından Y olur inancında haklıdır. Gerekçe ve kanıtlarla ilgili endişeler, gözlem kategorilerinde açıklandığı gibi yerine getirilmiş tahminlerinden kaynaklanan belirli hipotezlerin onaylanmasıyla deneysel durumda paradigma ifadesi kazanır.

Quine daha sonra dünya hakkındaki bilimsel teorimizi, şimdi bir dizi kategorik gözlemden oluştuğu düşünülen kanıtlarını ifade etmek için alır. Ancak, hiçbir kategorik gözlem grubu mantıksal olarak teorimizi ifade etmeyeceğinden, bunun tersinin nasıl tutulmadığını açıklar (Quine 1975b, 228). Bu gerçek ayrıca, birden fazla teorinin kanıtlarla uyumlu olabileceğini, yani aynı kategorik gözlemler grubunu içerdiğini göstermektedir. Bu sonuç genellikle teorinin kanıtlarla eksik belirlenim olarak adlandırılır – teori seçimimizin tamamen kanıtlarla belirlenmediği görüşü. Quine’a göre bu genel tez, teorik ifadelerin birbirinden bağımsız olan herhangi bir kategorik gözlemi ifade etmek konusunda başarısız olduğu, ancak empirik ifadelere sahip olacaklarsa birlikte ele alınmaları gerektiği konusundaki kendisinin teorilere dair bütünsel görüşünden destek alıyor. Öyleyse, Quine’ın, teoriler ile onların kanıtları arasındaki uyumda önemli ölçüde deneysel bir düzensizlik olduğu iddiası sebebiyle, şu söylenebilir ki, kanıt kendi başına tek bir teoriyi benzersiz bir şekilde belirleyemez. Ve bu, birkaç teorinin bu kanıtlarla uyumlu olabileceği ihtimalini ortaya çıkarıyor.

Bu tür düşünceler, eksik belirlenim tezine bir miktar inandırıcılık kazandırsa da, Quine, bu tezi bir kez daha açıklığa kavuşturmaya çalıştığımızda, bunun başlangıçta göründüğü kadar sezgisel olarak makul olmadığının ortaya çıktığını savunuyor. Temel sorun, tezin önerdiği sonuçtan kaynaklanmaktadır, yani eğer genel bir küresel teorimiz varsa, o zaman deneysel olarak eşdeğer başka bir alternatif teori de vardır. O halde sorun, bu bağlamda “alternatif”in ne anlama gelebileceğini anlamaktan ibarettir (1975b, 230-241). Quine, önemsiz vakaları dışlayan ve bize temel tezin ilginç bir formülasyonunu bırakan bu tür alternatifleri anlamlandırmanın bir yolu olup olmadığını merak ediyor. Küresel teorimizin deneysel olarak eşdeğer olan, ancak teorimize cümle cümle tercüme edilemeyen bir alternatifi olduğunu iddia ettiğimiz yerde, teoriler arasındaki farklılığı vurgulamak için birbirleri arasında çevrilmesi fikrine başvurur.

Bu teoriler, kendi dillerinde kullandıkları yüklemlerde farklılık gösterir. Herhangi bir gözlem cümlesinde geçmeyen iki terim olan “molekül” ve “elektron” yer değiştirilerek basit bir örnek verilmiştir. Bu iki teori, aynı gözlem cümlelerini ifade ettikleri için deneysel olarak eşdeğer olacaktır, ancak farklı şeyler söylüyorlar çünkü biri moleküllere belirli özellikler atfederken, diğeri onları inkar ediyor ve elektronlara atfediyor (Quine 1981, 28-9). Birini diğerine başarılı bir şekilde çevirmek, birinin diğerine sistematik bir şekilde dönüştürülmesini gerektirir. Bu görüşlerden ortaya çıkan eksik belirlenim tezi, “dünya sistemimizin, yüklemlerin yeniden düzenlenmesiyle bağdaştırılamayan, deneysel olarak eşdeğer alternatiflere sahip olmak zorunda” olduğunu belirtir (Quine 1975b, 242). Quine, bu durumun ortaya çıkıp çıkmayacağının açık bir soru olduğunu düşünüyor. Ancak, çeviri yoluyla başarılı bir şekilde bağdaştırmanın hiçbir yolunu görmediğimiz deneysel olarak eşdeğer teorileri ortaya çıkarabileceğimiz olasılığını onaylıyor (1992, 97; bkz. Hylton 2007, 189-196).

Quine’ın teorik ifadelerin gerekçelendirilmesini içeren meselelere ilişkin tartışması, doğallaştırılmış epistemolojisinin gerekçelendirmeyle ilgili her türlü normatif kaygıyı ortadan kaldırdığı yönündeki yaygın eleştiriyle keskin bir tezat oluşturuyor. Bu eleştirinin standart referansı, Quine’ın doğallaştırılmış bilgi açıklamasının, “gerekçelendirme merkezli epistemolojinin tüm çerçevesini bir kenara bırakmamızı” ve bunu “ insan bilişinin tamamen tanımlayıcı, nedensel-nomolojik bir bilimi” ile değiştirmemizi istediğini iddia eden Kim (1993) ile birlikte bulunur (224). Doğa bilimlerinin kaynaklarına açık bir şekilde başvurmasıyla Kim, Quine’ın epistemolojik programını sadece mevcut inançlarımıza nasıl ulaştığımızı anlatan ancak bu inançların rasyonel temelini hesaba katamayan ya da hangi inançları kabul etmemiz ya da reddetmemiz gerektiğine dair herhangi bir tavsiyede bulunamayan bir program olarak ele alır. Quinean doğallaştırılmış epistemolojinin, geleneksel normatif epistemoloji projesinin radikal bir reddiyle sonuçlandığı kararına varır.

Quine’ın duyusal yüzeylerimiz ile ileri bilimin ifadeleri arasındaki nedensel bağlantılara yaptığı vurgu, onun bilimin kanıtsal desteğini açıklığa kavuşturma girişiminin bir unsurunu oluşturur, ancak bu, Kim’in normatif kaygısını açıkça ele almayan bir unsurdur. Yani, gerekçelendirme veya inanç nedenleriyle ilgilenmez ve sonuç olarak inançlarımızın değerlendirilmesi için gereken standartları oluşturmaz. Dahası, Quine, duyusal uyarımın kanıt içeren normatif kaygılarla başa çıkamayacağı konusunda hemfikirdir, çünkü bu nedensel “bilgi” kaynağı inançlarımızı haklı çıkarmaz, çünkü duyusal girdimizin farkında değiliz ve ondan hiçbir şey çıkaramayız. Bu anlaşma, Quine’ın pozisyonunun özet ifadelerinde ara sıra “kanıt” kelimesini kullanması nedeniyle kısmen gizlenmiştir. Bununla birlikte, bu kavram Quine’ın doğallaştırılmış bilgi açıklamasının gerektirdiği daha kesin bilimsel formülasyonlarda kullanılmak için yeterince açık değildir. Quine’ın görüşünün “nedensel-nomolojik” unsuruna odaklanarak ve orada gerekçelendirme konusunda belirgin bir ilgi bulamadığı için Kim, doğallaştırılmış epistemolojinin böyle bir endişeden kaçındığı sonucuna varır. Ancak, Quine’ın uyarıcıdan bilime nedensel zincirler tanımını, doğa biliminin deneysel kısıtlamaları içine yerleştirildikten sonra epistemolojiden geriye kalan her şey olarak aldığı için yanılgıya düşer. Quine, gerekçelendirme konusundaki endişelerin, deneysel bağlamlarda en açık ifadelerini, belirli hipotezler onların tamamlanmış tahminlerine yol açtığında bulduğunu düşünüyor. Bu tahmin edilen beklentiler, gözlem cümleleri ile bilimsel teorimizin daha ileri açıklamaları arasındaki çıkarımsal uçurumu kapatmaya hizmet eden kategorik gözlemlerin kullanmasıyla yakalanır.

