A lithograph of David Hume by Antoine Maurin, 1820, via the NYPL Digital Collections.
1.5K Okunma Sayısı
23 dakika okuma süresi
6 Eylül 2025

David Hume (Felsefe Sözlüğü)

Giriş

David Hume (1711-1776), Aydınlanma Çağı’nın İskoç filozof, ekonomist ve tarihçisiydi. İskoç Aydınlanmasının önemli bir figürü olmanın yanında; John Locke ve Piskopos George Berkeley’nin yer aldığı İngiliz Empirizm hareketinin üç büyük figürlerinden biriydi.

Bir ateist ve şüpheci olarak da Descartes, Leibniz ve Spinoza’nın Rasyonalizmlerinin ateşli bir muhalifiydi. Tüm zamanların en büyük İngiliz filozofu olarak anılması ile birlikte kendinden sonraki filozoflar üzerinde de büyük bir etki yaratmıştır. Kant ve Schopenhaur’dan Mantıkçı Pozitivistler ve 20. yüzyıl Analitik filozoflarına kadar geniş bir yelpazede bu etkisi sürmüştür. Etkisi felsefeyi de aşarak diğer alanlara ulaşmıştır, buna örnek olarak Einstein’ın Hume’un kuşkuculuğundan etkilenmesi örnek verilebilir.

Hume’un felsefi eserleri bugün bile son derece modern, zorlayıcı ve kışkırtıcı olma özelliklerini devam ettirmektedir. Fakat kendisi, ilerleyen yaşlarında felsefeden büyük ölçüde uzaklaşarak ekonomiye ve diğer büyük tutkusu olan tarihe yönelmişti. Ayrıca yaşadığı dönemde daha çok bu yönleriyle tanınır hale gelmişti.

Yaşamı

Hume, 26 Nisan 1711’de İskoçya, Edinburgh’ta Lawnmarket’taki kiralık bir dairede dünyaya geldi. Babası, avukat Joseph Home ve annesi de aristokrat Katherine Lady Falconer’dı. 1734 yılında “Home” kelimesinin İskoç lehçesindeki zor telaffuzdan dolayı adını “Hume” olarak değiştirdi.

Çocukken bile oldukça iyi okumalar yapardı ve Grekçe ve Latince konusunda sağlam bir temeli vardı. Hiç alışık olunmadık bir biçimde daha on iki yaşındayken (belki on yaşından bile küçük olma ihtimali var) Edinburgh Üniversitesi’ne kaydoldu. Fakat oradaki profesörlere herhangi bir saygı duymuyordu bu nedenle de buradaki gelecek vadeden hukuk eğitimini yarıda bırakarak felsefe ve genel öğrenim alanlarında çalışmaya yöneldi. 18 yaşları civarındayken, ileriki on yıl boyunca çalışmalarını yoğunlaştıracağı bir “felsefesi keşif” yaptı ve bu keşif nerdeyse onu sinir krizi geçirmeye kadar götürecekti. Bu keşfin ne olduğu günümüzde bile gizemini korumaktadır.

Geçimini sağlayabilmek adına Bristol’de bir tüccarın ofisinde çalışmaya başladı, ardından 1734’te Fransa’nın Anjou kentine taşındı. Burada daha önce elde ettiği birikimlerini harcayarak yaşamını idame ettirirken, 1737’de (daha henüz 26 yaşındayken) başyapıtı İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme‘yi tamamladı. Eserin İngiltere’de kötü karşılanması, zayıf ve anlaşılmaz olarak değerlendirilmesi, Hume’u hemen anonim bir şekilde Giriş ya da eserin özeti niteliğinde bir yazı yazmaya yönlendirdi.

1774 yılında Ahlak ve Siyaset Üzerine Denemeler isimli eserinin yayımlanmasından sonra; yerel dini otoritereler, belediye meclisine onun ateist olduğuna dair bir dilekçe verdi ve bu durum Edinburgh Üniversitesi’nde başvurduğu göreve kabul edilmemesine sebep oldu. Bu nedenle bir yıl boyunca biri olan Annadale Markizi’ne ders vererek geçimini sağlamaya çalıştı ve Edinburgh’taki Canongate Tiyatrosu’nda çalışmaya başladı. Burada dönemin İskoç Aydınlanmasının bazı önde gelen isimleriyle tanışma fırsatı buldu.

