Günümüzün Kısa Tarihi: Sanayi Devrimi ve Küreselleşme – Taner Beyter

438 Okunma
Okunma süresi: 11 Dakika

İnsanın 200.000 yıldır yeryüzünde olduğunu biliyoruz, modern insanın ise birçok tartışma olsa da üst paleolitik dönemden beri yani kabaca 60.000 yıldır ayaklarıyla toprakta gezindiğinin farkındayız. Tarihsel bir çizelgede insana dair neredeyse her şey, 1800’lerde İngiltere adında bir ülkede yaşanan bir dizi yenilik ile değişti. Tarihçiler ve düşünürler buna “Sanayi Devrimi” ismini veriyor.

Malum genetik ve fizyolojik olarak Avcı-Toplayıcı köklere sahibiz. 100.000 nesilden çok daha fazla nesildir Avcı-Toplayıcı yaşadık. Ancak sadece ortalama 500 nesildir tarıma ve yerleşik hayata dayalı bir yaşam biçimi içindeyiz, Sanayi Devrimi’nin üzerinden ise 12-13 nesil geçti. Her değişim insanların fizyolojik yapılarından, dil becerisine, cinsellik anlayışından ortalama boya, sosyal ilişkilerden beslenme alışkanlığına, yaygın hastalıklardan giyim tarzına, ortalama yaşam süresinden kültürel kurumlara neredeyse her şeyi az veya çok değiştirdi. Bu değişime bir çok akademisyen artık “küreselleşme” ismini veriyor.

Ekonomik Coğrafya derslerimde küreselleşme olgusu ve çağdaş dünyaya dair problemleri ele alırken hem pedagojik hem de tarihsel bir strateji olarak Sanayi Devrimi’nden başlamayı tercih ediyorum. Bu stratejiyle çağdaş dünyanın problemlerinin dağınık görüntüsü yerine bütünsel ve nedensel yapısının sınırları daha net görünebiliyor.

Görünen o ki Sanayi Devrimi’nden önceki süreçte, yerleşim yerlerinde kendi kendilerine yetmeye çalışan, çoğunlukla yaşadıkları yerlerde ölen ve diğer insanlardan, kültürlerden çoğunlukla bihaber yaşayan insan toplulukları vardı. Ancak artık sürekli gelişen ve hareket eden, evrenselleşmiş kültür, ekonomi, siyasetten söz ediyoruz. Peki tüm bu resimde Sanayi Devrimi tam olarak nerede duruyor? Neden başlangıç noktası olarak bu iktisadi devrim hala önemini korumaktadır?

Geçmişten Bugüne

Fırsat buldukça öğrenciler ile paylaşmaya çalıştığım bir sezgi var. İnsanlık tarihini bir bütün olarak kavramaya çalıştıkça (bunu başarmak belki de bilişsel sınırlarımızı aştığı için mümkün değildir) hissedeceğimiz türden bir sezgi bu. Antropoloji, Arkeoloji ve Tarih gibi ‘olmuş olanı’ inceleyen bilimlere yöneldikçe günümüz dünyasına hayret etmemek mümkün değil gibi görünüyor. Söylemek istediğimi biraz da açayım;

  • Kocaman büyük oda veya yarım odalar topluluğunun içine giriyorsunuz; ve daha önce hiç görmediğiniz ve görmenizin mümkün olmayacağı, geçmişte belki de yüzlerce kilometre yol kat ederek belki ulaşabileceğiniz; binlerce çeşit yiyecek ve ürün yan yana! Süpermarketleri düşünün bir an; tuz, şeker, baharat, su, ekmek, bakliyat, pirinç, çay vb hepsinin yan yana raflarda görmek geçmişte yaşayan bir insan için hayal etmesi çok zor bir şeydir.
  • Tekerlekler üzerinde hareket eden ve içinde bir ya da birkaç insanın bulunduğu makineleri düşünün; onlar sizin emek gücünüzü asgari seviyede kullanmanızı sağlayarak azami seviyede hareket ediyorlar gibi duruyor. 5.000 yıl önceden gelen bir insanı Ankara Kızılay’a ışınladığımızı hayal edin bir an.
  • Parmağım ile ışık ve enerjiyi kontrol etmek ne kadar şaşırtıcı olurdu geçmişteki insanlar için. Bir tuş ile ışık kontrolü mümkün istediğin zaman aydınlık ve karanlık olabiliyor evin veya istediğin zaman ısınman için yine bir tuş yeterli.

Bir Devrimin İtici Güçleri

Sanayi Devrimi nasıl gerçekleştiği ve sonuçlarının ne olduğu bu soruya verilecek en tatminkar cevabı içeriyor gibi duruyor. Freyer’in yaptığı gibi Sanayi Devrimi’nin doğumunu altı evreye ayırmayı makül görüyoruz. (Freyer: s.12)

Dokuma Sanayi Dalgası (1775’lerden itibaren): El işçiliği bilen küçük zanaatkarların etkisi olmuştur, Arkwrigth’ın pamuk eğirme makinesi yapması, Cartwright’ın mekanik dokuma tezgahı icat etmesi ve Watt’ın buhar makinesi icat etmesi bu ilk dalganın ana omurgasını oluşturmaktadır.

Demir-Çelik Dalgası (1800’lü yılların tamamına yayılmıştır): Organik maddelerden yapılan ve büyük kısmı Uzak Doğu’dan sömürge ve ticaret yoluyla getirilen malzemelerin yerine evrensel bir madde alıyordu: demir ve çelikler!

Ulaştırma Çağı Dalgası (1825’lerden itibaren): Stephenson’ın lokomotif üzerine yaptığı icatlar bu dönem için oldukça önemlidir. Zamanla trenlerin kullanılması sanayi için gerekli hammaddenin her yere taşınabilmesi ve sanayi ürünlerinin her yere götürülebilmesine olanak sağlamıştır. Bu dalgadaki ulaşım devrimi Sanayi Devrimi’nin yaygınlaşması ve evrenselleşmesi için merkezi önem taşır.

Kimya Çağı Dalgası (1850’lerden itibaren): Gelişen ulaşım ve sanayi kollarının teorik ve bilimsel altyapısı bu çağda yer almıştır. Kimyadaki ilerlemeler ile yeni sanayi kolları doğuyordu.

Elektrik Sanayisi Dalgası (1800’lü yılların tamamına yayılmıştır): Bu dalgadaki değişim daha önceki söz ettiğimiz tüm dalgaların üzerinde muazzam bir etki yaratmıştır. Elektrik ile hem üretim hem de ulaştırmada çığır açan yeni teknikler denenmeye başlanmıştır.

Benzin Motoru Çağı Dalgası (1890’lardan itibaren): Otomobil ve uçakların gelişimi için en önemli yenilikler bu dönemde yaşanmıştır. Bu ulaşım yeniliği kendine uygun kent ve yaşam alanını var etmek için bulunduğu lokasyonu da değişime zorlamıştır: yollar ve daha planlı şehirler.

Schumpeter gibi evrimci iktisatçılar değişim ve yenilik döngülerini yani inovasyonların itici gücünü anlamışlardı. O yukarıdaki sınıflandırmamıza benzer bir şekilde, bunu Marx’ın da fark ettiğini ekleyerek, 3 önemli uzun dalga yenilik döngüsünden söz ediyordu;

  • Buhar makinesinin etkisiyle Kondratiyef (1787-1842)
  • Demir yollarının tetiklediği Kondratiyef (1843-1897)
  • Elektirifikasyonun tetiklediği Kondratiyef (1897-1940)

Daha sonra dördüncü dönem otomobil, beşincisi ise bilgi- iletişim ile ilişkilendirildi. (2)

Bu değişim ve yenilik döngüleri yaşanırken ‘sıradan insanlar’ için tarım için toprağa bağlılık yok olmaya başlamıştı, böylece toprak sahibi olan efendiye bağlılık da sorgulanabilir bir hale gelmişti. Diğer yandan kimya çağının etkisiyle kimyasal gübreleme ile değişim zaten bir süredir yaşanıyordu. Bu değişimin yarattığı basınç ile (ki bir diğer küresel basınç 1990 yılında SSCB’nin dağılması olacaktır) toplumsal tabakalar değişime zorlanıyordu. Köylerde artan işsizlik ile insanlar kentlere iş bulmak umuduyla göçüyor ve kadınlar ile çocuklar ucuz iş gücü sebebiyle ilk büyük modern sınıfın doğumuna eşlik ediyordu: “Sanayi İşçileri” sınıfı. Karl Marx şüphesiz ki bu değişimi gözlüyor, gözleri önünde değişen dünyaya bakıyor ve kırsal alanda tutunamayıp kentlere göç etmek zorunda kalan, hiçbir güvencesi olmayan, çoğunlukla günde 14 saat çalışan, kolayca işten atılan ve kötü çalışma koşullarında yaşamını geçirirken giderek sayıları artan bu üretici sınıfın dönüştürücü gücünden etkileniyordu. O, Komünist Manifesto’yu yazdıktan 1 ay sonra öngörüsü gerçekleşecek ve 1848 Devrimi yaşanacaktı: Marx’ın değimi ile ilk modern sınıf çatışması örneğiydi bu. Peki Sanayi Devrimi sonucunda ne oldu? Onlarca değişim tespit edilebilir ancak biz başlıca 10 başlıktan söz etmek istiyoruz:

  • Yeni toplumsal sınıflar oluşmaktaydı: özellikle “Sanayi İşçileri” sınıfı olarak “proleterya” niceliksel olarak sürekli büyüyordu.
  • Temel besin ihtiyaçlarının üretimi hızlandı. Yaşam standardında geçmişe kıyasa iyileşmeler yaşandı.
  • Doğum oranları patladı ve sağlık sisteminin gelişimi ile ölüm oranları düşmeye başladı.
  • Ortalama yaşam süreci uzadı.
  • Modern kentler doğdu ve büyük göç dalgaları yaşandı.
  • Üretici güçlerin gelişimi ile iktisadi yapı değişti, modern kapitalizm oluşmaya başladı.
  • Değişen iktisadi yapı yeni toplumsal sınıfların doğuşuna sebep oldu. Yeni toplumsal sınıfların ve yapının farklı eğilimlerinin yeni siyasi temsiliyetleri olarak modern ideolojiler doğdu. (Anarşizm, Muhafazakarlık, Sosyalizm ve Liberalizm vb.)
  • Teknolojik, mimari ve kültürel değişim hızlandı. Eğitim anlayışı geleneksel kabuğunu kırdı. Hukuki yapı kökten değişmeye başladı.
  • Değişen toplumsal, iktisadi ve siyasal yapıya uygun felsefi ve entelektüel disiplinler doğdu.
  • Bilimsel düşünce kurumsallaşmaya başladı. Modern üniversitelerin sayısı artmaya başladı. Ve daha nice değişimler yaşandı. Sanayi Devrimi’nin neden Fransa’da değil de İngiltere’de yaşandığı başka bir yazının konusu olsun.

Fransız Devrimi sonrası dönemde askere alınan Fransız köylüleri için, işgal etmek için ayak bastıkları Avrupa ve Afrika’daki yerli halklardan daha az okuma yazma bildikleri söylenir. (Toprak işlerinde çalışan köylü erkekler için 40 kadınlar için 30’lu yaşlar yaşlılık dönemine yaklaşıldığı anlamında halk deyişleriyle ifade edilirdi). Köylü ayaklanmalarının ne zaman siyasal sağdan sola doğru bir karakter taşımaya başladığını kestirmek için sanırım 1848’e kadar beklemek gerek. Çünkü bir çok sosyalist teorisyenin ifade ettiği gibi burjuva iktisadının toprak üzerinde ve dolayısıyla köylü üzerindeki etkisi ancak eski feodal ilişkilerin son bulmaya başlayacağı 1848 döneminden sonra mümkün olacaktı. Diğer yandan toprağın, zenginliğin ve iktisadi gelişmenin ana kaynağı olduğunu düşünen Fransız Fizyokratları unutmamak gerekir. Sanayi Devrimi’ne görece daha müsait olan Fransa’da gerçekleşmemiş olmasının sebeplerinden biri olarak Fransız Fizyokratlarının toprak vurgusu üzerine gelişen iktisat anlayışlarının, sanayi ilişkilerini ikinci plana itmesi mevcut yorumlardan biri. Açık ki Fizyokratların iktisadi anlayışları Fransa’daki yönetici kadroyu etkilemişti; ancak bu kanıtlanabilir bir sav değil. Sonuç olarak bu devrim İngiltere’de yaşandı.

Küreselleşme İle İlişki

Sanayi Devrimi ile başlayan süreç bugün Küreselleşme başlığı altında devam eden sosyolojik bir gerçekliğe denk düşüyor. Kimileri bu sürecin adını artık Postmodernizm ve Post-truth kavramları ile beraber anmayı tercih ediyor. Küreselleşmenin ne olduğu epey tartışmalı ancak bu kavramın tarihsel bir gerçeklik olduğu konusunda neredeyse herkes hemfikir: Sanayi Devrimi ile daha keskin bir hal alan ve sürekli değişen bir dünya.

Küreselleşme olgusu en keskin çıkış noktalarından birini 2.Dünya Savaşı sonrasındaki farklılaşan ve Sanayi Devrimi’nin birikiminin çok ilerisine taşınan teknolojik, ekonomik ve siyasal çizgide yakalamıştır. 2.Dünya Savaşı sonrasında yeryüzünün değişen siyasi yapısı ve bununla beraber 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması literatürde önemli bir yer kaplamaktadır. Çift kutuplu dünyanın sona ermesiyle kapitalizmin yeryüzüne daha rahat yayılma imkanı bulması ve 1990’lı yıllardan itibaren teknolojik gelişmelerin daha da hızlanması, dijitalleşme, tüketim toplumu gibi kavramlar küreselleşme tartışmalarından doğmaktaydı. Artık bu olgunun çizgileri belirginleşmişti: piyasa ekonomisiyle birbirine bağlanan, siyasi anlamda bir ‘başına buyrukluğun’ olmadığı, kültürel anlamda bütünleşen bir dünya resmi. Küreselleşme yeryüzünde yaşanan sürekli değişimi ve bu değişimin günümüzdeki yansımalarını konu alıyordu. Şüphesiz ki bu süreçte küreselleşme çok çeşitli ve farklı olguları bir araya getirmişti. Küreselleşme sadece coğrafyayı değil iktisat, işletme, sosyoloji, siyaset bilimi, din ve dil bilimi gibi farklı disiplinleri de ilgilendirmektedir. Bu nedenle küreselleşme hakkında çeşitli tanımlar ve paradigmalar gelişmiştir. Farklı disiplinler küreselleşmeyi farklı tanımlamaktadır:

İktisatçı Rodrick’ göre “Uluslararası mal, hizmet ve sermaye piyasalarının bütünleşme süreci”, teolog Beyer’e göre “Yeni küresel bir kültürün yaratılması”, sosyolog Robertson’a göre “Küreselleşme, hem dünyanın küçülmesi hem de dünyadaki bilincin bir bütün olarak yoğunlaşmasıdır.”, siyaset bilimci Steger’e göre ise “Geleneksel siyasi, kültürel ve coğrafi sınırları giderek aşan yeni toplumsal ağların ve faaliyetlerin yaratılması ve mevcut olanların çoğaltılması sürecidir“.

Küreselleşmeye dair üç farklı pozisyon mevcuttur. Bunlar literatürde Aşırı Küreselleşmeciler, Şüpheciler ve Dönüşümcüler olarak bilinmektedir.

Aşırı Küreselleşmeciler: Aşırı Küreselleşmeciler; bu yaklaşımı savunanlar kendilerini liberal olarak tanımlamakta ve küreselleşmenin vazgeçilemez-mutlak bir gerçeklik olduğunu, geri döndürülemez bir doğrusallık içerdiğini savunmaktadır. Küreselleşmenin bir nimetler birikimi olduğunu, liberal kapitalizmin bu sürecin lokomotifi olduğunu benimserler. Ekonomik anlamda ülkeler arasında hiçbir sınır olmaması gerektiğini, piyasanın küreselleşmeyi yönettiğini (veya yönetmesi gerektiğini) ve artık bu süreçte ulus-devlet anlayışının aşındığını savunmaktadırlar. Küreselleşmenin demokrasiyi yer küreye yaydığını düşünmektedirler.

Şüpheciler: Şüpheciler; bu yaklaşımı benimseyen kitle kendi içerisinde geniş bir çeşitlilik içermektedir. Gerek sosyalist-marksist kesim, gerekse muhafazakar- milliyetçi kesimi içerisinde barındırmaktadır. Bu yaklaşımın argümanları da içerisindeki çeşitlilikle paraleldir. Bir grup şüpheci küreselleşmeyi emperyalizmin 21.yy’daki yeni biçimi olarak görüp, gelişmiş Kuzey’in geri kalmış Güney’i sömürme aracı olarak tanımlamaktadır. Diğer grup şüpheciler ise küreselleşme ile ülkelerindeki yatırımcıların-işverenlerin geri kalmış ülkelere kaçarak işsizlik ve sermaye kaybına neden olduğunu, kültürlerinin yozlaştığını savunmaktadırlar. Off-shore bankacılık, göçmen krizleri, küresel hastalıklar, Afrika’nın durumu, ekolojik yıkım vb örnekler vererek bu sürecin değiştirilebilirliğinden söz ederler.

Dönüşümcüler: Bu görüşü benimseyenler radikal bir duruş sergilememektedirler. Küreselleşmenin hem iyi ve yararlı tarafının olduğunu hem de düzeltilebilir yanlış ve hatalı tarafının olduğunu düşünmektedirler. Küreselleşme ile insan hakları ve demokrasi gibi kavramların yeryüzüne yayıldığını, Güney’in küreselleşmeyi iyi kavramasıyla Kuzey’e yetişebileceğini savunmaktadırlar. Dönüşümcülere göre eğer adil ve yararlı bir şekilde yönetilirse küreselleşme tüm dünyanın yararınadır. Yalnız küreselleşmenin çevre kirliliği, küresel ısınma, tekelleşme, insan ve hayvan hakları gibi belli başlı konularda eksik bir duruş sergilediğini ve bunun düzeltilmesi gerektiğini düşünmektedirler.

Küreselleşme Sürecinin İçeriği

Küreselleşme sürecinin belli başlı 3 kolu vardır; Ekonomik Küreselleşme, Sosyo-Kültürel Küreselleşme ve Siyasi Küreselleşme. Bu 3 konu birbirini tamamlar nitelikte olup küreselleşme olgusunun bütününü oluşturmaktadır.