Bu gerekçelendirme görüşü, Kim’in epistemolojinin inançların gerekçeli olarak kabul edilmesi için yerine getirmesi gereken koşulları gösterdiği yönündeki ısrarıyla da uyumludur. Ayrıca, hangi inançlara sahip olduğumuzu ve hangilerine sahip olmadığımızı da gösterir. Quine, deneysel yönteme başvurması ve gözlemsel sonuçların başarılı bir şekilde öngörülmesi yoluyla hipotezlerin doğrulandığı iddiasıyla, bu hipotezlerin kabul edilmesi gerektiğini, ancak kendi tahminlerine yol açmayan diğerlerinin ise kabul edilmediğini belirtir. Quine’ın bilgi teorisi, normatif epistemolojiyi reddetmek yerine, omum bilimsel kaynaklar ve deneysel yöntemlerle yumuşatılmasını sağlar. Sonuç, Kim’in geleneksel normatif epistemoloji projesi için temel olarak gördüğü bu haklı çıkarıcı endişeleri ele almaya muktedir olan bir gerekçelendirme görüşüdür. Bu, Quine ve eleştirmenlerini ayıran merkezi normatif meselenin, bireysel iddiaların haklı olup olmadığı sorusunu içermediğini, bunun yerine, onun, bilime dair herhangi bir genel değerlendirici bakış açısını dışsal bir felsefi bakış noktasından daha temel bir şekilde reddetmesine odaklandığını göstermektedir. Bu konular hakkında daha fazla bilgi için bkz. Gregory 2008, Johnsen 2005, Roth 1999 ve Sinclair 2004, 2007.

4. Ontoloji, Açıklama ve Teorinin Düzenlenmesi

Quine’ın bilimle ya da bizim kapsayıcı “bilimsel dünya kuramımızla” ilgisi, bu kuramın edinilmesi ve kanıtsal desteğiyle sınırlı değildir, aynı zamanda onun daha ileri ontolojik kabuller sorununu da göz önünde bulundurur. Burada, dünyanın en genel yapısal özelliklerinin nasıl olduğuyla ve bilimsel teorimizin bu ontolojik yapı hakkında bize ne söylediğini daha da netleştirmekle ilgilenir (Quine 1960, 161). Bu tür kaygılar, natüralist filozof için felsefi bir göreve işaret eder: Bilimsel teorimizin nasıl organize edilip sistematize edilebileceğinin ayrıntılı bir değerlendirmesi. Bu, göreceğimiz gibi, Quine’ın bu teoriyi daha da basitleştirme girişimiyle sonuçlanır ve süreçte, bu teoriyi kabul ettiğimizde ne tür nesneleri gerçek olarak kabul etmemiz gerektiğini açıklığa kavuşturmaya yardımcı olur.

Quine, teorimizin bu sistemleştirilmesini gerçekleştirirken, teorinin mantıksal olarak açık ve kesin bir dille ifade edileceği “sistemli düzenlemeden” bahseder (1960, 157). Bu düzenlemenin sonuçları ayrıca, teorimizin bizi, ilk bakışta göründüğü gibi, belirli türdeki şeylerin varlığına bağlamadığını göstermek için çeşitli mantıksal tekniklere başvurduğumuz ontolojik indirgemeye yol açar (Hylton 2007, 245). Düzenlemenin genel amaçları, teorimizi daha açık, daha kesin ve sistematik hale getirmektir. Quine, genel olarak insan bilgisinin iyileştirilmesi amacıyla daha fazla sistemleştirmeye yönelik bu dürtüyü temel olarak alır. Sağduyunun iddialarının ötesine geçerek daha karmaşık bilime doğru ilerlemesine yardımcı olan şey, tam da bu, bilgimize yönelik daha ileri sistematik iyileştirmelerdir (Quine 1976b, 233-234). Bilim insanı, kanıtların kesin incelemesine daha büyük bir sistem ekleyerek, sağduyu anlayışının ötesinde olumlu adımlar atabilir. Quine, mantıksal düzenleme kullanımını motive eden felsefi kaygıları, teorimize daha büyük bir sistem empoze etmeye yönelik bilimsel çabanın doğrudan bir devamı olarak görmektedir (bkz. Hylton 2007, 232-233). Bilim insanı, insan bilgisinin bu bölümünün daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve bu alanda gelecekteki ilerlemeye zemin hazırlamak için biyoloji veya kimya gibi bir teorinin belirli bir alanını organize etmek ve netleştirmekle ilgilenir. Buradaki felsefi amaç, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, deneyci bilim insanınınkinden daha geniş ve daha soyuttur, ancak motivasyon ve sonuç aynıdır (Quine 1960, 275-276). Bu ontolojik ilgiler, Quine’ın felsefeyi bilimsel araştırmanın amaçları ve güdüleriyle süreklilik içinde olarak algılama biçiminin bir başka örneğidir.

Quine, teorimizin kabul etmemizi gerektirdiği ontolojik iddiaları açıklığa kavuşturmakla ilgilenir. Başka bir deyişle, bu teoriye bağlılığımız göz önüne alındığında, ne tür nesneleri gerçek olarak kabul etmeliyiz (Hylton 2007, 236). Bu tür konuların peşine düşerken, sıradan dilimizin ya da kavramlar sistemimizin bu tür ontolojik kabullerin doğasını açıklığa kavuşturmakta başarısız olduğunu, çünkü nesneleri kesin olarak seçemediğini düşünüyor. Öyleyse, çeşitli ontolojik kaygılarla uğraşırken, terimleri ve kavramları sıradan kullanımımızı “öylece okuyamayız”:

Sıradan insanın ontolojisi iki şekilde belirsiz ve düzensizdir. O, belirsiz veya yetersiz tanımlanmış birçok sözde nesneyi ele alır. Ama daha da önemlisi, kapsamı belirsizdir; genel olarak, bu belirsiz şeylerden hangisini bir insanın ontolojisine atfedeceğimizi, hangilerini varsayacağımızı bile söyleyemeyiz. Gerçekten ontolojik soruları ortaya çıkaracak şekilde evrimleşmiş olan, yalnızca bizim biraz kontrollü ve sofistike bilim dilimizdir.  (Quine 1979, 276)

Ancak dünya hakkındaki bilgimizi sistemli bir şekilde düzenledikten sonra, onun var olduğunu iddia ettiği şey hakkında soru sormak mantıklı olur. Ancak, bu mantıksal kalibrasyon veya düzenleme için birden fazla mantıksal yöntem ve teknik mevcuttur. O halde aralarından birini seçmeli ve bu seçimi teorimizi sistematize etmede bize en iyi yardımcı olan yönteme dayandırmalıyız. Quine, teorimizi düzenlemenin en iyi yolunun, onu klasik birinci dereceden mantığın sentaksı tarafından belirlenen terimler içinde formüle etmek olduğunu savunuyor. Teorimizi bu tür sözdizimsel formlar içinde kurmanın, bu teoriyi basitleştirmenin ve açıklamanın en iyi yolunu sağlayacağını düşünüyor (bkz. Hylton 2007, 252). Quine’ın teorimizin ontolojik kabullerinin doğasını açık ve net bir şekilde yakalama konusundaki genel ilgisi, onun bilimsel teorimizi modern mantığın sentaksı içinde düzenleme girişimiyle yakından bağlantılıdır.

Düzenlemenin, teorimizin sadeleştirilmesine ve açıklığa kavuşturulmasına yardımcı olmasının önemli bir yolu, dırdırcı felsefi problemlerden onları ‘çözümleyerek’ kaçınmamıza yardımcı olmaktır. Yine, bu iddia, sıradan dil kullanımının sorunlu özelliklerine karşı ölçüp tartılmalıdır. Sıradan dil, şaşırtıcı sorulara veya paradokslara yol açan deyimler ve yapılar içerir. Örneğin, var olmayan bir şey hakkında anlamlı bir şekilde konuşmak, hakkında konuşulacak böyle bir nesnenin gerçekten var olmasını gerektiriyor gibi görünüyor. Ancak Russell’ı takip eden Quine, niceleyiciler ve bağlı değişkenler kullanılarak bu tür ifadelerin biçimsel bir dil içinde nasıl yeniden yazılabileceğini gösterir (daha fazla ayrıntı için bakınız Quine 1948, 1-19; Hylton 2007, 280-297). Bu tür ifadelerin anlamlılığı daha sonra biçimsel bir dilin olanakları içinde anlaşılır ve yuvarlak kare ya da Pegasus gibi nesneler hakkında anlamlı konuşmamız için yuvarlak karenin veya Pegasus’un var olmasını gerektirmez.

