On yıllardır Metro-Goldwyn-Mayer Stüdyoları’nın filmleri, çelenkle çevrili kükreyen aslan Leo ve Ars gratia artis — “sanat sanat içindir” — sloganıyla açılmaktadır. MGM’nin devasa bir para kazanma makinesi olduğu düşünüldüğünde, bu yüce idealin samimiyetinden kuşku duyabiliriz. Yine de ahlaki gelişim gibi tartışmalı amaçların yanında bu slogan insanların neden film yapması gerektiğine dair az sayıdaki meşru gerekçelerden birini ifade etmektedir. Sanatın kâr, kişisel tanıtım ya da propaganda gibi başka amaçlara hizmet etmesi, en azından en saf anlamıyla, artık gerçek anlamda sanat değildir.
Bu nedenle, Birleşik Krallık genelindeki galeri ve müzelere ücretsiz ya da indirimli giriş sağlayan National Art Pass için hazırlanan yakın tarihli bir reklamı görmek biraz şaşırtıcıydı. “See more. Live more.” (“Daha fazlasını gör. Daha fazlasını yaşa.”) sloganı ilk bakışta kulağa doğru geliyordu; sonuçta sanat gerçekten de hayatlarımızı zenginleştirir. Ancak burada kastedilen “daha fazla”, niteliksel değil tamamen niceliksel bir anlam taşıyordu. Reklamın ana sloganı şöyleydi: “Sanat sayesinde ömrünüze birkaç yıl ekleyin.” Ardından da şu ifade geliyordu: “Galerilerde ve müzelerde zaman geçirmek daha uzun yaşamanıza yardımcı olabilir.” Yani sanat, sanat uğruna değil; ruh için değil, bedensel anlamdaki kalp için değerli hâle getiriliyordu. Sanata yönelik bu tür söylemler giderek yaygınlaşmış durumda. Nitekim Arts Council England da “yaratıcı ve kültürel etkinliklere katılımın bireyler ve topluluklar açısından kanıtlanmış sağlık faydaları olduğunu” savunmaktadır.

Poster karşısında hayal kırıklığına uğramış olabilirim fakat aslında şaşırmadım. Uzun zamandır her şeyin araçsallaştırılmasından içten içe yakınmaktayım: Artık hiçbir şey kendi başına değerli görünmüyor; her şey yalnızca faydacı bir işleve hizmet ettiği ölçüde anlam kazanıyor. Bu üzücü eğilimin ilk işaretlerini, 2010 yılında Gretchen Rubin’in The Happiness Project (2009) adlı kitabını değerlendirmek zorunda kaldığımda fark etmiştim. Kitap, mutlu bir yaşamı durmaksızın arayış içinde geçirilen bir yılın anlatısını sunuyordu. Metindeki bir pasaj beni öylesine etkilemişti ki bugün bile neredeyse kelimesi kelimesine hatırlayabiliyorum. Eşiyle geçirdiği bir gün gergin başlamıştı ancak bir özrün ardından Rubin şöyle yazıyordu: “En az altı saniye boyunca sarıldık. Araştırmalarımdan bildiğim kadarıyla bu süre, bağ kurmayı destekleyen ve ruh hâlini iyileştiren oksitosin ile serotoninin salgılanması için gerekli minimum süredir. Böylece aramızdaki gerilim kayboldu.”
Benim zihnimde ise ürpertici bir görüntü kalmıştı: Kocasına yalnızca sevgi ya da şefkat nedeniyle değil, hormon salgılamak ve stresini azaltmak amacıyla sarılan bir kadın. Bu ifadeler, mutluluk projesinin Rubin’i her şeyi ruh hâlini iyileştirme amacıyla yapmaya yönelttiğini açıkça gösteriyordu. Hatta hakikat bile artık o kadar önemli görünmüyordu. Kendisini bir tür “mutluluk makinesi” gibi ele aldığı bir yıllık deneyimin sonunda, neyin değişip neyin değişmediğini düşünürken şöyle diyordu: “Belki de görmek istediğim şeyi görüyordum.” Ardından ise şunu ekliyordu: “Belki de, ama bunun ne önemi var?” Doğru olsun ya da olmasın, yeter ki insan kendisini daha iyi hissetsin.
Mutluluk için sarılma ile daha uzun yaşamak adına yaratıcılığın teşvik edilmesi arasında geçen yıllarda, hayattaki iyi şeylerin kendi değerleri için değil, sağladıkları maddi faydalar nedeniyle övüldüğüne dair sayısız örnek gördüm. Bu araçsallaştırma o kadar sinsi biçimde normalleşti ki artık bunun tuhaf, hatta yanlış olduğunu bile fark etmiyoruz. Üstelik bunun ne kadar yaygın hâle geldiğinin de çoğu zaman bilincinde değiliz. Oysa etkileri son derece derindir; bizi tekrar tekrar hayatta gerçekten değerli olan şeyleri gözden kaçırmaya sürüklemektedir.
Neyin yanlış gittiğine ve bunun nasıl düzeltilebileceğine dair bir teşhis sunmadan önce, her şeyin giderek araçsallaştırıldığı yönündeki ilk bakışta abartılı görünen iddiayı savunmam gerekiyor. Bu, retorik bir abartı olmaktan çok uzaktır; gerçekten de en azından bazı insanlar tarafından, içsel değerlerinden önce faydacı yararları öne sürülmemiş kayda değer herhangi bir şey düşünmekte zorlanıyorum. Örneğin kiliseye gitmeyi ele alalım. İnananların çoğu ibadeti, cennete gitmenin pragmatik bir yolu olarak değil, adanmışlığa dayalı bir görev olarak görmektedir. Ancak bugün, Deborah Jenkins gibi Hristiyanların bile Premier Christianity dergisinde şu tür araştırmalara işaret ettiğini görmek artık şaşırtıcı değildir: “Bir kilise topluluğunun parçası olmak yaşam süresini uzatabilir, depresyonu azaltabilir ve olumlu ruh sağlığını destekleyebilir.” Bugün göz gezdirdiğim bir kitap ise duanın fiziksel sağlık üzerindeki etkilerini savunuyor ve “solat adı verilen günlük namazın kardiyovasküler sistem, kan yapısı, kaslar ve kemikler üzerinde önemli tıbbi faydalar sağladığını ortaya koyan” bir araştırmaya atıfta bulunuyordu. Elbette, kendilerine sorulsa hiçbiri bunların dinî pratiğin en önemli gerekçeleri olduğunu söylemezdi. Fakat bu durum, söz konusu nedenleri oldukça güçlü gerekçeler olarak sunmalarını engellemiyor. Dahası, bu gerekçeler, her şeye gücü yeten, sevgi dolu bir yaratıcı Tanrı’nın insanların pazar sabahlarını nasıl geçirdiğine önem verdiği iddiasından daha inandırıcı ve kesinlikle daha “bilimsel” görünmektedir.
Daha gündelik bir örnek vermek gerekirse, artık orgazm için bile araçsal gerekçeler sunuluyor. The Telegraph gazetesinin 2015 tarihli “Bilim İnsanlarına Göre Günde Bir Orgazm Prostat Kanserini Uzak Tutabilir” manşeti, günümüzde yaygınlaşan, erkeklerin seks yapmasının ya da mastürbasyonun en iyi nedenlerinden biri artık haz, yakınlık ya da cinsel gerilimin boşalması değil, sağlığı korumak olduğu fikrini özetler niteliktedir.
İnsanların değer verdiği şeyleri tek tek sıralayıp, bunlardan en azından birinin sağlık, zenginlik ya da kişisel iyi oluş açısından sağladığı faydalar üzerinden övülmediğini bulmaya yönelik oldukça uzun bir oyun oynayabilirsiniz. Fakat bu arayış büyük ihtimalle sonuçsuz kalacaktır. Opera North’un internet sitesinde şarkı söylemenin 10 faydası sıralanmaktadır ve bunlardan yalnızca biri, “kendinizi ifade etmenizi sağlaması”, sanat ve yaratıcılıkla doğrudan ilişkilidir. Diğerleri ise şunlardır: “kendinizi daha iyi hissettirir”, “akciğer işlevlerini geliştirir”, “stresi azaltıp rahatlamanıza yardımcı olur”, “hafızayı güçlendirir”, “hayat zorlaştığında destek olur” ve “özgüveni artırır.”
Giderek daha fazla, bir etkinlikte neyin iyi olduğunu değil, bize ne tür faydalar sağlayabileceğini soruyoruz.
Doğayla yeniden bağ kurmayı savunan birçok insan bile bunu, insanlığın en başta yeryüzüyle bağını koparmasına neden olan aynı faydacı ve benmerkezci haz anlayışına hitap eden gerekçelerle yapmaktadır. National Trust, “doğada yürümenin iyi oluş hâline katkı sağlayabileceğinden” söz ederken giderek popülerleşen “orman banyosu” anlayışı da ormanları adeta girilebilir bir sağlık kliniği gibi kullanmamızı teşvik etmektedir. Doğa adına konuşan bu kişiler, ağaçların bize sağlayacağı faydalar nedeniyle ormana gidiyorsak, aslında onları kesenlerle aynı sömürücü ve çıkarcı zihniyetle hareket ettiğimiz yönündeki ironiyi gözden kaçırıyor görünmektedir.