Ekonomik Küreselleşme: Özellikle Aşırı Küreselleşmeci’ler tarafından küreselleşme sürecinin temel dinamiği olarak gösterilmekte olan Ekonomik Küreselleşme; ekonomik ve mali anlamda dünyanın birbirine kapitalist piyasa ekonomisi yoluyla bağlanması anlamına gelmektedir. Bu süreçte hiçbir ülke veya bölge ekonomisi tek başına bağımsız değildir (Venezuela, Küba, Kuzey Kore gibi ülkeler istisna durumdadır). Bilgisayar teknolojilerinin sanallığı yoluyla dünya ekonomisi belli başlı finans merkezlerinde (Frankfurt, Londra, New York, Tokyo vb.), belli başlı derecelendirme kuruluşlarının gözetiminde (Mood and Poor’s, Fitch vb.) anlık ve şimdi içerisinde işlemektedir. Küresel Ekonomi sahip olduğu bu akışkanlık, hız ve serbestlik ile karmakarışık bir hal almıştır. Uluslararası ticaret hacmi 1950’den 2011 yılına kadar 50 kat artmıştır. Uluslararası üretim; geleneksel Fordist Üretim’den Esnek Üretim modeline doğru kaymıştır. Uluslararası ticaret ve sermaye akışı 3 blok ülke arasında gerçekleşmektedir. (ABD, AB, Japonya). Bu 3’lü hiyerarşi çerçevesinde Tokyo en büyük sermaye ihracatçısı, Londra en büyük sermaye işlemcisi, New York ise en büyük sermaye alıcısı konumundadır.  

Sosyo-Kültürel Kürselleşme: Sosyo-Kültürel Küreselleşme; küreselleşme sürecinin salt beşeri ve toplumsal kısmını içermektedir. Bilindiği gibi Batı kendi içerisinde yaşadığı aydınlanma, reform ve rönesans hareketleriyle ön plana çıkmış, ürettiği modernizmi 20.yy’da tercih edilebilir tek seçenek olarak dünyaya sunmuştur. Modernizm olgusuna alternatif üretemeyen Batı dışındaki dünya modernizme yönelmiştir. Batı ürettiği modernizm ile kültürel anlamda tek odak noktası olmaya başlamıştır. Kültürel anlamda bu ön plana çıkış, ekonomik, siyasal ve bilimsel olarak da desteklenmiştir ve Batı kültürü dünyaya egemen olmaya başlamıştır. Tabi ki bu süreçte küyerelleşme gibi farklı tepkiler ya da batı kopyaları ortaya çıksa da Sosyo-Kültürel Küreselleşme, Batı odaklı bir gelişme göstermiştir. 1999 yılındaki Seattle gösterilerinin kopardığı fırtına kültürel bir içerik de taşıyordu.

Siyasi Küreselleşme: Siyasi küreselleşme konusundaki tartışmalar devlet kavramının kimliğinin ve geleceğinin ne olacağı üzerindir. Modern devlet; ulus kavramı üzerine kurulmuştur; bu süreçteki tartışma konusu da modern ulus-devlet kavramı üzerinedir. Aşırı küreselleşmeciler ulus-devlet kavramının aşındığını ve giderek etkisini yitirdiğini savunurken, şüpheci kesim ise ulus-devletin hala önemini koruduğunu savunmaktadır. Her ne kadar 2 tarafın da haklı olduğu yönler olsa da ulus-devlet hala önemini korumaktadır. Bu tartışmaların altında yatan yeni soru şudur; küresel kentler mi yoksa Çok Uluslu Şirketler mi, ulus-devletlere rakip olmaktadır?

Kaynakça

  • (1) Hans Freyer, Sanayi Çağı, çev. Bedia Akarsu & Hüseyin Batuhan, Doğu Batı Yayınları, 2014.
  • (2) Kurz D., Heinz, İktisadi Düşünce Tarihi, çev. Hüsnü Bilir & Ekin Değirmenci, Heretik Yayınları, s.155.

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, din, epistemoloji ve siyasetle ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Nozick’in “Doğruluk Takibi” Teorisi Gettier Problemi'ni Çözebilir Mi? – Berk Celayir

Sonraki Gönderi

Şimdi Hepimiz “Zararsız İşkenceciler” Miyiz? - Paul Bloom ve Matthew Jordan

En Güncel Haberler Sosyal Bilimler