Bu gibi nedenlerle Quine, bu deyimlerden ve yapılardan kaçınabileceğimizi ve karşılığında onlara eşlik eden felsefi şaşkınlıktan kurtulabileceğimizi düşünüyor. Bu, Quine’ın önemli felsefi çalışmaların bilim ya da insan bilgisinin genel sistematik yapısıyla ilgili olduğu felsefe ve bilimdeki ilerlemeye dair tutumunu yansıtır. Bu teorinin basitleştirilmesi, tarihsel felsefi kaygıların bir parçası olan kafa karıştırıcı ve çözülemez sorulardan nasıl kaçınılacağını gösterir. Bilimsel çalışma, ilerlemenin önündeki bu tür potansiyel felsefi engellerin yarattığı herhangi bir dikkat dağıtmaya maruz kalmadan ilerleyebilir (Hylton 2007, 244). Quine, “Sorunlar, önemli derecede salt sözlü olduklarının gösterilmesi ile ve bu tür sorunlara yol açmayanlar lehine kaçınılabilecek kullanımlardan kaynaklanması anlamında da yine önemli derecede salt sözlü olarak çözülür. diye açıklar (1960, 261). Quine’ın tüm felsefi sorunların bu şekilde çözülebileceğini düşünmediğini vurgulamak gerekir. Buradaki amacı, felsefi endişelerin, ele alınması gereken gerçek bir sorunun keşfinden ziyade, genellikle kullanılan terimlerin belirsizliğinden kaynaklandığını vurgulamaktır. Bu, soruna uygun bir bilimsel tutum benimsediğimizde ortaya çıkar ve bunun gerçek dışı olduğunu ve bir kenara bırakılması gerektiğini gösterir.

Quine’ın teorimizin ontolojik iddialarını yalnızca bir tür mantıksal düzenlemeyle açık hale gelen iddialar olarak ele aldığını gördük. Ancak, sıradan konuşmalarımız ilk bakışta ontolojik kabullerle birlikte geliyormuş gibi görünüyor. Belirli bir cümlenin öznesi bir nesneye tekabül ediyormuş gibi görünüyor, bu da böyle bir cümleyi kabul etmenin kendini o nesnenin varlığını da kabul etmek olduğunu düşündürüyor. Sistematik bir şekilde düzenlenmiş bir dil seçimimiz göz önüne alındığında, bu kabulün devam etmesi mümkündür ya da onsuz da yapabiliriz, çünkü cümle böyle bir nesneye herhangi bir atıfta bulunmadan mantıksal olarak yeniden ayarlanabilir. Bu ikinci durum, bir nesnenin varlığına dair kabulün gerçek bir kabul olarak alınmasının nasıl gerekmediğini gösterdiğimiz ontolojik indirgeme durumlarından biridir (Hylton 2007, 246; Quine 1960, 257-262).

Quine bu konuyu sıralı ikili tanımına ilişkin tartışmasıyla örneklendirir. Küme teorisi (set theory) içinde kümenin tanımı, üyelerinin sırası ile ilgisizdir. Kahve fincanım ve Word ve Object kopyamdan oluşan set, Word ve Object kopyamdan ve kahve fincanımdan oluşan setle aynı. Ancak, bu sıralamanın fark yarattığı zamanlar vardır ve bir kümenin hangi üyesinin önce, hangisinin ikinci sırada geldiğini belirtmemiz gerekir. Bunu yapmak için “sıralı ikili/sıralı çift” adı verilen bir ‘şey’ tanıtıyoruz. Örneğin babalık ilişkisini tanımlamak için, birinci üyenin erkek ve ikincinin birinci üyenin çocuğu olduğu sıralı <Abraham, Isaac> çiftini tanıtacağız. Baba ilişkisi daha sonra bu türden tüm sıralı çiftlerin kümesi olarak tanımlanabilir (Quine 1960, 257). Sıralı çiftlerin bir temel varsayıma tabi olması gerekir: a ve b’den oluşan sıralı çift, ancak ve ancak a = x ve b = y ise x ve y’den oluşan sıralı çiftle aynıdır (Gustafsson 2006, 60; Hylton 2007). , 247). Şimdi, ontolojik mesele, bu varsayımın doğru olduğu ‘sıralı çift’ olarak adlandırılan ek bir şey ile ya da bu yapıyı yalnızca mevcut teorimizdeki kavramsal kaynakları kullanarak, yani küme teorisi içinde tanımlayıp tanımlayamayacağımızla ilgilidir. Sıralı çiftleri tanımlamak için küme teorisini kullanmanın en az iki yolu olduğundan, bu tür şeylerin varlığını varsaymamıza gerek olmadığı ortaya çıkıyor (ayrıntılar için bkz. Gustaffsson 2006, 60-65; Hylton 2007, 247). Yukarıdaki önerme daha sonra bu önerilen tanımlardan biri kullanılarak bir küme teorisi teoremi aracılığıyla çevrilebilir. Açıklayıcılık ihtiyaçlarımız bir kümenin üyelerinin sırasının daha kesin bir şekilde tanımlanmasını gerektirdiğinde, bu talebi basitçe mevcut teorimizin kaynaklarını kullanarak karşılayabiliriz. Bu tür teorik manevralar yapmanın ve bu tanımları kullanmanın gerekçesi, genel fayda ve uygunluk talepleriyle birlikte bulunur; İhtiyacımız olmayan varsayımlardan ve şeylerden kaçınırken mevcut küme teorisi kaynaklarını kullanarak açıklayıcılığa doğru olan ilgilerimizi ele alabiliriz. Quine için, sıralı çiftin çeşitli tanımlarının olması ya da sıralı çiftlerin “gerçekte” ne olduğu konusunda farklı iddialarda bulunmaları önemli değildir. Temel varsayımı yerine getirebilecek herhangi bir tanım, teorik amaçlar için kabul edilebilir sayılır (Gustaffsson 2006, 61; Hylton 2007, 247-8). Basitçe söylemek gerekirse, bu tanımların gösterdiği şey, sıralı çiftler olmadan açıklayıcılığa dair çıkarlarımıza devam edebileceğimizdir. Quine, küme teorisinin içindeki bu nispeten teknik noktaya odaklanmasına rağmen, genel bir felsefi ahlak çizmemizi önerir:

Bu yapı, şimdiye kadar yeterince formüle edilmemiş bir “fikir” veya ifadenin bir “analizini” veya “açıklamasını” sunduğumuzda, en tipik olarak yapmakta olduğumuz şeyin paradigmasıdır. Belirsiz ifadenin, onu uğraşmaya değer kılan belirli işlevlerine takılırız ve sonra bu işlevleri yerine getiren, açık ve beğenimize göre ifade edilmiş bir ikame tasarlarız. Çıkarlarımız ve amaçlarımız tarafından dikte edilen bu kısmi uzlaşma koşullarının ötesinde, yorumcuların herhangi bir kişisel özelliği “umurumda olmayanlar” başlığı altına girer (Quine 1960, 258-259).

