Avusturyalı romancı Robert Musil, 1937 yılında, Nazizm’den sürgünde ölmeden birkaç yıl önce Viyana’da “Aptallık Üzerine” (On Stupidity) başlıklı önemli bir konferans vermiştir. Bu konferansın merkezinde, aptallığın basit bir zihinsel yetersizlik ya da işlem gücü eksikliği olmadığı fikri yer almaktadır. Musil’e göre, bu türden bir “açık sözlü” ya da “saf” aptallık neredeyse onurlu olarak değerlendirilebilir. Asıl tehlikeli olan ise çok daha farklı bir tür aptallıktır: En zeki ve en az “aptal” görünen bireylerin dahi sıklıkla bu derinlemesine aptallığın içinde olabilmeleridir. İşte bu durum, aptallığın asıl tehdidini oluşturmaktadır.
Musil’in konferansı bizlere bir dizi felsefi ve etik soru bırakır: Aptallık tam olarak nedir? Ahlakla ne tür bir ilişkisi vardır? Örneğin, bir kişi ahlaki olarak iyi olup aynı zamanda aptal olabilir mi? Ya da tersine, aptallık bir tür önyargı ya da ahlaki zaaf mıdır? Dahası, neden bu olgu bu kadar bağlamsaldır? Neden insanlar bir alanda oldukça kavrayışlıyken, başka bir alanda derin bir anlayış eksikliği sergileyebilir? Musil’in gösterişçiliği merkeze alan çözümlemesi, savaşlar arası dönemin Viyana’sına özgü koşullara fazla odaklanmış olabilir. Ancak onun sorduğu sorular ve aptallığın doğasına dair geliştirdiği sezgiler bugün hâlâ aynı derecede geçerli ve düşündürücüdür.
Aptallık, son derece hususi bir bilişsel yetersizliktir. Kabaca, bir işi yapmak adına gerekli araçlardan yoksun olduğumuzda ortaya çıkar. Sonuç, olup biteni kavrayamama ve bunun sonucunda olguları kaba, çarpıtıcı kalıplara sokma eğilimidir.
Bunu açıklamanın en kolay yolu, trajik bir vaka üzerinden başlamaktır. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz yüksek komutanlığı, siper savaşını çoğu zaman gençliklerinde deneyimledikleri süvari muharebelerinin kavram ve stratejileriyle anlamaya çalıştı. Mareşal Douglas Haig’in astlarından birinin sonradan belirttiği gibi, siperleri “hareketsiz hâlde sürdürülen hareketli harekâtlar” olarak görüyorlardı; yani aslında yıllar boyunca hiçbir şeyin yerinden kıpırdamadığı, sözde akışkan savaş hatları. Bu anlayışla etkili bir strateji oluşturamamaları ise şaşırtıcı değildir: Maddi kaynak yetersizliğinden öte, bilişsel araçlarını eldeki göreve uygun düşecek şekilde güncelleyememelerinden kaynaklanan bir tür “kavramsal eksiklik ”ten muzdariptirler.
İşte bu gibi durumlarda, yani güncelliğini yitirmiş bir kavramsal çerçevenin zorla devreye sokulması ve bu nedenle yeni bir olguyu kavrama becerisinin bozulması sonucunda, aptallık sıklıkla ortaya çıkar. Bu noktada aptallığı basit hatalardan ayırmak önemlidir. Hataları pek çok farklı sebepten ötürü yaparız. Ancak aptallık, belirli ve inatçı bir hata nedenidir. Tarihsel olarak filozoflar, amaçlarımıza ulaşmak için mevcut araçları kullanmamanın irrasyonelliği konusunda oldukça kaygılanmışlardır: Tom formda olmak ister, fakat spor ayakkabıları toz toplamaya devam eder. Bu duruma sunulan klasik çözüm: irade gücüdür. Oysa aptallık bundan oldukça farklıdır. Aptallık, gerekli araçların eksikliğidir; daha doğrusu, gerekli entelektüel donanımdan yoksunluktur. Bu tür bir aptallıkla mücadele, çoğu zaman kaba bir irade gücünden ziyade, kendimizi ve dünyamızı görmenin yeni bir yolunu inşa etmeyi gerektirir.
Bu tarz bir aptallık, zekâyla tamamen bağdaşabilir: Haig her açıdan zeki bir adamdı. Hatta bazı durumlarda zekâ, kötüye kullanılan akıl yürütmelerle aptallığı aktif biçimde besleyebilir. Büyük illüzyonist Harry Houdini, Sherlock Holmes’un yaratıcısı Arthur Conan Doyle’a onun büyük bir inançla bağlı olduğu medyumların seanslarının ardındaki hileleri gösterdiğinde, Doyle’un tepkisi, tam da gerçek medyumların neden sahtekârlara benzeyeceğine dair gülünç denecek ölçüde ayrıntılı bir karşı açıklama uydurmak oldu.
Aptallığı “kavramsal eskilik” üzerinden tanıtmış olsam da, aptallık bazen yanlış yönlendirilmiş bir yenilik ile de bağdaşabilir. Örneğin, bir ülkenin, belirli bir geçmişten değil de, tamamen farklı bir kültürel bağlamdan gelen yeni kavramsal araçları heyecanla ithal ettiğini düşünün. Günümüzde sosyal adaletle ilgili küresel tartışmalar büyük ölçüde, son derece özgün bir tarihsel ve kültürel geçmişe sahip olan Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı kavramlar ve terimler etrafında şekilleniyor. Bu çerçeveyi, sınıfın daha az belirgin bir şekilde ırksallaştırıldığı (örneğin, Doğu Avrupa’dan gelen beyaz göçmen emeğini sömüren devletler) veya çok daha karmaşık şekillerde ırksallaştırıldığı (örneğin, Güney Afrika gibi devletler) ülkeler gibi diğer ülkelere aktarmak kavramsal ve sosyal olarak risklidir.
Aptallığı diğer kusurlarından daha tehlikeli yapan iki temel özelliği vardır. Birincisi, karakter zaaflarının aksine, aptallık öncelikle bireylerin değil, grupların veya geleneklerin bir özelliğidir: nihayetinde kavramlarımızın, zihinsel araçlarımızın çoğunu içinde yetiştiğimiz toplumdan ediniriz. Haig’in sorunu tembellik olsaydı, yerine geçecek enerjik generaller bulmak zor olmazdı. Ancak eğer Haig 19. yüzyıl askeri geleneğinin entelektüel hapishanesi içinde var gücüyle çalıştıysa, bu durumda sorunu çözmek çok daha zordur: yeni bir kavramsal çerçeve tanıtmanız ve bununla birlikte yeni bir kimlik ve askeri gurur inşa etmeniz gerekir. Aptallık bir topluluğa ya da topluma yerleştiğinde, onu ortadan kaldırmak son derece zordur — çünkü yeni kavramlar üretmek, dağıtmak ve bunları norm haline getirmek ciddi bir çaba ister.
Neredeyse her aptal hareketin başında, sorumlu bir aptal bulursunuz.
İkincisi, aptallık, doğasındaki derin belirsizlik nedeniyle daha fazla aptallık doğurur. Eğer aptallık yanlış araçları kullanmaktan kaynaklanıyorsa, bir eylemin aptalca olup olmadığı da yapılan işe bağlıdır; tıpkı bir çekiç gibi: bazı görevler için mükemmeldir, bazıları için tamamen uygunsuz. Özellikle siyasette, aptallık bulaşıcıdır: aptal bir slogan, aptal bir seçmende karşılık bulur çünkü dünyayı görme biçimlerini yansıtır. Bu da ironik olarak aptallığın doğru ortamda son derece etkili olabileceği anlamına gelir: adeta bir tür yetersizlik, başarı için seçilmektedir. Bu noktayı, “diğer tarafın ne kadar aptal veya eğitimsiz olduğu” yönündeki tanıdık ve küçümseyici ifadelerden ayırmak çok önemlidir. Aptallık, yüksek eğitim düzeyiyle de uyumlu olabilir ve aslında daha çok politik kültürün bir özelliğidir; bireylerden ziyade toplumsal yapıda çözülmesi gereken bir sorundur.
Musil’in “onurlu aptallık”a yönelik neredeyse aristokratça hoşgörüsü, tehlikeli bir rahatlık barındırıyordu: örneğin bu tavrın aşı karşıtı hareket üzerindeki rolünü düşünün. Ancak yalnızca “aptallık” nadiren esas tehdit olur: neredeyse her aptal hareketin başında, aptalların yönetici konumda olduğu görülür.
Artık neden aptallığın bu kadar alana özgü olduğunu açıklayabiliriz; neden biri bir konuda çok zeki olabilirken başka bir konuda tamamen ahmakça davranabilir: çünkü ilgili kavramlar genellikle belirli alanlara özgüdür. Dahası, tamamen yerleşik bir aptallık olmasa da, aptallık etkisini taklit eden pek çok durum olduğunu da görebiliriz. Mesela, aldatıldığına dair tüm kanıtlara kör olan birinin sonunda kendine “Nasıl bu kadar aptal olabilirim?” diye sorduğunu hayal edin. Buradaki sorun doğrudan bir aptallık değildir: “ihanet” kavramı oldukça yaygındır. Buradaki sorun , kişinin “aptalmış gibi davranması”dır. Sorun sadece ihanet kavramını uygulamakta başarısız olması değil; bu olasılığın aklına hiç gelmemesidir: duygusal ya da başka baskılar yüzünden bu kavram sanki “çevrimdışı” kalmıştır. Bu tür durumlarda birey gerekli zihinsel araçlara sahip olsa da farkında olmadan onları kendinden uzaklaştırır. Bu durum, “aptallık” ile önemli bir karşıtlık ortaya koyar – çünkü aptalca davranabiliriz, ancak kendimizi doğrudan aptallaştırmayız .
Bu nedenle, aptallığı düzeltmek zordur. Bu durum, aptallığın diğer kusurlarla nasıl örtüştüğüyle daha da karmaşık hâle gelir: Örneğin inatçılık, kavramlarımız başarısızlığa uğradığında bile onları yeniden gözden geçirmemizi engeller. Ancak aptallığın doğasını anladığımızda, işler göründüğü kadar umutsuz değildir. Siyasi rakiplerimizi doğrudan sinsi olarak görmek, onları sadece Makyavelist canavarlara dönüştürür; bu da bize sadece bir sıfır toplamlı (kazananı olmayan oyun) mücadele dışında hiçbir şey bırakmaz. Öte yandan, onları tamamen aptal olarak görmek de onlarda onarılamaz bir kusur olduğunu ima eder – ki bu da, ağır derecede hiyerarşik bir toplumda, genellikle “doğru” eğitim belgelerine sahip olmayanlara atfedilen bir etikettir.
Her iki yaklaşım da bize sahte bir rahatlama hissi sunar: Biraz düşünmeyle sinsi olmadığımızı kendimize kanıtlayabiliriz ve yeterli diplomamız varsa aptal olmadığımızı da gösterebiliriz. Ancak buna rağmen, aptallığın ağına yakalanmış olabiliriz. Tarih bize bir gösterge sunuyorsa, birkaç yüz yıl sonra torunlarımız, bugünün ahlaki düşüncesinin en az bir kısmını tamamen anlaşılmaz bulacaklardır – “Nasıl olur da saygıdeğer insanlar buna inanmış olabilir?” diyecekler. Eğer bizi kötü olmakla suçlamayacaklarsa da, büyük ihtimalle aptal olduğumuz sonucuna varacaklardır.
Sacha Golob – “Why some of the smartest people can be so very stupid“, (Erişim Tarihi: 06.09.2025)
Çeviri: Melek Mesci
Çeviri Editörü: Emir Arıcı
