Marksizm, Bilim ve Bilim Çalışmaları: Marx ve Engels’ten COVID-19 ve COP26’ya – Helena Sheehan

Marksizmin bilimle ilişkisinin tarihi oldukça yoğun ve dramatik. Büyüleyici ve önemli olmasına rağmen bu hikaye giderek unutulmaya yüz tutmuş durumda.

//
115 Okunma
Okunma süresi: 71 Dakika

Başından beri Marksizm bilimi yalnızca sosyalist bir toplumu inşa etmekteki ekonomik vaadi sebebiyle değil aynı zamanda dünyayı anlamaktaki açığa çıkarıcı gücü nedeniyle fevkalade ciddiye almıştır. Marksizm, bilimin toplumsal ve tarihsel karakteri hakkında kendisinden önceki ve sonraki tüm entelektüel geleneklerden daha güçlü iddialarda bulunmuştur ancak her zaman bilimin bilişsel geçerliliğini tanımıştır.

Bilim; ekonomik sistemlerle, teknolojik gelişmelerle, siyasal hareketlerle, kültürel akımlarla, etik normlarla, ideolojik pozisyonlarla, kısacası insana ait olan her şeyle ayrılmaz bir şekilde sarmalanmış olarak görülüyordu. O, aynı zamanda çalışmalar, metinler, teoriler, gerilimler ve tartışmalar üreten bir doğal dünyaya erişim yoluydu.[1] Objektivizm-İnşacılık ikiliği bu epistemolojik dinamiği asla yakalayamazdı. Ne de içselci/dışsalcı düalizmi onun tarih yazımı sürecine koşumlanmış güçlerin etkileşen alanının hakkını verebilirdi.

Karl Marx ve Friedrich Engels kendi zamanlarının bilimine hassasiyetle ayak uydurdular ve bu farkındalıklarını Marksizm olarak anılagelen siyasal hareket ve entelektüel geleneği geliştirdikleri düşünce süreçlerinin çekirdeğine dahil ettiler. Şahsen böyle karmaşık bir teorik ve siyasal tarihin tek bir adamın ismini taşımamasını tercih ederdim, ama neticede öyle oldu.

Marx ve Engels arasındaki ilişki hakkında ihtilaflar olmuş, hümanist Marx’ı pozitivist Engels’e karşı konumlandırma ve özellikle de Marx’ı Engels’in ölümünden sonra yayınlanan Doğanın Diyalektiği eserinden ayrı tutma eğilimi görülmüştür. Doğanın diyalektiği tartışması zaman zaman tekrar yüzeye çıkar, ve yakın zamanda da ben tartışmalara ilk dahil olduğumda olandan daha güçlü bir Engels’i haklı çıkarma eğilimiyle yeniden yüzeye çıkmıştır.[2] Söz konusu olan, hem insan toplumunu hem de doğal dünyayı kucaklayan ve en ileri bilimsel gelişmelere vurgu yapan kapsamlı bir dünya görüşünün geliştirilmesidir.

Akabindeki Marksistler kuşağı da İkinci Enternasyonal döneminde bilimin ilerleyişine büyük bir dikkat sarf etti ve özellikle de pozitivizm, Machçılık ve neo-Kantçılık gibi akımlar karşısında bilimsel gelişmenin ima ettiklerine ve neticelerine dair tartışmalar cereyan etti.

Rus Ekim Devriminden sonra bu etkinlikte bir yoğunlaşma oldu. Bilim, yeni bir toplumsal düzeni inşa etmek için bir gereklilikti. Bilimsel teori yalnızca bir hakikat ve hata meselesi olarak değil, bir ölüm kalım meselesi olarak görüldü. Deneysel bilimlere sırtlarını daha çok dayayanlarla Marksizmin felsefe tarihiyle devamlılığını vurgulayanlar arasındaki de dahil olmak üzere pek çok tartışma mevcuttu.

Çetin bir iktidar mücadelesi, o günün bütün o entelektüel tartışmalarıyla iç içe geçmişti. Marksizme zor ve tehlikeli koşullarda gelmiş, bir dizi entelektüel etkiye maruz kalmış, pek çok farklı bakış açılarına sahip entelektüellerle bir araya gelip Marksizmi böyle çevrelerde savunmaya alışkın olan daha kozmopolit Marksist aydınlarla ile gerginlik yaşandı. Bu aydınlar; devrimci dönemde yetişmiş, hiç ülke dışına çıkmamış, hiçbir yabancı dil bilmeyen, doğa bilimlerine veya felsefe tarihine dair pek az detaylı bilgiye sahip ve hiç diğer entelektüel geleneklerin savunucularıyla iştigal etmemiş olanlardan giderek artan bir baskı görmeye başladılar. Bazıları teorik tartışmalara girmektense klasik metinlerin otoritesine ya da parti kararnamelerine başvurmaya daha eğilimliydi. Kariyerlerinde hızla ilerletiliyor ve profesörlükler, enstitü yöneticilikleri ve yazı kurulu üyelikleri alarak dünyaca tanınan entelektüeller üzerinde iktidar pozisyonları işgal ediyorlardı. Büyük bir drama vardı ve çok geçmeden kan döküldü.

1931’de Londra’ya belki de tüm zamanların en çok anılan konferansı için gelenler, daha kozmopolit olan aydınlardı. İkinci Enternasyonal Bilim Tarihi ve Teknoloji Kongresi, Nikolai Buharin’in öncülüğündeki ve Boris Hessen, Nikolai Vavilov ve bilim tarihinde adı duyulmuş diğerlerini taşıyan bir Sovyet delegasyonunun varmasıyla kitlesel medyaya taştı. Kendi Marksizm versiyonları için içeride birtakım baskılara ve ülke dışında çok başka baskılara karşı mücadele ediyorlardı. Bu çalkantılı sulardan etkileyici bir başarıyla çıktılar. Ne var ki trajedi girdabı onları yuttu. Bukharin, Vasilov ve Hessen temizliklerde öldüler.

O kongreden hem o tarihte hem de o zamandan beri en etkili olmuş metin, sık sık bilim tarihi yazımında dışsalcı pozisyonun klasik bir manifestosu olarak gösterilen Hessen’in “Newton’ın Principia’sının Sosyal ve Ekonomik Kökleri” idi. Hessen, Newton’ı bilimsel açıklama örüntüsünde mekanistik nedensellikle teolojik spekülasyonu birleştiren, 17. Yüzyıl merkantilist kapitalizminin ve 1688’in sınıf uzlaşmacılığının bir ürünü olarak görerek onun düşüncesinin kendi zamanının toplumsal, siyasal ve ekonomik güçlerindeki köklerini inceledi. Sovyetler Birliği içinde Hessen, yeni fiziğin burjuva idealizmine dayandığını öne süren bir görüşe karşı görelilik teorisini ve kuantum mekaniğini savunuyordu. Her ne kadar Londra’da sosyo-ekonomik kökleri ve Moskova’da bilişsel güvenilirliği vurgulasa da ve bunu her iki bağlamda da en kışkırtıcı şekilde yapsa da; işsel ve dışsal faktörlerin, ampirik kanıtın, mantıksal argümanın ve sosyo-ekonomik bağlamın diyalektik bir sentezini ortaya koyan tutarlı bir pozisyona sahipti. Hessen bir dışsalcı değildi.[3]

Bukharin, Marksizmin hem siyasal hem de felsefi gelişiminde büyük bir figürdü. V.I. Lenin’in olası bir halefi olsa da iktidarın zirvesinden düşmüştü, ancak yine de sanat ve bilimden ekonomik planlamaya Sovyet yaşamının pek çok alanında önde gelen bir oyuncuydu. Her toplumsal kurumu ve akademik disiplini “Bolşevize” etme, tartışmayı bitirip her konuda doğru bir Marksist çizgiye ulaşma baskısı karşısında Buharin, bilimsel keşif sürecini saf dışı bırakmaya çalışan küstah Bolşevize edicilere karşı durarak Trofim Lysenko’ya karşı Vavilov gibi genetikçilerin yanında yer aldı. Londra’da Bukharin, Marksizmi felsefedeki tüm çağdaş akımların bağlamına yerleştirerek Marksizmin canlılığını şüpheci bir dinleyici grubuna aktarmaya koyuldu. O on yıl boyunca felsefi pozisyonunu işleyerek geliştirmeye devam etti. Hapishane hücresinde yaşamdan ayrılmayı beklerken bile, felsefe tarihinin yanında bilimin içindeki felsefi problemlerin de son derece etkileyici bir kavrayışını sergileyen bir felsefe broşürü kaleme aldı.[4]

1931 kongresi, halihazırda hareket halinde olan kuvvetleri birbiriyle yeni bir etkileşim seviyesine getirdi. Kongrede çatışan dünya görüşleri çarpıştı. Bu karşılaşma en çok arada kalanlara, ziyaretçilerin vizyonunu uzaktan paylaşan sol görüşlü Britanyalı bilim insanlarına dokundu. J. D. Bernal’ın, J. S. Haldane’in ve Marksist olan diğer önde gelen bilim insanlarının fikirleri pek çok çağdaşları arasında kök saldı ve 1930’larda dinamik bir radikal bilim hareketine yol açtı.[5]

Britanyalı ve Sovyet Marksistler arasındaki bu karşılaşma dışarıya da yayıldı ve kongreye katılmamış olan pek çoğunu da etkiledi. Kongredeki Sovyet metinlerini bir araya getiren Science At the Crossroads kitabı pek çok dile çevrildi ve on yıllar boyunca kendisini dünyanın pek çok farklı yerinde buldu. Kitabı hapishane hücresindeki Antonio Gramsci ve insan bilgisinin tüm alanlarında hızlıca dolaşıp hepsini Marksist bir bakış açısıyla yeniden kavramsallaştırmakta olan Christopher Caudwell okudu. Bundan hareketle Caudwell biyoloji ve fizik üzerine olduğu gibi tarih, felsefe, psikoloji ve kültür üzerine pek çok muntazam eser üretti. Bunların hepsi, Caudwell’in İspanya İç Savaşı’nda öldürülmesiyle tamamlanmamış olarak kaldı.

Caudwell bilimsel keşiflerin nasıl doğayla ampirik deneyler yoluyla edinilmiş taze temasları yansıtırken bir yandan da çağlarının toplumsal ilişkilerinin baskısıyla şekillendiğini gösterdi. Fiziğin problemlerinin yalnızca fiziğin içinde kalarak çözülemeyeceğini savundu ve fiziğin metafiziğini, aynı düalizmlerle burjuva bilincin diğer her yönü kadar dolu olarak gördü. Caudwell, bilginin ampirik düzeyde bir yandan da kaos ve kafa karışıklığı yaratarak ilerlediğini düşünüyordu. Çünkü burjuva kültürü, bütünsel bir dünya görüşünün eksikliğinden ötürü kendi başarılarını ve serbest bıraktığı güçleri özümsemekten acizdi.[6] Bernal da Marksizmin böyle bütünsel bir çerçeve sağladığı görüşündeydi. Marksizm bilimden türetilmiş, bilime düzen ve perspektif getirmiş ve onun ilerleyiş yoluna ışık tutmuş bir felsefeydi. Bilimin deneysel sonuçlarını eşgüdümlemek ve farklı dallarını derin tarihsel-toplumsal bir perspektifte birleştirmek için bir yöntem sağlıyordu. Bernal, bilimin de bir bilimi olmasını salık verdi. Daha sonra bu alan bilim çalışmaları(science studies) olarak anılmaya başladı.[7]

Bu dönemin Marksistleri bu fikri detaylandırmakla kalmayıp karşıt görüş taşıyanlarla polemiklere de girdiler. Bilim felsefesinde irrasyonalizmi bilime ithal ettiği düşünülen James Jeans ve Arthur Eddington’a karşı argümanlar özellikle öne çıkıyordu. O dönemin Marksist bilim insanlarının ve bilim felsefecilerinin daha sonraları ortaya çıkan post-modern bilim karşıtı bilim çalışmaları hakkında ne düşüneceğini çıkarmak zor değil.

1945’ten sonra Marksizmin etkisi daha da geniş bir alana yayıldı. Doğu Avrupa’da Marksizm yeni sosyalist ülkelerin üniversitelerinde, araştırma kurumlarında ve akademik dergilerinde hakim güç haline geldi. Bazıları sonradan iktidar partileri olan kurtuluş hareketleriyle Asya’ya, Latin Amerika’ya ve Afrika’ya yayıldı. Marksizm bazen derin bir kanaat meselesiydi ama bazen de böyle değildi. Bir tek parti devletinin ortodoksisi olmak entelektüel bir geleneğin sağlıklı gelişimi için iyi bir formül değildi.

Yine de bilime ayırt edici bir yaklaşım geliştirmek, özellikle de doğa bilimlerinin felsefi sonuçlarını irdelemek konusunda ciddi çalışmalar yapılıyordu. Doğu Avrupa’nın akademilerinde, Komünist partilerin entelektüel yaşamlarında, Science & Society, La Pensée, Modern Quarterly, ve Monthly Review gibi dergilerde durum buydu. Başka yerlerde yapılan bilim felsefesinde benimsenmiş dar metodolojik yaklaşımdan çok farklıydı. Buralardan derin önemi haiz olup bu çevreler dışında pek az bilinen çalışmalar çıktı.

Marksizm ampirik bilimlerin ilerleyen sonuçlarına sarf edilen dikkati genişleyen bilgiyle tüm bunların toplumsal ve tarihsel bağlamına dair bir farkındalığı kaynaştırmaya kadir bir felsefi çerçevenin gelişimini bir araya getiriyordu.

Kapitalizmin egemen olduğu dünyanın geri kalanında, 1960’lar ve 70’ler Marksizmi yeni bir şekilde gündeme getirdi. Özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da Yeni sol mayalanıyordu. Bunlar doğruluğu varsayılan her şeyin tartışmaya açıldığı ve üniversitelerle sokakların çatışmalı bölgeler olduğu zamanlardı. Akademik disiplinler en temellerinden sorgulandılar. Felsefe, sosyoloji, edebiyat, bilim, bilginin tamamı iktidarla bağlantılı olarak görüldü. Tutku ve polemikler üniversite kampüslerini ve akademik konferansları canlı tutuyordu. Radical Philosophy, Insurgent Sociologist, Science for the People, Radical Science Journal, ve Science as Culture gibi dergiler bu mayalanmaya bir ifade gücü kazandırdılar. Benim kuşağımdan pek çok kişi kendilerini cansiperane bir şekilde bu arayışın, bu çabanın içine attılar. Pek çok şeyle gemileri yaktık ve tuhaf sularda yüzmeye başladık. Gençliğimde küçük bir Katolik soğuk savaşçı olarak “demir perde”nin diğer tarafına geçip komünist olacağım aklıma gelmemişti. İlk defa solcu olduğumda bile kendimi o yönde ilerlerken görmedim.

ABD yeni solunun eski sola dönük tavrında anti-komünizm kalıntılarıyla birlikte bir kuşak isyanının da izleri vardı. Aynı zamanda iktidara dair bir saflık, iktisada yönelik bir kayıtsızlık ve bilime karşı bir şüphe söz konusuydu. Başta ben de bu tavrı paylaşıyordum. ABD’den ayrılıp eski solla yeni sol arasındaki uçurumun bu kadar büyük olmadığı Avrupa’ya taşındıktan sonra değiştim. Avrupa’nın siyasi kültürüne dahlim dönüştürücü etki yarattı ve bir önceki sol kuşağa yeni bir bakış edindim. Pek çoğu hala hayatta da olsa, bana en derin şekilde dokunanlar ölmüştü. Yine de ben onların eserlerini okudukça ve çağdaşlarını onların hayatlarına dair soru yağmurlarına tuttukça, zihnimde tekrar hayat buldular. Özellikle de Bernal ve Caudwell benim yol göstericilerimdiler. Belki de bunun komünist olan Katoliklerin hassasiyetiyle bir ilgisi vardı.

Marksizmle kapsamlı bir dünya görüşü olarak ilgileniyordum. Entelektüel hareketlerin köklerinin toplumsal ve tarihsel kuvvetlere dayanış şekilleri ilgimi cezbediyordu. Çalışmış olduğum bütün o felsefe tarihini yeni bir bakışla gördüm. Her şeyi birbiriyle karşılıklı olarak bağlı görmeye başladım: felsefe, kültür, siyaset, ekonomi, bilim. Bu ilişkiler ağında bilime odaklanmaya karar verdim. Marxism and the Philosophy of Science: A Critical History kitabım için yaptığım araştırma, insanı içine çeken bir maceraydı. Özellikle de Doğu Avrupa’da kaldığım müddet boyunca. Kendimi birbiriyle kesişen çapraşık bir hikayeler dizisini açığa çıkaran bir dedektif gibi hissettim. Doğudan ve batıdan, sağdan ve soldan, eski ve yeni soldan, ilişkiden ve kariyerden gelen karşı yöndeki muazzam baskılara rağmen Marksizm ve bilimin Marksist bir tarihini yazmaya çalıştım.

Bazen, benim için şaşırtıcı bir şekilde, kendi kuşağımdan ziyade bizden önceki kuşakla daha büyük bir yakınlık hissettim. Çağdaşlarımın, özellikle de içlerindeki Britanyalı Marksistlerin, eski Britanyalı Marksist kuşaklarına sırtlarını dönüp Michel Foucault’a ya da Louis Althusser’e akın ettiğını anlayamıyordum. New Left Review bir önceki kuşağın Britanyalı Marksistlerine karşı kayıtsızlık ve düşmanlık arasında gidip geliyordu. Marxism Today, kelimenin anlamı ne kadar sündürülürse sündürülsün, Marksizmden daha bile uzaklaştı.

Radical Science Journal, ne kadar eleştirel de olsa, bir önceki kuşağı muhatap alıyordu. Gary Werskey’in The Visible College kitabı bilim konusunda bu kuşaklar arasında arabuluculuk yapan belki de en dişe dokunur çalışmaydı. Rober Young’ın “Science Is Social Relations” çalışması, bilim konusunda yeni sol bir yaklaşımın en açık ve en kışkırtıcı sergilenişiydi. Young ve Radical Science Journal, bilimin kendisinin tarafsız olduğu ve yalnızca onun kullanımının ya da suiistimalinin ideolojik olduğu görüşüne karşı kuvvetli bir tepki vererek, bilimin kendisinin ideolojik olduğunu iddia ettiler. Bu argüman, doğayla asla dolayımsız bir biçimde karşılaşmadığımızı, dolayısıyla neyi doğa olarak adlandırdığımızın toplumsal müzakere ve inşa yoluyla, çatışan çıkarların etkileşiminin bir ürünü olarak ortaya çıktığını öne sürüyordu. Hakikat ve rasyonalite kavramlarıyla modern bilimin ve yabancılaştırıcı işbölümü ile modern kapitalizmin tek bir gövde üzerinde yükseldiği öncülünden bunların her ikisinin tümüyle sökülüp dağıtılması gerektiği sonucu çıkıyordu. Young için bilim kapitalist bilim manasına geliyordu, epistemoloji burjuva bir ilgi alanıydı ve bilim felsefesi bir çıkmaz sokaktı. Bu yaklaşım, solun önceki kuşaklarını karakterize eden bilim yanlılığından fersah fersah uzaktı.[8]

Bu esnada bazılarımız solun daha eski kuşaklarının geleneğini sürdürdüler. Bunu en harikulade şekilde de bu geleneği zamanımızın ilerlemekte olan bilimine uygulayan, özellikle de parçalar içerisinde kaybolan akımlarla polemik içinde “hakikatin bütünde olduğu” konusunda netliğini hiç kaybetmeyen Richard Levins ve Richard Lewontin yaptı.[9]

1970’ler boyunca, solun entelektüel kültürü içerisinde olan bitenleri o dönem içinde bulunduğum Trinity College Dublin’deki herhangi bir şeyden çok daha cezbedici buluyordum. Her yaz Londra Komünist Üniversitesi’ne gittim. Her akademik disiplin için alternatif yaklaşımlar ve tahayyül edilebilecek en canlı tartışmalar vardı. Felsefe, tarih, bilim, Sovyet çalışmaları, cinsiyet çalışmaları derslerine yöneldim ancak psikoloji, antropoloji, edebiyat ve diğer alanlar hakkında olanlara katılamamaktan pişmanlık duyuyordum.

Sanki paralel bir evrende yaşarmışçasına, akademinin bazı kesimleri sanki bilim felsefesinde anlatılacak yegane hikaye Viyana Çevresi’nden İmre Lakatos, Karl Popper ve Thomas Kuhn’a uzananmış gibi hareket etti. Felsefe bölümlerindeki bilim felsefesi nadiren bu diğer geleneğe şöyle bir yan bakış atıyordu. Moskova’dan, Berlin’den, Dubrovnik’ten, hatta Londra’dan her dönüşümde Trinity’deki felsefe bölümüne uyum sağlamayı tuhaf buluyordum.

O esnada uluslararası konferanslarda Sovyet delegasyonları şaşırtıcı olmaktan çıkmıştı. Organizasyon yapılarına dahil edilmişlerdi ve pek çok oturuma bildiriler sunuyorlardı. Farklı zihinlerin ne ölçüde bir araya gelebildiği ise farklı bir mevzuydu. Dünya Felsefe Kongresi Ağustos 1978’de Düsseldorf’ta yapılacaktı. O yılın büyük kısmını Doğu Avrupa’da, çoğunlukla da Moskova’da geçirdim. Oradaki felsefeciler sürekli konferanstan bahsediyorlardı. Hatta sanki Varşova Paktı manevralarına hazırlanır gibi konferansa hazırlanıyorlardı. Bana Britanyalı ve İrlandalı felsefecilerin ne planladıklarını sorup durdular. Onların kast ettiği anlamda hiçbir şey planlamıyorlardı. Bireysel olarak geliyorlar ya da gelmiyorlardı ve yalnızca kendi bildirileri ve seyahat işleriyle ilgileniyorlardı.

Kongrenin kendisindeyse sosyalist ülkelerden gelen filozoflarla dünyanın geri kalanından gelen filozofların okudukları bildiriler çoğunlukla birbirlerinin bir kulağından girip diğerinden çıktı(çoğu akademisyene çoğu kongrede olduğu gibi). Ancak çok sayıda takışma oldu ve bir Soğuk Savaş atmosferi hakimdi. Kendimi 1931 Kongresi’ndeki Britanyalı Marksistlerle benzer bir durumda hissettim. Pek az kişinin yaptığı bir şekilde iki taraf arasında gidip geliyordum. Bu durumu oldukça kamçılayıcı buldum ve vaziyetin sunduğu bütün olası polemiklere giriştim.

O yıllarda Hannover’deki 1979 Uluslararası Mantık, Metodoloji ve Bilim Felsefesi Kongresi ve Bükreş’teki 1981 Uluslararası Bilim Tarihi Kongresi gibi benzer konferanslara katıldım. Bükreş’te olanında, çoğunlukla Britanyalı bilim tarihçilerinin yanındaydım. Kongrenin yörüngesi ve orada gerçekleşen hadiselerin Marksizm artı bilimin Lysenko etmek zorunda olmadığı yönündeki argümanlarımın altını sürekli oyduğunu hissettim. Elena Ceausescu bir genel kurul toplantısında büyük bir bilim insanı olarak sunuldu ve pek çok oturum Romanyalıların aslında bilim ve teknoloji tarihinde Albert Einstein da dahil olmak üzere başkalarına atfedilen pek çok keşiften Romanyalıların sorumlu olduğunu savunduğuna şahit oldu. Bu gerilimleri idare eden başka insanlar da vardı. 1931 Kongresi’nde de bulunmuş olup 1930’ların solcu bilim insanları hareketinde öne çıkan Joseph Needham, oradaydı ve elli yıl sonra hala doğu ve batı arasında arabuluculuk yapıyordu.

Uzun süreli çapraş döllenmenin gerçekleştiği başka yerler de vardı. Robert Cohen ve Marx Wartofsky’nin editörlüğünü yaptığı Boston Studies in the Philosophy of Science’ın pek çok cildini çıkaran Boston Bilim Felsefesi Toplantısı bunlardan biriydi. Dubrovnik’teki Üniversiteler Arası Merkez doğu ve batı, Marksistler ve Marksist olmayanlar arasındaki etkileşimler için önde gelen ve önemli bir mecraydı. Bu çevrelerde yaşanan kamçılayıcı karşılaşmalara dair mutlu anılarım var. Dubrovnik’teki bilim felsefesi konferansı toplumsal inşacılığın çeşitli biçimlerine, özellikle de Edinburg Okulu ve Paris Okulu’na karşı bilimsel realizmin savunusuyla meşguldü. Eleştirel Marksist bir bakış açısıyla Wartofsky, Srdan Lelas, ve Władisław Krajewski gibi filozoflar, William Newton-Smith, Rom Harre, ve Ernan McMullin gibi farklı felsefi geleneklerden gelenlerle birlikte Barry Barnes, David Bloor, ve Bruno Latour’un pozisyonlarına karşı tartışa yürütüyorlardı. Özgürce, dostça, komik ve maksat gözeten bir diyalog oldu.[10]

Güvencesiz olarak istihdam edilen bir entelektüel olarak benim için bu özellikle zor bir zamandı. Sık sık öfkeli ve küskün hissettim, yer yer çaresizliğe yaklaştım ama çalışmaya devam ettim. Ivy League üniversitelerinden yerel istihdam merkezlerine pek çok mecrada ders verdim, radyo ve televizyon sunuculuğu yaptım ve kültür çalışmalarına girerek çalışma alanımı çeşitlendirdim. Mesele güvenceli bir pozisyon edinmeye geldiğinde, daha niteliksiz bile olsa daha güvenli olan biri için hep pas geçildim. Asla olmayacağına kanaat getirdikten çok sonra, 1990’larda sonunda kadrolu bir akademik işim oldu.

Marksizm kariyerimde ilerlemek için iyi bir malzeme olmasa da üzerime saldığı sıkıntı ve güçlükleri kapsamlı bir şekilde düşünmek için bir yol geliştirmemi sağladı. Entelektüel netliğe ve ahlaki bir amaca sahiptim ve bu çok şey ifade ediyordu. Kendimi çelikleştirme ve teselli etme yollarım vardı. “Marx ve Engels zorlu ötekileştirilmiş sürgün hayatları yaşarken klasikleşmiş eserlerini yazdıklarında, Caudwell ve David Guest savaş meydanlarında kan kaybederken ve bütün o zekaları ve tutkuları vücutlarından akıp İspanya’nın toprağına karıştığında, Bukharin kasvetli hücresinde kurşuna dizilmek için çıkarıldığı ana ana kadar gelecek kuşaklara hitaben Marksizmi savunmak için yazarken prestijli felsefe profesörleri kimlerdi?” diye düşündüm. Pek çok kez “karanlık zindanlardan ve zalim darağaçlarından” şarkısını söylemiştim, ama ben hapse atılmamış, infaz edilmemiştim. İşsizlikle, yarı istihdamla, ötekileştirmeyle, aşağılanmayla, adaletsizlikle yaşayabilirdim. Uzun mesafe Marksistinin yalnızlığına katlanabilirdim.

Doğu Avrupa’da birkaç yıl içerisinde pek çok şey oluyordu. Her şey açılıp sonra tekrar kapandı. 1990’da dünya baş aşağı dönmüş gibi görünüyordu. Sovyetler Birliği, Alman Demokratik Cumhuriyeti, Çekoslovakya ve Yugoslavya haritadan silindiler. Bir rejim değişikliği olsa Doğu Avrupa’da tanıştığım aydınların kaç tanesinin Marksist olacağını sık sık merak ederdim. Merakım giderildi. 1990’larda önce Marksizmi savunarak sonra da onu lanetleyerek kariyer yapanlarla çok sayıda çarpışmam oldu. Tüm dünyada akademik hayat böyle insanlarla dolu. Kendilerini ilerletmek için ne gerekiyorsa onu yaparlar ve ödüllendirilirler, hem o zaman hem de şimdi bu böyledir. Ama asla gerçek değeri olan bir şey üretemeyecekler.

1996’da Avrupa Birliği’nin Trans Avrupa Üniversite Çalışmaları İçin Hareketlilik Programı kapsamında Slovakya’daki bir üniversiteye gönderildim. Bu, onlara “düzgün” üniversitelerin nasıl yönetildiğini göstermek için Batılı akademisyenleri Doğulu üniversitelere gönderen, açıkça sömürgeleştirici bir projeydi. Kendim seçtiğim bir konuda misafir öğretim üyesi olarak bir ders vermem istendi. Ben Marksizmi seçtim. Önce şaşırdılar, sonra da huzursuz oldular. Yine de organizasyonu yaptılar. Oda ağzına kadar dolmuştu. Marksizm bir kez daha yasak meyve olmanın ürpertici heyecan vericiliğini taşıyordu. Bu durumun bir rezalet olduğunu söyledim. Marksizm on yıllar boyunca esas felsefeydi ve sonra birden sanki hiç var olmamışçasına müfredattan kaybolmuştu. Bir gün ortodoksi idi ve ertesi gün irtidattı. Bu sağlıksız bir durumdu. Marksizmin dünya tarihindeki büyük bir entelektüel gelenek olduğunu ve o diğer tüm rakiplerine nazaran büyük resimdeki yerini bulmadıkça asla sağlıklı bir duruma kavuşulamayacağını savundum. Sonraki günlerde insanlar yanıma gelip kulağıma fısıldayarak bana katıldıklarını söylediler.

Yıllar içinde tüm o Marksistlerin nereye gittiğini görmek için Doğu Avrupa’ya döndüm. Beni en çok etkileyenler bozguna uğramış olanlardı, yani hala Marksist olan Marksist aydınlar, özellikle de bilim felsefesi çalışanlar, bir zamanlar akademinin zirvelerinde olup akabinde oldukça marjinalleşmiş bir hayat sürenlerdi. Ancak fazlasıyla gayri dürüstlük ve inkarcılık söz konusuydu. Ölüler bile bunun dışında değildi. Marksist olarak tanıdığım insanların ölümü üzerine yazılanları okurken onların Marksist olduklarından hiç bahsedilmediğini görmekten derin bir rahatsızlık duydum. Marksizm hakkında sorular sorduğumda bazen sanki cinsel irtibatları veya casus skandallarını karıştırıyormuşum gibi karşılandım. Yine de, konu hala pek çok kişide bir huzursuzluk uyandırsa da, benim en dikkat çekici bulduğum şey daha genç aydınların birinin bu alanda Marksizm için bir savunu geliştirmesine dönük şaşkınlıkları ve bunu değerlendirmeye açık olmaları.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) ve Harvard Üniversitesi’nden bütün profesyonel yaşamını Sovyet ve post-Sovyet bilimi ve bilim felsefesini çalışmaya vakfetmiş olan Loren Graham Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra bile diyalektik materyalizmin Rus bilim insanları üzerindeki süregelen etkisini ortaya koyuyor. Üstelik şu gözlemi de ekliyor:

Bu bilim felsefesi aslında oldukça mantıklı ve tüm dünyada çalışmakta olan pek çok bilim insanının üstü kapalı görüşlerine tekabül ediyor.[11]

Marksizm bugün bilime ve bilim çalışmalarına ne sunabilir? Olan biten pek çok şeyin olması anlamında bu alan muazzam bir gelişme kaydediyormuş gibi görünüyor. Epey fon alınıyor, pek çok metrik mevcut ve bin bir türlü ampirik çalışma yapılıyor. Bunun önemli bir kısmı ilgi çekici ve kıymetli, ancak büyük bir kısmı yavan ve parçalı vaziyette. Pek çok çalışma kısa ve yüzeysel, entelektüel bir arayışa değil piyasa talebine ve hızlı ilerlemeci bir kariyerizm kaygısına dayanıyor. Düşünce namına aynı anda hem ampirik olarak temellendirilmiş, felsefi olarak bütünlüklü ve tarihsel ve toplumsal bağlama oturtulmuş pek bir şey olduğu söylenemez. Marksizmin getirebileceği şey tam da bu. Bunun yerine bilim ve bilim çalışmaları bir uçtan diğer uca, moleküllere dair önemsiz detaylardan fiziğin Tao’suna,  savruluyor. Ya tarihsel ve felsefi tefekkürden koparılmış bilimden ya da felsefi boşluklara atlayıp kitapçı raflarını dolduran yeni çağ(new age) zırvalardan oluşuyor. Her ikisi de ticari olarak başarılı. Çelişki iyi satış yapar.

Bilginin genel olarak metalaşmasının bir parçası olarak bilimin ticarileştirilmesinin yoğunlaşması bugün alandaki en güçlü kuvvet. Tartışma kazanarak değil ama küresel ölçekte iktidar icra ederek komutayı ele geçirmiş yeni bir ortodoksi mevcut. Bu arenada felsefenin işi yaver gitmiyor. Herhangi bir disiplinde teoride de farksız durumda. Üniversiteler piyasa normlarına ve ticari rekabette uyum sağlayanın hayatta kalması prensibine göre işleyerek diğer tüm geçerlilik türlerini, özellikle de hakikat kriterini, teorik derinliği ve genişliği, ahlaki sorumluluğu ve politik angajmanı geride bırakmak üzere koşuta bağlandılar. Eleştirel düşünceyi, yaratıcı düşünceyi ve özellikle de sistematik düşünceyi köstekleyen, aşındıran ve ötekileştiren çok kuvvetli bir baskı mevcut.

Üniversiteler çatışkı alanları. Atmosfer 1960 ve 70’lerde hakim olana nazaran keskin bir değişim geçirdi. O zamanlar her alandaki büyük ölçekli çatışan paradigmalar tutkuyla yüzleşirdi. Bu ortadan kalktı. Bu endişe verici çünkü hiçbir şey çözülmüş değil. İnsanlar çözülmeyen veya itiraf edilmeyen problemlerle yaşamayı ya da temel seviyeye inemeyen çözümlere razı olmayı öğrendiler. Dünya görüşlerinin çarpışması, yerini düşük seviyeli seçmeciliğe bıraktı. İster miyopluktan, cehaletten, yüzeysellikten ister benzemecilik, korku ya da kariyerizmden olsun, bakış açısında bir daralma ve birbirini muhatap almaktan geri çekilme mevcut.

Çok sayıda alanda incelediğim veya okuduğum şeylerin çok büyük bölümü yarım yamalak. Kavramsallaştırma zayıf ve kafa karışıklığından muzdarip. Bağlama oturtma güçsüz ve rastgele. Marksizm bende açık ve güçlü bir kavramsallaştırma ve sistemli ve sağlam bir bağlama oturtma talebi yarattı. Bilime dair pek çok sosyal bilim çalışması hala kavramsallaştırma ve bağlama oturtmada çok zayıf.

Pek çok kez sanki Marksizm hiç var olmamış gibi Kuhn’dan Edinburgh Okulu’na ve oradan da Latour’a bilimin tarihsel ve toplumsal bağlamı yeniden keşfedildi. Bu, Edinburgh Okulu’nun toplumsal yapıları kozmolojilere bağlayarak ve sınıf çıkarlarını bilimsel çekişmelerde takınılan pozisyonları sınıf çıkarları ile ilişkilendirerek bilim tarihindeki ilgi çekici dönemlere dair etkileyici ampirik çalışmalar ortaya koymak suretiyle önemli katkılarda bulunduğunu inkar etmek manasına gelmiyor. Edinburgh okulu bilim tarihinde rasyonel ve doğru kabul edileni problematik olmayan, sosyolojik açıklamaya ihtiyaç duymayan bir şey olarak görmek gerektiğini savunup toplumsal faktörlerin zorunlu olarak bilimi çarpıtıcı ya da yozlaştırıcı etki barındırdığı görüşüne karşı çıktı. Bilgiyi bireyci, edilgen ve düşünsel olarak gören eski görüşü eleştirip bilgiyi toplumsal, etken ve bağlamsal olarak görmek gerektiğini öne sürdüler. Bilimi edilgen bir şekilde algılayan bireylerin değil etkileşen toplumsal grupların bir ürünü olarak kavradılar. Bilimsel teorileri bireysel olarak ortaya çıkarılan değil toplumsal olarak inşa edilen şeyler olarak gördüler. Bu kadarı Marksizmle ortak.

Ancak Marksizmin aksine Edinburgh Okulu, bilimi tamamen olumsal olarak görerek geriye genel örüntüler, bilimi toplumsal düzene ya da doğaya bağlayan zorunlu bağlantılar, bir bilimsel ilerleme anlayışı, fark gözeten değerlendirme kriterleri için hiç yer bırakmıyor. Onlara göre toplumsal gruplar teorileri yalnızca amaçlarına uygun oldukları için seçerler böyle teorileri gerçeğe yakınlıkları veya rasyonellikleri üzerinden sıralandırmanın bir yolu yoktur. Sürekli olarak tavır değiştirerek en keyfi iradecilikten en mekanik determinizme savrulup dururlar. Katı bir şekilde çıkarlardan oluşan bir bilgi modeli ortaya koyarlar ve sonra da çıkar beklemeyen tarafsız araştırmalar yapılmasını salık verirler. Bilime diğer kültür biçimleri karşısında özel bir statü verilmesine ve bilimi bilim olmayandan ayıracak bir kriter belirlemeye karşı çıkarlar ve sonra da bilime en yüksek onursal statüyü bahşederler. Bizi bilimin bilişsel ve toplumsal yönleri arasındaki ilişkiye dair daha derin bir içgörüye yaklaştırabilmek için çok rastgele, çok çelişkili ve çok gevşek bir çizgiye sahipler.[12]

1990’ların bilim savaşları bu gerilimin iplerini eline aldı. Kendimi hem her iki tarafta da buldum, hem de ikisinde de tamamen bulamadım. Bilimin bilişsel kapasitesini epistemolojik anti-realizme, irrasyonalizme, mistisizme, konvansiyonelizme ve özellikle de her-şey-uyar post-modernizmine karşı savunmak isteyenlerle aynı fikirdeydim. Bilimciliğin yeniden öne sürülüşüne karşı bilimin güçlü bir şekilde toplumsal ve tarihsel olan bir çözümlemesinde ısrar edenlerle de aynı fikirdeydim. Marksist geleneğin bu konulara tatbik ettiği yaklaşımlar meseleyi aydınlatırdı. Bilişsel geçerlilik açısından bilimin çürütülmesinin sol için uygun bir etkinlik olduğuna inanmıyorum.[13] Bu ne epistemolojik olarak sağlam ne de siyasi olarak ilerici olur. Sol, tavrını bilimden yana koymalı- eleştirel olarak yeniden inşa edilmiş, toplumsal sorumluluk sahibi bir bilim, ama bilimin olasılıklarıyla.

Bilim ve bilim çalışmaları bir zamanlar etkili olan büyük fikirlerden uzaklaşmaya yönelik gideren büyüyen bir eğilim gösterdi. Çok ufak, çok içe dönük, mikro eğilimlerin minik tartışmalarına çok takıntılı ve ilgili toplumsal bağlam ve entelektüel tarihe dair yalnızca zayıf kanıtlara sahip hale geldiler.[14]

Felsefeye gelince, her ne kadar insanın durumunda merkezi yeri olsa da, pek çok profesyonel felsefeci onu teknikçi ezoterik sırlara ya da ortalığı bulandıran zırvalara indirgedi. Felsefeye anlam arayarak gelen pek çok kişiyi kendilerinden uzaklaştırarak onun yitirilmekte olan statüsüne dair herhangi bir savunuyu su götürür bir niteliğe büründürdüler. Bazı bilim felsefesi metinleri bana içinde bulunulan ev yanıp kül olurken bir el satranç oynamaya kafayı takmış olmakla eşdeğer gibi geliyor.

Marksizm hala bir alternatif. Hala piyasadaki diğer her şeyden üstün. Diğerlerinin yalnızca bağlantısız ve durağan ayrıntılar gördüğü yerde dünyayı karşılıklı olarak bağlantılı süreçlerin karmaşık bir örüntüsü olarak görmenin bir yolu. Ekonomik yapıların, siyasi kurumların, yasal kodların, ahlaki normların, kültürel akımların, bilimsel teorilerin, felsefi bakış açılarının, hatta sağduyunun bile nasıl belli bir üretim biçimin şekillendirdiği bir tarihsel gelişim örüntüsünün ürünleri olduğunu ortaya çıkarmanın bir yolu.

Marksizm bir bilim felsefesi olarak doğal dünyayı doğaüstü güçler değil doğal kuvvetlerle açıklamak anlamında materyalisttir. Evrimsel, süreççi ve gelişimsel olması bakımından diyalektiktir. İçine gömülü olduğu kuvvetler ağının içinde var olan her şeyi görmesi bakımından radikal bir şekilde bağlamsal ve ilişkiseldir. Pozitivist veya indirgemeci olmadan deneycidir. İdealist olmadan rasyonalisttir. Ampirik temele dayanmakla birlikte tutarlı ve kapsamlıdır.

Marksizm sürekli olarak zamanının en ileri bilimi, en güncel bilgisi, ışığında revize edilmeye ihtiyaç duyar. Bilim felsefesinde bu, ampirik bilimlerin felsefi sonuçları üzerine ciddi bir ağırlıkla düşünmek ve bunu sağlam bir toplumsal ve tarihsel bağlam içerisinde yapmak demektir. Felsefede bu genellikle diğer disiplinlere ve disiplinler arası sorgulara bakıp genişleyen bilginin teorik temelleri üzerine tartışmalara iştirak etmek anlamına gelir. Bilginin daha üretim aşamasında yaşanan çağdaş kaymaları irdelemek manasına gelir.

Marksizm felsefe tarihindeki büyük pozisyonlardan biri olmuştur. Bilim çalışmalarında ve diğer disiplinlerde kurucu bir güç olmuştur ve etki göstermeye devam etmektedir. Mevcut entelektüel ortamda hak ettiği kadar etkili değildir, ama yine de pek çoğunun düşündüğünden daha etkilidir. Her zaman itiraf edilmeyen şekillerde oradadır. Bazen “ismini söylemeye cüret edemeyen” felsefedir. Üstelik öncüllerinden pek çoğu o kadar kabul görmüştür ki nereden geldiklerini bilmek artık gerekli veya faydalı bile görünmüyor.

Marksizm yaşıyor, ancak dolaşık ve karmaşık şekillerde, bazen güçlü, zekice, karşı koyan şekillerde, bazen üstü kapalı ama etkili şekillerde, ama bazen de zayıf, kafası karışık ve bayağı şekillerde. Sık sık yüzeysel entelektüel tarihin yüzeysel teori için rastgele içgörüler edinmek üzere yağmalanacak bir unsuru olarak “Marksizm lite” durumuna düşüyor. Bazıları yarı-Marksist veya post-Marksist. Yenilgi cesaretlerini kırdı veya postmodernizm merkezlerini kaydırdı. Rüzgar arkalarından eserken durum başkaydı, ancak karşı koyamayacakları karşı yönlü rüzgarlar ayaklarını yerden kesti. Sürekli gelgitler ve farkına varış dalgaları olup duruyor.

Şimdilerdeki bilginin de-kolonizasyonu itkisi önemli. 2015’te Cape Town Üniversitesi’ndeki Rhodes heykeli devrildiğinde sevinç çığlıkları attım. Onun öncesinde ne zaman kampüste o heykelin önünden geçsem rahatsızlık duyardım. Ancak bu ilerici dürtünün önemli bir kısmının eski kuşakların başardıklarını ya da bilgiyi sömürgeleştiren esas gücün sermaye olduğunu görememekten ötürü temelini kaybedişini izledim. Halihazırda önemli bir kısmının etkisiz ve kör bir liberal ajanda için ele geçirildiğini görüyorum.[15]

Şimdilerde bilimle ilişkili olarak Marksizme olan ilginin dirildiğine yönelik emareler var. Yıllar içinde bu konuda konuşmak için aldığım davetler artıp azaldı. Benim ve diğer Marksistlerin artık daha çok aranmamızın sebebi daha çok gezegenimizin içinde bulunduğu acil durumla, özellikle de yaklaşan iklim felaketi ve devam eden COVID pandemisi ile alakalı. Bilim acil ihtiyaç duyulur hale geldi. Premodern ya da postmodern bilim karşıtlığı bir çıkmaz sokak. Pozitivist bilimcilik bir nebze etkili olabilse de büyük resmi kavrayamayacak kadar dar ve miyop.

Son zamanlarda pek postmodern bilim eleştirisi görmedim. Bilim bu kadar göze çarpar, bu kadar acil hale geldiği ve kolektif kaderimiz açısından bu kadar büyük bir önem taşıdığı için kimsenin çatışan hakikat iddiaları arasında seçim yapacak bir kriterimizin olmadığını veya bilimin doğası gereği yanıltıcı ve baskıcı olduğunu duymak isteyeceğini sanmam. Gel gelelim kapitalizmde bilim hiç bu kadar sorunlu olmamıştı. Yalnızca sistemik analiz bunu ele alabilir, ve yalnızca bu anlayıştan doğan eylemlilik ortaya çıkan sorunlarla uğraşabilir.

Sorunu yaratan, sürece yakıt taşıyan ve olası çözümleri engelleyen sistemin adını söylemediğimiz sürece karbon emisyonu ya da biyo-çeşitlilik kaybı istatistikleri bizi ancak bir yere kadar götürür. Ekolojik kriz hakkında pek çok şey yazılıyor, ancak işin bilimini felsefeye, sosyolojiye ve siyasal iktisada bağlayan, resmin tümüne net bir şekilde odaklanıp bunun ötesine giden yolu gösterenler John Bellamy Foster, Ian Angus ve Andreas Malm gibi Marksistlerdir.[16]

Mevcut pandemi söz konusu olduğunda da durum aynı. Hangi koşulların bu pandemiye yol açtığını ve gelecekte daha ağır pandemiler yaratmak üzere varlığını koruduğunu görmediğimiz sürece COVID vakalarına, hastanelik olanlara, ölümlere, aşı yaptıranlara ve hafifletici tedbirlere dair istatistikler bizi ancak bir yere kadar götürür. Böyle bir pandeminin gelmekte olduğunu ve sermayenin çevrimlerine bağlı olduğunu tahmin edenler Rob Wallace ve Mike Davis gibi Marksistlerdi. Vuhan laboratuvarında veya pazarında her ne olmuş olursa olsun, virüsün gerçek kaynağı ormansızlaştırma, yaşam alanlarının yok edilmesi, vahşi yaşam kaçakçılığı, bütün bir endüstriyel yemek üretim sistemi ve sermayenin küresel çevrimidir. Marksistler ve diğerleri kamu sağlığı sistemlerinin geriletilmesini, patentlerin olumsuz etkilerini ve büyük ilaç şirketlerinin aşıların ve tedavi edici ilaçların adil dağılımını engelleyen mutlak gücünü vurguladılar.[17]

Bu sorunlarla başa çıkmak için daha açık ve işbirlikçi bir uluslararası bilime ihtiyacımız var. Mevcut krizlere cevaben bu yönde belli hareketlerde bulunuldu, ama hala çetin engeller mevcut.

