Otonoetik Bilinç ve İnsanın Varoluşsal Çıkmazı
Tüm canlılar gibi insanlar da, yapı taşları yüksek bir iş birliği ve düşük bir çatışma ortamında çalışan fizyolojik bütünlükler olarak işlev gören organizmalardır, yani biyolojik varlıklardır. Ancak diğer organizmalardan farklı olarak insan; kendi iradesiyle saf dışı kalmayı seçebilen, bedeninin geri kalanının hayatta kalma misyonunu ve amacını baltalayabilen aykırı bir unsura, yani özel bir beyin ağına sahiptir. İnsan bilincinin ve özellikle de bizi bir tür olarak en büyük başarılarımıza, yani sanat, müzik, mimari, edebiyat ve bilime ve bunları takdir etme yeteneğimize ulaştıran otonoetik (öz-bilgisel) ya da düşünümsel öz-farkındalık kapasitemizin temelinde bu ağ yatar.
Otonoetik bilince sahip insan beyni, yaşam tarihinde, diğer tüm hücre ve sistemleri yüzüstü bırakarak sırf bunu yapmanın verdiği haz uğruna kendi varlığına son vermeyi ya da organizmanın fiziksel varlığını riske atmayı kendi iradesiyle seçebilen tek varlıktır. Bazı araştırmacılar, birtakım gözlemlere dayanarak diğer hayvanların da intihar ettiğini öne sürer. Ancak bu tür davranışların, bir canlının kendi varlığını sona erdirme düşüncesine dayanması anlamında gerçekten kasıtlı olup olmadığı felsefi ve bilimsel olarak tartışmalıdır. 19. yüzyılın sonlarında sosyolog Émile Durkheim, “intihar” teriminin yalnızca, bireyin ölümle sonuçlanacağını bildiği veya inandığı aktif ya da pasif bir eyleminin doğrudan veya dolaylı sonucu olan ölüm vakaları için kullanılması gerektiğini savunmuştur. Durkheim, bu tür bir amacı tasarlayabilmenin, diğer hayvanlarda bulunmayan düşünümsel bir bilinç biçimine bağlı olduğunu, onların sahip olduğu fizyolojik kapasitelerin bu amaca yetmediğini ileri sürer. Buradan hareketle gerçek anlamda intiharın, tüm farklı tezahürleriyle birlikte, insana özgü toplumsal bir olgu olduğu sonucuna varmıştır.
İlk insanların, aynı dönemde yaşayan diğer canlı popülasyonları ile karşılaştırıldığında pek de dikkat çekici olmadıkları düşünülmektedir. Sonra, bir noktada (tahminler 50.000 ila 200.000 yıl öncesine işaret ediyor), atalarımızı hayvanlar aleminin geri kalanından ayıran bir kırılma yaşandı. İnsanlar; dil, karmaşık hiyerarşik ilişkisel akıl yürütme, benlik ile öteki arasındaki ayrım ve zihinsel zaman yolculuğu gibi yeni yetiler, varoluş tarzları ve etkileşim biçimleri geliştirdiler. İnsanın kendi varoluşunun bilincinde olma yetisi olan otonoetik bilinç, işte bu sürecin bir ürünüydü.
Evrimsel Kökenler ve Bilişsel Kapasite
Otonoezisin yalnızca insana özgü olması, onun gökten zembille indiği anlamına gelmez. Zaten primat atalarımız; çalışma belleği ve yürütücü işlevler de dahil olmak üzere gelişmiş bilişsel yetilere sahipti. Bu yetiler, algısal ve anısal verilerin eş zamanlı olarak harmanlanmasını ve farklı eylem seçenekleri üzerinde düşünebilmeyi mümkün kılıyordu. Bu tür kapasitelerin, prefrontal korteksin lateral (yan) bölgelerini kapsayan ağlara bağlı olduğu bilinmektedir. Bu nokta mühim; çünkü hem insanlarda hem de insan dışı primatlarda bu bölgeler bulunurken diğer memelilerde bulunmaz. Muhtemelen bu ağlar, arkaik primatların nesneler ve olaylar hakkında noetik (olgusal veya anlamsal) bir bilince sahip olmasını, neyin faydalı neyin zararlı olduğunu ayırt edebilmesini ve hatta belki de öz-farkındalığın basit bir anlamsal versiyonuna ulaşmasını sağlamıştı. Ne var ki benliklerini kişisel bir geçmişe sahip bir özne olarak deneyimleyemez, gelecekteki yok oluşun varoluşsal idraki de dahil olmak üzere olası gelecekleri hayal edemezlerdi. Benim düşünceme göre bu otonoezis kapasitesi, günümüzde insanların sahip olduğu fakat diğer primatların bile mahrum kaldığı prefrontal ağların kendine has, zenginleşmiş özelliklerinin ortaya çıkmasıyla mümkün olmuştur.
Otonoetik bilincin organizmanın hayatta kalma güdülerini baltalayabileceği gerçeği göz önüne alındığında, bu bilincin evrimsel süreçte faydalı kazanımlar da sağlamış olması gerekir. Muhtemelen bu yeti, nesnelerin ve olayların birey için, yani özünde benlik için taşıdığı değere yönelik benlik odaklı bir perspektif geliştirmeyi sağladı. Kişinin öznel benliği işin içine girmeden, biz insanların “duygu” dediği şeyler deneyimlenemez. Diğer hayvanlar da yaşamlarındaki dönüm noktalarında kendilerine has bazı duygusal deneyimler yaşayabilirler, ancak otonoezis olmadan bizim tecrübe ettiğimiz derinlikte deneyimlere sahip olamazlar.
Özgür İrade Anlatısı ve Bilincin Zaferi
Otonoetik zihnin bu kişisel ve benmerkezci doğası, her zaman için bedenin eylemlerinden kendisinin sorumlu olduğunu varsaymasına yol açar. Nitekim özgür irade kavramı, insanlığın en çok el üstünde tuttuğu anlatılardan biridir. Örneğin İbrahimi dinler, insanların dünya hayatındaki seçimleri doğrultusunda ahirette cennete ulaşacağını öğretir. René Descartes’ın düalist felsefesi, Kopernik ve Galileo ile başlayan bilimsel devrimin ışığında bu tür dini kabulleri rasyonelleştirme ve bağdaştırma çabasıydı. Filozof Søren Kierkegaard ise daha sonra, bu seçim özgürlüğü karşılığında ödediğimiz bedelin kaygı olduğunu ileri sürecekti. Modern bilimdeki bazı akımlar, ki bunun en somut örneği Davranışçılık’tır (Behaviourism), bilinci bilimsel bir kurgu olarak görüp bastırmaya çalışsa da, bilinç kendini unutturmadı. Bugün bilinç bilimi son derece dinamik bir alandır.
Kendine has beynimizin beslediği bu bilinç türü, sınırları aşmamızı sağladı. Çevreyi ihtiyaçlarımıza göre şekillendirme; anlık arzularımızı, heveslerimizi ve fantezilerimizi tatmin etme; kendimizi korku ve kaygılarımızdan koruma gücüne sahibiz. Bilinmeyeni hayal etmek bize yeni varoluş yolları bulma konusunda ilham verir. Bu yolları yürümek riskler barındırır, fakat bizler bu riskleri önceden öngörebilir ve olası çözümleri henüz karşılaşmadan tasarlayabiliriz.
Bilgiye olan açlığımız, hayatı, en azından aramızdaki şanslı olanlar için, pek çok açıdan kolaylaştıran bilimsel ve teknolojik keşiflerin önünü açtı. Artık tehlikeli koşullarda yiyecek ya da su aramak zorunda değiliz. Hayvanlar aleminde sıradan olan diğer türlerin saldırıları, modern insanın büyük kısmı için günlük yaşamın bir parçası değildir. Yiyecekler soğutma teknolojisiyle taze tutuluyor. Mevsimsel sıcaklık değişimleriyle diğer pratik ev aletleri sayesinde kolayca baş edebiliyoruz. Yaygın hastalıkları tedavi eden, hatta önleyen ilaçlara erişimimiz var; cerrahi müdahalelerle hasarlı vücut parçalarını onarabiliyor, hatta bazen yenisiyle değiştirebiliyoruz. Dünyanın öbür ucundaki insanlarla anında elektronik iletişim kurabiliyoruz.
Dijital Çağ ve Küresel Tehditler
İnternet gerçekten de hayatı kutlanmaya değer biçimde dönüştürdü; fakat her güzel şey gibi bunun da bir bedeli var. İnternet, bencil olmayı kolaylaştırdı; kulaktan dolma bilgiler, söylentiler ve hatta düpedüz yalanlar aracılığıyla ortak çıkarlara ters düşen yapıların kurulmasına ve genel kabul görmüş doğruların sorgulanmasına zemin hazırladı. Asılsız iddialar, yalnızca hızlı bir şekilde tekrarlanarak toplumda kabul görüyor. Bazıları bu taktikleri bilimin değerini, hayata ve refaha olan katkılarını baltalamak; toplumsal yapılarımızın temellerine, devlet kurumlarına, ihtiyaç sahipleri için oluşturulan sosyal güvenlik ağlarına ve tiranlığa karşı geliştirilen denetim ve denge mekanizmalarına saldırmak için kullanıyor.
Ekosistemimizdeki değişimin hızı artık baş döndürücü ve dizginlenemez bir boyuta ulaştı. Küresel sıcaklıklar ve deniz seviyeleri yükseliyor. Hava döngüleri altüst oluyor. Ormanlar yanıyor. Çöller genişliyor. Canlı türleri benzeri görülmemiş bir hızla yok oluyor. Durumdan endişe duyan pek çok gözlemci, kendi tercihlerimizin yol açtığı bu değişimleri tersine çevirmek ya da en azından yavaşlatmak için harekete geçme çağrısında bulunuyor. Astrofizikçi Adam Frank’e göre Dünya bir şekilde varlığını sürdürecektir; ancak bugün var olan bazı yaşam formlarının geleceğe ulaşamaması kuvvetle muhtemeldir. Tarih bize, yüksek enerji tüketen bir yaşam tarzına sahip büyük organizmaların, çevresel dönüşümlere karşı özellikle kırılgan olduğunu gösteriyor. Yaşam tarihi boyunca hiçbir tür, doğadan bizim kadar çok şey talep etmemiştir.
Bilincin Karanlık ve Aydınlık Yüzü
Bu meseleler üzerine kafa yoran filozof Todd May, yakın zamanda şu soruyu sordu: “İnsanın yok olması bir trajedi olur mu?” Gezegenin bizsiz muhtemelen çok daha iyi durumda olacağı, ancak bir tür olarak muazzam işler başardığımız için böyle bir sonun gerçekten de bir trajedi sayılacağı sonucuna vardı. Bana göre bunu mümkün kılan şey otonoezistir. Ancak bu durumun karanlık bir yüzü de var. Öz-bilinç, beraberinde bencilliği ve narsisizmi de getirir; bu da başkalarına karşı en sorunlu ve ilkel yönlerimizi, yani güvensizlik, korku, nefret, açgözlülük og tamahkarlığı besler. Filozof Christophe Menant’a göre otonoezis, kötülüğün kökenidir.
Yine de tıpkı May’in yaptığı gibi, tüm insanlığın iyiliği adına bencil doğamızla yüzleşmek zorunda olduğumuzu fark edebilecek olanlar yalnızca öz-bilinçli zihinlerdir. Buna uygun hareket etmek küresel bir çabayı gerektirir. Dar görüşlü politikalardan ve bencil arzularımızdan sıyrılıp bir araya gelmeyi başarırsak, yaşamın dengesindeki daha radikal değişimlerin bir kısmını engelleyebilir ve gelecek nesillerimiz için bir yarını güvence altına alabiliriz.
Bizler ancak bir tür olarak hayatta kalabilirsek bireysel olarak varlığımızı sürdürebiliriz. Biyolojik evrimin imdadımıza yetişmesini bekleyecek vaktimiz yok; zira evrim çok yavaş işleyen bir süreçtir. Çok daha hızlı değişim yollarına, yani bilişsel ve kültürel evrime bel bağlamak zorundayız; bunlar da nihayetinde otonoetik zihinlerimize bağımlıdır. Son tahlilde, insanlığın Dünya’nın geleceğinde yer alıp almayacağı tamamen bize, yani öz-bilinçli zihinlerimizin yapacağı seçimlere bağlıdır.
Joseph Ledoux – “Can our self-conscious minds save us from our selfish selves?“, (Erişim Tarihi: 01.07.2026)
Çevirmen: Emre Can Özuslu
Editör: Taner Beyter