Günümüzde tarihçileri siyasi aktörler olarak tanımlamak, önyargı, politik manevralar ve eleştirel düşünceden yoksunluğu gösterir. Bu tanım, tarihçileri yalnızca kendi politik eğilimlerini destekleyecek bulgular aramak için tarihin sayfalarında gezinip duran basit birer yorumcu olarak resmederken onları anakronizm tehlikesine düşürür. Geçtiğimiz son birkaç on yılda bu türden karma bir profil yükselişe geçti. Bir kesim, siyasetçilerin tarihçilere ihtiyaç duyduğunu, böylece güncel siyasi tartışmaları dönüştürüp onların uzmanlıkları vasıtasıyla kendimizi geleceğe yansıtabileceğimizi öne sürdü.[1] Buna karşılık eleştirel sesler, ‘hızlı tüketilen’ yüzeysel tarih anlatılarının tarihsel doğruları feda etme pahasına politik amaçlara hizmet edebileceği konusunda uyarılarda bulundu.
Dolayısıyla J. G. A. Pocock’u (1924–2023) hem bir tarihçi hem de bir siyasi aktör olarak tanımlamak, açıklığa kavuşturulması gereken bir konudur. Zira o, tarihin yararlılığı konusunda iki taraflı tartışmaya uymayan, aksine tarihin içimizde nasıl çok daha derin bir siyasi düzeyde yer aldığını gösteren bir kişidir.
İlk kez 1975’te yayımlanan Pocock’un The Machiavellian Moment [Makyavelist An][2] adlı kitabı, entelektüel tarihçiler, siyaset felsefecileri ve siyaset teorisyenleri için 20. yüzyılın en etkili eserlerinden biri ve övgüyle anılan bir başyapıt olarak kabul edilir. 2025 yılına gelindiğinde 50 yıldır hem akademisyenlere hem de kamusal tartışmalara ilham vermiş bir eser olarak yerini alacaktır. The Machiavellian Moment kitabı, cumhuriyetçiliğin akıcı, doğrusal olmayan ve coğrafi olarak çeşitlilik gösteren tarihini, farklı dönemler ve bağlamlar arasında, yani klasik antik çağdan Rönesans Floransa’sına, erken modern İngiltere’ye ve kolonyal Amerika’ya kadar uzanan transatlantik bir siyasi dil olarak sunar.

Pocock, Amerikan Devrimi’ni Atlantik cumhuriyetçi geleneğinin yalnızca bir bölümü olarak konumlandırdığında kitabı hem akademik çevrelerde hem de daha geniş kamuoyunda tartışmalara yol açmıştı çünkü bu yaklaşım, Amerikan siyasetinin temellerine ilişkin tarih anlatısını merkezden uzaklaştırıyordu. Başka bir deyişle, Pocock, Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşunun entelektüel kökenlerini, antik Aristotelesçi yurttaşlık idealine ve Floransalı sivil hümanizme kadar uzanan bir geçmişe götürmüştü. Bunu yaparak iki şeye meydan okumuş oldu: İlki, ABD Bağımsızlık Bildirgesi’nin modernitenin zirvesi, bilinçli ve tekil bir siyasi kuruluş olduğu yönündeki anlayışı; ikincisi ise Amerika’nın kuruluşunu çevreleyen tartışmaların tamamen liberal bir söz dağarcığıyla ifade edildiği görüşüydü. Pocock’un yorumuna göre bu tartışmalar ne bütünüyle liberaldi ne de tarihte tamamen eşi benzeri görülmemişti.
Bu revizyonist tarih anlatısı üstelik Londra doğumlu, ABD’de yaşayan Yeni Zelandalı bir göçmen tarafından kaleme alınmıştı. Britanya Milletler Topluluğu’nun bir vatandaşı olarak Pocock, eski bir Britanya kolonisinin siyasal kimliğini ve kültürel bağımsızlığını yeniden inşa etmesine dair mevcut anlatıları gözden geçiriyordu. Bir bakıma bu, onun için tanıdık bir hikayeydi; zira politik kimliklerin çekişmesini Britanya halklarının tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak deneyimlemiş ve Britanya tarihini, bir imparatorlukla etkileşim içinde olan birkaç ulusun tarihi olarak kavramıştı.
Pocock’un en bilinen kitabı, önemine rağmen başlangıçta geniş okur kitlesi için yazılmamıştı. Ancak etkileyici üslubu ve derin bilgeliğiyle ün kazandı. Nitekim Pocock’un kendisi de muhataplarının son derece uzmanlaşmış akademisyenler olduğunu kabul ediyordu. Daha sonra itiraf ettiği üzere The Machiavellian Moment, “zor olması amaçlanmış” bir kitaptı; yazar, anlattığı hikayedeki çelişkileri ve karmaşıklıkları basitleştirmeyi değil, onları “karmaşık ve dağınık” bir üslup içinde aktarmayı tercih etmişti. Çalışmasının genişliği ve derinliği göz önüne alındığında onun vardığı esaslı sonuçların nispeten belirsiz kalması veya yanlış anlaşılması şaşırtıcı değildi.
