Felsefe Röportajları #5 Nebi Mehdiyev

473 Okunma
Okunma süresi: 11 Dakika

Taner Beyter: Hocam öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkürler; kendiniz ve ilgi alanlarınız hakkında bilgi verir misiniz?

Nebi Mehdiyev: Teklifinizden onur duydum. Asıl ben teşekkür ederim.

Trakya Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü öğretim üyesiyim. Temel çalışma alanlarım din felsefesi, bilgi felsefesi ve Rus düşünce tarihidir. Sondan başlarsam, çocukluğumun bir kısmı Belarusya ve Rusya’da geçti, Slav arkeolojik havzalarından birisi olan Berezina nehri kıyısındaki Bobruysk şehrinde ilkokula başladım. Rus kültürüyle bağım hiçbir zaman kopmadı, halen dahi pek çok akademisyen arkadaşım var ve bilhassa Veliki Novgorod Devlet Üniversitesinden felsefeci arkadaşlarımla birlikte Rus düşüncesinin psikanalitik yorumu üzerine çalışmalar yapıyoruz. Bilgi felsefesi, 20 yıldan fazladır üzerinde istikrarlı bir şekilde çalıştığım tek alandır. Din felsefesine gelince ise, bu alanda master ve doktora yaptım, yüksek eğitimim sırasındaki kadar olmasa da hâlâ takip etmeye çalışıyorum.

TB: Bildiğiniz gibi ülkemizde 80 civarında felsefe bölümü mevcut, ortaya konulan işlere baktığımızda akademik anlamda Türkiye’de felsefenin durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bizden filozof çıkar mı, çıktı mı?

NM: Bu bölümlerin yarıdan fazlası 2009 yılı sonrasında açıldı ve çoğu da temelde birkaç bölümün programının taklidinden başka bir şey değildir; dolayısıyla Felsefe Bölümlerini değerlendirirken sayıdan ziyade, İstanbul, Boğaziçi, ODTÜ ve Hacettepe gibi belirli üniversiteler dikkate alınmalı. Buna Marmara ve Ankara Üniversitelerinin Felsefe ve Din Bilimleri bölümleri de eklenebilir. Ayrıca, Türkiye’de bir disiplin olarak felsefenin taşıyıcı konumundaki birkaç kurum ve derneği de dikkate almamız gerekiyor. İlk sorunuza cevap olarak, bu üç temel mecrayı göz önünde bulundurduğumuzda, Türkiye’de felsefenin belirli bir birikime ulaştığını, akademik anlamda yeterli bir noktada bulunduğunu, toplum nezdinde itibar gördüğünü ve daha geniş kitlelere yayıldığını söylemek mümkündür. Ancak ikinci sorunuza cevabım birincisi kadar iyimser olmayacaktır.

Cumhuriyet öncesini bilmiyorum, ancak 1933 Üniversite Reformu sonrasında kurulan İstanbul Felsefe’den bugüne kadar pek çok bölümün programını ve hocalarının eserlerini inceleme fırsatım oldu. Bu süreçte en dikkat çekici özellik, felsefe ile felsefe tarihi arasında bir ayırımın gözetilmemiş olması, daha açık bir ifadeyle, Türkiye’de felsefeden önemli ölçüde felsefe tarihinin anlaşılmış olmasıdır. Bu anlamda, bizde henüz filozof çıkmadığı kanaatindeyim. Elbette ki gerek İlham Dilman, Arda Denkel, Berent Enç gibi dünya çapında, gerekse de H. Z. Ülken, T. Mengüşoğlu, Teo Grünberg, İoanna Kuçuradi, Teoman Duralı gibi yurtiçinde tanınmış pek çok isim vardır; ama bunların hiçbirisi meta-felsefe ya da felsefenin belirli bir alanında özgün bir teori ortaya koymuş değildir. Benim için filozof olmanın temel kıstası, özgün ve gerçekçi bir teori geliştirmiş olmaktır. Bizden filozof çıkar mı sorusunun cevabını burada aramak lazım; eğer bu kıstasa uygun eserler üretilirse neden olmasın?