1746’dan itibaren üç yıl boyunca, uzak bir akrabası olan Korgeneral St. Clair’in sekreteri olarak görev aldı. Bu görev kapsamında Avusturya ve Kuzey İtalya’daki diplomatik misyonlarda emir subayı olarak yer aldı ve hatta bir dönem Avusturya Veraset Savaşı’nın bir parçası olan son derece talihsiz bir askeri seferde kurmay subay olarak görev aldı. Bu dönemde, daha sonra İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma adıyla yayımlanacak olan İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Felsefi Denemeler başlıklı bir eser kaleme aldı fakat bu eseri de İnceleme’den sadece biraz daha fazla ilgi görmekle kaldı. Genç rahip arkadaşlarının, onun bir ateist olarak Kilise’nin yargı yetkisinin dışında tutulması gerektiğini savunmalarına rağmen yine de kafirlikle suçlandı ve bu nedenle de Glasgow Üniversitesi’nin Felsefe Kürsüsü için yine kasıtlı bir şekilde kabul edilmedi.

1752’de, Hukuk Fakültesi’nde kütüphaneci olarak çalışmaya başladı. Bu işten neredeyse yok denecek kadar az ücret alıyordu fakat yine büyük bir kütüphaneye erişim imkanı kazanmak onun için son derece tatmin ediciydi. Bu kütüphanede geçirdiği zaman boyunca Büyük Britanya Tarihi isimli eseri için yoğun bir çalışma sürdürdü. 1745’te yazmaya başladığı bu eser 1760 yılına kadar tamamlanamadı, bir milyondan fazla kelime içeriyordu ve Sakson krallıklarından Muhteşem Devrim’e (1688 Devrimi) kadar olan tarihsel olayları inceliyordu. Kitap, yayınlandığı dönemde çok satanlar arasına girmeyi başardı ve uzun yıllar boyunca İngiliz tarihi konusunda temel eser olarak kabul edildi. Böylece Hume, tarihçi olarak edebi bir şöhrete nihayet kavuşabildi.

1763’ten 1765’e kadar Paris’te Lord Hertford’un sekreterliğini yaptı. Bu görev sürecinde Voltaire’in hayranlığını kazandı ve kısa süreli de olsa Jean-Jacques Rousseau ile bir dostluk kurdu. 1767’den itibaren bir yıl boyunca Londra’da Kuzey Departmanı Müsteşar Yardımcısı olarak görev aldıktan sonra 1768’de Edinburgh’a geri döndü.

25 Ağustosta 1776’da, 65 yaşında vefat etti. Ölüm nedeni muhtemelen haytanın son yıllarında yakalandığı kanserdi. Naaşı, vasiyeti üzerine Edinburg, New Town’daki evini gören Calton Hill’e gömüldü. Ölümüne kadar pozitif ve sıcak kanlı kalmaya çalıştı, tanıyan herkes tarafından sevildi ve son günlerinde acı çekmesine rağmen büyük bir sakinlikle karşıladı ölümü.

Çalışmaları

Hume’un felsefi eserlerinin büyük bir kısmı, on sekiz yaşında yaşadığı ve kaynağı belirsiz olan “entelektüel aydınlanmasının” ardından gelen on yıllık bir dönemde kaleme alınmıştır. Bu on yıllık süreçte düşüncelerini kağıda dökebilmek için yoğun bir biçimde çalıştı ve nihayetinde de 1737’de, daha 26 yaşındayken İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme‘yi tamamladı. Tamamlamasından iki sene sonra da bu eseri yayımlayabildi. Ahlaki Konulara Deneysel Akıl Yürütme Yöntemini İnceleme alt başlığını taşıyan bu eser, ilk başlarda pek ilgi görmemesine karşın zamanla hem Hume’un hem de Batı felsefesinin en önemli eserlerinden biri olarak kabul görmüştür. Hume, İnceleme’yi 1748’de yayımlanan İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Araştırma ve ona eşlik eden Ahlak İlkeleri Üzerine Bir Soruşturma (1751) isimli kitaplarla geliştirmeye çalışmıştı. Fakat bu kitaplar, dayandıkları orijinal eser olan İnceleme’den daha başarılı olamamışlardır.