Bilgeliğin çıkar gözetmeyen arayışı, felsefe bile araçsallaştırmanın lanetine yenik düşmüş durumda. Üniversitelerin programlarının insanlara varoluşun en temel sorularını araştırma imkânı sunduğunu söylemesi artık yeterli görülmüyor. Bugün sorulan sorular çok daha maddi bir çizgiye kaymış durumda: Felsefe ev almanıza ya da emeklilik birikimi yapmanıza nasıl yardımcı olacak? Felsefe artık düzenli biçimde “aktarılabilir düşünme becerileri” kazandıran bir alan olarak pazarlanıyor ve bu becerilerin en çok nereye aktarıldığı da oldukça açık: iş dünyasına. Nitekim Cambridge Üniversitesi Felsefe Fakültesi, öğrencilerine kazandırdığı özgeçmiş dostu beş beceriye ayrılmış özel bir sayfaya sahiptir: entelektüel beceriler, iletişim becerileri, organizasyon becerileri, kişilerarası beceriler ve araştırma becerileri.
Araçsallaştırma en yıkıcı hâlini ise başkalarıyla birlikte yaptığımız ya da başkaları için yaptığımız şeylerde gösterir. Immanuel Kant, insanlığı ister kendimizde ister başkasında olsun “asla yalnızca bir araç olarak değil, her zaman aynı zamanda bir amaç olarak,” ele almayı bir “kategorik imperatif”, yani ahlakın mutlak buyruğu olarak görüyordu. Başkalarının araçsallaştırılmasını tanımlamak için kullandığımız kelimeler bile bunun ne kadar yozlaştırıcı olduğunu düşündüğümüzü göstermektedir: insanlıktan çıkarma, nesneleştirme, sömürü. İşte bu nedenle toplumsal ilişkilerin araçsallaştırılması yalnızca ahlaki açıdan sorunlu değil, aynı zamanda kendi içinde başarısızlığa mahkûmdur. Eğer sosyal ilişkilerin bize ne sağladığını ön plana çıkarmaya başlarsak, ilişkide bulunduğumuz insanları yalnızca kişisel gelişimimize hizmet eden araçlara indirgemiş oluruz.
Üstelik daha rutin biçimde araçsallaştırılmış etkinliklerin listesini tüketmeye bile başlamış değilim. Buna bahçecilik, spor yapmak, kamp yapmak, yüzmek, kampanya yürütmek, gönüllü toplumsal çalışmalar yapmak, ekmek pişirmek, el işleriyle uğraşmak, günlük tutmak, gülmek ya da “teşekkür ederim” demek gibi şeyleri de ekleyebiliriz. Giderek daha fazla, bu etkinliklerin kendi içinde neyin iyi olduğunu değil, bize ne tür faydalar sağlayabileceğini soruyoruz. Ve “fayda” derken de sağlık, zenginlik ve dünyevi başarıyı kastediyoruz.
Doğayı, sanatı, öğrenmeyi ya da dostluğu kendi başlarına değerli bulan kişiler, bunların araçsal faydalarının öne çıkarılmasını rahatsız edici bulabilirler. Fakat bunu yapmanın ne zararı olduğu sorulabilir. Sonuçta araçsallaştırılmış bir hayat yaşayan biriyle yaşamayan biri görünüşte tamamen aynı şeyleri yapıyor olabilir. Ancak bu itiraz önemli bir noktayı gözden kaçırmaktadır: İyi bir yaşam yalnızca ne yaptığımıza değil, onu nasıl yaptığımıza da bağlıdır. Kültürel etkinlik takvimleri aynı olan iki kişi aynı sergilere gidebilir, aynı filmleri izleyebilir ve aynı müzikleri dinleyebilir fakat onları harekete geçiren motivasyonlar temelden farklıysa içinde yaşadıkları dünyalar da farklı olacaktır.
Bunun nedenini anlayabilmek için, herhangi bir şeyin neden değer taşıdığına dair temel soruya geri dönmemiz gerekir. Aristoteles, Nicomachean Ethics (Nikomakhos’a Etik) adlı eserinde, bazı şeyleri başka amaçlara ulaşmak için araç olarak, bazılarını ise kendi başlarına amaç olarak yaptığımızı söyleyen ilk düşünürlerden biriydi ama kesinlikle sonuncusu değildi. Yalnızca ikinci türden şeyler içsel değere sahiptir; araç olanların değeri ise yalnızca dışsaldır. Hayattaki nihai değerin nerede bulunduğunu sorarsak, bunun açık biçimde içsel değere sahip şeylerde yattığını görürüz.