The Machiavellian Moment, Batı dünyasında klasik cumhuriyetçi ideallerin oluşumunu ve aktarımını inceleyen bir çalışmadır. Bunu yaparken, etkin yurttaşlık ve yurttaşlık erdemine dayalı Aristotelesçi iyi yaşam kavramının nasıl varlığını sürdürdüğünü ve yozlaşma ile siyasi istikrarsızlıktan kaçınma çabasını geniş bir bakışla ortaya koyar. Bu hikâyeyi üç tarihi kesit takip eder: Floransa Rönesansı, 17. yüzyıl İngiltere’si ve Amerikan Devrimi bağlamı. Niccolò Machiavelli ve James Harrington, bu dönüşümün başlıca aktörleridir. Cumhuriyetçi söylemin etrafında şekillenen kavramsal yapı açısından zaman, erdem, yozlaşma ve özgürlük gibi kavramlar merkezi bir öneme sahiptir. Pocock, Machiavelli’nin Aristotelesçi etkin ve erdemli yurttaşlık kavramına uyarak Floransa’nın istikrarsızlık ve çürüme dönemlerinde yurttaşlık erdemini sürdürmeye özellikle önem verdiğini gösterir. Bu durum da Machiavelli’nin, yurttaşlık idealini cumhuriyetlerin belirsiz ve geçici doğasıyla uzlaştırma çabasında karşılaştığı zorluğu ortaya koyan “Makyavelist an” ifadesine işaret eder.
Pocock’a göre, iki başka Makyavelist an da daha sonra cumhuriyetçi bir zihniyet içinde çerçevelenecektir; bu da söz konusu geleneğin zaman ve mekân içindeki sürekliliğini ve tutarlılığını gösterir. Bir yandan, Harrington’un The Commonwealth of Oceana [Oceana Milletler Topluluğu] (1656) adlı eserindeki amacı, yozlaşma ve sonluluktan kaçınmaya çalışan, “ölümsüz” bir İngiliz cumhuriyeti tasarlamaktı; Harrington’dan ilham alan yazarlar bu fikri 18. yüzyılda yeniden sahiplendiler. Öte yandan, Federalistler Amerikan cumhuriyetini kurarken temsili kurumlarla ilgileniyorlardı ve güçlü anayasal düzenlemelerin cumhuriyeti yozlaşmadan kurtarabileceğini savunuyorlardı. O dönemde en büyük tehdit ise ticaret ve ticari toplumun yükselişiydi; çünkü zenginlik yozlaşmayı teşvik ediyordu. Pocock’un anlatımına göre, onların asıl kaygısı erdem ve siyasi istikrarı korumaktı, bu da siyasi temsilciler de dahil olmak üzere toplum üyelerinin lüks ve bencil tutkularına kapılmalarını ve halkın zararına ekonomik güçlerini artırmalarını engellemeyi gerektiriyordu.
Yeni bir toplumun felsefi temellerini atan kişi ya Machiavelli ya da Locke’tu.
Pocock’un daha sonra “tünel tarih”[3] [tunnel history] olarak adlandırdığı[4] The Machiavellian Moment, yüzyıllar boyu süren cumhuriyetleri ayakta tutma çabalarının bir haritasını çıkartarak siyasi düşünce tarihinde cumhuriyetçiliği yeniden canlandırdı. Ama kitabın son bölümü olan ‘Erdemin Amerikanlaşması’ [The Americanization of Virtue] Pocock’u tartışmaların içine sürüklemişti. Pocock, Amerikan Devrimi’ni, Harrington’un Britanya’daki etkisi üzerinden Machiavelli’ye kadar geri götürerek klasik cumhuriyetçilikle ilişkilendirdi. Onun amacı, ticaretin temsil ettiği yozlaşma ve çürümeye karşı halkın erdemini garanti altına almak için ulus inşa çabalarında klasik cumhuriyetçilik dilinin nasıl kullanıldığını göstermekti. Bu yaklaşımın önemli bir sonucu şuydu: Modern ABD toplumu, erken modern dönemin değerlerini hala taşımaktaydı ve Amerikan Devrimi, eski rejimden bir kopuşu değil, aslında Avrupa tarihinin bir bölümünü temsil ediyordu. Böylece Bağımsızlık Bildirgesi ve Anayasa, emsalsiz belgeler olarak değil, eski dünyaya kök salmış ve uzun süreli siyasi dillerin içinde kısmen eriyen metinler olarak okunmuş oldu. Bu da dolaylı yoldan, kısmen onların önemini azaltıyordu.