‘Sıralı çift’in bu tanımı veya açıklaması, daha geniş bir ontolojik öneme sahiptir, çünkü onu motive eden teknik meseleler, burada bu tür ontolojik soruları ele almanın ne anlama geldiğinin temel bir parçası olarak görülmektedir. Sıradan konuşmalarımızın doğasında var olan belirsizlik nedeniyle Quine, ontolojinin kendisini büyük ölçüde yapay bir girişim olarak görür ve bu, tartıştığımız türden mantıksal teknikler ve düzenlemeden ayrılamaz (Hylton 2004, 128). Ontoloji çalışması, açıklayıcılık, kolaylık, basitlik ve genel fayda ihtiyaçlarına cevap veren bu teknik konuları ele almayı gerektirir. Quine için, ontolojik kabullerimizi netleştirmeye yönelik herhangi bir ciddi girişim, sıralı çiftin bu açıklamasında bulunan teknik düşünceleri içerecektir.

Bu tanım veya açıklama, sıralı çiftlere varlık addetmeden ilerlememize neden olmuştur. O zaman, bu tür ontolojik indirgemelerin incelenen varlığı açıklayıp açıklamadığı veya ortadan kaldırıp kaldırmadığı ile ilgili genel bir soru kalır. Quine’ın ontolojik meselelere karşı genel tutumu göz önüne alındığında, onun burada açıklama ve eleme arasında keskin bir fark görmemesini bekleyebiliriz. Tanım, bir terimin belirli kullanımlarının reddiyle sonuçlanırsa, bunu söz konusu varlığın reddi olarak görmeye daha meyilli olabiliriz. Ancak bu kullanımlar farklı bağlamlarda hala önemli olarak kabul ediliyorsa, terimin ortadan kaldırılmasından ziyade açıklanmasını tercih edebiliriz. Ontolojik girişimin yapay doğası göz önüne alındığında, bunlar büyük ölçüde keskin sınırlar içermeyen retorik farklılıklardır (Quine 1960, 261).

Bu, belki de en iyi, Quine’ın, özdeşlik teorisyenleri ile sözde dışlayıcı materyalistler arasındaki zihin felsefesindeki anlaşmazlığa dair görüşünde görülebilir (bkz. Gustaffsson 2006). Quine, nörofiziksel detay eksikliğine rağmen, zihinsel şeyleri var saymadan nasıl ilerleneceğini gösteren zihinsel bir açıklama sağlayabileceğimizi düşünüyor. Her zihinsel duruma karşılık gelen bir bedensel durum olduğu kabul edilirse, fiziksel bedenin durumlarına zihinsel yüklemler atayabilir, böylece zihinsel durumu bedensel olmayan bir töze atama gereksinimini es geçebiliriz. John’un acısı, acı çekme durumunda olan bir zihinde yer almaz. Bunun yerine doğrudan John’un vücudu için geçerli olan “acı hissediyor” yüklemini alırız. Bu şekilde, zihinsel varlıklara yapılan tüm referanslardan kurtulur ve yalnızca fiziksel şeylere, bu durumda John’un bedeni için geçerli olan zihinsel yüklemlere başvururuz (Gustaffsson 2006, 66). Sıralı çiftler durumunda olduğu gibi, ontolojik indirgemeye yol açan bir tanımımız var ve bu indirgemenin zihinsel durumların gerçekte ne olduğunu açıklayıp açıklamadığını veya ontolojimizi tamamen ortadan kaldırıp kaldırmadığını sorma eğiliminde olabiliriz.

Quine’ın buradaki tutumu öncekiyle aynı; zihinler hakkında düzgün bir bilimsel söylem düzenlemesi, zihinsel şeyleri var saymadan nasıl ilerleneceğini gösterir. Ancak bunun zihinsel olanı fiziksel olanla özdeşleştirerek tanımlayıp tanımlamadığı veya zihinsel olanı ortadan kaldırıp kaldırmadığı sorusunun yalnızca retorik bir farklılık olduğu gösterilmiştir. Hangi kimlik kriterlerinin mevcut olduğu sorusunu ancak mantıksal bir çerçeve -sistematik bir şekilde düzenlenmiş bir dil- seçimimizle çözebiliriz. Buna karar verildikten sonra, zihinler hakkındaki bilimsel söylemin zihinsel varlıklara bağlılık gerektirmediğini anlayabiliriz. Bununla birlikte, bu durum, zihinsel olanın tanımlanması veya ortadan kaldırılması sorununu çözen resmi olarak düzenlenmiş olan bu dilin içinde karakterize edilen başka nesnel gerçeklerin olmadığını ortaya koymaktadır (bkz. Gustaffsson 2006, 67-68; Quine 1960, 265). Fizikselizme olan bağlılığımızın zihinsel durumları ortaya koymaya yönelik açıklayıcı ihtiyaçla nasıl uyumlu olduğunu gösterdik. Bu sonucu daha fazla nasıl tanımlayabileceğimiz ise, sadece hangi konuşma tarzını daha çok beğendiğimizle ilgili bir seçimdir  (Quine 1995a, 86).

5. Fizikalizm, Araçsalcılık ve Gerçekçilik

Quine’ın ontoloji içindeki genel tutumu ile ilgili olarak, onun açıklık, fayda, ontolojik indirgeme ve teorik kabullerimizin genel basitliği ve seyrekliği üzerindeki ısrarını gördük. Quine’ın nominalizmle ilk macerasıyla birleşen bu özellikler, onun felsefesinin “nominalist” olarak nitelendirildiği sonucuna varılmasına yol açabilir (Quine 1946, Quine ve Goodman 1947). Ancak, bu doğru değildir. Kuramsallaştırmamızın çoğu, örneğin, bilimlerin genel yapısının çok önemli bir parçasını oluşturan sayılar ve işlevler gibi matematik nesneleri de dahil olmak üzere soyut nesneleri kullanır. Soyut nesneler olmadan matematiği genel bilgi sistemimize yerleştiremezdik ve böylece kendimizi doğa bilimlerinde bu tür bilgilerden mahrum bırakırdık. Ayrıca, “İki arabam var” gibi sıradan ifadeler, soyut varlıklar açısından en kolay şekilde anlayabileceğimiz bir tür nesne fikrine hitap eder (Bkz. Hylton 2007, 302-303). Quine daha sonra, onları ontolojimize dahil etmenin ezici teorik ve yapısal nedenlerini vurgulayarak soyut varlıkları kabul etmeye yönlendirilir. Şunu belirtmek önemlidir ki, hiçbir deney ya da gerçekleşmiş tahmin, bunu ya da başka herhangi bir ontolojik sorunu çözmez (Quine 1960, 276). Bunun yerine, soyut nesnelerin gerçekliği, test edilebilir hipotezler formüle etmeye yönelik süregelen girişimimizde teorimize sağladıkları yapısal faydalar aracılığıyla dolaylı destek kazanır.

Quine, gerekli olan tek soyut nesne türü olarak kümelere başvurur ve bu tür soyut nesnelerin durumunu ve rolünü daha da netleştirir. En önemlisi, çeşitli matematiksel varlıkların sadece kümeler kullanılarak tanımlanabileceğini göstermenin mümkün olduğunu düşünüyor. O halde kümelerin kullanımı, ontolojimize yalnızca bir tür soyut nesneyi alırken, matematiğin önemini ve doğa bilimlerinin dilindeki hayati rolünü korumamıza izin verir.

Quine’ın genel ontolojik bakış açısı fizikalist olarak nitelendirildiğinde, onun fiziksel nesneleri ve soyut nesneleri onayladığına dikkat etmemiz gerekir. “Fizikalizm”in bu kullanımı, terim bazen materyalizmle (sadece fiziksel şeylerin var olduğunu kabul eden görüş) aynı kefeye konulduğundan ve soyut nesnelerin varlığını açıkça reddettiğinden standart dışıdır (bkz. Hylton 2007, 310). Quine, fizikalizmini, farklılıkların ancak fiziksel farklılıklar olabileceği görüşü olarak formüle eder. Yani, mikrofiziksel durumların yeniden dağıtımı olmadan dünyada hiçbir şey olmaz (Quine 1981, 98). Daha da önemlisi, bu, örneğin biri Meksika’daki tatilini düşündüğünde belirli bir tür fiziksel olayın meydana geldiğini iddia edebileceğimiz katı bir indirgeyici fizikalizm biçimiyle sonuçlanmaz. Bunun yerine Quine, kasıtlı tanımlamalar da dahil olmak üzere çeşitli sözlüklerin fizik diline indirgenemeyeceği, ancak her bir zihinsel olayın belirli bir fiziksel olayla tanımlanabileceği, genellikle “indirgeyici olmayan fizikalizm” olarak adlandırılan bir biçimi savunur. Quine, bu fizikalizm biçiminin genel öneminin, evrendeki tüm olayları tam olarak kapsamayı amaçlayan temel bilim olan fizikten gelmesinden kaynaklandığını düşünüyor:

Mikrofiziksel durumların yeniden dağıtılması olmadan dünyada hiçbir şey olmaz, bir gözkapağı titremesi, küçücük bir düşünce kıvılcımı bile olmaz. Fizikçi, fiziksel teorisinde, kabul edilen temel durumların yeniden dağılımından oluşmayan herhangi bir olay olduğundan şüphelenirse, teorisini ilavelerle tamamlamanın bir yolunu arardı. Bu anlamda tam bir kapsama, fiziğin – yalnızca fiziğin – işidir. (Quine 1981, 98)

Tüm eylemleri ve olayları kendi evrensel ve istisnasız yasaları içinde açıklamak fiziğe düşer. Quine’ın kendi fizikalizmine verdiği önem, onun önerdiği hatlar boyunca bulunabilecek yeterli bir fiziksel teori olduğuna dair makul deneysel varsayıma dayanmaktadır (Hylton 2007, 315-316). Fizik henüz tamamlanmamış kalmaya devam etse de bize büyük bir açıklayıcı güce sahip tutarlı bir birleşik teori sağlar. Fiziksel teorinin ayrıntıları üzerinde daha fazla çalışıldıkça, ortaya çıkan teorinin mevcut fiziksel anlayışın doğal bir uzantısı ve devamı olarak kalacağına inanmak akla yatkındır.

Quine, kapsayıcı dünya teorimiz tarafından ortaya konan nesneler hakkında “sağlam” bir gerçekçilik olarak tanımladığı şeyi daha da vurgular. Bu gerçekçilik, gerçekliğin en temel özelliklerini tanımlayanın ve ifade edenin bilim olduğu natüralist felsefe anlayışında temellenir. İnsan bilgisinin, gözlemin veya daha teknik olarak, duyusal uyarım hakkındaki tahminler için bir araç olduğunu vurgular:

Dışsal şeyler hakkındaki konuşmamız, bizim şeyler hakkındaki düşüncemiz, daha önceki duyusal alıcıların tetiklenmesi ışığında duyu alıcılarımızın tetiklenmesini öngörmemize ve kontrol etmemize yardımcı olan kavramsal bir aygıttır. Tetikleme, bütünüyle devam etmemiz gereken tek şey. (1981, 1)

Bu bilgi görüşü, teorilerin yalnızca araçlar olduğunu ve daha sonra Quine’ın bilimsel teorilerimiz tarafından öne sürülen nesneler hakkında ileri sürdüğü gerçekçi duruşla çeliştiğini öne sürüyor gibi görünmektedir (Hylton 2007, 18-22). Bilgi basitçe dürtüyü tahmin etmenin bir yolu olarak görülüyorsa, neden daha ileri bir adım atalım ve bize anlattığını iddia ettiği nesnelerin gerçekten var olduğunu ilan edelim? Buradaki temel kritik nokta, Quine’ın iddia ettiği gerçekçiliğe rağmen, teorilere bakış açısının ve bunların duyusal uyarılmayla ilişkilerinin, onun tanımlanan şeyleri gerçek olarak almasını engellediğini iddia eder.

Bu nokta Quine’ın “Ontolojik Görelilik” (Quine 1969b) dediği şeye yaptığı vurguyla pekiştirilir. Tüm ontolojik kabullerimizin artık bütünüyle şeffaf olduğu, tamamen sistematik bir şekilde düzenlenmiş bir bilimsel teori sağladığımızı varsayalım. Quine, bu tür kabulleri yorumlamanın birden fazla yolu olduğunu savunuyor. Bunun yüklemleri için farklı bir yorumlama sağlayabiliriz ve bu, teorinin ontolojik kabullerine karşılık gelen bir değişiklik verecektir. Örneğin, x’in bir köpek olduğunu iddia etmek yerine, x’in bir köpeğin belirli bir zamansal evresi olduğunu söyleyebiliriz. Burada, teorinin nesnelerine atanan yüklemler değişmiştir, ancak teorinin genel yapısı aynı kalmıştır; ve deneysel içeriği, yani içerdiği gözlemler de değişmeden kalır (bkz. Hylton 2004, 115-150). Ancak teorinin bize gerçek olduğunu söylediği şey değişti. Quine, teorimizin yapısının duyusal deneyimi barındıracak şekilde inşa edilmesinin önemli olduğunu, ancak bunu gerçekleştirmek için kullanılan nesnelerin değişebileceğini düşünüyor. Bir kez daha, bu, teorimiz tarafından ortaya konan nesneler hakkında bir gerçekçiliğe olan bağlılığıyla çelişiyor gibi görünebilir. Daha spesifik olarak, nesneleri teorik konumlar olarak görmeye ve bunların içerdiği gözlem üzerinde hiçbir etkisi olmadan nasıl değişebileceklerine vurgu yapmasına rağmen, yine de teorimiz tarafından ortaya konan nesnelerin gerçekliğini onaylar. Kendisi bunun ciddi bir zıtlığı temsil etmediğini ve bu unsurların temel uzlaşmasının kendi natüralizmiyle bulunduğunu düşünüyor (1981, 21). Öyleyse, Quine’ın natüralizminin neden bilim felsefesinin araçsalcı ve gerçekçi unsurlarını uzlaştırabileceğini düşündüğünü kısaca incelemek faydalı olacaktır.

Araçsalcılığın standart formları, bilimsel teorileri tahminler yapmak için araçlar olarak görürken, bu tür teorilerde adı geçen nesneleri veya varlıkları yalnızca işe yarayan kurgular olarak görür. Yani, gerçek oldukları iddia edilmez, sadece başarılı tahminler yapmamıza yardımcı olmak için varsayılırlar. Bazen bu görüş, masa ve sandalye gibi gündelik nesnelerin gerçek olduğunu ve teorinin varsayılan gözlemlenebilir olmayan kurgularının, bu tür gerçek nesnelerin gözlemlenebilir davranışlarını anlamamıza yardımcı olduğunu iddia eder. Diğer zamanlarda sandalyeler ve masalar dahil tüm bu nesneleri faydalı kurgular olarak alır. Her iki durumda da, bu tür yerleştirmeler, bir nesne sınıfının bir şekilde diğerinden daha az gerçek olarak tasvir edildiği ve bu tür nesnelerin, şeylerle ilgili deneyimlerimizi düzenlemek için yalnızca basit varsayımlar olduğu gerçeklik türleri veya seviyeleri arasındaki bir ayrıma dayanır. (bkz. Hylton 2007). , 18-20).

Daha da önemlisi, Quine’ın epistemolojik ve ontolojik görüşleri böyle bir karşıtlığa izin vermez. Quine, fiziksel nesneleri sadece kurgu olarak görürken aynı zamanda duyusal uyarılarımızı gerçek olarak kabul edebileceğimizi düşünmüyor. Ona göre duyusal uyarımlar fiziksel nesnelerdir ve daha sonra onları diğer tüm fiziksel nesnelerle eşit olarak görmemiz gerekir. Ancak bu, onun felsefedeki natüralist duruşunun temel bir sonucudur. Quine’ın natüralizmi, her zaman, hem fiziksel dünyanın varlığını hem de o dünya hakkındaki bilgimizi kabul eden, süregiden dünya teorimizle başladığımızı vurgular. O halde bize başka bir gerçeklik standardına erişim sağlayacak tarafsız, ön-teorik bir konum yoktur. Felsefi araştırmada, örneğin gerçek bir su havuzunu salt bir seraptan ayırt ettiğimizde kullandığımızdan farklı bir gerçeklik standardına başvurabileceğimiz iddiasını reddeder (Hylton 2007, 20). Elimizde mevcut olan şey, bu bilginin daha fazla değişikliğinin bir içsel gelişim süreci boyunca yol açabileceği şeyler hakkındaki sıradan bilgimizdir. Sonuç olarak, dünya hakkındaki genel kapsamlı sistematik teorimizde bulunandan başka herhangi bir üstün gerçeklik standardından yoksunuz. Bir şekilde farklı bir ifadeyle, gerçek olanı gerçek olmayandan ayırt etmenin tutarlı bir yoluna sahip olmamız, ancak dünya teorimizi geliştirmemiz aracılığıyla olur.