Bu düşünce o kadar tartışmasız görünmektedir ki sıradan bir klişe gibi değerlendirilebilir. Ancak çağlar boyunca ve hayatımızın her döneminde yeniden hatırlatılmayı hak etmektedir çünkü bizi gerçekten değerli olan şeylerden uzaklaştıran araçsal faydalara kapılmak son derece kolaydır. Bunun en açık örneği elbette paradır. Para yalnızca satın alabildiği şeyler nedeniyle önemlidir ve en çok değer verdiğimiz pek çok şeyi elde etmemize yardımcı olabilir. Buna rağmen, daha fazlasını biriktirmeye çalışmak, hiçbir zaman yeterli olduğuna inanmamak ve bunun uğruna sevdiklerimizle geçireceğimiz zamandan ya da değer verdiğimiz etkinliklerden vazgeçmek son derece insani görünmektedir.
Dışsal değerlere yönelmek, içsel değerlerin peşinden gitmek yerine araçsal olanı tercih etmek, oldukça yaygın bir hatadır. Ancak her şeyin araçsallaştırılması bu durumu bir adım daha ileri taşımaktadır. Bu süreç yalnızca bizi kendi başına değerli olan şeylerden uzaklaştırmakla kalmaz; aynı zamanda bu şeylerin bizzat kendi içsel değerlerini de yok ederek onları yalnızca başka amaçlara hizmet eden araçlara dönüştürür. Üstelik bu amaçlar da çoğu zaman kendi başlarına gerçek bir değere sahip değildir.
Hayat geleceğe yönelik bir hazırlık değildir. Oyun çoktan başladı bile.
Araçsallaştırmanın neye hizmet ettiğini düşünelim: sağlık, zenginlik ve psikolojik iyi oluş hali. Bunların hepsi o kadar açık biçimde arzu edilir görünür ki hiçbirinin aslında içsel bir değere sahip olmadığı gerçeğini gözden kaçırmak kolaylaşır. Bu durum servet için açıkça geçerlidir fakat zihinsel ve fiziksel sağlık için de aynı ölçüde doğrudur.
Önce bedensel sağlığı ele alalım. Çoğu zaman ondan sanki hayattaki en önemli şeymiş gibi söz ederiz. Bu yüzden Augusten Burroughs’un “Sağlığınız varsa her şeyiniz var demektir” sözü internette popüler bir klişe hâline gelmiştir. Oysa sağlığa kendi başına değer vermeyiz. Ona iki nedenle önem veririz. İlki, alternatifinin çoğunlukla kendi başına kötü olan acı ve ıstırap içermesidir. İkincisi ise sağlıklı olduğumuzda hayatımıza anlam katan şeyleri yapabilme kapasitemizin artmasıdır. Fakat sevgi, anlamlı faaliyetler ya da değerli deneyimlerden yoksun bir sağlıklı yaşam boş kalacaktır. Nitekim kronik hastalık yaşayan birçok insan, sağlıklarının aslında en önemli şey olmadığını fark ederek hem kendilerini hem başkalarını şaşırtmaktadır. Hastalığı yaşarken gerçekten neyin önemli olduğunu daha net görürler ve örneğin hasta ama sevilen biri olmanın, sağlıklı ama nefret edilen biri olmaktan daha iyi olduğunu keşfederler. Tekerlekli sandalye kullanan bir araştırma katılımcısının, hemşirelik alanında doçent olan Elizabeth Lindsey’ye söylediği şu söz bunu iyi ifade eder: “Fiziksel kapasitem olmasa bile hayatı dolu dolu yaşayabilirim çünkü yaşadığım yerde hayat içeriden gelir.” Fiziksel sağlık, aslında yalnızca gerçekten önemli olan şeyleri takdir etmeyi kolaylaştıran bir temel niteliğindedir. Hatta Lindsey, “hastalık içindeki sağlık” kavramından söz ederek, sağlığın en geniş anlamıyla yalnızca hastalığın yokluğu olmadığını savunmaktadır.
Zihinsel sağlık bile kendi başına önemli değildir. Ruhsal hastalık, karşılıksız acı içerdiği için özünde kötüdür. Ancak iyi bir zihinsel sağlık da tıpkı iyi fiziksel sağlık gibi, daha temel düzeyde değerli olan şeyleri mümkün kılan bir araçtır. Hatta bazı zihinsel sıkıntılar bile kendi başına kötü değildir. Yas tutmamız iyi bir şeydir çünkü bu, değer verdiğimiz insanlara kötü bir şey olduğunda duygularımızın doğru biçimde işlediğini gösterir.
Araçsallaştırmanın en sık dile getirilen faydası olan mutluluk bile içsel bir iyilik değildir. Önyargıyla nefret ettiği insanların acı çekmesinden mutlu olan birinin hissettiği mutluluk iyi değildir. Gerçek dünyadan kopuk, kimyasal bir mutluluk bulutu içinde yaşamak da iyi bir yaşam sayılmaz. Partneriniz sizi aldatırken güçlü bir ilişki yaşadığınız yanılsaması içinde mutlu olmak da iyi değildir. Mutlu cehalet bazen acı verici bilgiden daha tercih edilir olabilir fakat bu durum onu iyi hâle getirmez.
