674 Okunma Sayısı
32 dakika okuma süresi
13 Şubat 2026

Aristoteles Bugün Hâlâ Niçin Okunmalı? – Edith Hall

Çağdaş kişisel gelişim bugün çok büyük oranda Stoacılığa dayanmakta fakat Aristoteles hakiki insan mutluluğunu anlamakta daha başarılıydı.

Batıda etiğe dair meselelerin Hıristiyanlığa başvurulmadan toplumsal ölçekte tartışılabilmesi yalnızca on sekizinci yüzyılın ortasından beri mümkün olmuştur. Tanrının var olmadığını ya da var olsa bile müdahil bir Tanrı olmadığını varsayan modern ahlak düşünceleri bugün henüz çocukluk aşamasındadır. Bununla beraber Antik Yunan ve Roma’da, bin yıldan uzun süren köklü etik ekolleri kurulmuştu. Bunların tarihçesi ilk agnostiklerden olan M.Ö. 5. Yüzyıl filozofu Protagoras’tan son pagan düşünürlere kadar sürdürülebilir. Nitekim Platoncuların Atina’daki meşhur okulları Akademi de M.S. 529’da İmparator Justinianus tarafından kapatılana kadar ayakta kalmıştır.

Ahlak felsefesinin bu köklü geleneği, antik Akdeniz uygarlığının paha biçilemez bir mirasıdır. Bu miras, 1960’ların sonlarından itibaren Hıristiyanlığın düşüşüyle birlikte ortaya çıkan ahlaki boşlukla karşı karşıya kalan birçok çağdaş seküler düşünürü, eski felsefe ekollerini yeniden gündeme getirmeye sevk etti. Rağbet gören eski bir ekol olarak M.Ö 300 civarında Kıbrıslı Zenon tarafından Atina’da kurulan Stoacılık zikredilebilir. Atlantik’in her iki yakasında da her biri kendine özgü bir düzenlenişle var olan Stoacı kuruluşlar bugün halen kurslar düzenliyor, kitap ve blog yazıları yayımlıyor, hatta yıllık Stoacılık haftası düzenliyorlar. Bazı Stoacı ilkeler, temellerini Dale Carnegie’nin 1948 tarihli kişisel gelişim klasiği olan Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak kitabına dayandırır. Yazar da bu kitabında okurlarına Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler’ini tavsiye eder. Ancak belirtmek gerekir ki hakiki eski Stoacılık karamsar, kasvetli ve zevki doğrudan kınayan bir felsefeydi. Hem duyguların hem de fiziksel iştahların bastırılmasını gerektiriyordu. Büyük bir titizlikle ve aktif bir tutumla gündelik problemleri çözmekle uğraşmak yerine, talihsizlikleri boyun eğmek suretiyle kabullenmeyi salık veriyordu. Umuda, insan iradesine veya acının anlamlı ve yapıcı bir şekilde reddedilmesine neredeyse hiç alan tanınmıyordu.

Aristoteles’in mutluluk (eudaimonia) reçetesiyse her ne kadar daha az taraftar toplamış olsa da hakkında söylenecek çok fazla şeye sahiptir. Akademide, felsefe bölümlerinde, Philippa Foot veya Rosalind Hursthouse gibi neo-Aristotelesçi düşünürler, Aristoteles’in erdem etiğini Yararcılığa veya Kantçı yaklaşımlara karşı ciddi bir alternatif olarak ileri sürdüler. Ancak maalesef erdem etiği bu çevrelerin dışında gerektiği kadar bilinmedi. Atina’da kurduğu okulu Lyceum’da Aristoteles, hem bireyler hem de toplumlar tarafından uygulanabilecek ve bugün de hâlâ geçerli olan bir mutluluk maksimizasyonu modeli geliştirdi. Aristoteles, felsefi tartışmalarını diğer konuşmacılarla birlikte çıktığı yürüyüş gezintilerinde gerçekleştirdiği için onun bu sistemi ‘peripatetik felsefe’ (yürüyen, gezen felsefe) olarak bilinmeye başlandı.

Peripatetik felsefenin en temel ilkesi şudur: Hayatın anlamı erdemli yaşayarak, potansiyelini gerçekleştirerek ve diğer insanlarla -aileyle, arkadaşlarla ve yurttaşlarla- karşılıklı fayda sağlayan faaliyetlerde bulunarak mutluluğu maksimize etmektir. İnsanlar nihayetinde hayvan oldukları için fiziksel ihtiyaçlarının (yemek veya cinsellik gibi) sorumlu bir şekilde karşılanmasından duydukları zevk esasında iyi bir yaşama işarettir. Fakat insanlar gelişmiş hayvanlar oldukları için ve yerleşik topluluklar halinde (poleis) müşterek yaşamaya doğal olarak meyilli olduklarından ötürü aynı zamanda ‘politik hayvanlardır’ (zoa politika). Ve bütün bunlara ilaveten insanların kendi mutlulukları için sorumluluk da almaları gerekir zira ‘Tanrı’ sadece uzaklarda mevcudiyetini sürdüren bir varlıktır ve evrenin devinimini muhafaza eden ‘hareketsiz hareket ettirici’ olmakla yetinir; ne insanların refahını dert edinmektedir ne de erdemi ödüllendirmek veya ahlaksızlığı cezalandırmak gibi ilahi bir işlevi vardır. Buna rağmen daha iyi ve daha mutlu bir hayatı bilinçli bir şekilde hayal etmek mümkündür çünkü insanların hem bireysel hem de toplu olarak gelişip serpilmelerini sağlayacak doğuştan kabiliyetleri vardır. Bu kabiliyetler dünyaya dair sorular sormayı, eylemler hakkında tefekkür etmeyi ve bilinçli anımsamaları içerir.

Aristoteles’in mutluluğa dair iyimser ve pratik tarifi yeniden keşfedilmeye hazır durumdadır. Bu felsefe, üç bin yıldır muhtelif zorluklarla karşılaşan insan türüne, seküler erdem-temelli ahlakın ve empirik bilimlerin benzersiz bir birleşimini sunar; üstelik bu birleşimin unsurlarının hiçbiri, ulaşmak istediği cevapları, insanların duyularıyla algılayabileceklerinin ötesinde olan herhangi bir ideal veya metafizik sisteme dayandırmaz.

Peki Aristoteles ‘mutluluk’ veya ‘eudaimonia’ ile neyi kastetmektedir? Her şeyden önce o, bunun güzel şeyler biriktirerek (servet, maddi zenginlik, statü ya da tanınırlık) ulaşılacak bir hal olduğuna inanmıyordu. ‘Eudaimonia’ daha ziyade özel ve içsel bir ruh halidir. Ancak bu tanımı sürekli bir keyiflilik durumu olarak da düşünmemek gerekir zira bütün gününü güneşlenerek veya ziyafet çekerek geçiren biri de daima keyifli olabilir. Aristoteles için eudaimonia, daimî güneşlenmenin veya ziyafetlerin karşılayamayacağı bir şey olan insan potansiyelinin gerçekleştirilmesini içeriyordu. Yine eudaimonia, Sokrates’in öğrencisi Kyreneli Aristippos’un savunduğunun aksine haz alarak geçirdiğimiz zamanın toplam zamana olan oranına göre de belirlenemezdi.

Aristippos, fiziksel ve duyusal hazlarımızı maksimize etmeye odaklanan ve (Antik Yunanca’da haz anlamına gelen hedone kelimesinden türetilmiş) ‘hedonizm’ olarak adlandırılan bir etik sistemi kurdu. On sekizinci yüzyıl yararcılarından Jeremy Bentham, ahlaki kararların ve yasaların doğru zemininin mümkün olan en yüksek miktarda insanın en yüksek miktarda mutluluğa ulaşmasını sağlamak olduğunu iddia ederek hedonizme yeniden can verdi. 1789 tarihli Ahlak ve Yasama İlkeleri kitabında Bentham, benimsemiş olduğu ‘niceliksel hedonizm’ felsefesi kapsamında, herhangi bir eylemin ürettiği toplam haz katsayısını hesaplamak için bir algoritma geliştirdi. Bu algoritma sıklıkla ‘hedonik hesaplama’ olarak adlandırılır ve değişkenleri şu sorulardır: Mevzubahis haz ne kadar yoğun? Ne kadar süre boyunca hissedilecek? Bu haz, değerlendirdiğim eylemin zorunlu mu yoksa sadece mümkün bir sonucu mu? Haz ne kadar yakın bir gelecekte gerçekleşecek? Verimli bir haz olup başka hazlara da kapı açacak mı? Yanında acı verici sonuçlar getirmeme taahhüdü veriyor mu? Kaç kişi bu hazzı deneyimleyecek? 

Bentham’ın öğrencisi John Stuart Mill, bu tarz bir ‘niceliksel hedonizmin’, insanın mutluğunu bir domuzun mutluluğuyla eşdeğer tuttuğunu düşündü; bir domuzun mutluluğunu sağlamak için de ona kesintisiz fiziksel zevkler vermek kâfiydi. Bu sebeple Mill, hazzın farklı seviyelerinin ve türlerinin olduğu fikrini ileri sürdü. Hayvanlarla ortak olarak paylaştığımız bedensel hazları, mesela yemek yerken veya cinsel ilişkiye girerken deneyimlenenleri, ‘alt seviye’ hazlar olarak nitelendirdi. Sanattan, entelektüel münazaralardan veya doğru davranışlardan elde ettiğimiz ruhsal hazların ise ‘üst düzey’ ve daha değerli olduğunu savundu. Hedonist felsefe teorisinin bu versiyonuna ihtiyatlı hedonizm ya da niteliksel hedonizm denir.

Doğru şeyleri otopilotta alışkanlık olarak yapana değin mümkün olan en iyi versiyonuna ulaşana kadar kendini eğit.

Bugün hedonist teorileri benimseyen çok az miktarda felsefeci kaldı ancak kamuoyu nazarında, eğer ‘mutluluk’ para ya da kariyer başarısı gibi bir dizi ‘dışsal’ ya da ‘nesnel’ güzel şeyi içermiyorsa o zaman öznel bir hedonist tecrübeye işaret ediyordur, yani geçici bir coşku durumuna. Aristoteles’e göre her iki görüşteki esas problem de bireyin potansiyelini gerçekleştirmesinin öneminn ihmal edilmesidir. Nitekim ölene kadar kimsenin mutlu addedilemeyeceğini söyleyen çok eski bir Yunan atasözünden de onaylayıcı bir tavırla bahseder: gerçekten de kimse ölüm döşeğinde kendini potansiyelini gerçekleştirmemiş bir halde bulmak istemez. 2011 yılında yayımlanan Ölmeden Önce En Çok Pişman Olduğumuz 5 Şey kitabında, palyatif bakım hemşiresi Bronnie Ware, tam da Aristoteles’in kaçınmamızı tavsiye ettiği tehlikelere parmak basıyor. Ölüm döşeğindeki insanlar birçok kez “Keşke ötekilerin benden beklediği hayatı değil de bana doğru görünen hayatı yaşamaya cesaret edebilseydim” cümlesiyle pişmanlıklarını dile getiriyorlar. John F. Kennedy de başka bir yerde Aristotelesçi mutluluk anlayışını şu şekilde özetlemiştir: ‘bireyin yaşamsal güçlerinin, onlara kapsam sağlayan bir hayatın içerisinde, mükemmellik (erdem) doğrultusunda icra edilmesi’.

Aristoteles mutluluğun keyifli anlar biriktirmekten daha farklı ve üstün bir şeyle birlikte geldiğini savunuyordu. Ona göre mutlu olmak için belirli amaçlara yönelik olan yapıcı faaliyetlerimizi hep sürdürmeliyiz. Bu hem davranışlarımızın ve hedeflerimizin bilinçli bir şekilde incelenmesini hem de ‘iyi yaşam’ vesilesiyle ‘erdem etiğini’ uygulamamızı gerektirir; bu da sırasıyla entelektüel ve fiziksel kapasitelerimizi beslemeyi, kendi potansiyelimizi tanımayı (nitekim Aristoteles’in eğitim hakkında katı görüşleri vardı) ve doğru şeyleri otopilotta alışkanlık olarak yapana değin ve mümkün olan en iyi versiyonumuza ulaşana kadar kendimizi eğitmeyi zorunlu kılar. Karşılaştığınız herkese ihtiyari olarak arkadaşça davranırsanız bir süre sonra bunu gayriihtiyari olarak yapmaya başlarsınız ve bu da hem sizi hem de ötekileri daha mutlu eder.

Tarihsel olarak, Egoizm gibi birçok felsefi akım, erdemin içsel olarak arzulanabilir olup olmadığını sorguladı. Bununla birlikte yirminci yüzyılın ortasından itibaren başka birçok felsefeci erdem etiğini geliştirdi ve yoğun bir şekilde Aristoteles’in fikirlerine odaklandı. Maalesef akademide erdem etiğine olan bu yoğun ilgi, Stoacılığın aksine, daha geniş çevrelerde henüz gerçek bir karşılık bulamadı.

Bugün bazı düşünürler erdemin iki alt kategorisi arasında ayrım yaparlar: bir yandan bireyin kendisinin ve içinde bulunduğu topluluğun mutluluğunu arttıran cesaret, dürüstlük ve doğruluk gibi erdemler; diğer yandan da nezaket ve şefkat gibi diğer insanlara fayda sağlayan ancak erdemi gösteren bireyi tatmin etme ihtimali daha az olan ‘hayırseverlik erdemleri’ vardır. Ancak erdemli olabilmesi için insanın kendisini sevmesinin bir gerek koşul olduğunu düşünen Aristoteles, tıpkı Sokrates, Stoacılar ve Viktorya dönemi filozofu Thomas Hill Green gibi erdemin içsel faydalarının da olduğunu düşünüyordu. Hayatının belirli bir dönemini acımasız ve yozlaşmış II. Filip’in hüküm sürdüğü Makedonya’da geçirmiş olan Aristoteles, hükümdarın komutanlarının ve cariyelerinin kendi çıkarları adına komplolara, haraçlara ve hatta cinayetlere başvurduklarını gözlemlemişti. Dolayısıyla ahlaksız bir insanın neye benzediğini biliyor ve bu insanların, dışarıdan cazibeli görünen bütün o servete ve başarıya rağmen çoğunlukla öznel olarak mutsuz olduklarını düşünüyordu. Bu bağlamda Nikomakhos’a Etik’te Aristoteles şunları söyler (bütün çeviriler bana aittir):

Cesaretten, ölçülülükten, nezaketten ve sağduyudan zerre nasibini almamış, yeme içme arzularını tatmin edebilmek için en çirkin davranışları sergilemekten bile kendini alıkoyamayan, çevresinde uçuşan sineklerden dahi ürken ve beş kuruş para için yakın arkadaşlarının mahvına sebep olabilecek hiç kimse ideal anlamda mutlu olarak nitelendirilemez.

Aristoteles’e göre eğer mutluluğun kökeni Tanrı değilse öyleyse o, ‘gayretin, öğrenme sürecinin ve iyiliğin bir sonucu olarak gelir’. Her birey kendisini daha mutlu edecek bir yaşam biçimini benimseyebilir. Elbette Aristoteles mutluluğa yönelik tüm engelleri ortadan kaldırabilecek bir sihirli değnek sunma iddiasında bulunmaz. Mutluluğun peşine düşebilmemizi sağlayan evrensel kabiliyetimizin karşılaştığı bazı sınırlamalar vardır ve bazı avantajlara da ya sahibizdir ya da değilizdir. Eğer sosyoekonomik merdivenin en alt basamaklarında doğma talihsizliğini yaşadıysanız; hiçbir çocuğunuz, aileniz veya sevdiğiniz yoksa veya aşırı çirkinseniz, kaçınamayacağınız bu koşullar Aristoteles’in deyişiyle, mutluluğunuza ‘leke sürer’ ve ona ulaşımı daha müşkül kılar. Ancak bir şeyin daha müşkül olması imkânsız olduğu anlamına gelmez. Aristoteles, maddi servetten veya fiziksel güzelliktense ahlaki ve zihinsel mükemmeliyete dayanan bir yaşam tarzını telkin ettiği için güzellik, yakışıklılık, kuvvet veya maddi servet elzem nitelikler değildir. Bununla birlikte kendisi de yukarıda saydığı engellerden çok daha ciddilerinin olduğunu kabul eder: verdiği örneklerden bir tanesi ahlaken bir hayli yozlaşmış çocuklara veya arkadaşlara sahip olmaktır. Aristoteles’in sona sakladığı ve başka bir yerde de insanın karşılaşabileceği en büyük problem olarak nitelendirdiği sorun ise uğruna çok emek verilmiş dostların kaybı veya daha da kötüsü, insanın bizzat evladının ölümüdür.

Her şeye rağmen doğanın bonkör davranmadığı ya da korkunç kayıplar yaşamış insanlar bile iyi bir hayat deneyimleme potansiyeline sahiptirler. En dayanılmaz görünen felaketler bile atlatılabilir. ‘İyilik zorlukların içinden dahi parlar. Birisi ağır ve durmak bilmez acılara sabırla katlandığında bunun sebebi duyarsızlığı değil, asaleti ve ruhunun büyüklüğüdür’. Bu bağlamda Aristoteles’in etik sistemi bir hayli iyimserdir. Üstelik Aristoteles sürekli birinci çoğul şahısta konuştuğu için bu sistemin ‘herkes’ için pratik bir önemi vardır: “Bu felsefe, çoğu diğer felsefe çeşidinden farklıdır, çünkü biz iyiliğin ne olduğu sorusunu salt onun ne olduğunu bilmek için değil, bizzat iyi olabilmek amacıyla da sorarız. Nitekim bu hedefimiz olmasaydı arayışımız da tamamen anlamsız olurdu’. Esasında, iyi bir birey olmanın yegâne yolu iyi ameller gerçekleştirip insanlara her zaman adil davranmaktır.

Aristoteles, diğer insanlara adil davranmak isteyen bireylerin kendilerini sevmeleri gerektiği konusunda ısrarcıdır.

Aristotelesçiler için arkadaşlık önemli bir kavramdır ve dolayısıyla erdem etiğini benimsemek hayatın akışını bozmamalıdır. Aristotelesçiliğin ana hedefi psikolojik manipülasyonlardan etkilenmemeyi sağlayacak bir ahlaki kendi kendine yeterliliktir ama yine de bu görüş, kendi kendine yeterlilikte en yetkin düzeye ulaşmış olan bireylerin hayatlarının bile arkadaşlıklar kurarak tekâmül ettiğini bittabi teslim eder; bu sebepten ötürü evlilik veya evlilik benzeri ilişki türlerinden başlayıp iş arkadaşları ve yurttaşlar arasındaki iş birliğine kadar birçok ilişki türü övgüye layık görülür. Belki de hayatın muhtelif sorunlarıyla tek başımıza başa çıkabiliriz fakat kendimizi izole etmek istememiz saçmadır. Dahası, erdemli olmak için ‘doğuştan gelen bir yeteneğe’ sahip olmamız da gerekmez, zira Aristoteles’e göre insan ne iyi ne de kötü olarak doğar. Hiçbir zaman da çok geç kalınmış değildir çünkü birey, hayatının herhangi bir noktasında kendini ahlaki olarak eğitmeye karar verebilir. Ayrıca Aristoteles, diğer insanlara adil davranmak isteyen bireylerin kendilerini sevmeleri gerektiği konusunda ısrarcıdır. Onun insancıl sisteminde bireyin kendinden nefret etmesine, kendine eziyet çektirmesine ya da kendini mahrum bırakmasına yer yoktur. Aristoteles, biyolojik dürtülerimizin doğal olduğunu ve koşulsuz biçimde ahlaksızlık içermediğini Sigmund Freud’dan çok daha önce fark etti. Bundan dolayı onun etiği çağdaş psikanalizle uyumludur.

Aristotelesçi görüşe ait inovatif bir fikir de öfke ve intikamcılık gibi genellikle kınanan duyguların sağlıklı bir zihin için vazgeçilmez olduğu düşüncesidir. Bu bağlamda Aristoteles’in felsefesi, öfkeyi hem akıldışı bir duygu hem de yok edilmesi gereken bir delilik çeşidi olarak gören Stoacı felsefeyle karşıtlık içindedir. Dikkat edilmesi gereken tek husus bu duyguların doğru miktarda, yani Aristoteles’in terminolojisiyle, ‘altın orta’ veya ‘itidal’ ihlal edilmeyecek şekilde var olmasıdır. Sözgelimi insanların, nihayetinde hayvan oldukları için belirli bir orana kadar cinsel isteğe sahip olmaları harika bir durumdur; zira aşırı veya yetersiz cinsel isteğin her ikisi de mutsuzluğa yol açabilir. Benzer şekilde öfke de kişilik gelişimi için çok önemlidir. Hiçbir zaman öfkelenmeyen kayıtsız bir birey, mücadele etmesi gerektiği durumlarda ne kendisi için ne de sorumluluğunu üstlendiği kişiler uğruna çatışır ve dolayısıyla mutluluğa ulaşamaz. Bununla birlikte aşırı düzeyde olan veya yanlış kişilere gösterilen öfke de gerçek bir kusurdur.

Aristotelesçi etik, yapısı itibariyle esnektir ve katı öğretiler içermez. Bireyin niyeti daima doğru davranışı belirlemek için kritik bir ölçüttür. Ayrıca Aristoteles, altruist sonuçlara ulaşmak için ahlaksız yöntemlere başvurmanın zorunlu olduğu durumlarda meydana gelen problemler hakkında derinlemesine fikirler belirtir. Bununla birlikte o, her etik durumun ayrı (in concreto) değerlendirilmesi gerektiğinin farkındaydı. Bir insan hastanede yatan bir çocuğu hemen görebilmek için alelacele bir şekilde bileti olmadığı halde trene binebilir; bir başkasıysa yüksek gelirli bir işe gidip geliyor olmasına rağmen düzenli olarak tren biletlerini ödemekten kaçınabilir. Aristoteles her ne kadar genel prensiplerin önemli olduğunu ifade etse de özellikle niyet başta olmak üzere verili durumun özel koşulları hesaba katılmadığı zaman bu genel prensiplerin aslında yanıltıcı olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle de sabit cezalara güveni yoktu. O, eşitlik ilkesinin yargı sisteminin ayrılmaz bir unsuru olması gerektiğine inanıyordu. Bu yüzden bazı Aristotelesçiler kendilerini ‘ahlaki tikelciler’ olarak tanımlarlar. Her ikilem, soyut prensiplerden çok, kendi somut ayrıntılarıyla titizce ilgilenmeyi gerektirir. Ve söz konusu etik olunca, şeytan gerçekten de ayrıntıda gizli olabilir.

Siyasi açıdan bakıldığında Aristotelesçiliğe dair temel bir eğitimin bütün insanlığa yararı olabilir. Aristoteles, diğer yönetim biçimlerine göre daha az kusurlu bulduğu demokrasiye olumlu bakardı. Alt tabakanın zekâ seviyesi hakkında şüpheci olan elitist hocası Platon’un aksine, herhangi bir alanın en büyük uzmanlarının (mesela bizzat Aristoteles’in kurucu babası olduğu zooloji ilminin) sosyal konumları fark etmeksizin o alanda deneyim sahibi olan insanlar olduğuna inanıyordu (bu örnekte çiftçiler, kuş avcıları, balıkçılar ve çobanlar); üst düzey eğitim de onların söylediklerinden yararlanmalıydı. Aristoteles’in insanlığın paylaştığı genel sağduyu yetisine karşı hissettiği güven, onun ‘akıllı kalabalık’ kavramının prototipini tasarlamasını sağladı. Bu kavram, geleneksel anlamdaki kaba davranışlar sergileyen ‘kalabalık’ veya ‘güruh’ terimlerinin aksine, bütün insanlara evrensel olarak bahşedilen zekâ yetisini kullanarak azami verimle faaliyet gösteren grupları kasteder. Howard Rheingold’un 2003 tarihli Akıllı Kalabalıklar (Smart Mobs) kitabında ileri sürdüğü fikir, Aristoteles’in Politika’sına kadar geri götürülebilir: Birçok insan fikir alışverişi yapmak için bir araya geldiğinde, ‘sadece birçok duyudan, elden ve ayaktan oluşan tek bir beden değil, aynı zamanda ahlaki ve entelektüel kabiliyetler bakımından da tek bir kişilik oluştururlar’.

Bir yanlışın, sadece aktif bir eylemle değil, edilgin kalarak da (icrai ve ihmali) işlenebileceğini dolaysız olarak ayırt eden ilk filozof da yine Aristoteles’tir. Doğru olanı yapmamak, suç işlemek kadar kötü sonuçlar doğurabilir. Kritik bir öneme sahip olan bu etik ilke, kamuoyunca tanınan kişileri değerlendirme biçimimizi de etkiler. Sık sık siyasetçilerin hata yapıp yapmadıklarını sorgularız fakat kaç defa, “şu anda toplumsal refahı iyileştirmek için yeterli güçleri ve nüfuzları olduğu halde bunu yapmayı acaba ihmal etmişler midir” diye sormuşuzdur? Siyasetçilerin, iş adamlarının, üniversite rektörlerinin ve finansman sağlayıcılarının, önderlik görevlerini ihlal etmek suretiyle hiç başlatmadıkları girişimleri de yeteri kadar gündemimize almayız. Aristoteles, servetlerinin kayda değer bir miktarını başkaları için harcamayan zenginlerin açıkça mutsuz olduklarını düşünüyordu (çünkü bu zenginler müsriflikle cimrilik arasındaki altın ortaya göre hareket etmiyorlardı). Ayrıca bu zenginler sadece mutsuz değil, aynı zamanda ihmali şekilde adaletsizlik işledikleri için suçluydular.   

Aristoteles ütopikti ve bir gün herkesin potansiyelini gerçekleştirebileceğini ve kapasitelerini tamamen kullanabileceğini düşünüyordu (siyaset felsefecisi John Rawls’a göre bu, ‘Aristotelesçiliğin ayırt edici ilkesi’dir). Aristoteles ayrıca teknolojik gelişmelerin insan emeğini bir zorunluluk olmaktan çıkaracağı fütüristik bir dünya öngörüyordu. Bu bağlamda, mitolojik zanaatkârlar Daidalos ve Hephaistos’un yarattıkları ve emir alarak çalışan robotlardan bahseder: ‘eğer her alet, tıpkı hikâyede bahsi geçen Daidalos’un heykelleri veya Hephaistos’un iskemleleri gibi, emredildiğinde veya kendisi önceden ne yapacağını bilerek çalışabilseydi… eğer mekikler bu şekilde dokuyabilseydi ve mızraplar kendi kendilerine arp çalabilseydi ne ustaların çırağa ne de efendilerin köleye ihtiyacı kalırdı’. Stegiralı filozof, neredeyse yapay zekâdaki çağdaş gelişmeleri tahmin etmiş gibi görünüyor.

Aristoteles’in siyaset teorisi de esnektir. Kapitalist veya sosyalist, iş insanı veya hayırseverlik kurumu çalışanı olmanız fark etmez, üstelik (neredeyse) bütün siyasi partilere de oy verebilirsiniz ve hâlâ Aristotelesçiliği benimseyebilirsiniz. Yine de kapitalizmi benimsemiş Aristotelesçiler, vatandaşlarının yoksulluğunu tolere edilemeyecek bir şey olarak görmelidirler. Aristoteles bittabi kaynakların kıt olduğu durumlarda insanların birbirleriyle çatıştıklarını biliyordu ve bunu şu cümlesiyle ifade etmişti: ‘yoksulluk hem suçun hem de devrimlerin babasıdır’. Siyaset teorisini insanlığın en temel ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde temellendirmekte ısrarcı olduğundan ötürü o, kendi zamanının en gelişmiş iktisadi fikirlerini ortaya attı. Nitekim onun bu düşünceleri Karl Marx tarafından da takdir edilmesine sebep olmuştur. Aristoteles, Platon’un Yasalar’da savunduğu şu düşünceyle hemfikirdir: vatandaşların sahip olduğu servet miktarları arasında bir uçurum olması hem toplumu bölünmeye ve kutuplaşmaya iter hem de aşırı zenginlere yönelik tiksindirici bir dalkavukluğa yol açar. Bununla beraber Aristotelesçi sosyalistler de zorunlu kamu mülkiyetinin konutları da kapsayacak bir biçimde genişletilmesinin işe yaramayan bir fikir olduğunu kabul etmek zorundadırlar. İnsanlar özel mülkiyet hissinden keyif aldıkları için ve eşyaları onlar için belirli bir değer taşıdığından onlara özen gösterirler ve her iki özellik de başkalarıyla paylaşıldığı an zayıflar. Aristoteles’e göre, ‘bir şeye sahip olmak zahmet gerektirdiğinde insanlar o şeyi daha çok severler’.  

Bilim insanları ve klasikçiler hemfikir: Aristoteles bugün yaşasaydı bir çevre aktivisti olurdu.

İklim değişikliğini reddeden biri Aristoteles’te kendi savlarını destekleyecek bir şey bulamaz. Aristoteles, hipotezlerini dikkatle inceleyen ve sıkça tekrarlanan empirik gözlem ve deneylerle yürütülen titiz bir araştırma yöntemini savunan bir doğa bilimcisi olarak, kesinlikle insanların sebep olduğu çevre tahribatının mevcut kanıtları karşısında endişe duyardı. Nitekim tarihte bir insan faaliyeti nedeniyle (aşırı balık tutma) nesli tükenen canlılardan bahseden ilk kitap da yine Aristoteles’in Hayvanların Tarihi’dir. O, insanları da hayvan olarak tanımlayarak, bizimle maddi çevremiz arasındaki etik ilişkide sonsuz öneme sahip bir dönüşüm gerçekleştirdi. Düşünerek planlanmış bir hayatı yaşamayı teşvik etmesi, hem fiziksel olarak hayatta kalmamız hem de ruhsal mutluluğumuzu temin etmek için uzun vadeli sorumluluklar almamız gerektiğini savunması, bilim insanlarının ve klasikçilerin de hemfikir olduğu üzere, onun bugün bir çevre aktivisti olmasına sebep olurdu. Dünyayı muhafaza etmek konusunda, yegâne ahlaki failler oldukları için ve sayılamayacak miktarda çok bitki ve hayvanla müşterek olarak bu gezegeni paylaştıkları için, sadece insanların özel bir sorumlulukları vardır. Ancak aynı zamanda insanların benzersiz zekâları nedeniyle korkunç zararlar verme imkânları da maalesef mevcuttur: bizzat Aristoteles, çarpıcı bir mukayese yaparak, kötü bir insanın herhangi bir hayvandan on bin kat daha zararlı olabileceğini söyler.

Aristoteles’in etiğe ve bilime dair bu holistik görüşlerinin, teokrasi veya çevre kirliliği gibi yirmi birinci yüzyıl sorunlarına bire bir uygulanabilirliği göz önüne alındığında niçin kamuoyunda onun fikirleri hakkında bu denli az farkındalığın olduğu sorusu doğal olarak gündeme gelir. Bunun sebeplerinden birisi kesinlikle onun köleler ve kadınlar hakkındaki önyargılarının kamuoyunca bilinmesidir. Aristoteles varlıklı bir aile reisiydi ve Politika’sında Helenlerin Helen olmayanları köleleştirmesini onaylıyor ve kadınların akli muhakeme yeteneğinden mahrum olduklarını belirtiyordu. Ancak kendisi aksi yöndeki mantıklı argümanları, eğer empirik delillerle de destekleniyorsa muhakkak dikkate alırdı çünkü yine kendisi, istisnasız bütün bilgi alanlarında, kanılarımızın hepsinin sürekli olarak gözden geçirilebilir olması gerektiğini savundu: “tıp, jimnastik eğitimi ve genel olarak bütün sanatlar ve kabiliyetler, atalarımızdan kalma eskimiş sistemlerin değiştirilmesi sayesinde ilerledi”. Mesela ona göre Helenlerin uzun zamandır riayet ettikleri hukuk sistemi ‘çok iptidai ve gayri medeniydi’: bu savını desteklemek için de kadınların satın alınması ya da yurttaşların bizzat silah taşıması gibi köhnemiş uygulamaları örnek gösterdi. Gerçekten de Aristoteles kanunların revize edilmesi gerektiği konusunda ısrarcıdır ‘çünkü hiçbir devlet düzeni, bütün ayrıntıları da dikkate alındığında, her zaman için doğru olacak bir biçimde kurulmuş olamaz’.

Bununla birlikte Aristoteles’in az bilinir olmasının esas sebebi, onun günümüze kadar gelen eserlerinin, meslektaşları ve öğrencileri için yazmış olduğu teknik ve akademik bir dile sahip ileri seviye metinler olmasıdır. Aslında o, genel kitleye yönelik olan ve hem anlaşılır hem de akıcı bir düzyazıyla kaleme aldığı birçok eser üretmişti. Bu eserler, on yüzyıldan uzun bir süre boyunca, binlerce Antik Yunan ve Roma vatandaşının erdem etiğini uygulamasını sağladı. Bu insanlar arasında hükümdarlar ve devlet adamları olduğu kadar köylü çiftçiler ve ayakkabı tamircileri de vardı. Bu çeşitliliğin sebebi, Aristoteles’in en büyük antik yorumcularından Themistius’un da ısrarla altını çizdiği üzere, onun ‘insan kitleleri için’ diğer düşünürlere kıyasla daha işe yarar bir filozof olmasında yatar. Bu gerçek bugün halen geçerlidir. Felsefeci Robert J. Anderson 1986’da bu durumu şöyle açıklamıştır: ‘Hiçbir kadim düşünür modern hayatın endişelerine ve kaygılarına Aristoteles kadar nüfuz edememiştir; hatta çağdaş düşünürlerin bile bu belirsizlik çağında yaşayan insanlara onun kadar çözüm sağlayabildikleri şüphelidir’.

Bugün Stoacılığın ünlenmesinin sebeplerinden bir tanesi ahlaki sorulara belirli kesin cevaplar verebilmesidir. Buna karşın Aristoteles’in etiğe dair metinleri, nasıl davranılması gerektiğine dair pek az doğrudan talimat içerir. Aristotelesçiler kendi yargılarını oluştururken ve doğru davranış biçiminin ne olduğuna karar verirken tam sorumluluk almalıdırlar. Bugün Aristotelesçiliği çok işlevsel ve uygulanabilir yapan en büyük faydası ise ileri sürdüğü alternatif ‘mutluluk’ tanımıdır. Daha önce de belirtildiği üzere Aristotelesçi görüşte mutluluğa salt keyifli deneyimler biriktirerek ulaşılamaz; mutluluk, kendi özel çevremizde, ailemiz, arkadaşlarımız ve meslektaşlarımızla birlikte hem kendi potansiyelimizi tanımlayıp gerçekleştirerek hem de diğer insanların bunu başarmalarına yardımcı olarak elde edilebilir. Yine bu felsefede hem hangi amelleri yapmayı tercih ettiğimizi hem de hangilerini yapmaktan sakındığımızı dikkatle değerlendirmemiz gerekir zira ihmali yanlışların icrai yanlışlar kadar yıkıcı sonuçları olabilir. Aristotelesçi etik bize duygusal dürtülerimizle barışık olmamızı telkin eder fakat bu dürtülerin eylemlerimizi dikte etmelerine izin vermemeli ve daha ziyade onları iyiliği bulmak konusunda rehber olarak kullanmalıyız. Son olarak da bu bahsi edilen şeyleri geçici olarak değil, sürekli olarak yapmalıyız zira erdemli olmanın ve bu hayat felsefesinin getirdiği mutluluk, ömür boyu muhafaza edilecek bir hedeftir.


Çevirmen Notları

  • (1): “Mutluluk” veya “İyi yaşam” olarak çevrilen eudaimonia, Aristoteles’in etik felsefesindeki en önemli kavramlardan biri olduğu için burada birkaç ek açıklama vermek yararlı olacaktır. “İyi” anlamına gelen “eu” ve “Tanrısallık” ya da “Ruh” anlamına gelen “daimon” terimlerinden oluşan eudaimonia, insanların ulaşmayı hedeflemesi gereken en üst iyidir çünkü Aristoteles’in iyi arayışı, en yüksek iyinin arayışıdır. En yüksek iyinin 3 özelliği vardır: 1) salt kendisi için arzulanır, 2) başka bir iyiye ulaşmak için arzulanmaz ve 3) diğer bütün iyiler ona ulaşmak için arzulanır. Dolayısıyla eudaimonia en yüksek seviye iyidir. O, başka hiçbir şeye ulaşmak için bir araç değildir ve diğer her iyi (sağlık, servet…) ona ulaşmak için birer araçtır. Peki ya eudaimonia nedir? Felsefi sistemi teleolojik olan Aristoteles, eudaimonia’yı da insanın ergon’uyla yani işlevi, göreviyle ilişkilendirir. İnsanın ergon’u da ruhunun rasyonel kısmının erdemle uyumlu faaliyetidir. Aristoteles’e göre canlıların ruhları farklı yetilerle donatılmıştır ve insanların ruhları da diğer canlılarınkilerle ortak şeyler barındırır: mesela diğer canlılarla ortak olarak paylaşılan ve algıyı sağlayan algılayıcı ruh insanda da mevcuttur. Ama insan bütün bunlara ilaveten rasyonel bir ruha da sahiptir. Dolayısıyla insanı diğer canlılardan ayıran şey de rasyonel düşüncedir. İnsan için en yüksek iyinin, insana özgü bir şeyle alakalı olması gerekir. İnsana özgü olan şey de rasyonel düşünce olduğundan, eudaimonia, başta dediğimiz üzere, rasyonalitenin erdemle uyumlu faaliyeti olacaktır. Bunun sonucu olarak 1) mutluluk yani “eudaimonia” bir hal değil, daimî bir faaliyettir ve 2) rasyonel düşünceye hitap ettiği için hazırlop mutluluk reçeteleri barındırmaz ve dolayısıyla in concreto’dur.)
  • (2): “Hareketsiz hareket ettirici”, Aristoteles’in Tanrısını betimlemek için kullandığı ifadedir. Metafizik kitabının Lambda bölümünde Aristoteles, bugün literatürde ‘Tanrının varlığına dair kozmolojik argüman’ olarak anılan kanıtlama biçiminin ilk örneğini sunar. Bu kanıtı anlamak için onun metafiziğinde potansiyel/aktüel ayrımına bakmak gerekir. Aristoteles’e göre her değişim, bir varlığın potansiyelinin aktüel hale gelmesidir. Ancak varlıklarda potansiyel/aktüel ayrımı sonsuza kadar gidemez çünkü öyle olsaydı evrende hiçbir devinim olmazdı zira hareketin başlamasının sebebi olmazdı. Bu nedenle kendisi potansiyel olmayan, salt aktüel olan, bir İlk Hareket Ettiriciye gitmek gerekir. Bu, Tanrıdır. Ancak standart teizmlerden farklı olarak bu Tanrı salt bir ‘hareketsiz hareket ettiricidir’; kutsal metinlerdeki Tanrılar gibi dünyaya müdahale eden, sınayan, ahiret yaratan vs. bir Tanrı değil. Thomas Aquinas’ın meşhur 5 yolunun ilk yolu, Tanrının varlığını ispatlamak için Aristoteles’in bu argümanını kullanır).
  • (3): Altın orta, Aristoteles’in erdem felsefesinin önemli unsurlarından biridir. Ona göre etik erdemler, biri aşırılık biri de eksiklik olan iki durumun ortasında bulunur. Bu orta duruma da ‘altın orta’ denir. Bu bağlamda Aristoteles’e göre erdemler sanattan veya teknik becerilerden farklı değildir. Bir şair ve edebiyatçı da gereksiz kelime ve cümleleri atarak ‘olması gerektiği kadarından’ daha fazla ifade kullanmamaya çalışır; bir usta da fazla materyali yontarak zanaatını yaratır. Altın ortanın meşhur örneklerini saymak gerekirse: Cesaret, iki uç olan pervasızlık ile korkaklığın arasında bulunur; alçakgönüllülük, kibir ile kendini aşağı görmenin arasındadır; sabır, kayıtsızlıkla tahammülsüzlük arasında bulunur).

Edith Hall – “Why read Aristotle today?“, (Erişim Tarihi: 13.02.2026)

Çevirmen: Ege Karakılıç

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

Ege Karakılıc

Ege Karakılıc

Strasbourg Üniversitesinde hukuk lisansını tamamladıktan sonra, yine aynı üniversitede Banka ve Finans Hukuku Yüksek Lisansından mezun olmuştur ve halihazırda Strasbourg'da çalışmaktadır. Başta metafizik ve mantık olmak üzere felsefenin çoğu alanıyla derinden ilgilidir. Felsefe dışındaki esas ilgi alanları ise satranç, edebiyat ve tarihtir. Kendisi aynı zamanda bir Yusuf Atılgan hayranıdır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Yazı

SAT7 Türk’e Konuk Olduk – İbrahim Yeşua Özçelik

Sonraki Yazı

Öncül Analitik Felsefe Dergisi’nin 13. Sayısı Çıktı!

Bu Yazıları Kaçırmayın

Açıklama Boşluğu Neden Nörobilimin Çözülemeyen Problemi Olarak Ele Alınmaktadır? – Magnus Wijkander

Öznel deneyimin mahrem dünyası -yani, hisleriniz,…

Altı Saniyelik Sarılma – Julian Baggini

On yıllardır Metro-Goldwyn-Mayer Stüdyoları’nın filmleri, çelenkle…