Müsaadenizle, özgün ve gerçekçi bir teorinin geliştirilmesinin imkanına dair da birkaç cümle sarf edeyim. Türkiye’deki felsefe bölümlerinde uygulanan programların tamamı siyasi tarih şemasına göre şekillenmiştir; yani geçmişten günümüze doğru seyreden bir gelişme şeklinde değerlendirilmiştir. Bunun tümüyle yanlış olduğu kanaatindeyim. Bunun yerine, retrospektif bir tedrisatın çok daha yararlı olacağını düşünüyorum; yani günümüzden geçmişe doğru seyreden semantik bir anlama çabası olarak. Bir kavramın en anlaşılır hali, tedavüldeki halidir. Şimdi, sözgelimi “akıl” kavramının tedavüldeki halini göz ardı edip Skolastik dönemdeki ifade biçimlerini tedris ederseniz, ne siz bir şey anlarsınız ne de öğrencileriniz. Bir başka örnek, “arkhe” kavramı ya da sorunu; günümüzde cari olan basit ve bileşik madde, mineral, parçacık vs. kavramları bir tarafa bırakarak evrenin temel unsuru üzerine kafa yormayı entelektüel bir anakronizm olarak görüyorum; ve yine İstanbul Felsefe’nin Türkiye’de felsefe kültürüne en büyük zararının, istatistiksel olarak Türkiye’de felsefecilerin önemli bir kısmının İlkçağcı ya da İngiliz empiristi ve bunun uzantısı konumundaki siyaset felsefecisi olmasıdır. Netice itibariyle, özgün ve gerçekçi bir teorinin, ancak metodolojik anlamda cari sorunlar üzerine çalışmanın ve günümüzden geçmişe doğru seyreden bir kavramsal arayışla mümkün olabileceğine inanıyorum.

TB: En çok ilgilendiğiniz alanlarının epistemoloji ve din felsefesi olduğunu biliyoruz hocam. Din felsefesini ve epistemolojiyi sizin için daha çekici kılan şeyler nelerdir? Bu alanla ilgilenmek isteyen genç felsefecilere neler önerirsiniz?

NM: Baştan şu kavramsal analizde birleşelim. Epistemoloji kimi felsefeciler için salt ilgi alanı olabilir, ama felsefenin periferik alanlarında çalışma yapanların da mutlaka epistemolojiden beslenmesi gerekir. Temel düzeyde epistemoloji aşinalığı olmayan bir kimsenin felsefeyle uğraşması karşılıksız bir çabadan başka bir şey değildir ve ne yazık ki ülkemizde epistemolojiyi sözgelimi tıbbın bir alt dalı olarak sanan “felsefeciler” bile vardır. Dolayısıyla, epistemoloji, felsefenin kapısı demektir ve bu kapı dışında felsefenin başka bir girişi yoktur.

Diğer taraftan, bir önceki sorunuzun cevabında dilim döndüğünce açıklamaya çalıştığım üzere, epistemoloji sözcüğünü duyup da idrak edemeyen felsefecilerimiz de vardır: bilgi felsefesi dersini Thales’ten başlatıp Platon’a gelmeden bitiren hocalar, bunların öğrencileri, öğrencilerin öğrencileri vs. vardır. Wittgenstein’ın Platon ismini bilmediği fıkrasını ilk duyduğumda şaşırmıştım; ama şimdi sırf bu yüzden kendisine büyük bir saygı duyuyorum. Bilgi ve türevlerinin neliğine ilişkin soruların cevabı İlkçağda ya da İlahiyat kökenli felsefecilerin düşündüğü gibi Ortaçağda değildir, bizim muhitimizdedir. Bundan dolayı benim için epistemoloji, kendi doğum tarihimle başlar, ondan öncesi sadece felsefe tarihidir. Şimdi bu iki hususu, yani epistemolojinin diğer disiplinlere önceliği ve güncelliğinin lüzumunu bir arada düşündüğümüzde, çağdaş epistemolojiyi felsefenin merkezine konumlandırmak ve tali çalışmalarımızı bu merkezden dışa yayılma şeklinde anlamak gerektiğini düşünüyorum. Bu söylediklerimden hareketle, çağdaş epistemolojiyi kendim için temel bir çalışma alanı olarak belirledim.

Din felsefesine gelince, bu alan, felsefenin periferik alanlarından birisidir. Bu alanla ilgim ise dinî epistemoloji düzeyindedir. Epistemolojiden bağımsız bir felsefe alanı düşünemediğim için, din felsefesini de kendi kendine yeten bir alan olarak göremezdim. Tabii ki din felsefesi epistemolojiden daha çekici bir alandır; nihayetinde, tartışmanın sonucu ne olursa olsun bir din olgusu ya da tabiatüstü bir güç fikri her zaman gündemde olacaktır; öte yandan, küreselleşen dünyada dinlerin bir aradalığı, bunlar arasındaki ilişkinin niteliği de din felsefesini çekici kılan hususlardır. Dahası, ülkenin siyasal atmosferine koşut olarak bizim kuşağın sorgulayıcı ruhunu (1995-2005) din felsefesi kadar tatmin eden başka bir alan da yoktu. İlahiyat hocalarının yobazlığı ile Felsefe hocalarının bağnazlığına karşı tek nefesliğimiz din felsefesiydi. Bu koşullar günümüzde hükmünü yitirmiştir. Çevremde aynı dünya görüşünü paylaştığım tek bir arkadaşım yok. Artık çoğulcu bir dünyada yaşıyoruz ve bu da yeni kuşak için çok büyük bir şanstır. Hal böyleyken, bu alanla ilgilenen genç felsefecilerine ne önerebilirim? Her şeyden önce, iyi bir felsefeci olmak istiyorlarsa, felsefe tarihinden uzak dursunlar ya da petrospektif okuma yapmaya çalışsınlar. Özelde din felsefesi alanında çalışmak istiyorlarsa temel epistemoloji terminolojisine hakim olsunlar; epistemoloji çalışacak olanlar ise, pratik tazammunları haiz düşünceler geliştirsinler, dünyayı daha yaşanabilir bir hale getirmek için çabalasınlar, zira hakikatin anahtarı sadece onların elinde.

TB: Biraz da çağdaş epistemoloji üzerine konuşmak isteriz hocam sizinle. “Bir Bilme Teorisi” adındaki kitabınızı bizde okuduk oldukça önemli bir argüman ile gerekçelendirilmiş doğru inanç’ı kanı olarak tanımlıyorsunuz, bu metninizde tam olarak neyi hedeflediniz?

NM: Yukarıda felsefenin varlığının özgün ve gerçekçi teorilere bağlı olduğunu izah etmeye çalıştım. Bu iddia, felsefeye gönül vermiş birisi olarak, benim için de geçerlidir. Bir Bilme Teorisi, böyle bir ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıktı.

Kitabın temel sorunsalı, bilişsel çıktılarımızın epistemik statüsüdür. Geleneksel doxa-episteme ya da inanç-bilgi yaklaşımının işe yaramadığı, bilhassa Gettier sonrasında açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Öte yandan, hayatımıza yön veren bilişsel çıktıların önemli bir kısmını gerekçelendirilmiş doğru inançlar oluşturmakta, ama bunları artık ne sadece inanç ne de bilgi olarak değerlendirmek mümkün gözükmektedir. Geleneksel ayırımı olduğu gibi kabul etmek absürttür, tümüyle reddetmek ise, bana göre patolojik bir durum olan şüpheciliğe götürebilir. Yeni bir bilişsel çıktı modeline ihtiyacımız olduğu düşüncesinden hareketle, kesin inanç olarak tanımladığım bilgi ile inanç arasında yeni bir kategori ihdas ettim: kanı. Kanılar, gerekçelendirme yüklü olduğu için belirli bir gradasyona da tabi tutulabilir: sözgelimi, temelselci bir iddia bağdaşımcı iddiadan, bağdaşımcı bir iddia güvenilirci iddiadan, güvenilirci bir iddia da bağlamsalcı iddiadan daha üstündür. Bilgi sadece bu iddialara temel teşkil edebilir, inanç ise girdi niteliği taşır. Burada teorinin ayrıntıları sizi yormak istemem; sadece şunu söylemekle yetineceğim: bilme teorim, inanç ve kanılarımızın bilgi olmadığını göstermekte ve böylece, bir taraftan varoluşsal anlamda tarih boyunca  inanç ve kanılarımızın “bilgi” olarak sunulmasından kaynaklanan ıstıraplarımızdan kurtulma fırsatı tanırken diğer taraftan da, entelektüel anlamda yine tarih boyunca  inanç ve kanılarımızın “bilgi” olarak sunulmasından kaynaklanan toplumsal yozlaşma, bağnazlık ve gerek beşerî gerekse de çevresel tahribatın farkına varmamıza imkan sağlamaktadır.

TB: Sormadan edemeyeceğiz hocam Tanrı’nın varlığı lehine ve aleyhine en güçlü argümanlar sizce nedir? Dini epistemoloji bize nasıl bir yol haritası verebilir sizce?

NM: Güzel bir soru. Felsefi teorilerin özgünlüğünün yanında uygulanabilir, yani gerçekçi olması gerektiğini söylemiştim. Doktora tezim Tanrı inancının rasyonelliği üzerine idi. O zaman sağlam bir teorik zemine sahip olmadığım için bu soruyu tam olarak cevaplayamamıştım. O yüzden de doktora tezimin ciddi eksiklikleri vardır. Şimdi ise, geliştirmiş olduğum bilme teorisi ışığında bu sorunuzu çok daha rahat cevaplayabilirim.

Tanrının varlığının lehinde veya aleyhindeki argümanların, “Tanrı vardır.” önermesinin epistemik statüsünü belirleme dışında hiçbir işlevi yoktur. Daha açık bir ifadeyle, söz konusu önerme, aksini düşünebildiğimiz için bir bilgi değeri taşımaz; ortada bir gerekçelendirme olgusu olduğuna göre, sadece inanç olarak da görülemez. O halde, Tanrının varlığının lehinde veya aleyhindeki iddialar birer kanıdır. Burada belirleyici olan, iddiacının kanısını hangi gerekçelendirme teorisine yaslamış olmasıdır. Kimi durumlarda bir teist ile bir atesit arasında epistemik bir eşitlikten dahi söz edebiliriz. O yüzden dinler “inanç” sözcüğü yerine “iman” sözcüğünü tercih eder. Epistemik tartışma, iman olgusunun sadece bir ayağını oluşturur, diğer iki ayağı ise pratik (ahlak) ve duyumlamadır (sanat).

Sorunun son kısmına gelince, yanılmıyorsam dinî epistemoloji modelini Türkiye’de ilk ben önermiştim: ateistik meydan okuma ve buna yönelik teistik cevaplar. Ama bu modelin temel eksiği, pozitif ateizmin epistemik statüsünün belirlenmemiş olmasıydı. Bu sebeple, eğer yeni bir dinî epistemoloji modeli önerilecekse negatif ateizmden ziyade pozitif ateizmi dikkate almalı ve buna yönelik teistik cevapları eşit epistemik müstevide karşılaştırmayı denemelidir diye düşünüyorum. Bazen bu minval üzere dinî epistemolojiyi yeniden ele almayı hayal ediyor, ama sonrasında vazgeçiyorum. Takdir edersiniz ki bir kimse, en basit hatalarını en çok yoğunlaştığı konularda yapıyor; bu yüzden böyle bir tezin başkası tarafından yapılmasını çok arzu ediyorum.