Pocock’un görüşlerinin aksine, Leo Strauss ve takipçileri, örneğin cumhuriyetçilik ile ABD’nin kuruluşu arasında yalnızca yüzeysel bağlar bulunduğunu, cumhuriyetçiliğin abartılı sürekliliğinin ise liberalizmin etkisini ve kurucu niteliğini gözden kaçırdığını savunuyorlardı. Onlara göre Pocock, cumhuriyetçi geçmişin varlığını vurgularken John Locke gibi liberal düşünürler ve liberal fikirlere çok az yer bırakmıştı. Louis Hartz’ın The Liberal Tradition in America [Amerika’da Liberal Gelenek] (1955) adlı eseri de C. B. Macpherson’un etkisiyle Locke’u adeta fahri kurucu baba olarak tasvir etmiş ve bireycilik, ticaret ve kısıtlı devleti savunan liberalizmi, yükselen bir cumhuriyetin felsefi temelini oluşturan unsurları arasında göstermişti. Böylece karşıt pozisyonlar üzerine bir tartışmanın zemini hazırlanmış oldu. Cumhuriyetçilik; yurttaşlık hümanizmi, akıl ve erdem paradigmasına dayalı olarak, liberalizm ise sahiplenmeci bireycilik, yükselen kapitalizm ve özel tutkular üzerinden tanımlandı. Erdemli yurttaş/vatansever, zengin insanla karşı karşıyaydı ve yeni bir toplumun felsefi temellerini atan kişi ya Machiavelli ya da Locke’tu.
Cumhuriyetçilik ile liberalizmin birbirini dışlayan politik gelenek ve dillere sahip olduğu fikri hem tarih yazımında hem de siyasette yaygın olarak kabul görmüş ve günümüzde bile siyasi söylemi anlamak için kullanılan çerçevelerden biri olmayı sürdürmüştür. Tarihçi David Craig, Pocock’un kitabının liberalizm ile cumhuriyetçilik arasındaki keskin ayrımı hem popülerleştirdiğini hem de problematik bir hale getirdiğini belirtmiştir.[5] The Machiavellian Moment’ın yayımlanmasından birkaç yıl sonra yaptığı bir değerlendirmede Pocock, kitabının “cumhuriyetçiliği sürekli olarak liberalizmle çatışma içinde gösterdiğini” kabul etmiştir; oysa asıl aktarmak istediği şeyin, Amerika’nın kurucu babalarının zihnindeki cumhuriyetçilik ve liberalizm arasındaki karmaşık gerilim olduğunu ifade etmiştir.
Özellikle kitabının son bölümüyle Pocock, kışkırtıcı olmayı başararak tarih yazımı, kültür ve siyaset düzeylerinde yankı bulan bir tartışmayı ateşlemişti. Ona göre zaman, siyaset ve bağlam birbirine sıkı sıkıya bağlı iç içe geçmiş kategorilerdir. İnsanların geçmişlerini nasıl anladıkları ve nasıl kaleme aldıkları politik sonuçlar doğurur ve herhangi bir dönemdeki politik deneyimi (tamamen olmasa da hayati ölçüde) belirler. Tarihçilerin üstlendiği temel görev, tarihsel anlatıları yazmak ve yeniden yazmaktır; bunu yaparken güncel politik kimlikleri de şekillendirirler. Pocock’a göre tarih, politik toplumların özbilincini inşa eden ya da yıkan en güçlü unsurdur; ortak bir topluluk duygusunun itici güçlerinden biridir. Bu bağlamda Pocock’un şu sözleri[6] dikkat çekicidir: “Geçmişi açıklayan şey, bugünü meşrulaştırır ve geçmişin bugüne etkisini hafifletir.” Başka bir deyişle, Pocock’un liberal bir geçmişe yönelttiği eleştiri, aynı zamanda liberal bir kimliğe de meydan okumaktaydı. İşte bu anlamda tarih temel bir öneme sahiptir ve tarihçiler politik aktörlerdir.
Toplumların tarihsel tahayyüllerinin siyasal sonuçlarına büyük önem veren bir yazar için bu kez bakışları ona çevirmek ve The Machiavellian Moment’ın farklı bağlamlarda politik olarak nasıl okunduğunu sormak anlamlı olacaktır. Bu, Pocock’un metnini daha geniş bir alımlama çerçevesine yerleştirmek ve onun mesleki biyografisinin bazı ayrıntılarından yararlanmak için bir fırsat ve aynı zamanda yerinde bir yaklaşımdır çünkü, bağlamsalcılık Pocock’un kendi yönteminin de temel taşlarından biridir.
The Machiavellian Moment’ın alımlanışı üzerine gelişen tartışmalar, zamanla kendi başına bir tarih yazımı tartışmasına dönüşmüştür. Kitabın yayımlanmasını takip eden yıllarda Pocock, hem ABD’de hem de başka ülkelerde bulunan sayısız eleştirmene yanıt veren birkaç makale yazmıştır. Uzman bir tarihçi olarak yazdığına şüphe yoktu fakat çalışmalarının siyasi sonuçlarını gözden kaçırmak da mümkün değildi. Bu metinlerden biri, 1981 tarihli “The Machiavellian Moment Revisited: A Study in History and Ideology” başlıklı makaledir. Burada okur, kitabın nasıl ideolojikleştirildiğine dair bir bakış kazanır. Pocock, farklı tarih yazımı (ve ideolojik) okulları arasında cumhuriyetçiliğe dair kendi yaklaşımını gerekçelendirmektedir. Ona göre kitabın son bölümü, özgürlük kavramına dair iki farklı anlayışını ortaya koyuyordu: “etkin–katılımcı” ve “negatif–liberal”. Bu iki kavram hem 18. yüzyılın politik sahnesinde hem de onun makaleyi yazdığı dönemde kullanılıyordu. Cumhuriyetçi ve liberal fikirlerin bir arada var oluşu ve cumhuriyetçilik dilinin kullanılabilmesi, bazı Amerikalı tarihçiler tarafından daha sonra liberal temelli anayasalcılığa yönelik bir tehdit olarak görüldü; yani politik söylemlerin dayandığı tarihsel anlatıların sorunlu bir biçimde yeniden yazılması olarak değerlendirildi. Sol kanattaki Joyce Appleby, Isaac Kramnick ve John P. Diggins gibi akademisyenler ise Pocock’un Locke, Montesquieu ve David Hume’un Federalist Papers için temel oluşturup oluşturmadığına dair kuşkusunu, Amerika’nın politik karakteri ve kültürel kimliğinin liberal değerlerden türediğine dair görüşe yönelik bir şüphe olarak okudular. Yani bu yaklaşımı, bireycilikten, anayasal çoğulculuktan ve ticari değerlerden sözde bir kopuş gibi yorumladılar.
Onun amacı, kurucu mitin entelektüel kökenlerini bütünüyle liberalizmle özdeşleştiren yaklaşımı sorgulamaktı.
Pocock’a göre Amerika, “klasik olmayan” bir cumhuriyet haline gelmişti. İşte bu nedenle kurucu mit politik bir işlev gördü ve çağdaşlarına hitap etme potansiyelini elde etti. Onun ifadesiyle Amerikan ulusu, “bir deney üzerine kurulmuş” bir ulustu; burada sözleşme, bireyler arasında bir bağ kurmuştu. Bu sözde kurucu mite göre, ABD tarihi ve toplumu bilinçli ve kasıtlı bir eylemle ortaya çıkmıştır; daha doğrusu bu eylem iki ayrı aşamada gerçekleşmiştir: 1776’daki Bağımsızlık Bildirgesi ve 1788’deki Anayasa’nın onaylanması. Bu süreçte, özellikle Locke’un dile getirdiği liberal haklar dili bir kılavuz işlevi görmüştür. Bu “kurucu kültür” içinde yurttaşlar, cumhuriyetin performansını bu ilkelerin ne ölçüde gözetildiğine bakarak değerlendirmişlerdir. Bu nedenle, siyasi yolsuzluğun varlığı sadece bir çöküşü işaret etmekle kalmayacak, aynı zamanda (liberal) cumhuriyetin temellerini de sarsacaktır. Başka bir deyişle, liberalizm ulusal kimliğin ayrılmaz bir parçası oluşturacak ve bu bağın sorgulanması, doğrudan kültürel kimliğe yönelmiş bir saldırı anlamına gelecekti. ABD siyasi tarihinin köklerine Locke’u mu yoksa Machiavelli’yi mi yerleştirmek gerektiğine dair tartışmanın özünde, Amerikalıların kendilerini kim olarak gördükleri ve buna dair anlayışları yatıyordu. Pocock’un 2017’deki ifadesiyle[7], ‘Amerikalılar hükümetlerinin temellerini tartışırken, aslında kim olduklarını tartışırlar.’
Bu tartışma hiçbir şekilde Amerikan akademisiyle sınırlı kalmadı. Bu bağlamda Pocock, Renzo Pecchioli’nin de aralarında bulunduğu bazı İtalyan tarihçiler tarafından “Amerikan ideolojisinin” bir temsilcisi olmakla suçlandı. Örneğin, Cesare Vasoli, The Machiavellian Moment’ı bir tarih eseri olmaktan çok bir ideoloji metni olarak değerlendirdi ve ABD kültürünün siyasi köklerini hedef almakla eleştirdi. Pecchioli’ye göre ise Pocock’un yorumu, ABD’yi Avrupa’da başlayan bir cumhuriyetçi geleneğin doruk noktası olarak resmediyor ve böylece Floransalı cumhuriyetçileri küresel bir cumhuriyetçilik zincirinin halkalarından biri olarak konumlandırıyordu. Avrupa Rönesansı’nın cumhuriyetçiliğinin özgünlüğünü yeniden sahiplenmek isteyen Pecchioli, Pocock’un cumhuriyetçilik tarihini “neoliberal” olarak nitelendirdi. Bununla kastettiği ise Pocock’un anlattığı küresel sürekliliklerin aslında Avrupa geleneklerini sahiplenmesi ve onların önemini gölgelemesiydi. Böylece Pocock ‘Amerikan liberal emperyalizmini’ temsil etmekle yetinerek kendi ideolojik önyargısının farkında olmadan liberal bir cumhuriyetçilik tarihi oluşturmuş oldu. İlginçtir ki bu sözde liberal yayılmacılığın kolları onun siyasi muadili olan cumhuriyetçiliği bile kuşatmış görünüyordu. Pocock ise zarif ve keskin bir retorikle kendini savunarak İtalyan eleştirmenlerinin vardığı sonuçları yanlış yorumladığını gösterdi. Tam tersine, ileri sürdüğü sözde cumhuriyetçi tez, Amerikan liberalizmi ideolojisini Avrupa tarihinin seyrine dayatmaya yönelik bir strateji değildi. Onun amacı, Amerikan geleneksel liberal değerlerini yüceltmek değil, kurucu mitin entelektüel kökenlerini bütünüyle liberalizmle özdeşleştiren yaklaşımı sorgulamaktı.
