Bilimin Ahlaki Sezgilere Dair Söyleyecek Neredeyse Hiçbir Şeyi Yoktur – Michael Mitchell

//
469 Okunma
Okunma süresi: 20 Dakika

Filozoflar yüzyıllardır etiği anlamak için ahlaki sezgileri başvurmaktadır. Günümüzdeyse, kimi bilim insanları, bu sezgilerin çoğunun altını oymak ve daha iyi ahlaki argümanlar geliştirmek adına psikoloji ve sinirbilimini kullanmanın bir yolunu bulduklarını düşünüyorlar. Şayet bu bilim insanları haklıysa, filozofların oturdukları koltuktan kalkıp laboratuvara gitmeleri veya emekli olmaları gerek.

Fakat mesela şu ki yanılıyorlar. Onların, filozofların etikte sezgilere başvurma biçimleriyle ilgili problemleri olduğu açık, fakat ahlaki sezgilere yönelik gerçek meydan okuma bilimden değil felsefeden gelir.

Peki etikçiler sezgileri nasıl kullanırlar? Buradaki ana fikir, spesifik durumlarla ilgili ahlaki sezgilerin güvenilir ahlaki bilgi kaynakları olduğu veya en azından ahlaki iddiaların lehine veya aleyhine sağlam bir kanıt teşkil ettiğidir. Felsefeciler, bir ahlak teorisinin doğru olup olmadığını ortaya koyabilmek için, belirli türden ahlaki seçimler gerektiren örnek vakalar formüle ederler ve hangi seçimin sezgisel olarak daha doğru göründüğünü sorarlar. Şayet doğru görünen seçim, teorinin öngördüğü seçim ise; bu teoriyi kabul etmek için bir gerekçedir. Veya tam tersi: Doğru seçim teorinin onaylamadığı (hatta kınadığı) bir seçim gibi görünüyorsa, bu da teoriyi reddetmek için bir gerekçe olur. Ahlak felsefecileri çoğu zaman böyle bir yöntem kullanır (Örneğin, efektif alturizm tartışmalarına dair şu yazıya veya çocuk sahibi olmanın ahlaki açıdan makul olup olmadığına dair şu tartışmaya bakın).

Sözünü etiğimiz felsefe yapma şeklinin en meşhur örneği Tramvay Problemi’dir. İlk olarak Philippa Foot ile Judith Thomson’un yaptığı üzere, filozoflar okuyucuların bir tramvayın raylardan hızla ilerlediğini hayal etmelerini isterler. Rayda hiçbir engel yoktur ve eğer müdahale etmezseniz, tramvay istikameti üzerindeki beş kişiyi ezip onları öldürecek, fakat orada bulunan masum bir kişi treni durdurabilir. Bu problemin bir versiyonuna göre, sözünü ettiğimiz bu kişi treni durdurabilir ve trenin raydaki yönünü belirleyen kolu çekerek beş kişiyi kurtarabilir, fakat kolu çekerse bu seferde rayın diğer tarafında bulunan bir kişi ölecektir. Problemin bir başka versiyonuna göre ise bu kişi, tramvayın raydaki beş kişiyi ezerek öldürmesini engellemek için köprüde bulunan başka bir kişi rayın önüne iterek tramvayı durdurabilir ve raydaki beş kişiyi kurtarabilir (Ama bu seferde köprüden attığı kişi ölecektir). Versiyonlar ve ayrıntılar her ne olursa olsun, burada söz konusu olan ahlaki soru, kişinin ne yapması gerektiğidir.

Temsili bir Tramway Problemi.

Yapılan tercihlerin ardından etikçiler, insanların var olan probleme yönelik ilgili sezgilerini, en popüler iki ahlak teorisi Sonuçcu ve Deontolojik (Kantçı etik) kuramlar arasındaki tartışmada delil olarak kullanacaktır. Sonuçcu ahlak teorileri, ahlaken doğru olan seçimin, iyi olanın bir işlevi (veya fonksiyonu) olduğunu iddia eder: Yani onlara göre ahlaken doğru olan şey, en iyi sonuçları doğuracak olan şeydir. Buna karşılık ise deontolojik ahlak teorileri, ahlaki doğrunun iyi olana göre önceliği olduğunu savunur: “en iyi” sonuçları doğuran bir eylemi gerçekleştirmek, şayet ahlaki kuralları ihlal ediyor veya çiğniyorsa pekala yanlış olabilir. Genel olarak konuşursak; tramvay problemi vakalarında, Sonuççular beş kişiyi kurtarmak için birini öldürmeye razı olmanız gerektiğini söylerken Deontologlar böyle yapmamanız gerektiğini söyler.

Son yıllarda bilim insanları, bu yaklaşıma dair oldukça ciddi bir problem olduğunu ileri sürdüler. Yapılan son çalışmalar, ahlaki sezgilerimizin çoğunun ahlaki açıdan alakasız faktörlere tepki veren sinirsel süreçlerden kaynaklandığını ve bundan ötürü de ahlaki doğrulara işaret etmelerinin pek mümkün olmadığını ileri sürüyor.

Harvard’da çalışmalarına devam eden psikolog Joshua Greene, fMRI cihazlarına bağlanan deneklerden kurgusal senaryodaki bir durumda, belirli bir eylemin doğru olup olmadığına karar vermelerini isteyen araştırmalara öncülük etmiştir. O ve çalışma arkadaşları, deneklerinin birçok vakaya dair verdikleri yanıtları kayıt altına aldı. Deneklerin, tipik olarak, örnek senaryodaki failin birine kişisel olarak zarar verdiği durumları yanıtlarken (örneğin, tramwayın beş kişiyi öldürmesini engellemek için masum bir izleyici köprüden aşağı attığı tramvay vakaları gibi durumlar); failin görece birine kişisel olmayan bir şekilde zarar verdiği vakalara yanıt verdiğinden daha fazla duygularla ilişkili beyin aktivitesi gösterdiğini tespit etmiştir (örneğin, failin, tramvayın diğer beş kişiyi öldürmesini durdurmak için masum bir izleyici öldüreceği bir raya yönlendirilmesi şeklindeki tramvay vakaları gibi). Bununla birlikte, failin kişisel zarar doğuran eylemi seçerek uygun davrandığını söyleyen denek grubundaki azınlığın, aksi yöndeki yargıya varan çoğunluk grubuna göre bu kararı vermesi daha uzun sürdüğünü ve bu akıl yürütmeyle ilişkili beyin bölgesinde daha fazla beyin aktivitesi olduğunu da buldular.

Greene’e göre bu bulgular, ilgili senaryolardaki Deontolojik kararlar verme lehindeki (beş kişiyi kurtarmak adına bir kişiye zarar vermemeniz gerektiği gibi) ahlaki sezgilerimizin, zarar vermeye doğrudan mı ve yakından mı yoksa kişisel ve dolaylı olarak mı sebep olduğumuz şeklindeki ahlaki açıdan alakasız faktörlere yanıt veren daha duygusal beyin süreçleri tarafından üretildiğini gösterir. Diğer yandan, Sonuçsalcı kararlar verme lehine ahlaki sezgilerimiz (beş kişiyi kurtarmak için birine zarar vermeniz gerekir gibi) ne kadar toplam iyilik miktarı için ne kadar zarar verildiği gibi ahlaki açıdan ilgili faktörlere yanıt veren daha rasyonel süreçler tarafından üretilir.

Sonuç olarak, bu çalışmaların gösterdiğine göre Deontolojik sezgilerden kuşkulanmalı ve Sonuççu sezgilerimize daha yakın durmalı ve sıcak bakmalıyız. O halde denilebilir ki, söz konusu bu çalışma belirli bir ahlaki teoriyi, yani Sonuçsalcılık’ı desteklemektedir. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Peter Singer gibi Sonuççular Greene’in yaklaşımından epey memnun ve hevesliler. Singer, elde edilen bu bulguların evrimsel psikoloji ışığında anlamlı olduğunu savunuyor: Evrimsel uyum sürecine elverişli olduğu için yaygın duygusal tepkiler geliştirdik, fakat evrimsel açıdan uyum sağlayabilir olan ile ahlaki olarak doğru olanın birbirine paralel olduğunu düşünmek için bir neden yok. Ama diğer psikologlar ve sinirbilimciler, Greene’in yaklaşımının, filozofların sahasında bulunan sorulara yanıt bulmaya yönelik bilimsel bir yöntemin başlangıcı olduğunu düşünür.

Fakat Greene’in elde ettiği bulguları, Sonuççuluk lehine herhangi bir bilimsel destek anlamına gelmez. Ahlaki sezgilere dair felsefi açıdan kayda değer bir şey de söylemezler. Harvard’da görevli olan felsefeci Selim Berker, buna yönelik güçlü ve açıklayıcı bir argüman olarak ileri sürdü. Greene’in ileri sürdüğü argüman, bir vakayı kişisel yapan faktörlerin (yani nispeten duygusal beyin süreçleriyle etkileşim içinde olan ve genellikle deontolojik sezgilere yol açan faktörlerin) ahlaki açıdan alakasız (ilişkisiz ve konu dışı) olduğunu; ayrıca nispeten kişisel olmayan senaryolarda beynin tepki gösterdiği faktörlerin (yani akıl yürütme becerilerini devreye sokan ve sonuçsalcı sezgiler üreten faktörlerin) ahlaki açıdan alakalı (ilişkili ve alakalı) olduğunu varsayıyor. Fakat söz konusu bu varsayımların kendileri, tam da ileri sürülen argümanın karşı çıkması gereken türden ahlaki sezgilerdir.

Deontologlar, (kendi) mevcut sezgilerinin yanıt ve tepki verdiği faktörlerin aslında ahlaki açıdan ilişkili olan faktörler olduğunu iddia ederek durumu tersine çevirebilirler. Sonuççular ile deontologlar arasındaki var olan tartışma ve anlaşmazlık da tam olarak budur, yani bir vakanın veya olayın hangi yönlerinin ahlaki açıdan ilişkili olduğu (yani ahlaki açıdan belirleyici ve etkili olduğu). Etik’e yönelik yapılan bilimsel saldırılarda diğerlerinden daha baskın olan ve ön plana çıkan sinirbilim, var olan tartışmalara hiçbir katkıda bulunmaz. Tüm işi yapan, kişisel’ vakalar ile deontolojik sezgiler ve “kişisel olmayan” vakalar ile sonuçsalcı sezgiler arasında ilişkidir.

Diğer yandan, evrimsel psikolojinin ileri sürdüğü argümanlar da Sonuççuluğu desteklemez. Evrimsel baskı mekanizmaları, hem deontolojik hem de sonuçsalcı olan insan beyninin her bölgesini ve sürecini şekillendirir. Etik alanında ahlaki sezgilere başvurmaya karşı çıkan bilimsel argümanlar, ne spesifik olarak bilimsel ne de spesifik olarak sağlam argümanlardır.

İronik bir şekilde, filozofların etikte sezgileri başvurma biçimlerine karşı çıkan sağlam argümanlar vardır, fakat bu argümanlar yine felsefeden gelmektedir. Bunlardan ilki; farklı insanların aynı vakaya yönelik farklı sezgilere sahip olmaları gerçeğine dayanır. Böylesi bir durumda ne yapmalıyız? Buradaki farklılık bir olasılık meselesi olduğuna göre, niçin sezgilerin doğruya işaret ettiğini düşünelim ki? Bu soruların basit bir yanıtı yok. Problem yalnızca insanların aynı fikirde olmaması değil, aynı zamanda, farklı sezgilerinin aynı yargıya ulaşması veya aynı otoriteye sahip olmasıdır. Görünüşe bakılırsa sezgilerimizin yapabileceği en fazla şey; “hakkında veya ilişkili” oldukları gerçeklere dair değil de bize kendimiz ve kendi düşünme biçimlerimize dair bilgi vermektir. Rutgers’ta görevli olan felsefeci Stephen Stich bu duruma, “bilişsel çeşitlilik” itirazı ismini vermiştir.

Sezgilerin ne zaman doğru olduğunu söylemenin bağımsız bir yolu olsaydı, bu ahlaki sezgilere başvurmanın önünde bir engel teşkil etmezdi. Ancak böyle bir yol yok; şayet olsaydı ilk bakışta sezgilere ihtiyacımız olmazdı. California Üniversitesi’nde çalışan felsefeci Robert Cummins buna “kalibrasyon itirazı” diyor. Eğer ahlaki durumlara dair elimizde cevap anahtarımız ve anahtarın gerçekten doğru cevaplar içerdiğini gösterecek sağlam bir teorimiz olsaydı, belirli türden sezgilerin (ve hatta belki de sezgi esnasında başvurduğumuz bilişsel yetinin genel güvenilirliğininin) elimizdeki cevap anahtarı ile uyuşup uyuşmadığını test edebilirdik. Ama diğer yandan, eğer doğru olduklarına yönelik elimizde bir cevap anahtarımız ve kanıtımız olsaydı, bu sefer de sezgiler artık o kadar önemli olmazdı. Çünkü böylesi bir durumda, çözmelerine ihtiyacımızın olacağı hiçbir problem olmazdı. Her halükarda, ahlaki teorileri test etmek veya değerlendirmek için ahlaki sezgileri kullanmayı gerekçelendirecek bir açıklamaya sahip olmak bir yana, herhangi bir ahlaki vaka için elimizde kullanabileceğimiz bağımsız bir cevap anahtarımız dahi yok.

Şaşırtıcı bir şekilde, bu itirazlara cevaplamaya yönelik felsefecilerin takındığı genel tutum, etikçilerin ahlaki sezgilere güvendiğini veya bel bağladığını reddetmek olmuştur. Ancak Tufts’ta görevli olan felsefeci Avner Baz’ın da işaret ettiği gibi, bilişsel çeşitlilik ve kalibrasyon itirazları, bu filozofların tam neyin peşinde olduklarını tekrar düşünmeleri için yeniden formüle edilebilir. Harvard’da çalışan T.M. Scanlon’un sözünü ettiği üzere, etik alanında çalışma yapmanın (yani etik yapmanın!) bu yolunu savunmaya çalışan filozoflar için en makul yol, vakalara yönelik verdiğimiz yanıtların en doğru şekilde, onların kararlar (yargılar) olarak ele alındığında anlaşılabilir olacaklarını göstermektir. Aynı matematik ve gündelik yaşamda aldığımız kararlar gibi.

Etikçiler böyle bir argümanı ortaya koyana dek etiğe dair tüm çalışmaların durması mı gerek? Asla. Etik (alanında çalışmalar) birçok farklı şekilde yapılabilir. Mesela, Aristoteles, sezgilere başvurmayan bir etik teori geliştirmişti. Ve en azından Sokrates’in ironik diyaloglarından bu güne dek, filozoflar diğer filozoflar ile onların mekanında bir araya gelerek ve onlara kendi çelişkilerini, şüphe taşıyan noktalarını ve belirsizliklerini göstermeye çalışarak etik (alanında çalışma) yapmışlardı. Böylesi bir etik, temel ahlaki gerçekleri yönelmekten ziyade John Rawls’un “Ortak Paydaya Dayalı Delil” (proof from common ground) dediği şeye odaklanır. Bu biraz kısıtlayıcı görünse dahi, bize yüklediği görev ve sorumluluğun ilk bakışta göründüğünden daha fazla olduğunu düşünüyorum.


Michael Mitchell -“Science has next to nothing to say about moral intuitions“, (Erişim Tarihi: 31.01.2022)

Çevirmen: Taner Beyter

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, epistemoloji, din felsefesi, metafelsefe ve siyaset felsefesi ile ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Bir Köpek Gibi Ölmek – Joseph Pierre

Sonraki Gönderi

Bertrand Russell ve ‘Herkes İçin Felsefe’ Meselesi – Laura D’Olimpio

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü