On yılın büyük bir bölümünde, dünyanın dört bir yanındaki akademisyenler ve yazarlar, yanlış bilginin, komplo teorilerinin, ideolojilerin, uzmanlara duyulan güvensizliğin, epistemik baloncukların ve yankı odalarının giderek yaygınlaşmasından yakındılar. Bu belalar, siyaset, iklim, kültür veya halk sağlığı ile ilgili herhangi bir sorunu çözmeyi çok daha zor hale getiriyor çünkü yaygın olarak kabul gören bir gerçeğin arayışını engelliyorlar. Bilgiye ulaşma ve anlama şeklimizde bir sorun olduğunu biliyoruz.
Ancak bu bilgi krizine dair anlatımlar, farklı unsurlarının ortak bir kaynaktan nasıl ortaya çıktığını göz ardı ediyor. Sorunumuz sadece bilgiyi üretme biçimimizle değil, bilgiye karşı tutumumuzla, birbirimizi bilen özneler olarak nasıl gördüğümüzle de ilgilidir. Epistemolojik krizin altında daha derin bir psikolojik kriz yatmaktadır: bilmişlik sorunu. Filozof ve psikanalist Jonathan Lear’ın Open Minded (1998) adlı kitabında tanımladığı gibi, her şeyi bilmişlik, her zaman “zaten biliyor” olma, soru ortaya çıkmadan önce bile cevapları bildiğini iddia etme tutumudur. Yeni gerçekler ortaya çıktığında, bilen kişi sarsılmaz. Siz şok olabilirsiniz, ama onlar başından beri biliyordu.
21. yüzyıl kültüründe, “her şeyi bilmişlik” tavan yapmış durumda. Bunu, aksini gösteren kanıtları “yanıltıcı operasyon” olarak bir kenara atan komplo teorisyeninde de, tüm toplumsal sorunların kaynağını “geç kapitalizm”de gören podcast sunucusunda da görebilirsiniz. Bu, medyanın ya liberal ya da tam tersine kurumsal bir önyargıya sahip olduğunu “bilen” ideologdur. Bu, her şeyin üstünde duran, gerçeğin mutlaka “her iki tarafın” uç noktaları arasında yattığına inanan siyasi merkezcidir. Bu, aslında bilinmeyen, kanıtlanmamış veya doğru olmayan şeyleri “herkesin bildiğini” defalarca iddia eden eski ABD Başkanı Donald Trump’tır.
“Çok bilmişlik”, bizi bilgilendirmekle görevli kişiler için özel bir tehlike oluşturur. Örneğin, sarsılmaz bir teoriye sahip kibirli bir profesör ya da muayene odasına, hastanın sorunlarının kendisinin uzman olduğu rahatsızlıktan kaynaklandığından emin olarak giren bir doktor düşünebiliriz. “Tam da düşündüğüm gibi,” der, test sonuçları belirsiz olan hastaya, her şeyi çok iyi bildiğini sanan onkolog: “Fibrosarkom. Her zaman fibrosarkomdur.”
Çok bilmişlik, her şeyi görmüş ve aşmış gibi görünen ironik veya alaycı bir mesafe şeklinde de ortaya çıkabilir. Bu, tüm yeni müzik gruplarını dinlemiş olan havalı kültür uzmanının tavrıdır. Aynı zamanda, “güneşin altında yeni bir şey yoktur” diyen İncil’deki Vaiz kitabındaki konuşmacının tavrıdır.
Her durumda, Lear’ın da belirttiği gibi, “zaten biliyorum” tavrı bir savunma mekanizması işlevi görür: Eğer zaten biliyorsanız, öğrenmenize gerek kalmaz. Dolayısıyla “biliyormuşluk”, yeni bir şey öğrenmeyi imkansız kılan sahte bir bilgi iddiasıdır. Günümüzün kültür savaşlarının bu kadar sıkıcı olmasının sebebi işte bu “biliyormuşluk”tur. Kimse bir şey öğrenmeye çalışmıyor. Gerçekler konusunda ortak bir mutabakat yok, ama yine de herkes sanki tüm gerçekler çoktan karara bağlanmış gibi davranıyor.
Bilinmeyenin daha fazla araştırılmasını engellediği için, “biliyormuşluk” felaketle sonuçlanabilir. Lear’ın bu tutuma örnek gösterdiği kişi, Sofokles’in aynı adlı oyunundaki Teb’in tiranı Oedipus’tur. Lear, Oedipus’un sorunlarının “oedipal” olmadığını savunur. Onun trajik çöküşü, babasını öldürme ya da annesiyle cinsel ilişkiye girme arzusundan kaynaklanmaz. Aksine, Oedipus’un ölümcül kusuru, her fırsatta yeni bilgileri kabul etmeyi reddetmesidir, çünkü her zaman bilmesi gerekenleri zaten bildiğini varsayar. Lear şöyle yazar:
Onun tamamen gözden kaçırdığı şey, sorunlarının merkezinde ‘bilgi’sinin yattığı düşüncesidir: bilmediği şey, bilmediğidir.
Oyun, bir rahibin Oedipus’a Thebalıların hastalık ve kıtlık konusundaki endişelerini aktarmasıyla başlar. Hükümdar şöyle yanıt verir: “Sizin haberleriniz, zavallı, samimi çocuklar, bana yeni gelmiyor. Bunları çok iyi biliyorum.” Kısa süre sonra koro, peygamber Tiresias’ın Oedipus’a önceki kralı kimin öldürdüğünü ve böylece şehre lanet getirdiğini bulmasında yardımcı olabileceğini öne sürer. “Biliyorum,” diye yanıtlar Oedipus yine. Ardından koroya, kralın ölümüyle ilgili ne tür söylentiler duyduğunu sorar. Koro, kralın serseriler tarafından öldürüldüğünü söyler. “Bunu da duydum,” der Oedipus.
Öğrenmeyi inatla reddetmesi nedeniyle Oedipus’un sorunları giderek artar. Katil olamayacağından emindir, bu yüzden burnunun dibindeki kanıtları gözden kaçırır: uzun zaman önce babasını öldüreceğine dair kehanet, ayaklarındaki yara izleri ve hatta adı (“şişmiş ayak”), hepsi onun on yıllar önce kraliyet çiftinin bağlayıp bir tepenin yamacına terk ettiği bebek olduğunu gösterir. Zorbaların düşünce yapısı son derece hatalıdır, hatta hastalıklıdır. Lear şöyle diyor: “Akıl, bir sonuca atlamak için kullanılıyor, sanki sadece bir soru sormak ve dünyanın cevap vermesini beklemek çok fazla endişe gerektiriyormuş gibi.” Lear, Oedipus’u “ilk sahte filozof” olarak nitelendirir; sanki tüm cevapları biliyormuş gibi görünen, hızlı konuşan bir YouTuber gibi.
Sofokles’in oyununda da görüldüğü gibi, bu tür bir “bilgiçlik” hiç de yeni bir şey değildir. Görünürdeki zekâya bağlı olan herkesin başına gelebilir. Ne de olsa Oedipus, Sfenks’in bilmecesini çözdüğü için tahtın hak sahibi olduğunu iddia etmişti. Şimdi ise, “bilgi çağında”, hepimiz benzer bir durumdayız. Tüm insan bilgisinin her zaman parmaklarımızın ucunda, cebimizdeki bir cihazda olduğunu düşünmek hoşumuza gider. Bilgi bize o kadar yakındır ki, onu aramaya bile gerek kalmaz. Zaten biliyoruz sayılır.
Ancak gerçekte, bilgi çağı her birimizin ne kadar az şey bildiğini ortaya koyuyor. Öyleyse “çok bilmişlik”, bu bilgi selini idare etmenin bir yolu olabilir. Bilebileceğimiz, hatta belki de bilmemiz gereken o kadar çok şey var ki, çoğu zaman sanki biliyormuş gibi davranmak en kolayı oluyor. Ve eğer diğer herkes de öyle davranıyorsa, o zaman cehaletimiz asla ortaya çıkmaz. Tabii ki, o zaman bu yalanlarla ve bunların sonuçlarıyla yaşamaya mahkum oluruz – vebadan siyasi kargaşaya, trajedinin özüne kadar.
Bilmişlik, toplumsal bir işlevi yerine getirdiği için bu kadar cazip olabilir. Klasik edebiyat uzmanı Simon Goldhill, bilmişlik halini “toplumsal söylemin yapıştırıcısı” olarak nitelendirir. Sıkça kullandığımız şefkat sözlerini düşünün: “Anlıyorum, ne demek istediğini biliyorum.” Birinin acısını zaten bildiğini iddia etmek, o kişinin kendini daha iyi anlaşılmış ve dolayısıyla daha az yalnız hissetmesini sağlamaya yönelik bir girişimdir.
Ancak sosyal bağ kurmak, söylemin tek amacı değildir. Doktorlarımıza ve milletvekillerimize sadece bize sempati duysunlar diye değil, sorunlarımızı çözecekleri umuduyla şikayet ederiz. Kamusal yaşamda, hedef bir dinleyici kitlesi oluşturmak, “bilmişler”, “anlayan” kişiler arasında grup uyumunu teşvik etmekse, zaten bildiğini gösterme tavrı yararlıdır. Ancak bu tavır, dürüst müzakereyi ve hakikat arayışını zehirler.
Bilgi kibirini aşmak için, bilgiye karşı daha alçakgönüllü ve daha meraklı bir tutum sergilemeliyiz. Bu, bilgisizmiş gibi davranmamız gerektiği anlamına gelmez. Ayrıca, yeni bir durum hakkında yargıda bulunurken tüm bilgimizi bir kenara bırakmamız da gerekmez. Bir doktorun hastasına, “Hayır, aslında bitkisel tedaviler kanserinizi iyileştirmez” demesi, bilgi kibirine girmez.
Öyleyse, bilmişliğe karşı mücadele etmek için, ne sağlam temellere dayanan deneysel bilgimizi ne de yeni bilgileri anlamamıza yardımcı olan teorik yönelimlerimizi bir kenara atmamalıyız. Aksine, bildiklerimizin sınırlarını kabul etmeli ve bilmediklerimiz hakkında meraklı olmalıyız. Uzmanlık alanımız hakkında daha fazla şey öğrendikçe, anomalileri basitçe göz ardı etmemeli, bunların bize çok iyi hizmet etmiş bakış açımızı gözden geçirme, hatta yeniden oluşturma ihtiyacına işaret edebileceğini dikkate almalıyız. Her şeyden önce, şimdiye kadar yaşamış tüm insanlar arasında benzersiz olduğumuz ve her zaman haklı olduğumuz inancından vazgeçmeliyiz.
Lear, denemesinde “önceden bilme”nin ötesine geçmenin yoluna işaret eder. Yazının ilk hedef kitlesi, bir psikanalistler konferansıydı. En kötü ihtimalle, hastalarının zihinlerinde neler olup bittiğini “zaten biliyorlar”: obsesif nevroz, tamam. Ancak önceden bildiklerini varsaydıklarında, analizin özünde ne olduğunu ihmal etmiş olurlar. Lear’ın açıkladığı gibi, analiz bir bilgi birikimi olmaktan ziyade şudur:
… zihinsel faaliyetin tuhaf bir biçimi, konuşma ve dinlemenin tuhaf bir biçimi, yaşamın tuhaf bir biçimidir. Her şeyden önce, belirli bir dinleme biçimini içerir: kendine dinleme, başkasına dinleme.
Lear’ın kendisi, zihninde zaten bir “bilmişlik” tanısı ile bu kültüre yaklaşıyor gibi görünmüyor. Kültürel belirtileri dinliyor ve bir öneride bulunuyor.
Kültürün sunduklarına karşı sergilediği açık görüşlülükle Lear, yalnızca iyi bir analistin değil, aynı zamanda iyi bir deneme yazarının erdemlerini de ortaya koymaktadır. Bu türün ustaları – Michel de Montaigne, Ralph Waldo Emerson, Joan Didion, Zadie Smith – keşifçi, deneysel ve daha fazlasını öğrenmeye hevesli bir üslupla yazmaktadırlar. Montaigne, “Gerçeği ortaya koymak için değil, onu aramak için şekilsiz ve çözülmemiş fikirler ortaya atıyorum” diye yazmıştır. Bu geleneğin deneme yazarları, inançlarını yavaş yavaş inşa ederler, ardından içgörülerini kullanarak dünya hakkında yeni bir şey ortaya çıkarırlar. Hedefleri, kamuoyunu kazanmak; elbette kanıtlar ve sağlam mantıkla, ama aynı zamanda iyi mizah ve okuyucuların ne isteyebileceğine dair duyarlılıkla.
Deneme yazarı da bir tavır benimser. Ancak bu, henüz bilmiyor olmaya; geniş, ortak dünyamızın harikalarına, dehşetlerine ve tuhaflıklarına açık olma tavrıdır.
Not: “knowingness” kelimesi bağlama göre bilmişlik, bilgiçlik, her şeyi bilme, biliyormuşçuluk vb ifadelerle Türkçeye çevrilmiştir.
Jonathan Malesic – “Our big problem is not misinformation; it’s knowingness“, (Erişim Tarihi: 28.05.2026)
Çevirmen: Ecehan Acar Kanbak
Editör: Efe Aytekin