Özetle, Pocock paradoksal bir şekilde hem fazla liberal olmakla hem de yeterince liberal olmamakla suçlanıyordu. Başka bir deyişle hem fazla Amerikalı olmakla hem de yeterince Amerikalı olmamakla eleştiriliyordu ki bu durum, bir Yeni Zelandalı için daha da ilginçti. Bir bakıma, bu örnekler Pocock’un Makyavelist anının tam olarak sorguladığı, Amerikan kimliği ile liberalizm arasında güçlü ama fazlasıyla basite indirgenmiş bir ilişkinin varlığını açıkça gösteriyordu.
Pocock, kendisinin de ifade ettiği üzere bu tür tartışmalara girmekten hiç hazzetmezdi. The Machiavellian Moment’ın Fransızca baskısına yazdığı önsözde, kitabın “kendi huzuru için fazla başarılı” olduğunu ve “karmaşık ve karışık bir ortamda” hararetli bir tartışma yarattığını dile getirdi. Yine de tarihsel anlatıların farklı bağlamlarda farklı şekillerde okunabileceğinin son derece farkındaydı. Zira kendisi bir tarih yazımı tarihçisi olarak, tüm kariyerini fikirleri ait oldukları bağlamlara yerleştirmeye adamıştı.
Pocock, Aralık 2023’te, 100. yaş gününe birkaç ay kala hayatını kaybetti. Ölümü, dünya çapında hak edilmiş bir saygı ve ardında bıraktığı mirası üzerine içten düşüncelere vesile oldu; ardından onun anısına bir dizi akademik etkinlik düzenlendi. Bu etkinliklerden bazılarında yer aldığımda gördüm ki onun geniş kapsamlı eserlerine yaklaşırken sağduyuya dayalı iki yönlü bir ayrım mevcuttu. Bir yanda onun tarihsel pratiği vardı: yani hukuk ve siyasal düşünceler tarihi ile tarih yazımı tarihi üzerine çalışmaları. Bu alanda bir dizi monografisi öne çıkar: The Ancient Constitution and the Feudal Law: A Study of English Historical Thought in the Seventeenth Century (1957), The Machiavellian Moment: Florentine Political Thought and the Atlantic Republican Tradition (1975) ve son olarak, Edward Gibbon’ın The History of the Decline and Fall of the Roman Empire (1776–1788) adlı eserinin bir incelemesi olan altı ciltlik Barbarism and Religion (1999–2015). Öte yandan Pocock, siyasal düşünce tarihinin nasıl çalışılması gerektiğine dair teorik ve metodolojik katkılarıyla da övgüleri üzerine topluyordu. Söz konusu katkılar çoğunlukla dergi makaleleri ve denemeler halinde yayınlanmış ve birçoğu Politics, Language, and Time (1971), Virtue, Commerce, and History (1985) ve The Discovery of Islands (2005) adlı kitaplarda toplanmıştı. Pocock’un metodolojik katkılarını övenler arasında pek çok kişi onun “politik dil” kavramının önemini özellikle vurguladı. Burada politik dil, bir deyim, retorik ya da özel bir kelime dağarcığı (örneğin “örfi hukuk”, “sivil hukuk” ya da “klasik cumhuriyetçilik” dili) anlamına geliyordu. Siyasi tartışmalar çeşitli dillerde (buradaki çoğul biçime dikkat) yürütülebilirdi çünkü bu diller birbirleriyle bir arada var olabilir, farklı yazarlar tarafından benimsenebilir, zaman ve mekân bakımından farklı söylemsel bağlamlar arasında dolaşabilirdi. Pocock’un çalışmalarında kısmen daha az tartışılan bir teorik nokta ise tarih yazımı ile siyaset arasındaki yakın ilişkiye dair görüşüdür. Bu ilişki, onu tarihin aslında sürekli tartışmaya açık tutulması gereken siyasi anlatılardan ibaret olduğuna inandırmıştı.
Tarihçiler, hayranlık duyulacak ya da küçümsenecek, taklit edilecek ya da kaçınılacak olanı anlatırlar.
Yukarıda tarif edilen iki yönlü ayrımda, Pocock’un etkileyici eserleri arasında asli monografileri ile metodolojik yazıları genellikle ayrı ayrı haritalandırılır ve çoğu zaman birbirinden bağımsız olarak sunulur. Bu durum, okuyucunun ilgisine ve odak noktasına bağlı olarak Pocock’u yalnızca bir siyasal düşünceler tarihçisi olarak ele alabileceği ama aynı zamanda onu bir teorisyen ve siyasi aktör olarak pek fark etmeyebileceği veya bunun tam tersi, anlamına gelir. Ancak Pocock’un külliyatına girmek için ilginç bir yol da (birçok yol arasından) onun tarih yazımı üzerine görüşlerinin hem erken modern cumhuriyetçilik tarihçisi olarak çalışmalarını hem de The Machiavellian Moment’ın alımlanması etrafında şekillenen siyasi tartışmaları nasıl aydınlattığını incelemektir.
Pocock’un tarihçilerin rolüne dair kapsamlı düşüncelerini, onun kendi yazılarını da bu açıdan ele almamız için yapılmış bir davet olarak görüyorum. Kendi formülüne göre Pocock, aynı zamanda siyasi bir aktör olan bir tarihçiyi temsil ediyordu. Bu tabloya göre[8] uzman tarihçiler, sözde fildişi kulelerde rahat bir inzivaya çekilmiş olmaktan uzak, öne çıkan kamusal figürlerdir. Tarihçiler, ortak anlamların ve politik kimliklerin oluşturulması ve yeniden şekillendirilmesinde merkezi ve ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Onlar, hayranlık duyulacak ya da küçümsenecek, taklit edilecek ya da kaçınılacak olanı anlatırlar.
Pocock’un görüşleri, yakın çalışma arkadaşı Quentin Skinner’ın görüşleriyle benzerlik gösterse de bire bir aynı değildir. Entelektüel tarihin bağlamsallaştırılmasının önemini savunan Skinner, antikacılıkla suçlanmaya karşı çıkmak ve tarihsel bilginin kamusal açıdan önemsiz olduğu yönündeki eleştirilerle hesaplaşmak zorunda kalmıştı. Ve Skinner bu savunmayı temel alarak örneğin siyasal özgürlüğün tarih boyunca zorlama ya da baskının yokluğuyla bağlantılı olduğunu göstererek bu içgörülerinin günümüz siyasetinde yol gösterici olabileceğini belirtmişti. Onun stratejisi, geçmişin günümüzde de kullanılabileceğini vurgulamaktı. Bunu yaparken tarihçinin rolünü, geçmişi, bugünü ve geleceği bir araya getiren kamusal bir entelektüel olarak oldukça başarılı bir şekilde savundu. Ancak bu yaklaşım yine de siyasi yorumculuğun[9] tuzaklarına karşı savunmasız kalmaktaydı.
Skinner için tarih politik bir araç olabilirken Pocock’un iddiası tarih yazımının kendisinin bir dereceye kadar politik olduğudur. Pocock’un tarih ve siyaset arasındaki karmaşık ilişkileri, siyaset ve akademiyi önemli ölçüde birleştirir, yani politik tartışmalar ile akademik söylemler yalnızca sürekli bir diyalog içinde bulunmazlar; aynı zamanda birbirlerinin biçimlerinden ibarettirler. Bu anlamda Pocock’a göre tarihçiler, tarihsel kayıtları politik amaçlarla kullanıp suistimal eden gizli partizanlar değildir. Tarih, siyasi müdahalelerde kullanılacak bir araç olamaz; bunun yerine, inandığımız tarihi yaşamamız gerekir. Ancak bunun bir dezavantajı, tarihçinin rolünün neredeyse fazlasıyla ağır bir yük taşımasıdır. Bu durum özellikle The Machiavellian Moment’ın aldığı tepkileri incelediğimizde açıkça görülebilir.
Tarih ve siyasetin bir bütün olduğuna dair fikirler, Pocock’un birçok kuramsal denemesinde işlenmiştir. Örneğin Political Thought and History’de [Siyasal Düşünce ve Tarih] (2008) yeniden yayımlanan “The Historian as Political Actor in Polity, Society and Academy” (1996) adlı makalesinde Pocock radikal bir şekilde şu soruları sorar: “Tarih ne türden bir siyasi olgudur?” ve “Çeşitli tarih yazımı biçimleri ne tür siyasi yansımalar ya da kuramlar oluşturabilir?” Onun bu sorulara vermiş olduğu yanıtlar, tarih yazımının politik bir eylem olarak döngüsel niteliğini vurgular ve bizi, kamusal tartışmalarda hem çatışmanın hem de uzlaşının kaçınılmaz biçimde iç içe geçtiği bir alan tasavvur etmeye yöneltir.
