Hayvan Hakları ve Veganlık – Berk Efe Altınal

/
2 Okunma
Okunma süresi: 33 Dakika

1

Descartes, hayvanların tıpkı guguklu saatler gibi işleyen ancak insanlar tarafından değil de tanrı tarafından dizayn edildiği için çok daha etkileyici bir biçimde işleyen otomatlar olduğunu düşünüyordu. Hayvanlar üzerinde deneyler yapıyor, onları hâlâ canlıyken kesip biçiyor ve bedenlerinin işleyişini inceliyordu. Örneğin karnı yarılan bir köpek acıyla uluyor olabilirdi ancak bunda ahlaki anlamda bir sorun olduğunu düşünmek için bir sebep yoktu, çünkü bu sadece otomatik bir refleksti, köpeğin gözlerinin ardından bize bakan bir ruh yoktu, köpek birisi değil, bir eşyaydı.

Descartes, hayvanlarının bedenlerinin işleyişine tıpkı kendi zamanının büyüleyici mekanik icatlarına, makinelere duyduğu gibi ilgi duyuyordu; ve bir guguklu saatin vidalarını söküp çarklarının nasıl döndüğünü incelemek ve yaşayan bir köpeğin göğsünü kesip, bıçağın değmesine eş zamanlı olarak verdiği tepkileri gözlemlemek, hâlâ atmakta olan kalbine dokunup kanın pompalanmasının gittikçe yavaşlamasını ve güçsüzleşmesini hissetmek[1] onun için ilgi çekici ancak ahlaki açıdan bir önem taşımayan iki hareketti.

Görüşlerini hayvanlara karşı acımasız olmakla eleştiren More’a yazdığı cevap mektubunda Descartes, görüşlerinin hayvanlara karşı acımasız değil insanlara karşı anlayışlı olduğunu söyler, ne de olsa bu görüşler insanları Pisagor’unki gibi batıl inançlara kapılıp hayvanları öldürmek ve yemek konusunda şüpheye düşmekten kurtarmaktadır.[2]

Descartes hayvanların ahlaki anlamda bir değeri olmadığını düşünüyordu. Ve mektupta yazdığı üzere, onun bu fikrini acımasız bulanların bu tepkilerinin mantıksal sonucunun, Pisagor’unki gibi fikirlere kapılmak olduğunun da farkındaydı: Yani hayvanları yememek ve onlara keyfi olarak zarar verip onları öldürmemek gibi fikirler!

2

Descartes’ın iddiasının aksine, acı çekiyor olmamızın ve bu acıyı çekenin kendimiz olduğunun bilincinde olmamızın sebebi bir ruha sahip olmamız değil, acıyı ve farkındalığı mümkün kılan duyu reseptörlerine, sinir sistemine ve bu sinir sisteminden gelen verileri işleyen bir beyne sahip olmamızdır. Bu da demektir ki, acıyı ve farkındalığı mümkün kılan, biyolojik bir mekanizmadır.

Başka insanların da acı veren uyaranlarla karşılaştığında benim gibi acı çektiğini nereden bilebilirim? Tam olarak, tıpkı benim gibi acı çektiklerini hiçbir zaman bilemem. Ancak acı verici uyaranlar karşısında acı çektikleri kanısına sahip olabilmemi sağlayan iki kaynak vardır: Birincisi, acı verici uyaranlardan uzaklaşırlar, kaçınırlar, acıya dair sesleriyle ve bedensel hareketleriyle karşılık verirler. İkincisi, diğer insanların da acı çekme işlevini mümkün kılan benimkiyle eş biyolojik mekanizmalara sahip olmalarıdır.

Acı hissini mümkün kılan biyolojik mekanizmaların, evrimsel olarak hayatta kalmayla, tehlike arz eden uyaranlardan uzaklaşmayla bağlantılı olarak gelişmiş olduğu tahmin edilir. Bu mekanizma, bitkilerden ve mantarlardan farklı olarak bulundukları bir yere bağlı olmadan yer değiştirebilir, hareket edebilir varlıklar olan hayvanlarda gelişmiştir. Acı, hayatta kalmaya ilişkin bir histir.

Acıya dair mekanizmalara sahip olmamıza yol açan evrimsel süreci diğer hayvanlarla paylaşmaktayız. Acı hissetmemize yol açan mekanizmaların benzerleri hayvanların çok büyük bir kısmında da bulunmaktadır. Memeli hayvanlar, kuşlar, balıklar ve yumuşakçaların büyük bir bölümünün acı hissini yaşadıkları bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Merkezi sinir sistemi bulunmayan böcek ve yumuşakçalarda dahi acı reseptörleri bulunmaktadır. Hayvanların acıya dair deneyimlerinin tıpkı insanlarınki gibi olup olmadığını bilmiyoruz.[3] Ancak hayvanların, tıpkı insanlar gibi, acı çekebildiklerini ve acı veren uyaranlardan kaçındıklarını, uzaklaştıklarını biliyoruz.

18. yy’da Faydacılık düşüncesinin kurucularından Jeremy Bentham bir dipnotta hayvanların çektiği acıya dikkat çekmişti. Hayvanları ahlaken gözetmemiz gerekip gerekmediği konusunda şöyle söylüyordu:

Asıl mesele ‘akıl yürütebiliyorlar mı?’ ya da ‘düşünebiliyorlar mı’ meselesi değil, ‘acı çekebiliyorlar mı?’ meselesidir. [4]

3

Hayvanlara gereksiz yere acı çektirmenin yanlış olduğu fikrini taşırız. Hayvanlara gereksiz yere acı çektirmenin yanlış olduğu fikri hemen hemen her kültürde kendine bir yer bulmuştur. Bunun en yaygın ahlaki sezgilerimizden biri olduğunu söylemek çok da hatalı olmayacaktır. Örneğin, pek çoğumuz Descartes’ın sokağımızdaki kedileri toplayıp, göğüs kafeslerini kesip ardından parmağını kalplerine koyup kalp atışlarının zayıflamasını dinlemesi fikrinden rahatsız olurduk, bunun uygunsuz bir davranış olduğunu düşünürdük. Kediler, Descartes onları yakalarken, bağlarken ve bedenlerini parçalarken acı çektiklerini belli eden çığlıklar atacaktır ve bu pek çoğumuzun ahlaki itkilerini harekete geçirir. Acı çeken kediler için üzülür, bu durumun ahlaken yanlış olduğunu düşünür ve bunu yapmak elimizdeyse söz konusu eylemi durdurmaya çalışırız.

Bir de şunu düşünelim: Bir kişinin (bu kez Descartes değil) sokaktaki bir kediyi yakalayıp bir laboratuvara götürdüğünü görüyoruz. Kedi aynı şekilde kaçmaya çalışıyor, çığlık atıyor. Bu durum ahlaki itkilerimizi harekete geçiriyor ve bu kişiye tepki veriyoruz. Oysa bu kişi bize kendisinin bir veteriner olduğunu, söz konusu kedinin ölümcül bir kalp hastalığına yakalandığını ve ameliyat edilmesi gerektiğini anlatıyor. Fakat ameliyat narkoz etkisinde bile oldukça acı verici bir ameliyat, fakat kediyi ölümden kurtaracak. Böyle bir durumda acının “gereksiz” olmadığına karar verirdik. Çünkü acı çekmek bir zarar olsa da, hissedebilen, kendi yaşamının farkında olan bir varlık için öldürülmenin, yani yaşamının sona erdirilmesinin çok daha büyük bir zarar olduğunu sezeriz.

Bentham, hayvanlar için acı çekmemenin, acı çekmekten daha iyi olduğunu, başka bir deyişle hayvanların acı çekmemekten çıkarları olduğunu söylüyor, fakat bir hayvan için hayatta kalmanın, öldürülmekten daha iyi olmadığını, yani hayvanların hayatta kalmak gibi bir çıkarı olmadığını söylüyordu. Oysa acı çekebilen bir varlık, kendi varlığının farkında olan bir varlıktır ve bu varlığı sürdürmekten elbette çıkarı vardır. Hayvanlara gereksiz yere acı çektirmenin yanlış olduğunu düşündüğümüz gibi, hayvanları keyfi olarak öldürmenin de yanlış olduğunu düşünürüz. Hatta söz konusu hayatta kalmak olacaksa, bir miktar acı çekmenin göze alınabilecek bir zarar olduğu kanaatini taşırız.

4

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Kurumunun istatistiklerine göre her yıl yalnızca gıda elde etmek amacıyla 50 milyardan fazla karada yaşayan hayvanı öldürüyoruz. Benzer bir istatistiği tutmak imkânsız olsa da, aynı amaçla öldürülen deniz hayvanı sayısının trilyonları bulduğu iddia ediliyor.

Beslenme önerileri konusunda oldukça temkinli davranan bir kurum olan Amerikan Beslenme Derneği’nin 2009 yılında çok sayıda bilimsel makaleyi tarayarak hazırladığı rapor ise, içerisinde hayvanlardan elde edilen hiçbir malzeme bulunmayan bir beslenmenin doğru bir biçimde uygulandığında bebeklik, hamilelik, ileri yaşlar ve ergenlik gibi kritik dönemler de dahil olmak üzere insan yaşamının her aşaması için yeterli olduğu[5], hatta kalp hastalıkları ve diyabet gibi pek çok hastalığın önlenmesinde etkili olduğunu gösteriyor. Hayvanları kullanmadan yeterli bir şekilde beslenebiliyoruz.[6]

Hayvansal tarımın hem sürdürülebilirlik konusunda hem de ekolojik anlamda bir felaket kaynağı olduğuna ise hiç şüphe yok. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Kurumunun 2006 yılında yayınladığı raporda[7] hayvansal tarımın günümüzdeki çevre problemlerinin en büyük kaynaklarından biri olduğu söylenmektedir. Hayvansal tarım, atmosfere salınan sera gazlarının, ormansızlaşmanın, kuraklığın önde gelen sebepleri arasında sayılırken, verimli arazilerin önemli bir kısmı on milyarlarca hayvanı beslemek için üretilen tahıllara ayrıldığından, bu durum pek çok insanın tarım ürünlerine erişimini zorlaştırmaktadır. Hayvanları kullanarak beslenmek için sürdürülebilirlik ve ekoloji birer gerekçe değil.

Hayvanlara gereksiz yere acı çektirmenin yanlış olduğunu düşünüyoruz. Ölümün hayvanlar için kötü olduğunun farkındayız ve hayvanların keyfi olarak öldürülmelerini hatalı buluyoruz. Ancak her yıl 56 milyar hayvanı sadece gıda elde etmek amacıyla öldürüyoruz. Üstelik bunu yapmayı sürdürmek için gösterebileceğimiz pek bir gerekçe yok, hayvanların tatlarını seviyoruz, çocukluğumuzdan beri böyle alıştık, böylesi bize daha kolay geliyor.

Hayvanların gereksiz yere acı çektirmenin yanlış olduğunu söylüyoruz, ancak davranışlarımızla söylediklerimizi reddettiğimizi gösteriyoruz. Hayvanlara onlar birileri değil de birer eşyaymış gibi davranıyoruz.

5

1970 yılında Richard Ryder ortaya yeni bir terim atmıştı: Türcülük. Bu kavramla ne demek istediği açık değildi, net bir biçimde tanımlanmıyordı. Fakat kelimenin hangi çağrışımları ortaya çıkardığı oldukça açıktı. Türcülük kavramı, hayvanlara karşı olan davranışlarımızın, tıpkı ırkçılık veya cinsiyetçilik gibi bir ayrımcılık biçimine dayandığını söylüyor gibiydi.

Ayrımcılığı, toplumdaki bir grubu -ya da bir grup olarak algılanan bir kişiler kümesini- ilintisiz bir kriteri gerekçe göstererek ahlaki gözetimden kısmen ya da tamamen dışlamak olarak tanımlayabiliriz. Örneğin ırkçılar, ten rengi koyu insanları aşağı görürler. Öyle ki, örneğin ABD’de siyah ten rengine sahip insanlar yüzlerce yıl köle olarak görülmüştür. Bugün hâlâ siyahlar toplumdaki en dezavantajlı gruplardan biridir. Oysa ten rengi bütün bunlarla alakasız bir kriterdir. Eğer bir işveren bir kişiyi işe alırken onun yetilerine, deneyimine, eğitimine değil de (ya da bunların yanı sıra) bu kişinin ten rengine göre karar veriyorsa, bunun ırkçılık olduğunu söyleriz.

Peki eğer türcülük kavramını ciddiye alır ve ayrımcı olmamaya karar verirsek, bunun anlamı hayvanları insanlarla her durumda eşit görmemiz, örneğin hayvanlara eğitim ya da seçme ve seçilme hakkı tanımamız gerektiği anlamına mı geliyor? Hayır. Hayvanların eğitim görmekten ya da oy vermekten bir çıkarları yoktur. Türcü olmamanın anlamı, hayvanları insanlarla aynı görmek değildir, türcü olmamanın anlamı hayvanların çıkarlarını ciddiye almak ve eşit bir biçimde gözetmektir. Eşit gözetim, herhangi bir adalet iddiasının temel unsurlarından biri olmak durumundadır.

Hayvanların acı çekmemekten ve öldürülmemekten çıkarları olduğunu söylemiştik. Oysa bunu zorunlu kılan hiçbir sebep yokken trilyonlarca hayvanı öldürüyoruz. Onlara, insanlar söz konusu olsa toplumda infial yaratacak biçimlerde muamele ediyor, üstelik ardından bu muamelelerinin “mutlu, merhametli, insancıl” muameleler olduğunu öne sürüyor, kendimizi iyi hissediyoruz.

6

Hastanede yaşayan ve organ bekleyen 5 kişi olduğunu düşünelim. Doktor bu hastaların hayatta kalması için uğraşıyor ama eğer gerekli organ bulunamazsa bir gün sonra hepsi ölmüş olacak. O esnada kapıdan bir kişi giriyor, sağlığı yerinde ve tek istediği birkaç kontrol yaptırmak. Doktor bu kontrolleri yaparken fark ediyor ki sağlıklı bu kişinin kan grubu ve diğer değerleri hasta 5 kişi ile uyumlu. Doktor bu kişiyi öldürür ve organlarını 5 hastaya dağıtırsa hepsini kurtaracak.

Pek çoğumuz doktor böyle bir şey yaptığında beş kişinin hayatını kurtaracak olsa bile, sağlıklı bir kişiyi öldürerek aslında cinayet işlemiş olduğunu düşünür ve böyle bir davranışın ahlaken kabul edilemez olduğunu savunuruz. Bir çıkarın haklar ile korunması da buna benzer: “Eğer benim yaşama hakkım varsa, beş kişiyi kurtarmak için dahi olsa beni öldüremezsin.” Hak, bir çıkarın etrafına koruma duvarı örmektir. Üstelik bu haklar, yasalardan bağımsızdır, idama karşı çıkan insan hakları savunucularını, idamın uygulanabileceğini söyleyen yasaları göstererek ikna edemezsiniz.

Hukuk profesörü Gary L. Francione, 90lı yıllardan itibaren geliştirmiş olduğu Hayvan Haklarına Abolisyonist Yaklaşım [8] başlıklı kuramda, hayvanların çıkarlarını eşit bir biçimde gözetebilmemizin ancak insan ve hayvanların paylaşacağı ortak bir negatif hak ile mümkün olabileceğini öne sürmektedir: Başkaları tarafından eşya muamelesi görmeme, başka bir deyişle, başkalarının amaçları için salt bir araç olarak kullanılmama hakkı.

Hayvanları kullandığımızda onlara eşya muamelesi yaparız. Onların sahip oldukları tüm çıkarları inkâr ederiz. Bunu yapmayı sürdürdüğümüz müddetçe, hayvanlar için eşit gözetim bir yana dursun, herhangi bir ahlaki gözetim mümkün değildir. Hayvanları kendi amaçlarımız için kullanarak, onları ahlaki topluluğun tamamen dışına atmış oluruz. Çünkü eşyaların ne hakları olabilir ne de çıkarları. Eşyaların kullanım ve değişim değerleri vardır. Hayvanları soframıza koyup üstümüze giydiğimizde, onların alelade eşyalar olduklarını kabul ve ilan eder, davranışlarımızla bu fikri temsil eder ve bu fikrin yarattığı sonuçların faili haline geliriz.

Başkalarının amaçlarına salt bir araç olarak kullanılmama hakkının Kant’ın ahlak kuramını çağrıştırdığını görmek mümkündür. Gerçekten de bu kuram, Kant’ın deontolojik ahlak kuramına dayanır. Kant hayvanlarla ilgili dolaylı bazı sorumluluklarımız olduğunu düşünse de, hayvanlara karşı herhangi bir ahlaki yükümlülüğümüz olduğunu düşünmezdi. Kant, sadece ahlaki fikirleri kavrayabilecek bir zihne ve bunlara göre davranabilecek bir otonomiye sahip varlıkların, başka bir deyişle ahlaki faillerin birbirlerine karşı ahlaki yükümlülükleri olabileceğini düşünüyordu. Oysa bu ahlaki yükümlülük tanımı sadece hayvanları değil, bebekleri, ufak çocukları ve ağır zihinsel engelli insanları da ahlaki topluluğun dışında bıraktığı için eleştirilmiştir.

Felsefe profesörü Tom Regan, ahlaki faillerin davranışlarından zarar görebilen, ancak ahlaki faillerden farklı olarak zihinsel yetersizlikleri ve otonomi eksikleri sebebiyle kendi davranışları için sorumlu tutamayacağımız varlıklara ahlaki müteessirler [ing. moral patient] ismini verir[10]. Hayvanlarla gireceğimiz hiçbir ilişkinin rızaya dayalı bir alışveriş olamaması da bu yüzdendir. Sözleşmeleri ve anlaşmaları ancak kendi çıkarlarını gözetebilen ahlaki failler ile yapabiliriz. Hayvanlar tıpkı ufak çocuklar gibidir, onlarla sözleşmeye ya da karşılıklı anlaşmaya dayalı ilişkiler kuramayız. Hayvanlardan faydalanmak, onları kullanmak, onları eşya yerine koymaktır.[11]

Hayvanlar için başkaları tarafından eşya muamelesi görmeme hakkını tanımak onları kullanmayı bırakmak anlamına gelmektedir. Üstelik bu hak yasalardan değil, hayvanların acı çekebilme yetilerinden ve yaşama çıkarlarından kaynaklandığından, şu anki yasaların hayvanları kullanmamıza izin veriyor (ve hatta teşvik ediyor) olmasını bu hakkı ihlal etmek için bir gerekçe olarak gösteremeyiz.

Descartes bir konuda haklıydı; ya kendisi gibi düşünüp hayvanların sadece birer robot olduğuna ikna olmalı, ya da Pisagorcu batıl inançlara, hayvanları kullanmamak gerektiği fikrine ikna olup bunu uygulamalıydık. Bir yandan hayvanları kullanmaya devam ederken, bir yandan da “zulüm karşıtı yasalar” çıkarmaya çalışmak ya da “hayvanların acılarını azaltacak” reformlar peşinde koşmak anlamsız olacaktır. Hayvanlara ya onlar birileriymiş gibi davranabiliriz, ya da onlar birer eşyaymış gibi.

7

1944 yılında, yani 2. Dünya Savaşı yıllarında İngiltere’de bir gazete yayınlanmaya başladı. Gazetenin adı The Vegan News idi ve Donald Watson isminde bir kişi tarafından hazırlanıyordu. Gazete, yeni kurulmuş olan The Vegan Society’nin yayın organıydı. Vegan kavramını gazeteyi çıkaranlar kendileri ortaya atmışlardı. Bu kavram, hayvanlardan elde edilen gıda, giyim, kozmetik gibi ürünleri ve hayvan kullanımı içeren hayvanat bahçesi, binicilik, sirk gibi eğlence ve spor faaliyetlerini, özetle hayvan kullanımını kendi hayatından mümkün mertebede çıkaran kişi anlamında kullanılmaktaydı. Günümüzde bu kelime yaygın bir biçimde bu anlamda kullanılır ve dünya üzerinde milyonlarca kişi kendini vegan olarak tanımlar.