Hume, 18. yüzyılın üç büyük İngiliz empiristlerinden (Locke ve Berkeley ile) kronolojik olarak sonuncusu ve en uç noktada olanıydı. Kelimenin gerçek anlamıyla tam bir emprisistti. Kendisinin de ifade ettiği gibi “insan biliminin diğer bilimlerin tek sağlam temeli” olduğuna, insan deneyiminin gerçeğe ulaşabileceğimiz en yakın şey olduğuna ve de deneyim ve gözlemin her tülü mantıksal argümanın temeli olması gerektiğine inanıyordu. Mantıksal Pozitivist hareketi neredeyse iki yüzyıl önceden öngören Hume, esasen nesneler, nedensel ilişkiler, benlik vb. kavramlar hakkındaki yaygın önermelerin, kişinin deneyimleri hakkındaki önermelerle anlamsal olarak eşdeğer olduğunu göstermeye çalışıyordu.

İnsan bilgisinin tamamının iki kategoriye ayrılabileceğini savunmaktaydı: idea ilişkileri (örneğin matematiksel ve mantıksal önermeler) ve olgular (örneğin “güneş doğudan doğar” gibi dünyanın bazı olası gözlemlerini içeren önermeler); ideaların bizim “izlenimlerimizden” veya duyumlarımızdan türediğini savundu. O, Fransız rasyonalistlerinin tam karşısında durarak doğal dünya ve hatta benliğin varlığı hakkındaki en temel inançların bile akıl yoluyla kesin olarak kanıtlanamayacağını ileri sürdü, bunları içgüdüye ve geleneklere dayandıkları için yine de kabul ettiğimizi de ekleyerek kuşkuculuğa yakınsayan katı bir empirist tutumu savundu.

Fakat Hume’un Empirizm ve Kuşkuculuk anlayışı, esas olarak epistemoloji ve şeyleri bilme yeteneğimizin sınırları ile alakalıdır. Her ne kadar o, duyularımızla algıladığımız ve kendimizde temsillerini oluşturduğumuz birbirleriyle nedensel olarak etkileşime giren, bağımsız olarak var olabilen maddi nesnelerden oluşan bir dünyanın var olduğuna kesin olarak inanmış olsa da, onun savunduğu nokta, bunların hiçbirinin gerçekten kanıtlanamayacağıydı. Hume, mümkün deneyimleri aşan şeyler hakkında inançlar oluşturabileceğimizi açıkça kabul etmekteydi, ancak bu temelde bulunan herhangi bir bilgi iddiasına ise tamamen şüpheyle yaklaşmıştı.

Hume’un felsefi sistemini anlamanın merkezinde “tümevarım problemi” ve tam olarak nasıl tümevarımsal çıkarımlarda bulunabildiğimiz (yani şeylerin gözlemlenen davranışlarından, gözlemlendikleri durumdaki davranışlarına kadar süren akıl yürütme durumu) yer almaktadır. Hume, insanların, şeylerin düzenli bir şekilde davrandığına ve şeylerin davranışlarındaki kalıpların hem gelecekte hem de gözlemlenemeyen şimdiki zamanda da devam edeceğine inanma eğiliminde olduklarını belirtmiştir (bu düşünce bazı yerlerde Doğanın Tekdüzeliği İlkesi olarak da geçmektedir). Hume, bu türden bir inancın, söz konusu akıl yürütme (tümevarım) ile, yani döngüsel bir akıl yürütme olacak türden bir akıl yürütme dışında temellendirilemeyeceğini savunmuştur. Hume’un bu soruna getirdiği çözüm ise tümevarımsal çıkarımlarda bulunma yetimizi açıklayan şeyin akıl değil de, aslında doğal içgüdü olduğunu savunmaktı. Pek çok filozof bu hamleyi epistemoloji ve bilgi teorisine önemli bir katkı olarak görmüştür. 

Francis Bacon, Galileo Galilei ve Sir Isaac Newton tarafından savunulan bilimsel yönteme Hume da sağlam bir şekilde inanıyordu. Fakat, tümevarım probleminin bilime uygulanması, tüm bilimin aslında mantıksal bir hataya dayandığını göstermekteydi. Tümevarım yanılgısı, bir şey geçmişte ne kadar sık gerçekleşmiş olursa olsun, bu şeyin tekrar gerçekleşeceğinin varsayılacağı anlamına gelmediği şeklinde özetlenebilir. Ancak bilimsel yöntem tam da bunun üzerine kuruludur. Hume, ortaya attığı yanılgı geçerli olsa bile yine de bilimsel yöntemin işe yaradığı sonucuna varmak zorunda kaldı.

Tümevarım problemi ile oldukça yakından bağlantılı olan kavram da nedenselliktir. Bir şeyin başka bir şeyin nedeni olduğunu bilmemiz her zaman açık değildir. Örneğin her ne kadar gündüz her zaman gecenin ardından geliyor ve gece de gündüzün ardından geliyormuş gibi gözükse de aralarında herhangi bir nedensel bir bağlantı yoktur. Hume, nedensellik kavramımızın temelinde zihinsel bir ilişkilendirme eyleminin yattığı sonucuna ulaşmıştır. Ancak farklı yorumcular, Hume’un bu konudaki sözlerini mantıksal pozitivist bir yorumdan kuşkucu realist ya da yarı realist bir pozisyona kadar farklı şekillerde yorumlamaktadırlar.

Hume’un kişisel özdeşlik hakkındaki görüşleri de benzer bir noktadan kaynaklanıyordu. Hume’a göre, bir nesnenin özellikleri veya nitelikleri gerçekte var olan tek şeydir ve bunların özelliklerini oluşturan gerçek bir nesne ya da madde de yoktur. Bu nedenle, bir elma tüm özelliklerinden (renk, boyut, şekil, koku, tat vb.) soyutlandığında, onu hayal etmenin imkânsız hale gelmesi ile birlikte fiilen varlığı da sona erer. Hume, aynı argümanın insanlar için de geçerli olduğuna inanmaktaydı. Benliğin, süreklilik ve tutarlılık özellikleriyle birbirine bağlı ve de birbiriyle ilişkili algıların bir demeti veya derlemesinden ibaret olduğunu savunuyordu. Bu görüş, bazen “demet teorisi” olarak da geçmektedir ve de Descartes’ın “Cogito, ergo sum” iddiası ile doğrudan bir biçimde çelişmektedir.

Hume’un anti-rasyonalizmi, inanç ve bilgi teorisiyle sınırlı kalmayarak, etik dahil, pek çok alanda kendisini göstermiştir. O, “akıl, tutkuların kölesidir ve öyle olmalıdır; onlara hizmet etmek ve itaat etmekten başka görevi olamaz” iddiasında bulunmuştur. Böylece, eylemin kurulmasında aklın rolünü ciddi şekilde sınırlayarak motivasyon için arzuların gerekli olduğunu vurgulamıştır. İnsanın motivasyonu ve eylemi hakkındaki bu görüşü, Hume’un etik teorisinin temel taşını oluşturmuştu. Ahlaki veya etik duyguların içsel bir biçimde motive edici olduğunu ve eylemin sebeplerini oluşturduğunu düşünüyordu. Bu nedenle, kişinin sadece akıl ile motive olamayacağına (motivasyon için tutkular da gerekiyor) göre, aklın ahlakın arkasında olamayacağını savundu. Bazen duygusallık olarak tanımlanan Hume’un bu etik teorisi, duygusalcılık (emotivism), etik ifadecilik (ethical expressivism), yarı-realizm (quasi-realism), hata teorisi (error theory) dahil olmak üzere çeşitli bilişselci olmayan ve ahlaki nihilist etik teorilere ilham kaynağı olmuştur.

Hume, İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme adlı eserinde, meta-etik alanında büyük önem kazanan “olgu-değer problemi”ni (is-ought problem) kesin bir şekilde ortaya koymuş ve “olan”la ilgili ifadelerin temelde “olması gereken”le ilgili iddialarda bulunduğunu belirtmiştir. Hume, tanımlayıcı ifadeler (olan hakkındaki ifadeler) ve kuralcı ya da normatif ifadeler (olması gereken hakkındaki ifadeler) arasında önemli farklar olduğunu ortaya koymuştur; tanımlayıcı ifadelerden normatif ifadelere nasıl geçileceğinin hiç de açık olmadığı vurgusunu yapmıştır. Yerleşmiş kuşkuculuğuna uygun biçimde, bu tür çıkarımlarda bulunurken son derece titiz olunmasını önermiştir. “Olan” ve “olması gereken” arasındaki bu ayrışma bazen “Hume Giyotini” olarak da isimlendirilmiştir.

Bir empirist olarak Hume, her zaman deney ve gözlemlere yüzünü dönmekle ilgilenmiştir ve bu durum da onu, daha sonrasında dil felsefesi olarak tanınacak olan birtakım zor fikirlerin üzerine düşünmesini gerektirmiştir. Örneğin, bir kelimenin herhangi bir anlam ifade edebilmesi için belirli bir idea ile (kavramla) ilişkili olması gerektiğine ve bir kavramın gerçek bir içeriğe sahip olabilmesi için de gerçek deneyimlerden türetilmesi gerektiğine inanmaktaydı. Dolayısıyla, eğer böyle bir deneyim bulunamıyorsa, bahsi geçen kelimenin hiçbir anlamı yok demektir. Bundan ötürü de, düşünme (deneyimden gelen açık idelerle yapılan) ile gündelik konuşma (deneyimde gerçek bir temeli olmayan karışık idelerle yapılan) arasında bir ayrım yapmıştır.

Bu akıl yürütme onu, “Hume’un Çatalı” olarak bilinen kavramı geliştirmeye de yönlendirmiştir. Hume’a göre, ele alınan herhangi bir yeni idea veya kavram için, bunun olgusal mı (yani gözlem ve deneye dayalı olup olmadığı sorgulanmalı) yoksa idea ilişkileri mi (örneğin matematik veya mantık) olduğunu her zaman sorgulamalıyız. Eğer her ikisi de değilse, bu fikrin/ideanın hiçbir değeri ve gerçek bir anlamı yoktur, bu nedenle reddedilmelidir.

Kendisinden önce Thomas Hobbes’un yaptığı gibi, Hume da insanın özgürlüğünü; insanların, meydana gelen olayların fizik kanunlarına tabi olduğu deterministtik bir evrenin parçası olduğu yönündeki mekanist (ya da determinist) bir görüşle uzlaştırmaya çalışmıştı. Hume’un özgürlük ve determinizm arasındaki uzlaştırma çabası (bağdaşımcılık olarak da bilinen bir görüş), özgürlük (liberty, “iradenin belirlemelerine göre hareket etme ya da hareket etmeme gücü”) ve zorunluluk (necessity, “doğada gözlemlenebilen tekdüzelik; benzer nesnelerin sürekli birbirleri ile ilişkide olması) kavramlarının daha kesin bir tanımını vererek, bu ikisinin birbiri ile uyumlu olmakla kalmayıp; aynı zamanda özgürlüğün aslında zorunluluğu “gerektirdiği” sonucunu da içermektedir. Ayrıca Hume, ahlaki olarak sorumlu tutulabilmemiz için davranışlarımızın bir nedene bağlı ya da zorunlu olması gerektiğini de tartışmıştır.

Hume din üzerine oldukça çok ve sağlam şeyler yazmasına karşın dönemin baskıcı dini ortamı nedeniyle diyeceklerini kasten sınırlamak zorunda kalmıştır. İskoç Kilisesinin ona kafirlik suçlamasında bulunmak için ciddi hazırlıklar yaptığının da unutulmaması gerekir. Bütün bu nedenlerle birlikte, kendisini açık bir şekilde asla ateist olarak tanımlamamıştır ve ölümünden kısa bir süre önceye kadar da din üzerine olan pek çok eserini inkar durumunda kalmıştır; bazı eserleri ölümünden sonra yayımlanmıştır.

Ancak, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma ve Doğal Din Üzerine Diyaloglar başlıklı eserlerinde, dinin ve Hıristiyan inancının pek çok temel varsayımına açıkça saldırmaktadır. Tanrı ideasının (fikrinin) da esasında anlamsız olduğuna kanaat getirmiştir çünkü herhangi bir ideaya duyusal verilerle ulaşılabileceği fikrini zaten en başından kabul etmemekteydi. Kimilerine göre, bu onun ortaya koyduğu en iyi yapıt olmakla beraber; buradaki argümanlarının çoğu, din hakkında daha sonraki seküler düşüncenin temelini atmıştır. Bununla beraber, Hume’un en temel eğilimlerine göre, hem dini inançlara (kendi döneminin dini kurumlarının bildirdiği haline) hem de Baron d’Holdbach (1723-1789) gibi çağdaşlarının bütüncül ateizmine kuşkuyla yaklaştığı ve onun bu görüşünü en makul zeminde bir “dinsiz” olarak tanımlayabileceğimiz söylenebilir.

Hume, dünyanın varlığından Tanrı’nın varlığını çıkarsamanın imkansız olduğunu savundu çünkü onun görüşüne göre nedenler sonuçlardan elde edilemezdir. Mucizelerin (doğa kanunlarının dışına çıkan tekil olaylar olarak tanımlanabilirler) teorik olasılığının ucunu açık bırakmasına karşın; mucizelere, sadece tanıklığın sahte olması ihtimalinin, mucizenin gerçekten gerçekleşme ihtimalinden daha düşük olması halinde inanılmasının mümkün olduğunu belirtti. Fakat tarihte bunun hiçbir zaman gerçekleşmediğine dair çeşitli argümanlarını da sunmuştu.

Tanrı’nın varlığı lehine teleolojik argümana (tasarım argümanı olarak da geçmektedir; dünyadaki düzen ve amaç, ilahi bir kökeni işaret etmektedir) yönelik meşhur bir eleştiri yöneltmiştir; tasarım argümanının geçerli sayılabilmesi için, düzen ve amacın sadece tasarımdan kaynaklandığı zaman gözlemlenebilmesi gerektiğini savunmuştur (fakat biz kristal ve kar tanesi gibi bilinçsiz/akılsız süreçlerde de tasarım görürüz). Ayrıca, tasarım argümanının eksik bir analojiye (evrenin tasarlanmış/kurulmuş bir makineye benzetilmesi) dayandığını ve evrenimizin tasarlanmış olduğuna ulaşmak için farklı evrenleri deneyimlememiz (ve kıyaslamamız) gerektiğini savunmuştur. Tasarım argümanı başarıya ulaşmış olsa bile, tasarımcının Tanrı olduğunu neden varsaymamız gerektiği üzerine sorular sordu ve eğer gerçekten bir tasarımcı tanrı olsa bile bu sefer de bu tasarımcıyı kimin tasarladığını soracağımızı düşündü. Ayrıca, açıklanamayan şekilde kendi kendini var eden ilahi bir zihinsel varlığa inanmakla yetinebiliyorsak neden aynı şekilde açıklanamayan şekilde kendi kendini var eden doğal bir dünyayla da yetinmeyelim diye de sorgulamıştı.

Leibniz’in “Neden hiçbir şey değil de bir şey var? sorusuna cevap olarak verilecek tek şeyin Tanrı olduğu ve Tanrı’nın açıklama dahi gerektirmeyen zorunlu bir varlık olduğu iddiaları ile yüzleşen Hume, zorunlu varlık diye bir şeyin olmadığını ve var olarak düşünülebilen her şeyin aynı rahatlıkla var olmayan olarak da düşünülebileceğini söyler. Fakat, varoluşun bulmacasına ikna edici bir alternatif cevap önerme taraftarı da değildi. Bu türden bir sorunun cevabının, deneyimlerimize dayandırılamayacağı için zorunlu olarak anlamsız olacağı argümanına sığınıyordu.

Hume’un siyaset felsefesi, eserlerinin hem muhafazakarlık hem de liberalizm ögeleri taşımasından dolayı ve Britanya’nın iki siyasi partisi olan Whigler ve Tories’in her ikisi ile de aynı çizgide yer almayı kabul etmemesinden dolayı tam olarak tanımlanması zor bir başlıktır. Onun temel hedefi, hukukun üstünlüğünün önemini göstermekti. 1742 tarihli Ahlak ve Siyaset Üzerine Denemeler başlıklı eserinde, siyasette ılımlılığın önemine vurgu yapmıştı. Genel olarak, cumhuriyette monarşilere kıyasla yasaların daha adil uygulandığını düşünse de, Hume için önemli olan nokta, toplumun temelde sözleşmenin “sanatına” dayanan genel ve tarafsız bir hukuk sistemi tarafından yönetilmesiydi (bu görüş Sözleşmecilik (Constractarianism) olarak da isimlendirilmektedir). Basın özgürlüğünü desteklerdi, seçilen temsilcilere ve demokrasiye de sempati duyardı; fakat özel mülkiyetin doğal bir hak olmadığını (Locke gibi), ancak kaynakların sınırlı olması yüzünden haklı olabileceğini düşündüğü oldu. Ticaretin genişlemesiyle beraber gelen ekonomik kalkınmanın sosyal ilerlemeye yol açacağı konusunda iyimser görüşleri olmuştu. Ayrıca, en korkunç zulüm durumları dışında hükümetlere direniş ve devrim konularına şiddetle karşı çıktığını görebiliriz.

Günümüzde daha çok bir filozof olarak tanınan Hume, ekonomi alanında hala kullanılan birçok fikrin de mimarı sayılır. Adam Smith, pek çokları gibi, Hume’un kendi ekonomi ve siyaset felsefesi üzerindeki etkisini dile getirmişti. Hume, kusursuz bir eşitliğin tutumluluk ve çalışkanlık fikirlerini yok edeceği ve dolayısıyla, nihayetinde tekrar yoksulluğa yol açacağı nedeniyle, mülkiyetin eşit olmayan bir biçimde dağıtılması gerektiğine inanıyordu. Otomatik fiyat-nakit akışı kavramını ilk geliştiren kişilerden biriydi ve daha sonra John Maynard Keynes (1883-1946) tarafından geliştirilecek olan faydalı enflasyon teorisini ortaya atmıştı.

Hume aynı zamanda düz yazıdaki yeteneği ile de belirli bir ün kazanmıştı ve deneme türünü bir edebi tür olarak ortaya atan fikrin öncüsü sayılırdı. Jean-Jacques Rousseau, Adam Smith, James Boswell (1740-1795), Joseph Butler (1692-1752) ve Thomas Reid (1710-1796) gibi döneminin entelektüel şahsiyetleriyle kamuoyunda sıkça tartışmalara girerdi.

Ancak ebedi bir şöhrete kavuşması, onun tarihçi yönü sayesinde gerçekleşebildi. 1745 ile 1760 yılları arasında kaleme aldığı 6 ciltlik büyük eseri Büyük Britanya Tarihi, bir milyondan fazla kelimeden oluşan oldukça kapsamlı bir eserdi. Kitap, yayımlandığı dönemde en çok satanlar arasına girmiş ve uzun yıllar boyunca da İngiliz tarihi konusunda temel eser olarak okutulmuştur.


Hume Kitaplığı


Kaynak, (Erişim Tarihi: 06.09.2025)

Çevirmen: Emre Kahvecioğlu

Emre Kahvecioğlu

Emre Kahvecioğlu

Boğaziçi Fizik Öğretmenliği bölümü ile başladığı lisans eğitimine Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe bölümünde devam etmektedir. Başlıca ilgi alanları epistemoloji, etik, Alman İdealizmi, Antik Çağ felsefesi ve dil felsefesidir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Yazı

Fuat Sürmeli’ye Konuk Olduk: Halk İçin Felsefe – Taner Beyter

Sonraki Yazı

Fizikselcilik (Felsefe Sözlüğü)

Bu Yazıları Kaçırmayın

Açıklama Boşluğu Neden Nörobilimin Çözülemeyen Problemi Olarak Ele Alınmaktadır? – Magnus Wijkander

Öznel deneyimin mahrem dünyası -yani, hisleriniz,…

Altı Saniyelik Sarılma – Julian Baggini

On yıllardır Metro-Goldwyn-Mayer Stüdyoları’nın filmleri, çelenkle…