Çatışma, mantıken tarihsel olaylara dair farklı anlatıların ya da tutumların varlığını ima eder. Böylece tarih, tekil doğasını terk etmiş ve çoğulculuğu benimsemiştir; bu da birden fazla ‘tarih’in ve ‘geçmiş’in varlığıyla kendini gösterir. Pocock ise her şeyin geçerli olduğu bir ortamda hiçbir şey geçerli değildir anlayışına varan görecelilik tuzağına düşmekten uzaktır. Geçmiş üzerine söylenebilecekler bakımından tarihlerin uydurulduğunu fakat aynı zamanda doğrulanmış olduğunu, yani hem ‘keşfedildiğini’ hem de ‘inşa edildiğini’ vurgular. Buna karşılık, çoklu tarihlerin varlığı ise politik bir toplumun içinde birden fazla politik kimliğin bir arada bulunabilmesine imkân tanır. Bu açıdan Pocock, bir topluluğa dair birbirine rakip anlatılara kuramında önemli bir yer ayırır çünkü bu anlatılar politik kimlikleri kurar, aidiyet ve ötekilik duygularını besler.
Pocock bu fikirleri ‘The Politics of Historiography’ [Tarih Yazımının Politikası] (2025) başlıklı makalesinde daha da ayrıntılandırır. Politik toplumların ‘geçmiş edinme’ ve ‘tartışmalı anlatıları sonsuz ve çoklu biçimlerde yeniden anlatma’ süreçleri, yurttaşların deneyimlerini zenginleştirir. Aslında bu anlatılar, toplumların ‘varlıklarını sürdürmelerini sağlayan’, yani onları bir arada tutan, özerkliğini ve egemenliğini tesis eden tarihsel “mitler” haline gelir.[10] Bu, tarihçilerin yalnızca devletin propaganda aracı olması gerektiği anlamına gelmez (her ne kadar öyle olmuş olsalar da); aksine, belirli bir ölçüde anlaşmazlık ve çoğulculuk hem tarihçinin işinin hem de vatandaşın deneyiminin ayrılmaz bir parçası olduğu anlamına gelir.
Ne siyasetten bağımsız bir tarih vardı ne de tartışmalı bir politik kimlikten bağımsız siyaset.
Pocock’un kariyeri ve biyografisi, onun yaklaşımını daha iyi anlamak için bazı ipuçları sağlayabilir. 1966’da ABD’ye taşınıp ölümüne kadar orada kalmış olsa da Pocock, Yeni Zelanda’da büyüdü ve hayatının büyük kısmını orada geçirdi. Cambridge Üniversitesi’nde doktora yaparken Britanya ile Yeni Zelanda arasında gidip geldi ancak Yeni Zelanda vatandaşlığına sahip çıktı ve memleketinin, onun ‘karşıt tarih algısı’[11] dediği bakış açısını şekillendirmede belirleyici olduğunu düşündü. ‘Güney Pasifik Okyanusu’ ile ‘Mississippi Vadisi’ arasında gidip geldiği yıllarda tasarladığı The Machiavellian Moment, bu açıdan uygun biçimde, insanların ve fikirlerin ‘yolculukları’yla belirlenen bir tarihçedir. 1994’teki veda dersinde söylediği üzere o, Atlantik cumhuriyetçi geleneğinin ‘yolculuğunu’ izlemiştir. Bu dersin el yazmasında kendi kalemiyle üstünü çizdiği cesur bir ifade bulunur: “yalnızca orta Pasifik’te yaşayan bir varlık … gerçek anlamda orta Atlantik perspektifini geliştirebilir”
Yerleşimci kökenli[12] bir ailenin parçası olarak onun için tarih, doğal olarak devinim içindeydi; ‘yolculuklar’ tarafından belirleniyor, yerleşimler ve karşılaşmalarla şekilleniyordu. Onun için Amerikan Devrimi’ni de içeren İngiliz tarihi, iki yarımkürede yer alan küresel bir fenomendi. Ve tarihle siyasal kimliğin ayrılmaz olduğunu kabul ettiğimiz ölçüde, tartışmalı bir tarihten kolaylıkla siyasi bir çatışma duygusu doğar. Tarihi özerklik, egemenlik ve politik kimlik yaratma süreci olarak düşündüğümüzde ise tarih yazımı postkolonyal dünyada bir ‘iktidar mücadelesi’ için zemin hazırlar. Hem hegemonik hem de ‘madun’ (yani tâbi) konumlar, hiçbir zaman tam olarak kesinleşmeyen, sonuca ulaşmamış tarihler üretiyor ve bu tarihlerin saygılı bir diyalog içinde yollarını bulmaları gerekiyordu. The Machiavellian Moment’ın yarattığı tartışmaları bu teorik noktalar göz önünde bulundurarak ele almayı öneriyorum. Birçok Amerikalı akademisyenin Pocock’un eserini ABD tarihi ve kimliğine bir meydan okuma olarak okumakta ısrarcı olması, ‘asla hiçbir yerde evinde hissetmeyen’ ve ‘İngiliz halklarının’ siyasi kimliklerini şekillendiren mücadelelere bizzat tanık olan Pocock gibi bir tarihçinin bakış açısından oldukça yapay duruyordu. Onun için, ne siyasetten bağımsız bir tarih vardı, ne de tartışmalı bir politik kimlikten bağımsız siyaset.
Pocock’un kendi kariyerini ve siyasal düşünce tarihine katkılarını çağdaş siyasi tartışmaların bir parçası olarak okumaya çalışırken onun politik konumunu günümüz ölçütleriyle basitleştirici tanımlara indirgemekten özellikle kaçınıyorum. Birçok eleştirmen, The Machiavellian Moment’ı doğrudan çağdaş liberalizme yönelik bir saldırı olarak görmüştü; oysa Pocock’un tarihin doğası gereği tartışmaya açık olduğuna dair inancı, güçlü bir çoğulculuğu ve kendiliğinden bir liberalizmi gerektiriyordu. Farklı ve hatta birbirine karşıt bakış açılarına izin vermek, onun savunduğu üzere, tarihçilik mesleğinin var olabilmesi için gerekli bir koşuldu. Başka bir deyişle, Pocock’un öngördüğü biçimiyle tarihçilik, liberal bir siyasi ortam gerektiriyordu: ‘Tarih, birçok açıklamanın bir arada bulunabildiği ve bulunmak zorunda olduğu bir çalışma alanıdır.’ (vurgu bana aittir). Bir bakıma her tarih yazımı, birden çok dünyanın yaratılmasını mümkün kılar ve geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki süreklilikleri ve kopuşları sürekli yeniden tanımlamayı kolaylaştırır.
Rosario López – “Why history is always political“, (Erişim Tarihi: 29.09.2025)
Çevirmen: Efe Can Akdeniz
Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan
Çevirmen Notları
- [1] Bu durumu anlayabilmek için Türkiye’deki örneklerine bakabiliriz. Örneğin devlet politikasında bir paradigma değişimi yaşandığında aynı şekilde tarih yazımında da belirli değişiklikler meydana gelir; bu, siyasetçilere bir dayanak noktası ve meşruiyet alanı sağlar. Bu durumda siyasetçilerin ağızlarından daha öncesinde asla dile getirmedikleri ifadeleri işitebilirsiniz; işte bu olgu, siyaset ve tarihin iş birliğini gözler önüne sermiş olur. (ç.n.)
- [2] The Machiavellian Moment, henüz Türkçeye çevrilmemiş bir eser; dolayısıyla metin boyu esere atıfta bulunurken orijinal adını kullandım. Yazarın ifadeyi cümle içinde kullandığı yerlerde Türkçesini, yani “Makyavelist an”ı kullandım. Buradaki “An” ifadesinden cumhuriyetlerin yaşadığı kritik dönemeç, kırılma noktası, tarihsel-siyasal bir dönüm anını anlamamız gerekiyor. Ayrıca, ilgilileri için yazarın alıntıladığı metinleri dipnotlarda verdim. (ç.n.)
- [3] Tünel Tarih ifadesi, belirli bir düşünce akışını uzun bir zaman aralığında, adeta bir tünelden geçer gibi takip eden tarih yazımı biçimini tanımlamak için kullanılır. Yani burada tarih bir bütün olarak ele alınmaz, belirli tema ve sorunların üzerinden çizgisel bir biçimde ele alınır. (ç.n.)
- [4] https://journals.uvic.ca/index.php/ctheory/article/view/13833
- [5] https://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/17496977.2022.2148324
- [6] https://onlinelibrary.wiley.com/doi/abs/10.1111/j.1468-2281.2005.00233.x
- [7] https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/01916599.2016.1198517
- [8] https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1016/j.histeuroideas.2010.09.002
- [9] Siyasi köşe yazarlığı olarak da anlaşılabilir. (ç.n.)
- [10]Blogumda bu konuda yazdığım “Anlatıya Fırlatılmışlık” başlıklı yazımı okuyabilirsiniz: https://efecannakdeniz.medium.com/anlat%C4%B1ya-f%C4%B1rlat%C4%B1lm%C4%B1%C5%9Fl%C4%B1k-a568b3ba1ba8 (ç.n.)
- [11] “Antipodean” kavramını “karşıt” diye çevirdim. Bu kavram, mevcut paradigmatik tarih yazımının tam karşısında bulunmayı ifade eder. Nitekim Pocock da böyle bir kişiliktir. (ç.n.)
- [12] “Settler descent” bu ifadeyi “göçmen kökenli” değil de “yerleşimci kökenli” şeklinde tercüme etmemin nedeni, Pocock ve ailesinin zorunda kalarak göç etmemiş olmasıdır. “Yerleşimci” başka bir bölgeye gidip orayı yerleşim yeri haline getiren, genellikle kolonileştiren toplulukları anlatan bir ifadedir. (ç.n.)

Düzeltme: “Makyavelist An” yerine “Makyavelist Uğrak” demek daha doğru olur; daha yaygın bir ifade. –çev.