Öyleyse sağlık, zenginlik ve zihinsel iyi oluş değilse, kendi başına iyi olan nedir? Filozoflar defalarca insanlık için tek bir summum bonum — yani “en yüksek iyi” — belirlemeye çalışmışlardır. Aristoteles için bu entelektüel tefekkürdü; Budistler için acının ortadan kaldırılması; Immanuel Kant için iyi niyet; faydacılar içinse mutluluktu. Fakat içsel değeri tek bir duruma ya da etkinliğe indirgemek için yeterli bir neden yok gibi görünmektedir. Aristoteles, insan için en yüksek iyinin “gelişip serpilme” (flourishing) olduğunu söylerken gerçeğe daha yakındı; yalnızca bunun ne gerektirdiği konusunda fazla buyurgan davranıyordu. Bizler, başka bir amaca hizmet ettiği için değil, kendi başına değerli olan şeylerle ilişki kurduğumuzda gelişip serpiliriz. İnsan sayısı kadar farklı gelişme biçimi vardır. Friedrich Nietzsche müziksiz bir hayatın bir hata olacağını düşünüyordu ancak müziğe karşı hiçbir şey hissetmeyen biri için durum böyle olmayacaktır. Hayattaki nihai değerin içsel değere sahip şeylerden kaynaklandığı düşüncesi, çoğulcu bir anlayıştır.
İçsel insani değerler, başka bir gerekçeye ihtiyaç duymadan hayatı yaşamaya değer kılan her şeyi kapsar. Onlara “Bunun anlamı ne?” diye sormak, zaten asıl anlamı kaçırmaktır. Çünkü anlamın kendisi onlardır. Neden değerli olduklarına dair kesin kanıtlar sunamayız; yalnızca onları değerli kılan şeyleri tarif edip başkalarının da bunu fark etmesini umabiliriz. Örneğin, ormanda geçirilen bir günün öncelikle yaşamın mucizesini hissettirdiği ve doğal dünyanın hayranlık uyandırıcı yönlerini gösterdiği için değerli olduğunu söyleyebiliriz. Bir spor yapmak ya da izlemek, zihin ile bedeni gündelik hayatta olduğundan daha uyumlu biçimde bir araya getirme çabasının heyecanına ve güzelliğine katılmak demektir. Yabancı bir dil öğrenmek ise başka bir kültüre açılan, o kültürün insanlarıyla iletişim kurmayı ve edebiyatına, medyasına erişmeyi mümkün kılan bir kapıdır. Bütün bunlar hayatlarımızı zenginleştirir ve deneyim alanımızı genişletir; yaşam süremize tek bir saniye eklemese ya da demansı geciktirmese bile değerlidir. Eğer bunları gelecekte belki anlamlı olacak, belki de olmayacak zamanlar için zihinsel, duygusal ya da fiziksel gücünüzü artırmanın araçları olarak görürseniz dikkatinizi burada ve şimdi değerli olan şeylerden uzaklaştırmış olursunuz. Hayat geleceğe hazırlık değildir. Oyun çoktan başlamıştır ve zaman giderek tükenmektedir.
İçsel ve dışsal değerler arasındaki ayrım teorik olarak net görünse de gerçek yaşamda bu çizgi hızla bulanıklaşır. En açık örnek, yanlış biçimde araçsallaştırıldığını savunduğum tüm şeylerde olduğu gibi, birçok şeyin hem içsel hem de dışsal değere sahip olabilmesidir. Araçsallaştırma dışsal değer yaratmaz; yalnızca onu içsel değerin önüne geçirir.
Üstelik içsel değer her zaman dışsal değerden üstün değildir. İnsanların pratik ihtiyaçları vardır ve bazen para kazanmak, odun kesmek ya da yiyecek avlamak; roman okumaktan veya torunlarla oynamaktan daha önemli olabilir. Pek çok şey araçsal amaçlarla yapılmak zorundadır ve yalnızca kendi başına değerli olan şeylerle meşgul olmak oldukça ayrıcalıklı, hatta lüks bir yaşam olurdu.
Ayrıca tüm dışsal değerler de aynı değildir. Bazıları nihai değere diğerlerinden daha yakındır. Patronu memnun etmeye çalışmak, para kazanmak ve sonra bu parayı gerçekten değerli şeylere harcamak için yapılan bir dizi dolaylı hamle, bizi hayatta gerçekten önemli olan şeylerden uzaklaştırır ve geri dönebileceğimizin garantisini vermez. Buna karşılık etik çalışmak, bir bakıma iyi yaşamanın aracı olsa da amaca o kadar yakındır ki neredeyse kendi başına değerli sayılabilir.