Bu, bir kez daha, duyusal uyarımızı öngörmek ve anlamlandırmak için mevcut en iyi teoriyi oluşturmaya yönelik genel felsefi (ve bilimsel) görevden bağımsız olan herhangi bir felsefi bakış açısının reddini temsil eder. Duyusal girdiyi en iyi tahmin eden bilimsel teorileri seçiyoruz, ancak araçsalcının aksine, sadece tahminlere sırtımızı yaslayamayız ve teori tarafından tanımlanan nesnelerin gerçekliğini doğrulamaya kendimizi adadık.

Quine’ın natüralizmi, epistemolojik ve ontolojik kabullerin el ele gittiğini onaylayarak görüşünün araçsalcı ve gerçekçi unsurlarını uzlaştırır. Bilginin, gözlemi barındırmak için tasarlanmış insan yapımı bir eser olduğunu kabul etmemiz ile bu bilgi tarafından tartışılan nesnelerin gerçekliğini daha fazla kabul etmemiz arasında bir çelişki yoktur (Hylton 2007, 22). Nesneleri, kümeleri, sinir uçlarını ve insanları gerçekçi kabulüyle anlamlandırmaya çalıştığımız teoriyi olduğu gibi kabul ederken aynı zamanda dünya hakkındaki bilgimizi nasıl inşa ettiğimizi inceleyebiliriz. Quine’ın natüralizmi, daha sonra insan bilgisinin incelenmesinin, çalıştığı teori içinde yer aldığını ve bu teoride tartışılan nesnelerin gerçekliğini varsaydığını iddia eder. Onun belirttiği gibi, “doğa biliminden önce hiçbir ilk felsefe” yoktur (Quine 1981, 67).

6. Quine’ın Etkisi

Çok az filozof Quine’ın katı standartlarını benimsemeye istekliydi ve onun ilgili görüşlerinin tüm ayrıntılarını kabul etmediler. Bununla birlikte, etkisi yaygındı ve önemi birkaç farklı şekilde ölçülebilir.

Amerika’da felsefenin gelişimi açısından bakıldığında, Quine’ın erkenden mantık eğitimi alması ve daha sonra mantıksal deneyci felsefeden temaları desteklemesi, “analitik felsefe” olarak adlandırılacak olanın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaya yardımcı oldu. Quine, felsefede mantıksal tekniklerin sıralanmasında mantıksal deneyciliğin önemini gördü ve bu daha sonra, a priori’nin epistemolojik olarak anlamlı her türlü anlayışını reddeden bilimsel, natüralist bir felsefe anlayışının sonraki açık gelişimi için merkezi bir rol oynayacaktı. Felsefenin teknik, bilimsel yönlerine yaptığı vurgu, felsefede profesyonelleşme için artan baskıyı besledi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Quine’ın disiplin anlayışı, bilimsel felsefe kavramları ve çeşitli bilimsel natüralizm biçimleriyle birlikte, profesyonel filozof modelini ahlaki ve sosyal bir hayalci olmaktan ziyade deneyci bir teknisyen olarak yeniden doğruladı (daha fazla ayrıntı için bkz. Isaac 2005, 205-234).

Quine’ın en belirgin felsefi etkisi, felsefeyi deneysel olarak yeniden yapılandırmasında ve felsefi araştırmanın deneyci bilimsel çalışmaya yakından bağlı olması gerektiği önerisinde bulunabilir. Quine’ın doğallaştırılmış epistemolojiye yaptığı vurgunun ardından, birçok analitik filozof, çeşitli felsefi araştırma alanlarını “doğallaştırmaya” başladı. Bu tür projeler, felsefe ve deneysel bilimler arasında daha büyük bir uyumun önemini vurgularken, felsefede doğal dünyada bulunması zor nesneler (zihinler, önermeler, anlamlar ve normlar gibi) takas eden birçok geleneksel proje hakkında şüphe uyandırır. Quine’ın felsefesi deneysel sonuçlarla ayrıntılı bir şekilde ilgilenmese de, çalışmaları felsefi konuların bilimsel olarak nasıl yorumlanabileceğine dair genel bir model olarak yararlı görülebilir. Natüralist felsefedeki son eğilimlerin psikoloji, evrimsel biyoloji, sinirbilim ve bilişsel bilimlerde çalışmak için daha açık bir çağrıda bulunması şaşırtıcı değildir. Bazı örnekler için bkz. Churchland 1987 ve Kornblith 1994.

Felsefenin bilimsel çalışmalar hakkında bilgilendirilmesi gerektiği fikrine direnmek zor görünebilir. Modern bilimde bulunan etkileyici başarılar, onu insan bilgisini ilerletmek için süregelen girişimlerimizi nasıl şekillendireceğimize dair ikna edici bir örnek haline getiriyor. Üstelik, bilimsel prestij ve ilerleme karşısında, filozoflar, insan bilgisinin ilerlemesine hala ne katkıda bulunabileceklerini dile getirmek gibi zor bir soruyla karşı karşıya kaldılar. Felsefi spekülasyonun sonuçsuz kalması, birçok filozofun, bilimsel ilerlemeye katılma umuduyla felsefeyi daha bilimsel hale getirmek için çeşitli yollar önermesine yol açmıştır. Felsefi problemlerin veya ilgilerin bilimle bu şekilde özümsenmesi, bilimin yanında veya içinde daha mütevazı ama en azından meşru bir yeri benimseyerek felsefenin bir ölçüde epistemik saygıyı ve entelektüel otoriteyi yeniden kazanmasına yardımcı olabilir.

Fakat felsefe ile bilim arasındaki bu ilişkiyi nasıl anlayacağımız sorunsuz değildir. Quine’ın felsefi sorgulamayı deneysel bilimin içine veya yanına yerleştirme girişimi, bu ilişki hakkında anlamlı ve güçlü bir düşünce biçimidir. Bilim anlayışımıza en önemli katkısı, bir bilim felsefesi sağlamaktan değil, felsefi kaygıların bilimsel olarak nasıl kavranabileceğini göstermekten ibarettir. Burada, kilit felsefi meseleler ve problemler için katı bilimsel standartlar getirmeye yönelik özel girişimi üzerinde daha fazla düşünmek faydalı olacaktır. Felsefenin bilimle ilişkisine dair bu tür metafelsefi kaygıları ele almanın süregelen önemi göz önüne alındığında, Quine’ın görüşü, birçok filozof onun genel stratejisini veya onun felsefi sorunları ayrıntılı yeniden yapılandırmalarını benimseme konusunda isteksiz kalsa bile, bir kaynak olarak faydalı olmaya devam etmektedir.

7. Quine’ın Eleştirmenleri

Searle’ün Quine’ın davranışçılığına yönelik eleştirisi yukarıda tartışılmıştı. Quine’ın felsefe-bilim ilişkisini özel olarak yorumlamasına bir diğer önemli eleştirel yanıt, Michael Friedman’ın (1997, 2001) çalışması ile bulunur. Quine’ın natüralizmi, a priori bilginin herhangi bir biçimini reddetmesiyle, insan bilgisinin, yalnızca uçlarının deneyime dokunduğu büyük bir inanç ağı olarak bütünsel bir resmiyle sonuçlanır. Friedman, bu resmin matematik ve mantık gibi kesin bilimler ile doğa bilimleri arasındaki daha incelikli bir etkileşimi açıklamakta başarısız olduğunu ve sonuç olarak onların tarihsel gelişimini tam olarak anlamlandıramadığını savunuyor.

Gelişen bir deneyci bilimsel kavram ve ilkeler sistemi, deneysel bilimin çerçevelenmesini ve onun kesin deneysel testini mümkün kılan bir matematiksel kavramlar ve ilkeler sistemi, ve son olarak, bilimsel devrim zamanlarında bir bilimsel çerçeveyi diğerine tercih etmek için bir öneri kaynağı olarak hizmet eden bir felsefi kavramlar ve ilkeler sistemi vardır (Friedman 1997, 18-9; 2001). Bu üç sistematik düzeyin tümü sürekli olarak değişmekte ve birbirleriyle etkileşim halindedir, ancak her biri bilimsel bilginin genel çerçevesi içinde farklı bir rol oynamaktadır. Örneğin, on altıncı ve on yedinci yüzyıllardaki devrim niteliğindeki bilimsel değişiklikleri düşünün. Burada yol gösterici amaç, küçük parçacıkların hareketinin ve etkisinin sonucu olarak doğal değişiklikleri açıklayan atomistik bir madde teorisi kullanarak doğal fenomenlerin kesin bir matematiksel açıklamasıydı. Bu yol gösterici ideal, daha sonra kesin deneysel testlere tabi tutulabilecek kesin sonuçlara ulaşmak için matematiğin kullanılmasını gerektirir. Burada, doğa bilimlerinde deneysel test için gerekli zeminin oluşturulması konusuna matematiksel düzeyde belirgin bir katkımız var. Ancak bu kazanım, başarılı bir şekilde tamamlanması için gereken matematiksel ve deneysel kaynaklardan yoksundu ve farklı felsefi katkılarla sürdürüldü. Descartes’ın, skolastik felsefeden türetilen felsefi kavramların dikkatli bir şekilde gözden geçirilmesi ve yeniden düzenlenmesi ile doğa felsefesi sisteminin, bu yeni bilimsel idealin desteklenmesine yardımcı olan farklı felsefi katkıların olduğu yer burasıdır (Friedman 1997, 14, 16-7).

Friedman’ın açıklaması, inançlarımızın hiçbirinin revizyona karşı sonsuza kadar bağışıklığı olmadığı konusunda Quine ile aynı fikirde olsa da, Quinean natüralizmden iki temel şekilde ayrılır. İlk olarak, matematiksel kavramlar ve ilkelerin, hem deneysel bilimsel ilkelerin çerçevelenmesini hem de bunların deneysel olarak test edilmesini mümkün kılan a priori koşullar olarak durduğuna dair değiştirilmiş bir Kantçı görüşü vurgular. İkincisi, bilimdeki derin kavramsal devrimler sırasında, yeni bir bilimsel çerçeveyi sürdürmek için kaynaklar olarak ayrı bir felsefi fikir ve kavram düzeyinin sunulabileceğini öne sürdüğünde, bilimle ilişkili olarak felsefenin ayrı bir rolünü vurgular. Friedman, Quine’ın genel olarak felsefenin deneysel bilime doğru asimilasyonunu benimsemenin, matematiğin deneyci bilimsel ilkelerin formülasyonunda oynadığı kurucu a priori rolü gizlediğini öne sürer ve ayrıca bilimsel devrimler sırasında felsefenin bilimle ilişkili olarak oynadığı ayırt edici rolü görmezden gelir. Friedman’ın felsefe, matematik ve deneysel bilim arasındaki ilişkilere dair alternatif anlayışı, Quine’ın natüralizminde görülenden daha karmaşık bir etkileşimi akla getirir; bu, bilimlerin tarihsel gelişimini ve felsefenin bu sürece katkısını tam olarak anlamak istiyorsak, muhtemelen gerekli olan bir etkileşimdir.

Referanslar ve İleri Okuma

Birincil Kaynaklar

  • Quine, W.V. 1946. Nominalism. In Confessions of a Confirmed Extensionalist and Other Essays (2008b). Edited by Dagfinn Føllesdal and Douglas B. Quine. Cambridge: Harvard University Press.
  • An early unpublished presentation on the merits and limits of nominalism.
  • Quine, W.V. 1948. On What There Is. In From a Logical Point of View (1981). Cambridge: Harvard University Press.
  • An early discussion of ontological issues, where Quine uses Russell’s theory of descriptions and offers a criterion for ontological commitment.
  • Quine, W.V. 1951. Two Dogmas of Empiricism. Philosophical Review 60: 20-43.
  • Famously criticizes the tenability of the analytic-synthetic distinction.
  • Quine, W.V. 1960. Word and Object. Cambridge: MIT Press.
  • His magnum opus dealing with core issues in language, epistemology, and ontology.
  • Quine, W.V. 1969a. Epistemology Naturalized. In Ontological Relativity and Other Essays. New York: Columbia University Press.
  • The classic statement of Quine’s naturalized epistemology.
  • Quine, W.V. 1969b. Ontological Relativity. In Ontological Relativity and Other Essays. New York: Columbia University Press.
  • Discussion concerning how ontology is relative to theory choice.
  • Quine, W.V. 1975a. The Nature of Natural Knowledge. In Mind and Language. Edited by Samuel Guttenplan. Oxford: Clarendon Press. Reprinted in Quine 2008b.
  • Overview of Quine’s naturalistic account of human knowledge.
  • Quine. W.V. 1975b. On Empirically Equivalent Systems of the World. Erkenntnis 9: 313-328. Reprinted in Quine 2008b.
  • Discusses the nature and intelligibility of the underdetermination thesis.
  • Quine, W. V. 1976a. Linguistics and Philosophy. In The Ways of Paradox and other Essays, Enlarged edition. New York: Random House.
  • Further clarifies the extent of Quine’s use of behaviorism.
  • Quine, W.V. 1976b. The Scope and Language of Science. In The Ways of Paradox and other Essays, Enlarged edition. New York: Random House.
  • Overview of Quine’s philosophical attitude to scientific knowledge and the logical calibration of scientific language.
  • Quine, W. V. 1979. Facts of the Matter. In Essays on the Philosophy of W.V. Quine. Edited by Robert Shahan and Chris Swoyer. Norman: University of Oklahoma Press. Reprinted in Quine 2008b.
  • Discusses Quine’s approach to knowledge and its connection to ontology.
  • Quine, W.V. 1981. Theories and Things. Cambridge: Harvard University Press.
  • Useful collection of essays and responses to critics.
  • Quine, W.V. 1984. Sticks and Stones; or, the Ins and Outs of Existence. In On Nature. Edited by Leroy Rouner. Notre Dame: University of Notre Dame Press. Reprinted in Quine 2008a.
  • Another useful overview of Quine’s naturalized account of knowledge and ontology.
  • Quine, W. V. 1987. Quiddities. Cambridge: Harvard University Press.
  • Quine’s philosophical dictionary.
  • Quine, W.V. 1992. Pursuit of Truth (2nd Edition). Cambridge: Harvard University Press.
  • Later concise overview of Quine’s interlocking views on meaning, knowledge, and ontology.
  • Quine, W.V. 1995a. From Stimulus to Science. Cambridge: Harvard University Press.
  • Quine’s last book where he situates his view in relation to the history of empiricism and summarizes his mature standpoint on various philosophical issues.
  • Quine, W.V. 1995b. Naturalism; Or, Living Within One’s Means. Dialectica 49: 251-61. Reprinted in Quine 2008b.
  • Later summary statement of Quine’s naturalist conception of philosophy.
  • Quine, W.V. 1995c. Reactions. In On Quine: New Essays. Edited by Paolo Leonardi and Marco Santambrogio. Cambridge: Cambridge University Press. Reprinted in Quine 2008b.
  • Quine’s response to a set of essays on his work. He clarifies his position on a variety of different topics including epistemology, ontology, mathematics and logic.
  • Quine, W.V. 1996. Progress on Two Fronts. The Journal of Philosophy 93: 159-63. Reprinted in Quine 2008b.
  • Important short article discussing the perceptual harmony of similarity standards.
  • Quine, W.V. 1997. Response to Haack. Revue Internationale de Philosophie 51: 571-2. Reprinted in Quine 2008b.
  • Responds to Haack’s questions concerning Quine’s use of “science,” his discussion of evidence versus method, and other related issues.
  • Quine, W.V. 2000a. Three Networks: Similarity, Implication, and Membership. In The Proceedings of the 20th World Congress of Philosophy Volume VI: Analytic Philosophy and Logic. Edited by Akihiro Kahamori. Reprinted in Quine 2008b.
  • Quine’s last public presentation briefly discussing his use of perceptual harmony.
  • Quine, W.V. 2000b. I, You and It: An Epistemological Triangle. In Knowledge, Language and Logic: Questions for Quine. Edited by Alex Orenstein and Petr Kotatko. Dordrecht: Kluwer.
  • Concise statement of Quine’s later amendments to his epistemology.
  • Quine, W.V. 2000c. Response to Lehrer. In Knowledge, Language and Logic: Questions for Quine. Edited by Alex Orenstein and Petr Kotatko. Dordrecht: Kluwer. Reprinted in Quine 2008a.
  • Brief discussion of Quine’s view of evidence and justification.
  • Quine, W. V. 2000d. Response to Segal. In Knowledge, Language and Logic: Questions for Quine. Edited by Alex Orenstein and Petr Kotatko. Dordrecht: Kluwer.
  • Brief clarification of Quine’s use of behaviorism.
  • Quine, W. V. 2000e. Response to Szuba. In Knowledge, Language and Logic: Questions for Quine. Edited by Alex Orenstein and Petr Kotatko. Dordrecht: Kluwer.
  • Discusses the perceptual harmony of our similarity standards.
  • Quine, W. V. 2008a. Quine in Dialogue. Edited by Dagfinn Føllesdal and Douglas B. Quine. Cambridge: Harvard University Press.
  • Useful collection of Quine’s interviews, book reviews and responses to other philosophers.
  • Quine, W. V. 2008b. Confessions of a Confirmed Extensionalist and Other Essays. Edited by Dagfinn Føllesdal and Douglas B. Quine. Cambridge: Harvard University Press.
  • Quine’s main articles from his last three decades and important unpublished writings.
  • Quine, W. V. and Nelson Goodman. 1947. Steps Toward a Constructive Nominalism. Journal of Symbolic Logic 12: 97-122.
  • Early attempt with Goodman to develop a nominalist program in philosophy.

İkincil Kaynaklar

  • Carnap, Rudolf. 1935. Philosophy and Logical Syntax. London: Routledge & Kegan Paul.
  • Introductory presentation of Carnap’s use of the analytic-synthetic distinction and his conception of philosophy as concerned with the logical syntax of language.
  • Churchland, Patricia. 1987. Epistemology in the Age of Neuroscience. The Journal of Philosophy 84: 544-553.
  • Short article discussing some applications of work in neuroscience to issues in epistemology.
  • Davidson, Donald. 2001. A Coherence Theory of Truth and Knowledge. In Subjective, Intersubjective, Objective. Oxford: Clarendon Press.
  • Questions Quine’s use of sensory stimulation as evidence.
  • Friedman, Michael. 1997. Philosophical Naturalism. Proceedings and Addresses of the American Philosophical Association 71:7-21.
  • Argues that Quine’s holistic picture of human knowledge cannot account for the historical development and interaction of the mathematical and natural sciences.
  • Friedman, Michael. 2001. Dynamics of Reason. Stanford: CLSI Publications.
  • Defends a modified Kantian view of a priori principles in opposition to Quine’s naturalism.
  • Friedman, Michael. 2006. Carnap and Quine: Twentieth-Century Echoes of Kant and Hume. Philosophical Topics 34: 35-58.
  • Describes the philosophical development of these two thinkers and their debates by contrasting Carnap’s Kantian affinities with Quine’s Humean sympathies.
  • Gibson, Roger. ed. 2004. The Cambridge Companion to Quine. Cambridge: Cambridge University Press.
  • A set of important essays on Quine’s philosophy written by distinguished scholars.
  • Gibson, Roger. 2004. Quine’s Behaviorism cum Empiricism. In The Cambridge Companion to Quine. Cambridge: Cambridge University Press.
  • A careful overview detailing the nature of Quine’s behaviorist commitment.
  • Gustafsson, Martin. 2006. Quine on Explication and Elimination. Canadian Journal of Philosophy 36: 57-70.
  • Insightful discussion of Quine’s conception of explication and its role in ontological reduction.
  • Gregory, Paul. 2008. Quine’s Naturalism: Language, Knowledge and the Subject. Continuum Press.
  • A new interpretation and defense of Quine’s naturalized conception of knowledge.
  • Hylton, Peter. 2004. Quine on Reference and Ontology. In The Cambridge Companion to Quine. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Overview of Quine’s ontological views and their relation to objective reference.
  • Hylton, Peter. 2007. Quine. New York: Routledge.
  • The most careful, detailed scholarship on Quine’s work available.
  • Isaac, Joel. 2005. W. V. Quine and the Origins of Analytic Philosophy in America. Modern Intellectual History 2: 205-234.
  • An important historical treatment of Quine’s influence on the rise of analytic philosophy in America.
  • Johnsen, Bredo. 2005. How to Read “Epistemology Naturalized”. The Journal of Philosophy 102: 78-93.
  • An important discussion arguing that Quine never abandoned normative epistemology.
  • Kemp, Gary. 2006. Quine: A Guide for the Perplexed. New York: Continuum.
  • An introductory survey of Quine’s views especially useful for first-time readers of Quine’s philosophy.
  • Kim, Jaegwon. 1993. “What is ‘Naturalized Epistemology’?” In Supervenience and Mind. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Argues that Quine abandons normative epistemology.
  • Kornblith, Hilary. ed. 1994. Naturalizing Epistemology, (2nd Edition). Cambridge: MIT Press.
  • Important collection of articles exploring the interface between psychology and epistemology.
  • Lugg, Andrew. 2006. Russell as Precursor of Quine. Bertrand Russell Society Quarterly 128- 129: 9-21.
  • Defends Quine’s reading of Russell as a naturalized epistemologist.
  • Richardson, Alan. 1998. Carnap’s Construction of the World. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Offers a revisionist reading of Carnap’s philosophy emphasizing its neoKantian origins.
  • Roth, Paul. 1999. The Epistemology of ‘Epistemology Naturalized’. Dialectica 53: 87-109.
  • A careful reappraisal of Quine’s argument in “Epistemology Naturalized.”
  • Searle, John. 1987. Indeterminacy, Empiricism and the First Person. The Journal of Philosophy 84:23-147.
  • Pointed criticism of Quine’s behaviorist approach to meaning and knowledge.
  • Sinclair, Robert. 2004. When Naturalized Epistemology Turns Normative: Kim on the Failures of Quinean Epistemology. Southwest Philosophy Review 20: 53-67.
  • A Quinean reply to Kim’s claim that naturalized epistemology cannot address the normative demands of justification.
  • Sinclair, Robert. 2007. Quine’s Naturalized Epistemology and the Third Dogma of Empiricism. The Southern Journal of Philosophy 45: 455-472.
  • Defends Quine’s naturalized account of knowledge and evidence against Davidson’s criticisms.

Robert Sinclair – “Willard Van Orman Quine: Philosophy of Science“, (Erişim Tarihi:11.08.2021)

Çevirmen: Ezgi Karaca

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Ludwig Wittgenstein – Anat Biletzki (Stanford Encyclopedia of Philosophy)

Sonraki Gönderi

Din, Bilimin Düşmanı Değil. Yüzyıllardır Bilim İnsanlarına İlham Veriyor – Tom McLeish

En Güncel Haberler Analitik Felsefe