Photo by Raymond Depardon/Magnum
Photo by Raymond Depardon/Magnum

Kayıtsızlık Güçtür – Lary Wallace

Sayısız savaşçının ve mahkûmun onaylayacağı gibi, Stoacılık kararlılıktan çok zorluklardan mutlu olmanın bir yoludur.

Felsefelerimize yaptığımız şey budur: Onları üzerlerine düşürdüğümüz gölgeler temelinde yeniden çiziyor yahut da bir karikatüristin tüm hatalı özellikleri abartan karikatürize bir resmi gibi şekil veriyoruz onlara. İşte tam da bu şekilde Budizm, genel kanıya göre pasiflik ve hatta tembellikle eşdeğer hâle gelirken, Varoluşçuluk da ilgisizlik ve boşa çabalama ile eşdeğer hâle gelmiştir. Benzer bir durum Stoacılık’ta da olmuştur. Stoacılık genel olarak hayatın acılarının ve zorluklarının üstesinden gelmek yerine tahammül etmek veya zorlukları ve acıları aşmak yerine bunlara tolere etmek üzerine kurulu bir felsefe olarak kabul edilir.

Neden popüler olmadığına şaşmamalı. Stoacı bilgenin, Zen ustasının popülerliğini Batı’da asla edinememiş olmamasına da şaşmamalı. Her ne kadar Stoacılık daha erişebilir olsa da, hem Doğu öğretilerinin egzotik mistisizminden yoksundur, hem de kararlı bir şekilde soğukkanlılığını korurken sadece dengeyi sağlamaya yönelik bir felsefe olarak görülmektedir. Böylesi bir tavırda, Stoizmin kalıcı bir aşkınlık ve soğukkanlı bir huzur vaadi göz ardı edilmiştir. 

Bunun yanı sıra, minnettarlık da göz ardı edilmiş olur. Halbuki minnettarlık huzurun bir parçasıdır çünkü onu mümkün kılan şeyin ta kendisidir. Her şeyden önce, Stoacılık bir minnettarlık felsefesidir. Hatta her şeye dayanacak kadar sağlam bir minnettarlık felsefesidir. Mükemmel bir psikolojik özgürlüğü hedefleyen filozoflar, Stoacıların da olduğu bir birliktelik içinde olduklarını çoğu zaman fark edememişlerdir. Friedrich Nietzsche, İyi ve Kötünün Ötesinde (1886) adlı eserinde Stoacılarla ‘‘Doğaya göre yaşamak mı istiyorsunuz?” düşüncesi üzerinde şöyle alay etmektedir:

Ey siz soylu Stoacılar, ne kadar aldatıcı sözler bunlar! Doğa gibi bir varlığın haddinden fazla müsrif, haddinden fazla kayıtsız, amaç ve düşünceye sahip olmayan, merhamet ve adalet bilmeyen, aynı zamanda bereketli, ıssız ve belirsiz olduğunu düşünün; bu kayıtsızlığı bir güç olarak düşünün – bu kayıtsızlığa göre nasıl yaşayabilirdiniz? Yaşamak – bu tabiatın dışında olmak istemek değil midir? Yaşamak – tahmin etmek, tercih etmek, adaletsiz olmak, sınırlı olmak, farklı olmak istemek değil midir? Ve “doğaya göre yaşa” ilkenizin temelde “yaşama göre yaşa” anlamına geldiğini kabul edersek, bunu nasıl yapmazsın? Neden kendin olduğun ve olman gereken şeyi bir ilke haline getiriyorsun?

Stoacılık üzerine yapılan eleştiriler arasındaki en iyi örneklerden birisi olan bu eser, ifade gücü ve coşkusuyla çekici ve dolayısıyla etkili olsa da, konudan bihaberdir.

Bu yüzden Nietzsche’nin sonraki iki paragrafta sağduyusunu yitirmesini görmek çok üzücü. Stoacıları ‘ahlaklarını doğaya dayatmaya’ çalışmakla, Stoacıların kendilerini zulümle dizginledikleri gibi doğayı da ‘zulümle dizginlemek’ için ‘kibirli’ bir kararlılıkla ‘artık [doğayı] farklı bir şekilde görememekle’ suçluyor. Sonra (Nietzsche’nin psikolojik üstünlük için gösterdiği çılgın çabayı göz önüne alırsak, muhtemelen görebileceğiniz en az incelikli psikolojik yansıtma örneklerinden biri olarak), tüm felsefeyi “dünyanın yaratılması” için “zorba bir dürtü”, “en ruhani güç arzusu” olmakla suçlar.

Gerçek şu ki, kayıtsızlık seçici bir şekilde uygulandığında gerçekten bir güçtür ve bu şekilde yaşamak yalnızca bilinçli bazı tutumların benimsenmesiyle son derece mümkün olmakla kalmaz; daha özgür, daha coşkun ve daha maceracı bir yaşam tarzını da mümkün kılar. Neşe ve keder, diğer bütün duygularla birlikte hâlâ vardır; fakat yumuşamışlardır ve bu ölçülülük içinde artık daha az zorbacıdırlar. 

Eğer Stoacılığı anlamak için bilinen filozofların bilgilerine güvenemeyeceksek, bilgi için nereye bakacağız? Başlangıç noktası olarak Urban Dictionary’yi tercih edebiliriz. Topluluk tarafından oluşturulan bu çevrimiçi argo sözlüğünde “stoacı” kelimesinin tanımı şu şekilde verilmiştir:

stoacı
Çoğu insanın çok önem verdiği dünya üzerindeki aptalca şeyleri umursamayan kişi. Stoacıların da duyguları da vardır, ancak duygularını bu dünya üzerinde gerçekten önemli gördükleri şeylere göstermektedirler. Gerçekten yaşayan insanlar olarak kabul edilebilirler.

Bir grup çocuk verandada oturmaktadır. Stoacı yanlarından geçer.

Çocuk – “Hey, sen aşağılık bir ibnensin ve sakso çekiyorsun!”

Stoacı – ‘Aferin sana.’

Yoluna devam eder.

Yazarın burada neden verandadan bahsettiğine şaşıracaksınız, çünkü Stoacılık, bugün bizim veranda dediğimiz yapının Yunanca adı olan stoa kelimesinden türemiştir. Gerçi, biz genelde portiko olarak kullanıyoruz ama antik çağ Stoacıları bu yeri bir tür veranda olarak kullanırdı ve burada vakit geçirerek aydınlanma ve benzeri konuları konuşurlardı. Yunanlı bilgin Zeno bu felsefenin kurucusu, Roma imparatoru Marcus Aurelius da en ünlü takipçisidir. Roma devlet adamı Seneca ise bu takipçiler arasındaki en güzel konuşan ve en ilgi çekici kişidir. Ama birçok Stoacının katılacağı gibi, bu felsefenin gerçek sembolü Yunan filozof Epiktetos’tur.

O bir köleydi, dolayısıyla sözleri diğer Stoacılara, tüm çektikleri zorluklara rağmen, tam olarak ulaşamayacakları bir güvenilirlik kazandırıyordu. Öğrencileriyle konuşur, onlar da sözlerini yazıya dökerdi. Epiktetos’a ait olduğunu bildiğimiz tek eserleri, bazı metin parçalarının yanında Enchiridion ve Discourses adındaki iki eserdir. Epiktetos’un doğrudan yetiştirdiği kişiler arasında Marcus Aurelius da vardır (kendisi de eserlerinin okunmasını beklemeyen bir başka Stoacı filozof; Meditasyonlar adlı eseri, bir tür kendi kendine öğretim olarak, açıkça kişisel yararı için yazılmıştır).