Kısayol gibi görünen şeyler, aslında kısa devreye dönüşerek ulaşmaya çalıştıkları şeyi bizzat zayıflatmaktadır.
Bu nedenle “sanat sanat içindir” anlayışı ile “sanat eğitici bir araçtır” yaklaşımı arasındaki tartışmanın bir ölçüde yanlış yönlendirildiğini düşünüyorum. Özellikle enstrümantal müzik ya da soyut resim gibi bazı sanat türleri yalnızca kendi başlarına değerli oldukları için takdir edilmelidir. Ancak edebiyat, sinema ve tiyatronun önemli bir kısmı bize etik, siyaset ve insan doğası hakkında derin kavrayışlar kazandırabilir. Bu tür bir anlayış, hem kendi yaşamlarımızda hem de başkalarının yaşamlarında gerçekten önemli olan şeylere daha fazla dikkat etmemize ve daha iyi yaşamamıza yardımcı olur. Böyle bir sanat, ahlaki eğitime hizmet eden bir araç olarak görülebilir; ancak iyi sanatta araç ile amaç birbirine o kadar sıkı bağlıdır ki aralarındaki ayrım yapay görünmeye başlar. Örneğin Anton Çehov’un neden büyük bir oyun yazarı olduğunu açıklamaya çalışan herhangi bir değerlendirme, onun sahne ustalığını eserlerindeki insani derinlikten ayrı düşünemez. Eğitici sanatın sorunu çoğu zaman mesaj içermesi değil; bu mesajların kaba ve yüzeysel biçimde aktarılmasıdır. Bu tür eserler yalnızca kötü sanat örnekleri değil, aynı zamanda başarısız pedagojik araçlardır.
İçsel ve dışsal değer arasındaki ilişki oldukça karmaşıktır ve araçsallaştırmanın temel sorunlarından biri de bu karmaşıklığı düzleştirip basitleştirmeye çalışmasıdır. Araçsallaştırma bizi en faydalı olanı belirlemeye, sonra da onu nihai değere sahip olan şeylerden ayırıp onların önüne koymaya yönlendirir. Fakat bunu yaparken çoğu zaman vadettiği faydaları bizzat azaltır ya da ortadan kaldırır.
Örneğin toplumsal ilişkileri düşünelim. Yakın zamanda herhangi bir şeyi, hatta kitap okumayı bile başkalarıyla birlikte yaptığımızda tek başımıza yapmaktan daha faydalı olduğunu savunan bir araştırmadan haberdar oldum. Bu düşünce artık oldukça yaygın biçimde dolaşıma girmiş durumda; insanlar sosyalliğin zihinsel ve fiziksel sağlık açısından önemli olduğunu biliyor. Ancak dostlukların ve toplulukların en değerli yönlerinden biri, bizi kendimize odaklanmaktan çıkarıp başkalarının ihtiyaçlarına karşı daha duyarlı hâle getirmesidir. Sosyalleşmenin gerçek faydalarını elde etmek için bunu doğru bir ruh hâliyle yapmamız gerekir: İnsanlarla, onları önemsediğimiz ve onlar da bizi önemsediği için; onları zihinsel olarak besleyici bulduğumuz için; ortak bir deneyimin ya da çabanın parçası olmaktan keyif aldığımız için birlikte olmalıyız. Eğer insanlarla yalnızca kendi iyi oluşumuz için bir araya geliyorsak, büyük ihtimalle sosyalleşmenin normalde sunduğu faydaları da elde edemeyiz.
Araçsallaştırma verimlilik yanılsaması yaratır çünkü hepimizin istediği pratik sonuçların doğrudan peşinden gitmeyi teşvik eder. Ancak bu yaklaşım çoğu zaman ters etki üretir. Bir etkinliğin vadedilen faydalarını, onları elde etmek birincil motivasyon hâline geldiğinde çoğu zaman gerçekten elde edemezsiniz. Kısayol gibi görünen şeyler, sonunda kısa devreye dönüşerek ulaşmayı hedefledikleri şeyi zayıflatır.
Peki araçsallaştırma böylesine derin bir hata ise neden buna yöneldik? Sonuçta hiç kimse bilinçli olarak en değer verdiği şeylerin anlamını boşaltmayı ya da dostlarını psikolojik güçlendiricilere dönüştürmeyi amaçlamaz. Araçsallaştırmanın kökleri, Batı modernitesinin birbirine bağlı çeşitli özelliklerinde yatmaktadır.
Aydınlanma düşüncesi, egemen ve özerk bireyin önceliği fikrini olgunlaştırdı; bu fikir aslında klasik düşünce ve Hristiyan geleneğinde derin köklere sahipti. Yüzyıllar boyunca bu anlayış bir tür sağduyuya dönüştü. Her bireyin kendi kaderinin efendisi, kendi yaşam öyküsünün yazarı olması gerektiği düşünüldü. Kendini ifade etme ve kendi kaderini belirleme, “otantik benlik” için vazgeçilmez sayıldı.
Aydınlanma düşünürleri, gücün küçük bir azınlığın elinde toplandığı ve çoğunluğun baskı altında tutulduğu bir çağda bireysel özgürlüğü savunmakta haklıydılar. Ancak insan aynı zamanda toplumsal bir varlıktır ve hiçbir zaman bütünüyle özerk olamaz. Modernitenin hatası, bunu gözden kaçırıp tüm vurguyu bireysel özgürlüğe yaparken karşılıklı bağımlılığımıza yeterince önem vermemesi olmuştur. Bunun sonucunda özerkliğin önemi abartılmış, bireyselliğe verilen değer aşırıya taşınmıştır. Ortaya çıkan sonuç ise atomizasyondur: insanların birbirinden aşırı derecede kopuk hâle geldiği bir dünya.
Bu atomize dünyanın, araçsallaştırmayı teşvik eden çeşitli özellikleri vardır. Öncelikle, bize bir kontrol yanılsaması sunar. Kendimizi özerk bireyler olarak görmeye teşvik edildiğimiz için, aslında kontrol edemediğimiz çok fazla şey olduğunu gözden kaçırırız. Dünya kendi akışı içinde ilerler; bazen fırsatlar sunar, bazen de aynı ölçüde rastlantısal biçimde planlarımızı bozar. Üstelik kendimiz üzerinde bile tam denetime sahip değilizdir. En temel yapımız (eğilimlerimiz, kişilik özelliklerimiz, yeteneklerimiz ve sınırlılıklarımız) konusunda hiçbir söz hakkımız olmadı. Düşünce ve iradenin gizli kaynaklarına doğrudan erişimimiz yok; neyi seveceğimizi ya da neye inanacağımızı basitçe seçemiyoruz.
Araçsallaştırmanın arkasında, sistemleri göz ardı edip yalnızca onların içindeki unsurlara odaklanan kaba bir indirgemecilik bulunmaktadır.
Fakat kendimizi özgür ve özerk bireyler olarak düşünmeye şartlandırıldığımız için, dünyayı istediğimiz her şeyi elde edecek şekilde yönlendirebileceğimizi hayal ediyoruz. Mutluluk, sağlık ve başarı sanki yalnızca doğru seçimleri yaptığımız sürece ulaşabileceğimiz şeylermiş gibi görülüyor. Böylece dünya, irademize boyun eğdirmek amacıyla çekilecek kollar ve basılacak düğmeler dizisine dönüşüyor. Kısacası her şey, seçtiğimiz amaçlara ulaşmak için kullanılacak bir araca dönüşmek zorundaymış gibi düşünülüyor çünkü kendi kaderini tayin etmenin bunu gerektirdiğine inanıyoruz.
Geç kapitalizm çağında ise özerkliğimiz giderek daha fazla tüketici kimliğimiz üzerinden ifade edilmeye başladı. Özgürlük, her şeyden önce paramızı nasıl harcayacağımızı seçebilme kapasitesi olarak görülüyor; sanki ihtiyaç duyduğumuz her şey para karşılığında elde edilebilirmiş gibi. Tüketici zihniyeti yalnızca satın aldığımız nesnelerle değil, dünyadaki her şeyle kurduğumuz ilişkiyi etkiledi. Sonuç olarak dünya bütünüyle işlemsel bir yapıya büründü; her şey başka bir şeyi elde etmek için kullanılan bir araca dönüştü. Flört uygulamalarının partner arayışını alışveriş deneyimine benzetmesi tesadüf değildir çünkü ilişkilere bile tüketici mantığıyla yaklaşıyoruz. Siyaset de benzer biçimde oyların alınıp satıldığı bir pazara dönüşmüş durumda. Hem seçmenler hem de siyasetçiler, kazanan tarafın açık artırmadaki en yüksek teklifi veren kişi gibi her şeyi alması gerektiğine inanıyor; kaybeden tarafı destekleyenler ise gözden çıkarılıyor. Oysa demokrasi, rakip talepleri yönetmenin bir yolu olmalı; kazananların her istediğini elde ettiği bir sistem değil. Oy vermek, istediğini elde etmekten çok sesini duyurmak anlamına gelmelidir. Fakat yeni tüketici zihniyetinde oylar artık sorumluluk yüklemiyor; güç satın alıyor.
Araçsallaştırmanın bir diğer derin kültürel kaynağı ise doğa bilimlerinden kültürümüze sessizce sızan indirgemeciliktir. İndirgemecilik, bir şeyin nasıl işlediğini anlamanın yolunun onu meydana getiren parçalara ayırmaktan geçtiği düşüncesidir. Bu yaklaşım yüzyıllar boyunca doğa bilimlerine büyük fayda sağlamış olsa da yaklaşımın sınırlarını gösteren önemli ipuçlarından biri, sosyal bilimlerdeki görece başarısızlığıdır. Ekonomiler, toplumlar ve psikolojik yapılar basit mekanik süreçlerle açıklanamaz. Artık biliyoruz ki doğa bilimlerinde bile şeyleri yalnızca parçalara ayırarak belli bir noktaya kadar açıklayabiliyoruz; bazen daha da önemli olan, sistemlerin bir bütün olarak nasıl işlediğini görebilmektir.
Araçsallaştırmanın arkasında çoğu zaman, sistemleri göz ardı edip yalnızca onların içindeki unsurlara odaklanan kaba bir indirgemecilik bulunmaktadır. Örneğin doğada bulunmanın zengin deneyimi, yalnızca kan dolaşımını hızlandıran ya da hormon salgılatan bir araca indirgenmektedir. Çok çeşitli ve çoğu zaman birbiriyle çatışan duygular uyandıran sanat ise yalnızca belirli “iyi” duyguları üretme kapasitesi üzerinden değer görmektedir. Benzer şekilde, acı ve kalp kırıklığı kadar sevinç de barındıran toplumsal bağlar, yalnızca duygusal destek kaynaklarına indirgenmektedir.
Şişirilmiş bir kişisel özerklik inancı, işlemsel bir tüketici zihniyeti ve indirgemeci bir dünya anlayışı bir araya geldiğinde, dünyayı kendi iyi oluşumuzu artırmak için sömürülebilecek kaynaklar toplamı olarak görmemiz kaçınılmaz hâle geliyor. Trajik olan ise bunu yaptığımızda en derin ihtiyaçlarımıza hizmet etmek yerine onları ihmal ediyor olmamızdır.
Peki her şeyin araçsallaştırılmasını tersine çevirebilseydik kültürümüz nasıl görünürdü? Elbette yine birçok şeyi belirli amaçlara ulaşmanın aracı olarak yapardık. Ayrıca hayatın güzel yanlarının araçsal faydalar da sağladığını kabul etmekte hiçbir sakınca görmezdik. Ancak bunları temel amaçlar değil, hoş yan etkiler olarak değerlendirirdik. Araçsallaştırılmamış bir dünya, dikkatimizi burada ve şimdi gerçekten değerli olan şeylere daha fazla yönelttiğimiz bir dünya olurdu.
Dostluğu düşünelim. Başkalarından elde ettiğimiz kişisel faydalar gerçektir fakat insanlarla birlikte olma nedenimiz bunlar olmamalıdır. İlişkiler, bize endorfin salgılattıkları için değil, o ilişkilerin içindeki insanlara değer verdiğimiz için anlamlıdır. David Hume bu hatayı iki yüzyıldan uzun zaman önce şu sözlerle düzeltmişti: “Arkadaşıma iyilik yaparken haz duyarım, çünkü onu severim fakat onu bu haz uğruna sevmem.” Araçsallaştırmayı reddetmek, iyi hissetmenin çoğu zaman iyi yaşamanın sonucu olduğunu fakat iyi yaşamanın özünün bundan ibaret olmadığını anlamaktır.
Şeyleri bize sağlayacakları faydalar için değil, kendi değerleri nedeniyle takdir etmek özgürleştiricidir. Bu yaklaşım bizi, yaptığımız her şeyin mutlaka daha ileri bir amaca hizmet etmesi gerektiği yönündeki içsel baskıdan kurtarır; günlerimizi gelecekte kazandıracağı getiriler üzerinden sürekli meşrulaştırma zorunluluğunu ortadan kaldırır. Hayatı dolu dolu yaşamak, yaşamın sunduklarını tam anlamıyla takdir etmek demektir; ondan geleceğe dönük yatırım değeri taşıyan faydalar çıkarmaya çalışmak değil. Böylece iyi yaşamın yalnızca büyük anlarda değil, gündelik hayatın küçük anlarında da mümkün olduğunu fark edebiliriz. Daha da önemlisi, sevdiğimiz insanların ve şeylerin kendi başlarına yeterli olduğunu, onlara zaman ve emek vermemizi haklı çıkaracak ek bir işleve ihtiyaç duymadıklarını anlamamızı sağlar. Hayatın kendi başına bir amaç olduğunu fark ederek bu dünyada yaşamak, yaşamın gerçek doluluğuna ulaşmanın anahtarıdır.
Julian Baggini – “The six-second hug“, (Erişim Tarihi: 15.09.2026)
Çevirmen: Yonca Arıcı
Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan
