George Edward Moore (Felsefe Sözlüğü)

///
297 Okunma
Okunma süresi: 6 Dakika

George Edward Moore (1873 – 1958) (genellikle G.E. Moore olarak bilinir) , 20. yüzyılda yaşamış bir İngiliz filozoftur. Moore; Gottlob Frege, Bertrand Russell ve Ludwig Wittgenstein ile birlikte Analitik Felsefe’nin (20. yüzyıl felsefesinin iki ana felsefi geleneğinden biri Analitik Felsefe idi, diğeri ise Kıta Felsefesi’dir) kurucuları arasında yer alır.

Moore, günümüzde belki de en çok Ahlaki Gayrı-Doğalcılık adındaki etik yaklaşımı savunması, (o dönemde İngiliz felsefi metodolojisine hakim olan Mutlak İdealizm‘in aksine bir şekilde) Metafizik’te sağduyuya (common sense) yaptığı vurgu ve “Moore’un Paradoksu” ile tanınmaktadır.

Moore; 1920’li yıllar ile 1930’larda, o dönemdeki dünyanın en önde gelen felsefe merkezi olarak tanınan Cambridge Üniversitesi’nde çalışmakta olan etkili bir İngiliz filozoftu. Her ne kadar günümüzde akademik felsefenin dışında Moore’u pek tanınmasa bile, o; berrak ve temkinli yazma tarzı, felsefi problemlere metodik ve sabırlı yaklaşımı ile tanınan önde gelen bir düşünürdü.

Yaşamı

Moore 4 Kasım 1873’te Daniel ve Henrietta Moore’un yedi çocuğundan biri olarak dünyaya geldi ve Londra’nın güneyinde yer alan Upper Norwood bölgesinde büyüdü. İlk eğitimi anne babasının eline geçti; babası ona okuma, yazma ile müzik (babası yetenekli olmanın da ötesinde bir piyanist ve besteciydi) ve annesi ise ona Fransızca öğretti. Sekiz yaşındayken ağırlıklı olarak Yunanca ve Latince olmak üzere Fransızca, Almanca ve matematik eğitimi aldığı Dulwich Koleji’ne kayıt oldu.

1892’de, Klasikleri ilk kez okuduğu Trinity College Cambridge’e gitti. Cambridge’deki ilk yıllarında Lytton Strachey, Leonard Woolf ve Maynard Keynes de dahil olmak üzere Bloomsbury Group’u kuracak olan bazı yazar ve entelektüellerle yakın arkadaş oldu. Kısa süre sonra ise kendisinden iki yaş büyük olan Bertrand Russell ve o zamanlar karizmatik bir genç Felsefe Fellow üyesi olan J.M.E. McTaggart (1866 – 1925) ile tanıştı. Bu iki filozofun felsefi çalışmalarını kadar takip ederek 1896’da Klasikler ve Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. 1898 yılında ise Russell ve McTaggart ile birlikte Trinity’deki felsefe eğitimine devam etmesini sağlayan bir “Prize” bursu kazandı.

1897’li yıllardan itibaren Moore, (Aristoteles Topluluğu ve Moral Sciences Club gibi) farklı felsefi topluluklara dahil olmaya başladı ve erken dönem çalışmalarını yayınladı (en etkili ve tanınan eserlerinin büyük bir kısmını bu erken dönemde kaleme almıştır). Bunların yanı sıra Moore, Analitik Felsefe’nin doğup büyümesine katkı sağladığı daha sonra kanıtlanacak olan mutlak idealizm felsefesinden önemli bir kopuşu da teşvik etti.

Moore’un kazandığı burs 1904’te sona erdi ve birkaç yılını Cambridge’den uzakta Edinburgh ve Richmond, Surrey’de geçirerek farklı türden felsefi projeler üzerine bağımsız bir şekilde çalışmaya başladı. Ancak Ahlak Bilimi kürsüsünde ders vermek için 1911’de Cambridge’e döndü ve (misafir profesör olarak görev aldığı 1940 ile 1944 arasındaki uzun ABD ziyareti dışında) yaşamının geri kalanı orada geçirdi.

1916 yılında, 43 yaşındayken, öğrencisi Dorothy Ely ile evlendi; çiftin Nicholas (1918 doğumlu) ve Timothy (1922 doğumlu) olmak üzere iki oğlu oldu. 1913’te Litt.D. (ödülünü) kazandı ve 1918’de British Academy’e seçildi.

1921 yılında önde gelen bir İngiliz felsefe dergisi olan “Mind”ın editörü oldu, 1925 yılında ise döneminin en saygın İngiliz filozoflarından biri olduğunu teyit edecek şekilde Cambridge’de Zihinsel Felsefesi ve Mantık profesörü oldu (bu üniversite kısa süre bir sonra dünyanın en önde gelen felsefe merkezi haline geldi). Bu üniversitedeki görevinden 1939’da profesör olarak (yerini Wittgenstein alacaktı) ve “Mind”daki editörlük görevinden ise 1947 yılında olarak emekli oldu: ki bunlar onun nüfuzunun sonuna (ve tabi ki Cambridge Felsefesi bölümünün altın çağının sonuna) işaret ediyordu. Moore 1951 yılında İngiliz Liyakat Nişanı ile ödüllendirildi. Moore; 24 Ekim 1958 yılında Cambridge yaşama gözlerini yumdu ve St. Giles kilisesinin bahçesine defnedildi.

Çalışmaları

Moore’un ilk kez 1903 yılında yayınlanan “Principia Ethica” adlı eseri, modern etik alanındaki temel kitaplarından biri oldu. Bu eser, Ahlaki Doğalcılığa (Ethical Naturalism) karşı olan (ve tabi ki Ahlaki Gayri-Doğalcılılık/Ethical Non-Naturalism yanlısı) hareketin temel kaynaklarından biri olup, kısmen, 20. yüzyılın Meta-etik alanı (yani etik problemlerin temel anlamını ve doğasını tanımlama girişimi) ile olan irtibat ve ilişkisinin kaynağıdır.

Moore, “Principia Ethica”da, Etik alanında çalışmalar yapan çoğu filozofun bir veya birden çok (mesela tatlı, olgunlaşmış, arzu edilen gibi) doğal nitelik açısından “iyi” kavramının bir tanımına başvurarak etik bir iddiayı kanıtlamaya çalıştıkları için, kendisinin “Doğalcı Yanılgı” olarak isimlendirdiği bir hataya düştüklerini ileri sürdü. Moore’a göre aslında “iyi” kavramı (içsel değeri anlamında) tanımlanamaz, çünkü o yalın, doğal olmayan bir niteliğin adıdır ve başka herhangi bir nitelik açısından analiz edilemez. Moore’un argümanı (genellikle Açık Soru Argümanı/Open Question Argument olarak bilinir) “İyi olan nedir?” sorusunun açık olduğudur şeklindedir, çünkü “iyi”, “mavi” veya “pürüzlü” veya “pürüzsüz” veya “pis kokulu” gibi şeylerle isimlendirilemez (veya beraber kullanılamaz): İyi; doğal niteliklerden yoksundur. İşte tam da bundan dolayı, örneğin bir Hedonist, “Hoş olan her şey de iyidir” dediğinde ona “Şu şey hoş, peki ama iyi mi?” diye itiraz etmek her zaman için mümkündür.

Tüm bunların yanı sıra Moore, doğalcı yanılgıya dayalı argümanların bir kez reddedildiğinde, içsel değer/öz/iyilik (intrinsic goodness) ile ilgili soruların yalnızca “ahlaki sezgiler” olarak adlandırdığı şeye (bizzat kendileri ahlaki tefekkür (veya akıl yürütme, düşünce) temel olan fakat doğrudan doğruya kanıtlamaya veya çürütmeye açık olmayan apaçık önermeler) başvurarak çözülebileceğini ileri sürmüştür: Moore’un bu görüşünün adı Ahlaki Sezgicilik’tir. (İng: Ethical Intuitionism) Bununla beraber, Moore bir Sonuççu (Consequentialist) olarak, mevcut yaklaşımını, “sezgilerin” hangi eylemlerin doğru olduğu veya sorumluluk gereği yapılması gerektiğine dair soruları belirleyebileceğini savunan Deontolojik Sezgicilik’ten (Deontological Intuitionists) ayırmıştır. Moore “sorumluluklar” ve ahlaki kuralların, belirli eylemlerin veya eylem türlerinin sonuçlarının/etkilerinin incelenmesi yoluyla belirlenebileceğini ve bu nedenle de, doğrudan sezgisel nesnelerden ziyade empirik inceleme konularının da bulunduğunu ileri sürdü.

Moore, hem “Principia Ethica”da hem de 1912 tarihli daha sonraki eseri olan “Ethics”te, İdeal Faydacılık (Ideal Utilitarianism) olarak isimlendirilen bir yaklaşımı desteklemiştir. o, “sorumluluk, “hak” ve “erdem” gibi kavramlar ile “kullanışlı/uygun/makul” veya “faydalı” gibi kavramlar arasında mühim bir anlam farkı olmadığını savunmuştur. Diğer yandan, klasik Faydacılık hedonistik iken (yani “iyi”yi “haz” olarak tanımlarken), Moore’un Faydacılığı çoğulcudur ve farklı türdeki bir çok şeyin (mesela kişisel ilişkilerdeki zevkler veya estetik beğeni gibi) içsel bir değere sahip olduğunu ileri sürer. İşte bu nedenle de ona göre, eylemler en büyük mutluluğu veya hazzı değil; en yüksek derecedeki iyiye sahip olan durumları buyurmalı ve bu şekildeki bir ideal duruma yönelik olmalıdır.

Moore’un felsefi gelişiminin en önemli aşamalarından biri; İdealizmden, bilhassa o dönemin İngiliz Metafiziğine hâkim olan Mutlak İdealizm’den (bu ona ilk felsefi akıl hocası olan JME McTaggart’tan miras kalmıştı) uzaklaşması ve Gerçekçiliğin veya Çoğulculuğun “sağduyu(sal)” biçimi olarak gördüğü şeyi savunması idi. Moore 1925 tarihli “A Defence of Common Sense” adlı makalesinde dış dünyanın gerçekliği konusunda dünyaya dair mevcut bilgilerimiz ile ilgili kabul etmek zorunda olduğumuz sağduyu iddialarına kıyasla kabul edilebilir daha makul metafizik öncüller (ve bu metafizik öncüller adına makul sebepler) sunamadıkları için İdealizm ve Şüpheciliğe karşı Sağduyu yaklaşımını savundu. O, 1939 tarihli “Proof of an External World” adlı makalesinde bu görüşünün bir örneğini şöyle sundu: İlk olarak bir elini kaldırdı sonra da diğerini kaldırarak şu an dünyada en az iki dış nesne olduğu ve bu sebeple de dış dünyanın var olduğu sonucuna ulaştığını söyledi. (bu argümanı Ludwig Wittgenstein’ı derinden etkilemiştir).

Moore, Wittgenstein’ın ünlü bir çalışmasına da ilham olan ve şu anda yaygın olarak “Moore’un Paradoksu” olarak isimlendirilen bulmacayla da hatırlanmaktadır. O, aşağıdaki gibi bir ifadede yer alan tuhaf tutarsızlığa dikkat çekiyordu:

“Yağmur yağacak, fakat ben yağacağına inanmıyorum”, bu ifadeyi herhangi bir kimsenin tutarlı bir biçimde iddia etmesi imkansız görünüyor; ama yine de bu ifade herhangi bir aktüel mantıksal çelişki de içermiyor gibi görünüyor.

George Edward Moore’un Kitapları



Kaynak (Erişim Tarihi: 19.04.2021)

Çevirmen: Taner Beyter

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Ayrımcılık ve Yazı Tura – Alexander Pruss

Sonraki Gönderi

Alfred Ayer (Felsefe Sözlüğü)

En Güncel Haberler Analitik Felsefe