Epiktetos’un dolaylı olarak eğittiği kişiler arasında, her alanda saygın bir yer edinmiş birçok kişi bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi, merhum ABD Donanması amirali James Stockdale’dir. Vietnam Savaşı’nda 7 yıl boyunca savaş esiri olarak tutulan amiral, kırılan kemiklerinin acısına, açlığa, hücre hapsine ve her türlü işkenceye katlandı. Bütün bu yaşananlar sırasında onun manevi destekçisi üniversiteden mezun olup Donanmaya katıldıktan sonra, bir taraftan da Stanford Üniversitesi’nde felsefe okuyarak aşina olduğu Epiktetos’un öğretileriydi. Bu öğretileri Vietnam’da her zaman aklında tuttu; en zor zamanlarda bile onları aklından hiç çıkarmadı. Özellikle de o Vietnam döneminde. O öğretilerin ne anlama geldiğini biliyordu ve bunların nasıl uygulanacağını, herhangi birinin bilmesi gerektiğinden çok daha iyi biliyordu.

Stockdale konuşmalarında, anılarında ve makalelerinde Epiktetos’a fazlasıyla yer vermiştir. Ancak okuma yükünüzün hafiflemesini isterseniz, (Hangi Stoacı istemez ki?) kendisinin 1993 yılında King’s College London’da yaptığı ve Courage Under Fire: Testing Epictetus’s Doctrines in a Laboratory of Human Behavior (1993) adıyla yayınlanan konuşmasına bakmanızı tavsiye ederim. Konuşmanın alt başlığı çok önemli çünkü Epiktetos bir defasında filozof dersliğini hastaneye benzetmiş ve öğrencinin o derslikten biraz acı çekerek çıkması gerektiğini söylemişti. Stockdale şöyle yazıyor: “Eğer Epiktetos’un dersliği bir hastane ise, benim hapishanem bir laboratuvar olurdu – insan davranışlarının laboratuvarı. Onun varsayımlarını laboratuvarımın zorlu gerçek hayat koşullarında sınamayı tercih ettim. Ve görebileceğiniz gibi, bence o bu sınavı büyük bir başarıyla geçti.”

Bana kalırsa sen talihsizsin, çünkü hiç talihsizlik yaşamadın.

Stockdale Hristiyanlığın sunduğu sahte optimizmi reddediyordu, çünkü o hapishanede boş yere umutlanmanın kişiyi nasıl delirttiğini bizzat gözlemlerinden biliyordu. Stoacılar tanrılara inanırdı, ancak eninde sonunda dini inançlara karşı olanlar karma ve reenkarnasyon gibi kavramları benimsemese bile Stoacılığı tıpkı Budizm’i benimsedikleri gibi benimseyebilirler. Her şeyin temeli, en yalın hâliyle, seçim yapmaktır; seçim yapmak gerçekten sahip olduğumuz tek şeydir ve geri kalan hiçbir şey dikkate alınmaya değmez. Epiktetos bir keresinde “Kim […] yenilmez insandır?” diye sormuş ve soruyu kendisi şu şekilde yanıtlamıştı: “Seçim alanının dışında kalan hiçbir şeyden sarsılmayan kişi.”

‘Seçim alanımızın dışında kalan’ her türlü aksilik, kararlılığımızı sarsmak için bir gerekçe değil, onu güçlendirmek için bir fırsat olarak görülmelidir. Zorlukları fırsata dönüştürme arzusu, şimdiye kadar düşünülmüş en harika akıl oyunlarından biridir. Seneca, ruhu hiçbir zaman zorluklarla sınanmamış ya da şekillenmemiş birine ne söyleyeceğini yazarken övdüğü şeylerin bir kısmı da buydu: “Bana kalırsa sen talihsizsin, çünkü hiç talihsizlik yaşamadın. Hayatını, karşına hiçbir zorluk çıkmadan geçirdin; neye kapasiten olduğunu kimse bilmeyecek, sen bile.” Zorlukları bu keşfi yapmak için bir fırsat olarak gördüğümüzde kendimize büyük bir iyilik yapmış oluruz – ve bu keşif sürecinde, orada bulduğumuz değerleri daha da zenginleştiririz.

William B. Irvine’in A Guide to the Good Life: The Ancient Art of Stoic Joy (2009) adlı kitabında “olumsuz görselleştirme” adını verdiği yöntem, bir başka kurnazca Stoacı akıl oyunudur. Stoacılara göre, sürekli başımıza gelebilecek en kötü senaryoları düşünmek, dünyayı gerçekçi bir şekilde değerlendirerek sadece umutsuzluğa yol açacağına inanan zihnin bir ürünü olan sözde “olumlu düşünme”nin tehlikelerine karşı bize bağışıklık kazandırır. Yalnızca kötüyü gözümüzün önüne getirerek iyinin değerini tam anlamıyla anlayabiliriz; şeyleri hafife aldığımızda şükran duygusu doğmaz. İşte tam da bu şükran duygusu, dünyanın zaten kontrolümüzden çıkardığı şeylerin kontrolünü elimizden bırakmamızı sağlar.

Bu kadar açık ve net bir şeyin nasıl bu kadar çarpık bir şekilde yanlış anlaşılmasına izin verdik? O karanlık geçidin aslında aşkınlığa açılan bir kapı olduğunu nasıl unuttuk?

Birçoğu bu ilkelerde bilişsel-davranışçı terapinin (BDT) genel yapısını ve özelliklerini fark edecektir. Nitekim Stoacılık, bir tür “proto-BDT” olarak tanımlanmaktadır. 1955 yılında BDT’nin erken bir formu olarak bilinen Akılcı Duygusal Davranış Terapisi’ni (ADDT) geliştiren ABD’li psikolog Albert Ellis, gençlik yıllarında Stoacıları okumuş ve hastalarına Epiktetos’un “İnsanları rahatsız eden şeyler değil, onlara bakış açılarıdır” şeklindeki özdeyişini sıklıkla tavsiye ederdi. “Aslında bu, ‘duyguların bilişsel modeli’nin özeti,” diyor Donald Robertson. Kendisinin 2010 yılında alt başlığı ‘Rasyonel ve Bilişsel Psikoterapi Olarak Stoa Felsefesi’ olan bir BDT kitabı yazmış bir terapist olarak, bu konuyu çok iyi bildiği kesin.

Bu sadelik ve ulaşılabilirlik, Stoacılığın kendi felsefelerinde soyut ve gizemli unsurları tercih edenler tarafından hiçbir zaman tam anlamıyla benimsenmeyeceğini gösteriyor. Tom Wolfe, A Man in Full (1998) adlı romanında, Stoacılığı yarı okuryazar olan mahkum karakterine son derece inandırıcı bir şekilde atfediyor. Conrad Hensley’in bu monologu biraz yapmacık olabilir, ancak arkasında yatan duyguda şüphe uyandıracak hiçbir şey yok. Kendisine Stoacı olup olmadığı sorulduğunda Conrad şu cevabı veriyor: “Sadece bu konuda bir şeyler okuyorum, ama keşke bugün de, tıpkı öğrencilerin Epiktetos’a gittiği gibi, gidip danışabileceğimiz biri olsaydı. Günümüzde insanlar Stoacıları dişlerini sıkıp acı ve ıstıraba katlanan insanlar olarak görüyor. Oysa onlar, başlarına ne gelirse gelsin hâlini bozmayan, kendinden emin insanlardır.”

Marcus Aurelius her güne şöyle diyerek başlardı: “Müdahaleci, nankör, şiddet yanlısı, hain, kıskanç ve asosyal insanlarla karşılaşacağım.”

Bu da bizi doğal olarak, onlara tam olarak ne olduğunu sormaya yönlendiriyor. Epiktetos’da bir kölelik meselesi olduğunu daha önce belirtmiştik, o yüzden onu eleyebiliriz. Seneca’yı da eleyebiliriz. Pek çok kişinin iddia ettiği aksine – en son olarak Birleşik Krallık’lı klasikçi Mary Beard, New York Review of Books dergisinde yayınlanan ve “Seneca ne kadar Stoacıydı?” diye soran, ancak pek de ikna edici bir cevap vermeyen bir makalesinde bunu öne sürmüştür. Beard’ın kapsamlı ve tutarlı makalesinde göz ardı ettiği nokta, Seneca’nın (tüberküloz hastası, sürgünde ve sadist bir katil diktatörün kontrolü altında yaşarken) hayatın lükslerine zaman zaman erişimi olsa da, bunun onun için ne kadar zor bir durum olmuş olabileceğidir. “Hiç kimse bilgeliği yoksulluğa mahkum etmemiştir” diyen Seneca’nın kendisiydi; bunu inkar etmeye çalışacak tek kişi, ancak bir Antik Yunan Kinikçisi olabilirdi. Ayrıca, Seneca bunu size ilk anlatacak kişi olurdu; zira mektuplarından birinde bir muhatabına şöyle demişti: “Ben, hasta olduğum halde insanları iyileştirmeye kalkışacak kadar utanmaz değilim. Ancak, sanki aynı hastanede yatıyor gibi, ikimizi de ilgilendiren sıkıntıları seninle paylaşıyor ve çareyi seninle birlikte arıyoruz.”