TB Ülkemizde çağdaş epistemoloji veya başka bir isimle analitik epistemoloji çalışan ve üreten sayılı isimlerden birisiniz, epistemolojiye dair yazdığınız kitapları ve derlemeleri sitemizde biz de önerdik takipçilerimize. Epistemolojiye dair geleceğe yönelik çalışmalarınız var mı planladığınız?

NB: Bunu bir teveccüh olarak kabul ediyorum. Teşekkürler. Şimdi, Bir Bilme Teorisi’nde temel bir eksikliğim var: bilme ya da öğrenme sürecinin nasıl işlediğini bilmiyorum; doğrusu bunu açıklayabilecek tek bir alan da mevcut değildir; çok yönlü bir ekip çalışması gerekiyor. Dolayısıyla, şu an zihnimde dolaşan temel sorulardan birisi, bilme sürecinin nasıl çalıştığıdır. Çalışmak istediğim konulardan birisi budur. Diğer yandan, bilme teorimin uygulama imkanlarını da görmem gerekiyor. Bu noktada tabip bir arkadaşımla “medikal epistemoloji” üzerine devam eden bir çalışmamız var; diğer yandan, birkaç öğrencimle bu teoriyi tarih disiplini üzerine de uygulamaya çalışıyoruz. Tekrar pahasına da olsa, şunu söylemeden geçemeyeceğim: bir teoriyi doğrulayan şey, pratik tazammunlarıdır, yani uygulanabilir olmasıdır.

Ayrıca, felsefe, din, tarih ve edebiyat alanlarında İngilizce ve Rusçadan çeviriler yapıyorum. Düşünüyorum da, eğer çeviriler olmasaydı, bugün bu söyleşiyi yapıyor olamazdık. İnsanlığın mirası ortaktır ve bu ortaklığın sadece çeviri aracılığıyla farkına varabiliyoruz. Her seferinde bu son çevirim desem de, ilgili metnin birisi tarafından okunacak olmasının verdiği haz beni bu kararımdan vazgeçiriyor. Son olarak, İngilizceden çevrilmiş bir epistemoloji metninin tashihini yaptım ve Odoyevski’nin Rus Geceleri’nin çevirisini tamamladım.

TB: Öncül Analitik Felsefe Dergisi olarak çalışmalarınızı uzun zamandır yakından takip ediyoruz ve dergimiz hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyoruz açıkçası. Bize yönelik eleştiri ve tavsiyeleriniz nelerdir?

NB: Düşüncenin toplumsallaşmasının tek aracı ekip çalışmasıdır; bu bakımdan Derginizin düşünce hayatımızda özel bir yeri vardır; belki semeresini çok kısa zamanda göremeyebilirsiniz, ama uzun vadede kesinlikle büyük bir iş başardığınıza hepimizin tanıklık edeceğinden eminim. Analitik düşünme tarzı, belki düşünmenin tek mümkün yolu değildir, ama kesinlikle en sağlıklı yollarından birisidir. Bu düşünme tarzını merkeze aldığınız ve entelektüel dünyamıza sunduğunuz katkıdan dolayı şahsınızı ve ekibinizi can-ı gönülden kutluyorum.

Nebi Mehdiyev

Prof. Dr. Nebi Mehdiyev’in yayınlanmış kitapları ve makaleleri:

  • (ed.) Çağdaş Epistemolojiye Giriş, İstanbul: İnsan Yayınları, 2011
  • Bir Bilme Teorisi, İstanbul, Dergah Yayınları, 2019.
  • “Gettier Sorununa Alternatif Bir Yaklaşım: L. Zagzebski’nin Erdem Epistemolojisi”, Çağdaş Epistemolojiye Giriş, ed. Nebi Mehdiyev, İstanbul: İnsan Yayınları, 2011, s. 105-117
  • Çağdaş Din Felsefesinde Epistemolojik Yaklaşımlar ve Tanrı İnancının Rasyonelliği, İstanbul: İSAM Yayınları, 2008. İkinci baskı 2014
  • “Kritika Zapadnogo Vospriyatiya Russkoy Mysli” (Критика западного восприятия русской мысли), Beresten, 1 (4), s. 75-80 (Ocak 2014)
  • “Muasir Qerb Felsefesinde Dini Epistemik Mövqeler ve ve Tanrı İnancının Rasionallığı”, Azerbaycan Ulusal Bilimler Akademisi İlmi Eserler Dergisi, 1/14, s. 15-124 (Ocak 2010)
  • “The Integrated Justification: A Reconciling Approach to the Internalism and Reliabilism Debate”, Azerbaycan Ulusal Bilimler Akademisi Felsefe Dergisi, 2010/1, s. 65-70 (Ocak 2010)
  • “Plantinga’nın Erken Dönem Epistemolojisi”, Filologiya Meseleleri Dergisi, sayı 2, s. 498-510 (Ocak 2008)
  • “Dini Epistemologiya”, Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mecmuası, sayı 9, s. 191-208 (Ocak 2008)
  • “Doğal Teolojinin Geri Dönüşü”, Dil ve Edebiyat, sayı 2, s. 213-216 (Ocak 2008)
  • “Süreç Felsefesi Bağlamında Bilim-Din İlişkisi ve Ian Barbour”, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 23, s. 59-75. (Ocak 2002)
  • “Petersburg ve Moskova Karşıtlığı: Rus Düşüncesinin Tarihsel İkircikliği”, International Journal of Russian Studies, sayı 4/2, s. 231-238 (Temmuz 2015)
  • “Rus Pozitivizmi”, Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi, sayı 27, s. 153-164 (Mart 2015)
  • “Gettier Sonrası Epistemolojide Descartes Odaklı Bilgi Tanımı Tartışmaları”, Felsefe Dünyası, sayı 59, s. 41-59 (Temmuz 2014)
  • “Otopoyeziz Teorisi ve Gerçeklik Sorunu”, Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi, sayı 20, s. 155-167 (Ekim 2011)
  • “Psikanaliz Bilimsel Bir Teori mi? İlham Dilman’ın Freud Yorumu”, Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi, sayı 19, s. 373-382 (Mart 2011)
  • “Türkiye’de Bilgi Felsefesi Çalışmaları”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi (TALİD), sayı 17, s. 155-168 (Ocak 2011)
  • “Plantinga’nın Dinî Dışlayıcılık Savunusunun Eleştirisi”, İslam Araştırmaları Dergisi, sayı 22, s. 95-108 (Ocak 2009)
  • “Fideizm ya da Tanrı İnancının İrrasyonelliği”, Felsefe ve Sosyal-Siyasi İlimler Dergisi, sayı 25, s. 35-49; aynı zamanda Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mecmuası içinde de yayınlanmıştır (Bakü 2009, sayı 11, s. 309-325). (Ocak 2009)
  • “Bilim ve Din”, Felsefe Ansiklopedisi, ed. A. Cevizci, İstanbul: Etik Yayınları, cilt II, s. 497-501
  • “Barbour, Ian”, Felsefe Ansiklopedisi, ed. A. Cevizci, İstanbul: Etik Yayınları, cilt II, s. 107-110

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, din, epistemoloji ve siyasetle ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Fiziksel Dizgeler, Yapılar ve Özellikler - Erwin Marquit

Sonraki Gönderi

Corona Virüsü Bazı Felsefi Soruları Tekrar Sormamız Gerektiğini Hatırlatıyor – Taner Beyter

En Güncel Haberler Felsefe Röportajları