Marksistler bu krizlerin gerektirdiği sistematik düşünüşü yerine getirmekte yalnızca sebepleri netleştirerek değil çözümlere de işaret ederek en önde yer aldılar. Bu çözümleri hayata geçirmek zor, çünkü bu ekolojik ve epidemiyolojik krizlerin yarattığı zorunluluklar kapitalizmin temel mantığına ters gidiyor. Bunun giderek daha fazla insan tarafından, 2021 BM İklim Değişikliği Konferansı bariyerlerinin dışında toplanan ya da haberlerini kederle takip eden türden insanlar tarafından anlaşıldığını düşünüyorum.

Peki şuan neredeyiz? Bir paradoks söz konusu: Çağdaş küresel kapitalizm kadar bütünleştirici, sistematize edici bir kuvvet hiç var olmamıştı ancak sistematik düşünceyi sentezlemek konusunda da hiç bu kadar büyük engeller bulunmamıştı. Merkezileştiren piyasa aklın merkezini kaydırıyor. Üretimi ve tüketimi örgütlerken topluluğu örgütsüzleştiriyor. Ne var ki sistemin ne tatmin edebileceği ne de bastırabileceği bir hakikat ve adalet arayışı mevcut. Marksizmin on yıllar boyu beslediği türden bir bütünleştirici düşünce ve kolektif eylemin dirilişine dair umutlarımı bu arayışa dayandırıyorum.

Marksizmin ve onun bilimle ilişkisinin tarihi, diğer her şeyin tarihiyle ayrılmazcasına bağlıdır. Şuana kadar açığa çıkarılan sırlarla, duygusal boşalmayla, trajediyle ve farsla dolu sürükleyici bir drama oldu. Bir sonraki perdeye hazırız. Marksizm hala çağımızın aşılmamış felsefesidir.

Notlar

  • [1] Buradaki hikaye kaçınılmaz olarak biraz kabataslak oldu. Tamamına daha yakın olan hikaye için, şuradaki daha kapsamlı anlatımıma bakınız : Helena Sheehan, Marxism and the Philosophy of Science: A Critical History (1985; repr. London: Verso, 2018).
  • [2] Bu tartışmanın tüm tarihinin iyi bir anlatımı için bkz. Kaan Kangal, Friedrich Engels and the Dialectics of Nature (London: Palgrave Macmillan, 2020).
  • [3] Bu kongreye sunulan Sovyet bildirileri “Nikolai Bukharin et al., Science at the Crossroads (London: Kniga, 1931)” olarak yayınlandı.
  • [4] Nikolai Bukharin, Philosophical Arabesques (New York: Monthly Review Press, 2005).
  • [5] Bu kongre ve sonrası hakkında daha fazlası için bkz. Gary Werskey, The Visible College: A Collective Biography of British Scientists and Socialists of the 1930s (London: Allen Lane, 1978); Christopher Chilvers, “Five Tourniquets and a Ship’s Bell: The Special Session at the 1931 Congress,” Centaurus 57, no. 2 (2015): 61–95; Sheehan, Marxism and the Philosophy of Science.
  • [6] Christopher Caudwell, Studies and Further Studies in a Dying Culture (New York: Monthly Review Press, 1971); Christopher Caudwell, Heredity ad Development (London: Routledge & Kegan Paul, 1986); Christopher Caudwell, The Crisis in Physics (London: Verso, 2018).
  • [7] D. Bernal, Aspects of Dialectical Materialism (London: Watts & Company, 1934); Helena Sheehan, “J. D. Bernal: Philosophy, Politics and the Science of Science,” Journal of Physics: Conference Series 57 (2007): 29–‌39.
  • [8] Werskey, The Visible College; Robert Young, “Science Is Social Relations,” Radical Science Journal 5 (1977): 65–129.
  • [9] Richard Levins ve Richard Lewontin, The Dialectical Biologist (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1987).
  • [10] Bu konferansların ve o yılların diğer etkinlikleri ve hareketlerinin daha detaylı bir anlatımı için bkz. Helena Sheehan, Navigating the Zeitgeist (New York: Monthly Review Press, 2019).
  • [11] Loren Graham, What Have We Learned About Science and Technology from the Russian Experience? (Stanford: Stanford University Press, 1998).
  • [12] Barry Barnes, Scientific Knowledge and Sociological Theory (London: Routledge & Kegan Paul, 1974); Barry Barnes, Interests and the Growth of Knowledge (London: Routledge & Kegan Paul, 1977); David Bloor, Knowledge and Social Imagery (London: Routledge & Kegan Paul, 1976).
  • [13] Katalitik olaylar Paul Gross ve Norman Levitt’in Higher Superstition’ının 1994’te yayınlanması, 1996’daki meşhur Sokal olayı ve onun etrafında esen kamusal ilgi rüzgarı(Social Text’in “bilim savaşları” hakkındaki özel sayısı, kitapların yayınlanması vs.) ve Flight From Science and Reason olarak yayınlanan New York Bilimler Akademisi konferansıydı. Genel bir bakış için bkz. Ullica Segerstrale, ed., Beyond the Science Wars: The Missing Discourse About Science and Society (Albany: State University of New York Press, 2000); Helena Sheehan, “The Drama of the Science Wars: What Is the Plot?,” Public Understanding of Science 10, no. 2 (2001).
  • [14] Örnek olarak bkz. Mario Biagioli, ed., The Science Studies Reader (New York: Routledge, 1999).
  • [15] Helena Sheehan “Class, Race, Gender and the Production of Knowledge: Considerations on the Decolonisation of Knowledge,” Transform 7 (2020): 13–30.
  • [16] John Bellamy Foster, Marx’s Ecology (New York: Monthly Review Press, 2000); John Bellamy Foster, The Return of Nature (New York: Monthly Review, 2020); Ian Angus, A Redder Shade of Green: Intersections of Science and Socialism (New York: Monthly Review Press, 2017); Andreas Malm, The Progress of This Storm: Nature and Society in a Warming World (New York: Verso, 2017); Andreas Malm, Corona, Climate, Chronic Emergency: War Communism in the Twenty-First Century (New York: Verso, 2020).
  • [17] Mike Davis, The Monster Enters: COVID-19, Avian Flu, and the Plagues of Capitalism (New York: Verso, 2020); Rob Wallace, Big Farms Make Big Flu (New York: Monthly Review Press, 2016); Rob Wallace, Dead Epidemiologists: On the Origins of COVID-19 (New York: Monthly Review Press, 2016).

Helena Sheehan – “Marxism, Science, and Science Studies: From Marx and Engels to COVID-19 and COP26“, (Erişim Tarihi: 12.08.2022)

Çevirmen: Ege Aydın

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Hukuk Kuramı Sözlüğü 077: Yaşayan Anayasacılık

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü

Koltuktan Bilim – Dan Falk

Galileo’nun İki Başlıca Dünya Sistemine İlişkin Diyalog (1632) metninde biri filozof, diğer ikisi filozof olmayan üç