Marcus Aurelius da o hastanede yatıyordu. İmparator olmanın ayrıcalıklarından yararlanan biri olarak, o da bu makamın getirdiği zorlukları ve baskıları, üstüne bir de birkaç ek yükü daha omuzlarında taşıyordu. Bu durumu en iyi size Irvine’in İyi Bir Yaşam Rehberi adlı kitabında yer alan aşağıdaki anlatım açıklayacaktır:

Hastaydı, muhtemelen ülsere yakalanmıştı. Aile hayatı ona büyük bir ızdırap veriyordu: karısı ona sadık değildi ve en az 14 çocuğundan sadece altısı hayatta kalabildi. Buna bir de bir imparatorluğu yönetmenin getirdiği zorluklar ekleniyordu. Hükümdarlığı süresince sınır bölgelerinde sayısız ayaklanma yaşandı ve Marcus, yeni ortaya çıkan kabilelere karşı yürütülen seferleri bizzat denetlemek için sık sık bizzat oraya gitti. Kendi yetkilileri – en başta Suriye valisi Avidius Cassius olmak üzere – ona karşı isyan etti. Astları ona karşı küstah davranıyordu; o ise bu küstahlığı ‘soğukkanlılıkla’ karşılıyordu. Vatandaşlar onun aleyhine şakalar yapıyordu ve bunun için cezalandırılmıyorlardı. Onun hükümdarlığı döneminde imparatorlukta veba, kıtlık ve Smirni’deki deprem gibi doğal afetler de yaşandı.

Her zamanki gibi stratejik bir tavır sergileyen Marcus, böyle bir hayatın içinde geçirdiği günlerle başa çıkmak için kendine has bir teknik uyguladı; her günün başında kendine şunu söylemeyi ihmal etmedi: “Müdahaleci, nankör, şiddet yanlısı, hain, kıskanç ve asosyal insanlarla karşılaşacağım.” Bu konuda farklı davranabilirdi -her şeyin yolunda olduğunu, özellikle de gerçekten iyi olduğu veya öyle göründüğü günlerde, numara yapabilirdi. Ama o zaman, kaderin şiddetli ve can sıkıcı değişimlerine her zaman uyum sağlayarak hem rüzgara karşı hem de rüzgardan uzaklaşacak şekilde nasıl hazırlıklı olabilirdi ki? Hava değiştiğinde bu onu nereye sürüklerdi?


Lary Wallace – “Indifference is a power“, (Erişim Tarihi: 18.05.2026)

Çevirmen: Can Uyan

Editör: Emir Arıcı

Öncül Analitik Felsefe

Öncül Analitik Felsefe

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Yazı

Kitap İncelemesi: Necessary Existence (Alexander Pruss & Joshua Rasmussen) – Fevzi Ata Demirtaş

Sonraki Yazı

Epistemolojide Yer Alan Üç Temel Yaklaşım – Giulia Villa

Bu Yazıları Kaçırmayın

Açıklama Boşluğu Neden Nörobilimin Çözülemeyen Problemi Olarak Ele Alınmaktadır? – Magnus Wijkander

Öznel deneyimin mahrem dünyası -yani, hisleriniz,…

Altı Saniyelik Sarılma – Julian Baggini

On yıllardır Metro-Goldwyn-Mayer Stüdyoları’nın filmleri, çelenkle…