Hayvan haklarını tanımak pratikte veganlığın bir yükümlülük olduğunu kabul etmektir. Bu yükümlülüğü yerine getirmek zor ya da zahmetli değil, kolay, hesaplı ve keyiflidir [9]. Hayvansal gıdaları tüketmediğimizde bu bizi sağlığımız için ihtiyaç duyduğumuz herhangi bir besinden mahrum etmez. Ne de giyinmek ya da eğlenmek için hayvanlara ihtiyacımız vardır. Hayvanları kullanmak için öne sürebildiğimiz sebepler, hayvansal gıdaların tatlarını seviyor olmamızdır. Oysa böylesi keyfi bir sebeple hayvanları kullanmaya devam etmek, hayvanların ahlaki anlamda hiçbir değeri olmadığını söylemekten başka nedir ki?

Vegan olmak hayvanlarla ortak olarak paylaşıyor olduğumuz bir hakkın üzerimizde doğurduğu bir ahlaki yükümlülüğü yerine getirmek, başkasının ahlaki haklarını ihlal etmemek anlamına geldiği gibi, toplumsal bir dönüşümün de anahtarıdır. Toplumun tamamına yakını hayvanları eşya olarak görürken anlamlı bir değişim imkânsızdır. Oysa daha fazla insan veganlığı benimsediğinde, bireylerin davranış ve düşüncelerindeki bu değişiklik toplumsal olarak da hayvan kullanımına yönelik gerçek anlamda bir tartışma başlatacaktır.

Veganlık, bir beslenme alışkanlığı, bir yaşam tarzı ya da bir alt-kültür grubu değildir. Eğer hayvanlara gereksiz yere zarar vermenin ya da hayvanları keyfi olarak öldürmenin ahlaken yanlış olduğu fikrini benimsiyorsak, veganlık hayvanlara dair ahlaki sezgilerimizle ya da benimsediğimizi söylediğimiz ahlaki değerlerle birebir uyumlu olan bir ahlaki yükümlülüktür.


Bu içerik yazarından izin alınarak Taner Beyter tarafından sitemize uyarlanmıştır.


Notlar

  1. Letter to Plempius, March 23, 1638, in The Philosophical Writings of Descartes: Volume 3, The Correspondence
  2. Letter to More, February 5, 1649, in The Philosophical Writings of Descartes: Volume 3, The Correspondence
  3. Hayvanların herhangi bir deneyiminin insanlarınki ile benzeyip benzemediğini ya da nasıl olduğunu anlayıp anlayamayacağımız konusunda bkz. Nagel, Tomas (1974) What is it like to be a bat
  4. Bentham, Jeremy (1781) Principles of Morals and Legislation, 14. bölüm, çeviri bana ait.
  5. Craig WJ, Mangels AR; American Dietetic Association (2009) Position of the American Dietetic Association: vegetarian diets.
  6. Altınal, Berk Efe. Veganlar ve Çocuklar. http://abolisyonistveganhareket.org/post/149123432361/veganlar-ve-%C3%A7ocuklar
  7. Food and Agriculture Organization of the United Nations (2006) Livestock’s Long Shadow–Environmental Issues and Options
  8. Ayrıntılı bilgi için bkz. Francione GL, Hayvan Haklarına Giriş, İletişim Yayınları
  9. Hayvanların ahlaki müteessirliği ve hayvanlarla rızaya dayalı karşılıklı ilişkiler kurma fikrindeki hatalara dair ayrıntılı bilgi için bkz. Gürkan-Altınal, Hayvan Kullanımı ve Yeni Refahçı “Hayvan Rızası” Mefhumu Üzerine
  10. Regan, Tom (1983) The Case for Animal Rights.
  11. Vegan olmakla ilgili pratik bilgiler için iyi bir rehber şu adreste bulunabilir: www.VeganOluyorum.com

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Bayescilik – Thomas Metcalf

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü

Bayescilik – Thomas Metcalf

Editörün notu: Birçok okuyucu açısından Bayesciliğe dair bu giriş yazısı, öncelikle Thomas Metcalf’ın Olasılık Hesabına Giriş