Anti-Liberal – Terry Eagleton

/
49 Okunma
Okunma süresi: 20 Dakika

Britanya solunun iyi bilinen bir üyesi bir keresinde, kendisini şaşırtan bir şekilde, ben de dahil olmak üzere sosyalist arkadaşlarının pek çoğunun aynı okula gittiğini keşfetmişti. Ancak bizler ayrıcalıklı köklerinden kaçan devlet okulu öğrencileri değildik, gittiğimiz okul öğretmenlerle senli benli olduğunuz ve toplantı salonunun zemininde seks yapmaya teşvik edildiğiniz türden bir yer değildi. Gittiğimiz okul Manchester’da az bilinen bir grup rahibin yönettiği bir Roma Katolik okuluydu ve Britanya’daki çoğu Katolik okul gibi öğrencilerinin neredeyse tamamı işçi sınıfına mensup İrlandalı göçmenlerin soyundan geliyordu.

Britanya solunda, çoğunluğuna kilisenin “sapmış” diyeceği birtakım öne çıkan Katolikler bulundu. Sapmış olmak, Katolik olmayı bırakmaktan çok Katolik olmanın belirli bir yoluyla, esasen Graham Greene ve Seamus Heaney gibi önemli kişilikleri de barındıran oldukça saygıdeğer bir yoluyla alakalıdır. Bunun sonucu hiç kimsenin hiçbir zaman Katolik kilisesini terk edemeyişi oldu; bunun yerine, emekli bir tuğgeneralin yine de bir tuğgeneral olmasına ziyadesiyle benzer bir şekilde bir kategoriden diğerine mekik dokur oldular. Siyaset felsefecisi Raymond Geuss, son kitabı Not Thinking Like A Liberal’da dindar yetiştiriliş tarzının onu kötü bir Katolik yapmakta dahi başarısız olduğunu itiraf ediyor. Ama kötü bir Katolik aslında sapmış olanların olduğu şeydir, bu sıklıkla verimlidir de. John Milton’ın ifadesini kullanacak olursak, onlar “hakikate varmış heretikler” (heretics in the truth) olabilirler. Geuss tanrının varlığı gibi ufak tefek mevzularda kiliseyle uzlaşmıyor olabilir, ancak okul günlerinden beri hiçbir temel tutumunun değişmediği hususunda ısrarcı. Ki onu eğiten rahipler şüphesiz bunu duymaktan son derece memnun olurlardı. Sıkı bir anti-liberal olarak Geuss, sonuna kadar kötü bir Katolik kalıyor.

Solcu olan Katolikler bunu basitçe sağcı ve derinlemesine otoriter bir düzeneğe tepki olarak yapma eğilimi göstermez. Mesele onların yetiştirme tarzlarından ötürü tıpkı kilise gibi kendilerini hakikatin yegane maliki olarak gören ve kendilerine ait seküler hiziplere, sapkınlıklara ve hatta papalara sahip sol cemaatlere yatkın olmaları da değildir. Mesele daha ziyade Katolizm’den Marksizm’e geçerken Liberalizm’e uğramak zorunda olmamanızdır. Katolik olarak yetiştirilmek demek, liberal bireycilik anlayışına sahip olmamak demektir. Katolikler egemen özerk özne kavramını etkileyici bulmazlar. Esasen, tıpkı Geuss gibi, bundan aşırı az etkilenirler. Bunun yerine ortaklık temelinde düşünürler; Protestan içe dönüklüğü ve yalnızlığı onları içgüdüsel olarak huzursuz eder. Dini törenlerin daha olumlu yanı önemli olanın içsel bir tasa veya coşku değil yaptığınız şey olmasıdır. Katolikler aynı zamanda insanın varlığının kurumsal bir mesele olduğuna ve dolayısıyla doğası gereği toplumsal nitelikte olduğuna inanır. Ne de doktrin fikri, hatta dogma bile, onları korkutur ki dogmayı orijinal anlamıyla, öğretilen şey her ne ise o olarak kavrarlar. Aklın sınırları vardır, ancak bu radikal Protestanlığın iddia ettiği gibi doğasına içkin bir şekilde yoz bir yeti değildir ve aklın kısıtları içerisinde kişi mümkün olduğunda isabetli çözümlemeler yapıp mümkün olduğunca isabetli fikirler savunmalıdır. Sonsuz açık fikirlilik taktir edilmekten ziyade kulağı çekilmesi gereken bir şeydir. Hakikat sizi özgür kılacaktır. Geç (sonradan) solcu teolog Herbert McCabe bir keresinde bir Anglikan piskoposuna belirli bir konuda ikisi arasındaki farkın bir vurgu meselesi olmayıp kendisinin haklı ve piskoposun haksız olması olduğunu söylemişti. Ya da, diye ekledi, eğer o haklıysa ben haksızım. Bu otantik bir şekilde Katolik bir motif.

Britanya’da Katolik olmak, yarı yabancı olduğunun farkında olarak yetişmek ve toplumsal ortodoksiye karşı birazcık temkinli olmak demektir. İrlanda kökenli olmanın bu dışlanmışlık hissini katmerlendirmesi olasıdır. Bu ülkedeki Katolik kilisesi, tarihsel olarak vuku bulmuş zulme dair keskin bir duyguya sahiptir, ancak bu tür dar kafalılığın öznesinden ziyade nesnesi olarak. Bazı Katolikler, tıpkı eşcinsel kadın ve erkeklerin kendilerine kuir (Queer) demesi gibi, kendilerine şaka yollu olarak libePapist derler. Bütün bunlar da, özellikle de okulda kilisenin sosyal öğretisinden bir şeyleri özümsemiş olacakları için, Katolik kilisesinin bazı mensuplarının sola kaymasına vesile olabilir. Bu öğreti pek devrimci olmasa da kapitalizm yanlısı olduğu da pek söylenemez. Tam aksine, bir dizi papalık genelgesinde dizginsiz bir şekilde kar peşinde koşmak ve sınıflı toplumların adaletsizlikleri kınanmıştır. Bono ve Bob Gedolf’un her ikisinin de İrlandalı eski Katolikler olması muhtemelen tesadüf değildir. Etkilenmeye en açık oldukları yıllarda fakirler için çıkılan deniz ötesi vazifelere dair epey bir şey duymuşlardır. Sosyalistler gibi Katolikler de uluslararası bir zihne sahiptir. Bir bakıma Kanadalı bir Katolik ile Koreli bir Katolik aynı dili konuşurlar.

Raymond Geuss’un ailesi İrlandalı göçmenler değillerdi. Annesi Pensilvanyalı ve babası İndianalıydı. Gel gelelim o da Philadelphia yakınlarındaki, dikkat çekici bir şekilde çalışanlarının önemli bir kısmı aralarında 1956’dan sonra iltica edenler de olmak üzere Macaristanlı papazlardan oluşan özel Katolik yatılı okulundan liberalizme karşı bir şüphecilik massetmiş. Bu içgüdüsel duygu daha sonra Columbia Üniversitesi’nde felsefi olarak geliştirilecekti. Not Thinking Like A Liberal, Geuss’un bir çelik işçisiyle bir sekreterin oğlu olarak büyümesine dair bir anlatımla, okul çağından gelen sezgilerini seküler bir zeminde kuramlaştırmasına yardımcı olan üç üniversite hocasının tasvirlerini birbiriyle iç içe geçirerek örüyor. Geuss, gittiği okulun liberalizmle otoriterlik arasında bir orta yol tutturmayı becerdiğini öne sürüyor. Okulunu alışılageldik Katolikler gibi cinsellik ve skolastizme kafayı takmış olmaktan ziyade, Sartre, Camus, Nietzsche ve Freud adlarının duyulmamış olmadığı medeni bir çevre olarak aktarıyor. Benim mezun olduğum okuldaysa nezaket bundan çok daha az görülürdü. Konuşma Günü ödülleri biçiminde Hobbes, Spinoza, Hume ve Kant üzerine çalışmayı talep ettiğimde, bu dört yazarın hepsinin Vatikan’ın yasaklı kitaplar listesinde olduğu gerekçesiyle isteğim geri çevrildi ve bunlar yerine elime yaşlı bir İrlandalı Cizvit tarafından yazılmış ölümcül sıkıcılıkta bir eser tutuşturuldu.

Bir Katolik okulunun James Joyce tarzı gaddar bir stereotipten uzaklaşan tasvirini bulmak ihya edici; ancak söz konusu yerin anti-liberalizmi bu tarz kuruluşlar için tipikse bile, insan aynı şeyin onun anti-otoriterizmi hakkında da söylenebileceğinden kuşku duyuyor. Benim kendi dini okul müdürüm, ki kendisi Henry James’in dedesiyle aynı küçük İrlandalı kasabasında yetişmiş olmak dışında hiçbir özelliği olmayan neredeyse psikopat bir adamdı, bizi acımasızca aşağılamakla kalmayıp eğer yanına kar kalacak olsaydı aynısını öğretmenlerimize de yapabileceği yönünde ayırt edici bir izlenim yayardı. Hayatının son saatlerinde, rahip arkadaşları ölüm döşeğinin etrafında toplaşıp ölmekte olanlara okunan geleneksel duayı okumayı reddettiler. İnsan Geuss’un rahat koşullara sahip olduğu düşüncesine kapılıyor.

Geuss’un din öğretmeninden öğrendiği şey hiçbir bireyin gerçek manada bağımsız ve özgür olmadığı, içsel benliğimize doğal bir şekilde erişme yetisine sahip olmadığımız ve iyinin ne yalnızca içebakış yoluyla erişilebilen ne de insanların ne istediğine indirgenebilecek bir şey olduğuydu. Kısacası Geuss’un akıl hocası, belki de o zamanlar şimdikinden daha popüler bir pozisyon olan ahlaki realizmi benimsiyordu. Damak tadı, tercih veya şahsi kanaat meselelerine indirgenemeyecek dini ve ahlaki soruların olduğuna ve her türlü değer ve görüşün hoş görülemeyeceğine inanıyordu. Hristiyanlığı kitap olarak formülleştirilmiş bir teori olarak düşünmek bir hataydı. Hristiyanlık daha ziyade belirli inanışların içine gömülü olduğu ve onlardan soyutlanamayacakları bir tarihsel uygulamalar, olaylar ve kurumlar dizisinden müteşekkildi. Protestanlığın lafız fetişizmi(sola scriptura), onun Wittgenstein’ın aynı dönemde yaşam biçimleri olarak tabir ettiği şeyde kazandığı sağlamlaşmayı gözden kaçırıyordu. Hatalı bir şekilde işaretin saydamlığını varsayıyor, böylelikle semantik bilinmezliğe ve yorum sürecinin içkin çoğulculuğuna dair daha Katolik olan vurguyla ters düşüyordu. Her ne entelektüel suç Katolikliğe atfedilebilirse edilsin, esasen hatalı bir dil teorisi olan köktencilik bunlardan biri değildir. Yine de Geuss, hermeneutik sanatının kurucusu Friedrich Schleiermacher’in Protestan bir teolog olmasındaki ironiyi fark etmiş olabilir.

Geuss, 1960’larda Columbia’da bir siyaset felsefecisi öğrencisi olarak okulda şüpheyle yaklaşmayı öğrendiği liberalizmin üç solcu eleştirmeniyle karşılaştı. In Defense of Anarchism kitabının yazarı Robert Paul Wolff, farklı çıkarlar ve değerlerce üzerine uzlaşılabilecek tek ve tarafsız bir siyasal çerçevenin olabileceği yönündeki liberal fikri reddediyordu. John Rawls’un içinden A Theory of Justice’ı çıkardığı materyallerden bir kısmına erişerek, pek çok şeyin yanında Rawls’un en berbat eşitsizlikerin bile fakirlerin onlar olmaksızın daha kötü olacağı gerekçesiyle savunulabileceği görüşüne dikkat çeken avant la lettre bir Rawls eleştirisi olan The Poverty of Liberalism’i yayınladı. Sidney Morgenbesser ayak üstü sohbetleri bile öyle dolu bir hocaydı ki insanın “üniversite harcı” ödeyeceği tutardı. Ancak akıl ve bağlılık arasındaki ilişkiye dair bazı imalı hulasaların dışında Geuss’un düştüğü ufak biyografik notlardan Morgenbesser’in düşüncesine dair kapsamlı bir resim çıkarmak zor. Aynısı, artık pek tanınmayan Robert Denoon Chumming’i tartıştığı bölümler için de geçerli.

Şayet Geuss “dünya görüşleri” dediği şeylere karşı daha az şüpheci olsaydı, bunlardan en azından birinin liberalizme dair kendisinin tasvip edeceğinden daha diyalektik bir değerlendirme sunduğunu kabul edebilirdi. Marx’ın bu itikada yönelik tavrı, karşıtına verebildiğin tüm düşünsel tavizleri verme erdeminin üstün bir örneğiydi. Marx’ın durumunda bu, otonominin, kendini gerçekleştirmenin, otokrasi düşmanlığının ve benzeri şeylerin sosyalizme birer alternatif değil bilakis sosyalizmin özünün bir parçası olduğunu tanımaya tekabül ediyordu. Geuss ele aldığı konuya felsefi bir açıdan yaklaştığı kadar tarihsel bir açıdan da yaklaşmış olsaydı, Ancien Régime(eski düzen) Avrupa’sındaki liberalizmin devrimci ateşini kavrayarak liberalizmin Rawls’un önyargılarından daha fazlası olduğunu fark edebilirdi. Neticede kendisi Adorno ve Heiddeger çalışmak üzerer Columbia’dan Almanya’ya gitmişti. İlkini okumanın liberal akla dair hoşnutsuzluğunu pekiştirdiği vakiyken ikincisini nasıl okumanın liberal akla dönük belli bir saygı doğurmuş olabileceğine dair hiçbir şey duymuyoruz.

Geuss’un bizi biraz gözü pek bir edayla bilgilendirerek söylediği gibi, elli yıl boyunca düşünce dünyasında sabit kalan şey “Locke’dan başlayıp J. S. Mill’den geçerek Rawls’a varan geleneğin hiçbir konuda içgörü kazanmak için başvurulacak bir yer olmadığı” kanaati. Buna cevaben liberal mirasın siyaseten etkisiz olabileceğini ama hiçbir şekilde entelektüel olarak çorak olmadığını söyleyen Millci karşı ağırlık ortaya atılabilir. Kitap epey küstah bir şekilde ciddiye almayıp üstünü çizdiği doktrinlere karşı bir tez geliştirmiyor, ancak mesele bu değil. Çünkü bu kitap entelektüel bir müdahale olmaktan çok yazarın onlar olmadan bugün olduğu kişi olamayacağı bir dizi düşünüre yazılan sevgi dolu bir övgü metni. Tartışmacı olmaktan çok anektodal, ancak kişinin tam da emekliliğinde, tartışmaların harareti sönmüşken, toz aşamalı olarak dağıldığında ve uzun bir geriye bakışla sizin için neyin ve kimin gerçekten önemli olduğunu gördüğünüz zaman yazması gereken türden bir kitap.


Terry Eagleton – “Anti-Liberal“, (Erişim Tarihi: 14.08.2022)

Çevirmen: Ege Aydın

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Marksizm, Bilim ve Bilim Çalışmaları: Marx ve Engels’ten COVID-19 ve COP26’ya – Helena Sheehan

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü