Kitap Analizi: Keşke Hiç Olmasaydık – Var Olmanın Kötülüğü (David Benatar)

Dünyaya Çocuk Getirmeme Yönünde Ahlaki Bir Sorumluluğumuz Var mı? Hiç Var Olmamak, Var Olmaktan Daha mı İyi?

///
822 Okunma
Okunma süresi: 28 Dakika

Künye

  • Yazar: David Benatar
  • Kitabın Başlığı: Keşke Hiç Olmasaydık: Var Olmanın Kötülüğü
  • Orijinal Başlık: Better Never to Have Been: The Harm of Coming into Existence
  • Çeviren: Cansu Özge Özmen
  • Yayına Hazırlayan: Taşkın Takış
  • Kapak Tasarımı: Harun Ak
  • Dizi Bilgisi: Doğu Batı Yayınları – 218; Felsefe Dizisi – 64
  • Basım Bilgileri: 2. Basım / Eylül 2019 [1. Basım / Kasım 2018]
  • Sayfa Sayısı: 243
  • ISBN: 978-605-2133-50-7
  • Kapak Resmi: Ferdinand Hodler, Sükût-u Hayale Uğrayanlar, 1892
  • Boyutları: 13,5 x 21
  • Satın Alma Bağlantısı: Amazon

İncelemeye Başlamadan Önce…

Sonunda Eyüp ağzını açtı ve doğduğu güne lanet edip şöyle dedi: Doğduğum gün yok olsun. ‘Bir oğul doğdu’ denen gece yok olsun! Karanlığa bürünsün o gün, Yüce Tanrı onunla ilgilenmesin, Üzerine ışık doğmasın. Karanlık ve ölüm gölgesi sahip çıksın o güne, Bulut çöksün üzerine; Işığını karanlık söndürsün.

Eyüb 3:2-5 (Eski Ahit)

Dünya’daki toplam acı miktarını hiç düşündünüz mü? Her gün, her saat, her dakika on binlerce insan acı çekiyor. Bu acıların kimileri fiziksel kimileri ise psikolojik bir biçimde, konakladıkları insanlara ve canlılara süreksiz bir sıkıntı veriyor. Genellikle haz ve mutlulukların kısa süreli olmasına rağmen acılar ile ıstırapların uzun süreli olması, varoluşumuzun talihsizliği olsa gerek. Bu süreksiz acıların ve acı kaynaklarının demografik dağılımı ve miktarının yanında çeşitliliği de bir hayli can sıkıcı. Kazalar, savaşlar, hastalıklar, sevdiğiniz insanları kaybetmek, umutsuzluk, yalnızlık, adalet, yoksulluk, açlık ….. Bu listenin bir sonu olmaması, yaşamın anlamı ve hayata gelmenin felsefi boyutu üzerine derinlemesine düşünmeyi beraberinde getirir.

Bir adım geriye gidelim: “Keşke hiç doğmasaydım.” veya “Keşke hiç var olmasaydım.” dediniz mi? Bu ifadeyi kızgınlıkla veya bir tepki olarak dile getirmenizden söz etmiyoruz; gerçek anlamıyla bu dünyaya hiç gelmemeyi rasyonel bir şekilde düşündünüz mü? Şayet bu soruya yönelik olumlu bir yanıt verdiyseniz bir başka konu daha doğrudan kendini gösterecektir. “Keşke bu dünyaya gelmeseydim.” diyen birinin bu dünyaya bir çocuk getirmesi yani doğum yanlısı (natalist) olmasını beklemeyiz.

Belki de bu dünyaya çocuk getirmek, bir çeşit gayri-ahlaki kumar oynamaktır; bu dünyaya gelmek isteyip istemediklerini insanlara sormadan gözlerini açacakları acı dolu bir yaşamla insanları baş başa bırakmaktır – ve her yönüyle ahlaken yanlıştır. İşte Anti-natalistler yani doğum karşıtları, tam olarak bunu savunuyor. Bu dünyaya çocuk getirme yönünde bir sorumluluğumuz olmadığını ama çocuk getirmeme yönünde bir sorumluluğumuz olduğunu iddia ediyorlar. İddia, sizin de sezdiğiniz gibi epey büyük ve ilk bakışta tüm sezgilerimize ters geliyor gibi duruyor. Fakat bir iddianın, argümanın veya fikrin ilk bakışta sezgilerimizde ters gelmesi, a priori olarak yanlış olduğunu göstermez. Felsefe tam da bu anlamda değerlidir: Yani sezgilerimizi ve sezgilerimizle birlikte varsayımlarımızı sınamak için elimizdeki en iyi etkinlik olma anlamında…

Her yıl en az 60 milyar hissedebilen canlıyı yemek için öldürüyoruz. Bunların çok büyük bir kısmının fiziksel ve psikolojik acı çektiği açık görünüyor.
pixabay

Antinatalizm felsefesini anlamak çok boyutlu bir süreç içeriyor. Konu başlıkları çoğunlukla ahlak felsefesi merkezinde dönmekte ve sizi zaman zaman kürtaj, nüfus etiği, rasyonalite, acı ile hazzın ahlaki statüsü, yaşamın anlamı, haklar ve ölüm gibi konu başlıklarına doğru çekmektedir. Bu kitapta da yazarın sunduğu için tam olarak bu biçimdedir. Felsefenin farklı alanları ile birlikte psikoloji, sosyoloji, iktisat ve siyaset biliminin farklı noktalarına temas ederek “insanlık durumu”na dair ampirik verilere dayalı bir bakış yakalamak, antinatalizmin temel çerçevesini anlamak için oldukça önemlidir. Çünkü çoğu antinatalist, çektikleri acılar, stresler ve içinde bulundukları durum göz önüne alındığında insanların çoğunun birçok açıdan iyi durumda olmadığını iddia etmektedir. Böylesi bir kavrayış, ölümü öğütlemek veya intihara teşvik etmek anlamına gelmez; genel anlamda böylesi bir dünyaya yeni bir insan getirmek için ahlaki sorumluluğumuz olmadığına işaret eder.

Kitap Analizi

İnceleyeceğimiz kitap, şu bölümlerden oluşuyor:

Önsöz

I. Giriş

  • Kim O Kadar Şanslı ki?
  • Üreme Karşıtlığı ve Üreme Yanlısı Önyargı
  • Kitabın Ana Hatları
  • Okur Rehberi

II. Dünyaya Gelmek Neden Her Zaman Zararlıdır?

  • Dünyaya Gelmek Hiç Zararlı Olabilir mi?
  • Yaşamaya Değer Hayatlar ve Yaşamaya Değmez Hayatlar
  • Başlamaya Değer Hayatlar ve Devam Etmeye Değer Hayatlar
  • Var Olmak Neden Her Zaman Zararlıdır?
  • Haz ve Acı Asimetrisi
  • Var Olmayı Hiç Var Olmamakla Karşılaştırmak
  • Başka Asimetriler
  • Kendi Varoluşuna Hayıflanmamaya Karşı

III. Var Olmak Ne Kadar Kötü?

  • Yaşam Kalitesi Neden Hayattaki İyi ve Kötünün Farkına Eşit Değil?
  • Neden Kişinin Kendi Yaşam Kalitesi Değerlendirmesi Güvenilir Değil?
  • Yaşam Kalitesiyle İlgili Üç Görüş ve Yaşamın Onları Geçersiz Kılışı
  • Hedonistik Kuramlar
  • Arzuları Gerçekleştirme Kuramları
  • Nesnel Liste Kuramları
  • Üç Görüş Hakkında Sonuç Niteliğinde Yorumlar
  • Acıyla Dolu Bir Dünya

IV. Çocuk Yapmak: Üreme Karşıtı Görüş

Tüm Reklamları Kapat

  • Üremek
  • Üreme Sorumluluğunun Yokluğu
  • Ürememe Sorumluluğu Var mıdır?
  • Üreme Özgürlüğü
  • Sözde Hakları Anlamlandırmak
  • Hakları Otonomi Temeline Dayandırmak
  • Hakları Faydasızlık Temeline Dayandırmak
  • Hakları Anlaşmazlık Temeline Dayandırmak
  • Hakları Makul Anlaşmazlık Temeline Dayandırmak
  • Engellilik ve Tatminsiz Yaşam
  • Özdeşsizlik Sorunu ve Engelli Hakları İtirazının Ayırımı
  • “Engelliliğin Toplumsal İnşası” Argümanı
  • “İfade Etme” Argümanı
  • Engelli Hakları Argümanlarına Yanıtlar
  • Tatminsiz Yaşam
  • Yardımla Üreme ve Yapay Döllenme
  •  Üreme Etiği ve Cinsel Etik
  •  Doğum Trajedisi ve Jinekoloji Ahlâkı
  • Potansiyel İnsanı Araç Olarak Görmek

V. Kürtaj: “Ölüm Yanlısı” Görüş

  • Dört Çeşit Çıkar
  • Hangi Çıkarlar Ahlâki Açıdan Anlamlıdır?
  • Bilinç Ne Zaman Ortaya Çıkar?
  • Varoluşun Devamındaki Çıkar
  • Altın Kural
  • “Bizimki Gibi Bir Gelecek”
  • Sonuçlar

VI. Nüfus ve Soyun Tükenmesi

  • Aşırı Nüfus
  • Nüfusla İlgili Ahlâki Kuram Sorunlarını Çözmek
  • Profesör Parfit’in Nüfus Problemleri
  • Üreme Karşıtlığı Neden X Kuramı Olmaya Uygun Bir Aday?
  • Sözleşmecilik
  • Soyun Aşamalı Tükenmesi
  • Nüfusu Azaltmak Ne Zaman Yaşam Kalitesini Azaltır?
  • Nüfusu Sıfıra İndirmek
  • Soyun Tükenmesi
  • Soy Tükenmesinin İki Yolu
  • Soyun Tükenmesiyle İlgili Üç Kaygı

VII. Sonuç

  • Sezgisel İtirazlara Yanıt
  • İyimsere Yanıt
  • Ölüm ve İntihar
  • Dinî Görüşler
  • Mizantropi ve Filantropi
  • Kaynakça
  • Dizin

I. Giriş

En temelden başlayalım: Bu kitapta ana fikri kabul etmiş olsa dahi, tek bir çiftin çocuk yapmaması tam olarak neyi değiştirir? Yani antinatalizm doğru olsa bile, bu fikri kabul etmenin anlamlı bir çıktısı var mıdır? Bu çoğu zaman insanların et yemekle ilişkili tartışmalarda da dile getirdiği bir konudur; “Ben et yemeyi bıraksam ne olur ki?” Benatar her çiftin üç çocuk yaptığı on nesillik kümülatif bir çizelgede, ilk çiftin soyundan 88.572 çocuk doğacağını söylüyor (sf. 23). Eğer antinatalizm doğrusa, bu kadar çok sayıda insanın doğmasını teşvik etmemek önemli bir ahlaki meseledir diyebiliriz. Ancak öncelikle, antinatalizm doğru ise, şartlı önermesini açalım.

Acı ve Haz Asimetrisi

Benatar, temel savlarından birini açıkça dile getirmektedir (sf. 20):

Ben de var olmayanın daha iyi bir durumda olduğunu iddia etmeyeceğim. Onun yerine, dünyaya gelmenin var olanlar için her zaman kötü olduğunu savunacağım. Diğer bir deyişle, var olmayan için var olmamanın daha iyi olduğunu söyleyemeyecek olsa da, var olan için var olmanın her zaman kötü olduğunu söyleyebiliriz.

Benatar’ın temel savı Acı ve Haz Asimetrisi olarak bilinir. Bu fikir kendi ifadesiyle kabaca şöyledir:

Acı gibi kötü şeylerden yoksunluk, ondan mahrum kalan kimse olmasa da iyidir, haz gibi iyi şeylerden yoksunluk ise sadece bu iyi şeyden mahrum kalan biri varsa kötüdür. Buradan çıkarılacak sonuç, hiçbir zaman var olmayarak kötüden sakınmak varoluşa karşı daha avantajlı bir durumdur fakat var olmayarak iyi şeyden mahrum kalmak, hiçbir zaman var olmamak karşısında gerçek bir dezavantaj değildir.

Bu fikri anlamak önemli. Acıya maruz kalmamak, acı çeken biri olsun veya olmasın (yani bebek dünyaya gelsin veya gelmesin) her zaman için iyidir. Bu anlamda acıya maruz kalmamak her durumda bir avantajdır. Ancak aynı şey haz/mutluluk için geçerli değildir, burada bir asimetri mevcut: haz gibi iyi şeylerden mahrum kalmak eğer bundan gerçekten de mahrum kalan biri varsa kötüdür (yani bir çocuk dünyaya gelmişse kötüdür) fakat çocuk henüz dünyaya gelmediyse; iyi bir şeyden mahrum kalan biri olmadığı için yani çocuk zaten doğmadığı için ortada kötü olan bir şey yoktur. Aksi durumda şu an dünyaya getirmediğiniz için çocuğunuz haz/mutluluk deneyimlemediği için ahlaken yanlış bir şey yapıyor olmalıydınız. Fakat şu an bu satırları okuyan siz, bu yazıyı okumayı bırakıp, sırf dünyaya gelmemiş olan bir çocuğu haz/mutluluk deneyimlemesi gerektiği yükümlülüğünüzden dolayı çocuk yapmak için çiftleşmeye başlamazdınız. Var olmayan birinin, var olmadığı için haz ve mutluluktan mahrum kalıyorsa burada bir dezavantaj yoktur. İlk bakışta kavraması ve kabul görmesi zor olsa da iddia epey güçlü görünüyor. Benatar temel argümanına yönelik eleştirileri ve kendisiyle benzer sonuca farklı yoldan ulaşan diğer filozofları sayfa 46 ile 77 arasında farklı tablo ve senaryolarla ele almakta ve bu tuhaf görünen fikrin aslında sağlam olduğunu temellendirmeye çalışmaktadır.

İnsan Doğası

Kimileri genlerini aktarmak anlamına gelen doğum yapmanın, insan doğasına içkin olduğu için iyi olduğunu iddia edebilir. Fakat Benatar’a göre genlerini aktarmak kişinin ahlaken doğru veya iyi olanı değil, güçlü ve şanslı olduğunu gösterdiğini iddia ediyor. Bu işin bir kısmı, diğer kısmı ise insan doğasına içkin olan şeylerin doğası gereği her zaman için iyi ve ahlaken doğru olmadığını fark etmektir. Çoğu kişi insanların doğaları ve mizaçları gereği şiddete meyilli olduğunu iddia edebilir, bu bize şiddetin kendisini onaylamamız gerektiğini söyler miydi? Elbette hayır.

Bencillik

Kimilerine göre antinatalistler çocuk yapmanın sorumluluğundan kaçan veya kendi başına özgür yaşamın cazibesine kapılan insanlardan oluşuyor. Fakat Benatar’ın varsayımı doğru ise, dünyaya çocuk getirmemek bir özgecilik ve ahlaki duyarlılık timsali, hatta sosyal ve ailesel baskılar göz önüne alındığında ve ebeveyn olmaya yönelik biyolojik dürtüler düşünüldüğün bir tür bencillik değil, fedakarlık olarak bile görülebilir (sf. 26). Bu noktada kendi bağımlı insanlar yaratmak olarak tanımlanırsa, doğum yapmanın kendisi bencillik olarak görülebilir mi? (sf. 29). Bu üzerine düşünmeye değer bir hayli ilginç bir soru gibi duruyor. İyi felsefe kitaplarının bizi sağlam sorularla baş başa bırakması gerektiğini kabul edersek, Benatar’ın kitabı daha ilk sayfalarında bunu kanıtlıyor gibi duruyor.

II. Dünyaya Gelmek Neden Her Zaman Zararlıdır?

Kitabın en önemli alt bölümünün burası olduğunu düşünüyorum. En temelde insanları rahatsız eden fakat üzerine düşünmemiz gereken bir olgu vardır: ya genetik sebepler ya da çevresel etki ve deneyimlerden ötürü kimi yaşamlar, yaşanmaya değmez gibi duruyor. Yaşanmaya değmez bir yaşam derken sözünü ettiğimiz şey, tüm diğer koşullar eşitken alternatifine nazaran tercih etmeyi istemeyeceğimiz yaşamdır.

Kimi insanlar yaşanmaya değmez yaşama sahip olması için gördüğü zararın kişi daha kötü hale getirmesi gerektiğini iddia edebilir. Fakat bu o kadar da açık değil. Kıyaslanan şeye göre zarar görmek, kişinin zarar gördüğü ve yaşanmaya değmez bir yaşama sahip olduğu gerçeğine işaret edebilir. Buradaki anahtar “nokta göreli bir zarar” perspektifidir. Örneğin Benatar şöyle diyor:

Hayat, var olmayı sonlandıracak kadar kötü olabileceği gibi hiçbir zaman var olmamış olmanın tercih edileceği kadar da kötü olabilir.

Diğer yandan bir diğer konu da antinatalistlerin ötanazi ve intihar hakkında ne düşündüğüne dairdir. Antinatalizmi kabul etmek doğrudan ötanazi ve intihar yanlısı olmak anlamına gelmemektedir. Benatar, bu konuda bir ayrım yaparak başlıyor: “Başlama Değer Hayatlar” ve “Devam Etmeye Değer Hayatlar”.

  • Başlama Değer Hayatlar ile Başlamaya Değmeyen Hayatlar üzerine düşünmek bir antinatalist için asıl meseledir. Bu dünyada acı ve zararların şiddeti, uzunluğu, niteliği göz önüne alındığında belki de hayata başlamamak daha iyidir.
  • Devam Etmeye Değer Hayatlar ile Devam Ettirmeye Değmeyen Hayatlar ayrımı ise doğrudan doğruya antinatalizm ile ilgili değildir. Süregelen bir yaşamın sonlandırılması meselesi, doğum karşıtlığı ile doğrudan ilişkili olmamanın yanı sıra, yaşama takındığımız farklı ahlaki tutumlar ile ilgidir diyebiliriz. Bu konudaki Benatar’ın gerekçelendirmeleri için sayfa 39 ile 46 arasında bakabilirsiniz.
Bir yaşam ne zaman başlatılmaya değerdir? Bunun kesin bir sınırı var mı?
Bir yaşam ne zaman başlatılmaya değerdir? Bunun kesin bir sınırı var mı?

Kimi insanlar dünyaya getirilmenin bir fayda sağladığını iddia ederek antinatalizme karşı çıkabilir. Fakat Benatar’a göre bu pek güçlü bir argüman olmazdı gibi duruyor. Zenginlik ve lüks içinde olacağını bildiğimiz yaşamlar dahi olsa, yaşama gelmek Benatar’a göre her zaman zararlıdır. Çünkü hangi sınıf, cinsiyet veya etnik kimlikten olursa olsun tüm yaşamlar kötü tecrübelerle doludur: Herkes hastalanır, stres altına girer, sevdiği insanları kaybeder, yorulur, üzülür, kaza geçirir ve kendisinin de öleceği gerçeği ile baş başadır. Fakat Benatar’ın dediği gibi (sf. 47):

Var olmayanlar bu zararlardan pay almaz. Sadece var olanlar zarar görür.

Bu yanıt demin sözünü ettiğimiz Acı ve Haz Asimetrisi argümanına yaslanıyor. Varolmak, var olmamaya göre bir avantaj değil; dezavantajdır. Bu yüzden var olmak ger zaman zararlıdır. Şimdi temel bir argümantasyonla devam edelim:

  • (1) Acının varlığı kötüdür

ve

  • (2) Hazzın varlığı iyidir.

ve

  • (3) Acının yokluğu, iyilik kimse tarafından deneyimlenmesi bile iyidir.
  • (4) Hazzın yokluğu, hazdan mahrum olacak kimse yoksa kötü değildir.

(3)’teki acının yokluğu var olmamak yani doğmamak, dünyaya getirilmemek anlamına gelmektedir. Kimse dünyaya gelmeyen biri için, iyilik ve hazları deneyimlemediklerinden yola çıkarak itiraz yükseltemez. Şuan baba olmayan biri iseniz, dünyaya getirmediğini çocuğunuz dünyaya getirmediğinizden ötürü hazlar deneyimlemiyor gibi bir argüman sunamazsınız. Çünkü zaten ortada kimse yok, olmayan birinin deneyimlediği hazlar, kötü değildir. Aksi doğru olsaydı, her birimizin her an çocuk yapması ve anne-baba olmayanları kınamamız gerekirdi.

(4)’teki hazzın yokluğu da var olmamak yani doğmamak, dünyaya getirilmemek anlamına gelmektedir. Demin söylediğimiz gibi dünyaya gelmemişlerin sevdiklerine kavuşma, doyma veya seks yapma gibi hazları/iyilikleri deneyimlememelerinin kötü olmasını iddia etmek absürttür.

Benatar kendi argümanının farklı versiyonlarını, bu versiyonlara yönelik eleştirileri, kendi argümanına benzer başka argümanları ve Fehige ile Shiffrin gibi başka asimetrileri savunanların fikirlerini ayrıntılı bir şekilde 49 ile 77 arasındaki sayfalarda incelemektedir.

III. Var Olmak Ne Kadar Kötü?

Bu soru epey zor. Fakat öncelikle şunu kabul etmek gerekir: “…. var olmak bazı insanlara, diğerlerine nazaran daha çok zarar veriyor.” Evet burası çok, kimileri diğerlerine göre çok daha fazla zarar görüyor ve yaşam herkesi eşit derecede zarar vermiyor. Kimi insanlar bebeğinin acı içinde ölmesine şahit olurken kimileri kısa bir tedavi sürecinin stresini deneyimliyor. Stres, fiziksel acı, sevdiği insanı kaybetmek, üzüntü, öleceği gerçeği ile yüzyüze olmak, kaza geçirmek, yalnız kalmak, hasta olmak vb vb herkes bunları birden çok kez deneyimler ve fiziksel/psikolojik zarar görür. Bu hazmedilmesi zaman alan bir gerçektir.

Peki insanların gördüğü zararı karşılaştırmak mümkün mü? Kimileri “İyi – Kötü: Değer” veya “İyi – Kötü: Fayda” olarak düşünebilir. Fakat bu o kadar kesin değildir. İyilik ve zararın niteliği büyük ölçüde göreli ve kıyaslamaya dayalıdır. Net bir mutlak zarar eşiği yoktur, ki bu eşiği geçenlerin yaşamlarının net bir şekilde diğerlerine göre çok daha kötü ve zararlı diyebilelim.

Böylesi bir durumda elimizdeki en mühim kaynaklardan biri, kişinin kendi yaşam kalitesine yönelik değerlendirmesi olacaktır. Fakat burada devasa bir problem var. Çünkü evrimsel adaptasyon mekanizmalarımız deneyimlediğimiz yaşamı sürdürmemizi motive edecek şekilde var olmuştur. Yani evrim, deneyimlediğimiz yaşamdan memnun olma mekanizmaları inşa etmiş gibi duruyor. Zaten, kendi yaşamından memnun olmayanların genini aktarmasını ve çevreye uyum sağlamasını beklemek saçma olacaktır. Bunu biraz daha açmamız gerek. Ne tür bir psikolojik “yaşam-olumlama” mekanizması içindeyiz?

  • Öncelikle olumsuz tecrübelerden ziyade olumlu tecrübeleri hatırlamaya yönelik bir eğilimimiz var.
  • Hayatın ileride daha iyi olacağına yönelik abartılı bir kavrayışımız var.
  • Çoğu insan, anketlerde “pek mutlu değilim” şıkkını işaretlememe eğiliminde. Neredeyse her ülkede yoksullar zenginler kadar mutlu (sf. 85).
  • Yaşamlarımızı bizim yaşamlarımızdan iyi olanlar değil, kötü olanlara kıyas ederek değerlendiriyoruz. Bu ve daha onca etmen, genellikle iyi bir yaşam sürdüğümüz anlamına geliyor ve bu dünyaya gelmenin iyi-faydalı olduğu algısını yaratarak antinatalizme karşı psikolojik bir duvar örüyor.

Benatar, yaşam kalitesini değerlendirme tartışmalarına dair bu yazdıklarına bir ek olarak sayfa 88 ile 112 arasında Hedonistik, Arzuları Gerçekleştirme ve Nesnelci yaklaşımları inceleyerek eleştiriyor.

Fakat başlangıç noktamıza geri dönelim. Şayet buraya kadar anlattıklarımız size fazla teorik veya felsefi geldiyse gerçek dünyaya bakalım. Bu istatikseller ve kaynaklar sayfa 108-112 arasında yer almaktadır:

  • Son bin yıl içinde 15 milyon insanın doğa felaketlerinde öldüğü düşünülüyor. Artık her yıl yalnızca sel felaketinden 20.000 insanın acı çekerek öldüğü tahmin edilir.
  • Her gün yaklaşık 20.000 insan açlıktan ölüyor. Yaklaşık 840 milyon insan açlık ve yetersiz beslenmeden mustarip.
  • Hastalıklar korkunç acı ve ölümlere sebep oluyor. Binlerce hastalık bir yana, yalnızca HIV, her yıl neredeyse 3 milyon insanı öldürüyor.
  • Diğer tüm ölümler düşünüldüğünde 2001 yılında 56.5 milyon öldü; saniyede 107 insan yani.
  • Her sene yaklaşık 40 milyon çocuk kötü muamele görüyor.
  • Yalnızca 2000 yılında 815.000 insanın intihar ettiği düşünülüyor.

Toplu katliamlar, tecavüzler, işkenceler, savaş vb vb daha onlar konu başlığı var. Dünya acılarla doludur. Böyle bir dünyaya bebek getirmek büyük bir kumardır. Çünkü dünyaya getirdiğiniz bebeğin bu acı veya zararları birden çok kez deneyimleyeceği neredeyse kesindir. Bu çocuğu dünyaya getirerek yalnızca hangi acı ve zararı deneyimleyeceği konusunda bir kumar oynamış olursunuz: Yani acı ve zarar kesindir ama hangisi olacağı kesin değildir. Fakat dünyaya çocuk getirmeyerek böylesi korkunç bir kumar oynamış olmazsınız. Rus ruleti için tabancaya koyduğunuz mermiyi çıkarıp çöpe atmış ve kimsenin altına silah dayamamış olursunuz. Kumar argümanı, böylesi bir dünyaya çocuk getirerek onun kesinlikle zarar göreceği bir yaşamla baş başka bırakarak ahlaken yanlış bir kumar oynadığımızı iddia etmektedir.

IV. Çocuk Yapmak: Üreme Karşıtı Görüş

Tüm bu tartışmalar bizi kürtaj ve doğum etiği tartışmaların getirmektedir. Bir antinatalistin kürtaj etiği hakkında ne düşünmesini bekleriz? İlk başta tüm şartlar eşitken, kürtaj yanlısı olmasını bekleriz gibi duruyor.

İnsanlar dünyaya çocuk getirirken çoğunlukla kendi çıkarını korumaktadır, çocuğun değil. Yaşlanınca kendisine bakacak bir insan olması, diğer kardeşin yalnız kalmaması, ebeveynlik duygularının tatmin edilmesi, güçlü kalabalık bir aile veya kabile olmak, türünü ve milletini devam ettirmek gibi (üremeye ilişkin çıkarlar). Veya belirgin bir neden olmadan da çocuk yapabilir insanlar. Fakat bunların hiçbiri doğrudan çocuğun çıkarı değildir. Doğumun tek ahlaki gerekçesi, dünyaya gelecek kişinin dünyaya gelmekte çıkarı olmasıdır. Fakat böyle bir çıkar gerçekten var mı?

Öncelikle üremeyle ilgili çıkarlar ile cinsel birleşme ve ebeveynlikle ilgili çıkarlardan ayırmalıyız (sf. 116). Örneğin ebeveyn olma çıkarının karşılanması için her zaman için üremek gerekmez, kişi evlat edinerek de bu çıkarını karşılayabilir ve muhtemelen ahlaken daha doğru bir şey yapar. Ebeveynler evlat edinmektense, biyolojik arzularını gidermek için çocuk dünyaya getiriyorsa burada bir problem vardır. Çocuklar yalnızca bir araç olarak kullanılmakta ve kendinde-amaç olarak görülmemektedir. Bir ebeveynin kendi yaşamından memnun olması, doğacak çocuğun potansiyel olarak kendi yaşamından memnun olacağı anlamına gelmez. Çocuk korkunç acı ve zarar çeşitleriyle yüz yüze kalacaktır (Kumar argümanı). Fakat antinatalizm doğruysa şunu söylemek gerekir (sf. 122):

Potansiyel çocuklarımız varoluşlarına hayıflanmayabilirler fakat var olmayışlarına hayıflanmayacakları kesindir. Var olarak çıkarları gözetilmediği için, ahlaki açıdan makbul eylem, var olmamalarıdır.

Diğer yandan insanların zorla üremelerini sağlamak da yasaklamak da yanlıştır. Bir hak, özerk iradeyi çiğneyerek tesis edilemez ve hiç bir ahlaki doğru zorlama ile gerçekleştirilmemelidir. Zorlamaya dayalı bir eylemin, ahlaken doğru olması mümkün değildir. Ahlaken doğru olan şey her zaman için irade ve özerkliğe dayalıdır. Üreme yasal bir mesele iken yeni insanları dünyaya getirip getirmeme konusu ahlaki bir sorumlulukla ilişkilidir.

Tay Sachs veya Huntington hastalığı olan bir fetüs düşünün. Böyle bir çocuğu dünyaya getirmek doğru mudur? Ortalama acı dolu birkaç yıl yaşayıp ölmesi çok muhtemelen olan bir bebeği dünyaya getirmemek ve aldırmak değil; dünyaya getirmek ve aldırmamak ahlaken yanlış olabilir. Eğer buraya kadar her şey açıksa, başlatılmaya değer olmayan bir hayatın var olduğunu kabul etmişizdir: Tay Sachs veya Huntington hastalığı olan bir bebeğin yaşamı gerçekten de başlatılmaya değmeyen bir hayattır. Peki niçin? Çünkü muhtemelen korkunç maksatsız acılar ve zararlar göreceği için. Peki bu acılar ile zararların Sachs veya Huntington hastalığı olmayan diğer bebekler tarafından da hayatın olağan akışında deneyimleneceği neredeyse kesin değil mi? (hastalık, kaza, stres, ölüm vb vb)

Bu bölümün sonuna doğru Benatar, engelli hakları, tatminsiz yaşam, üreme etiği ve cinsel etik ile yapay dölleme konularına dair görüşlerini 136 ile 150 arasındaki sayfalarda ele alıyor.

V. Kürtaj: “Ölüm Yanlısı” Görüş

Kürtaj yaptırma ve doğum etiğini incelerken dünyaya bir çocuk getirmek anlamında “var olmanın” biyolojik ve ahlaki bağlamını ayırmak gerekir. Biyolojik bağlam; yeni bir organizmanın başlatılması iken ahlaki bağlam ise bir varlığın ahlaki çıkarlarının başlangıcı anlamına gelir. Çoğu etikçi gibi Benatar da ikinci bağlamı incelemektedir. Bu bağlamda da İşlevsel çıkarlar, Biyotik çıkarlar, Bilince dair çıkarlar ve Düşünsel çıkarları incelemekte ve ahlaki çıkara yönelik farklı filozofların görüşlerini ele almaktadır.

Ahlaki çıkar kelimesinin Türkçede olumsuz bir çağrışımı olsa da, gereksiz acıdan kaçmak istemeyi ahlaki bir çıkar ile birlikte düşünebilirsiniz. Fakat tüm konu yalnızca ahlaki çıkar mı?

Herhangi bir varlığın ahlaki açıdan değerlendirilebilecek olup olmamasına yalnızca çıkarlar üzerinden karar verilmesi yanlıştır. Çıkar sahibi olmak, ahlaki konum açısından gerekli olabilir fakat yeterli değildir. Eğer bir varlığın çıkarları yoksa zarar göremez ya da fayda sağlayamaz, dolayısıyla da ahlaki bir konumu yoktur. Bir varlığın çıkarları olması, fakat bu çıkarların sadece ahlaki açıdan anlamı olmayan çıkarlar olması mantıksal açıdan mümkündür. O zaman, önemli olan soru, hangi çıkarların ahlaki açıdan anlamlı olduğudur.

Yeryüzünün giderek büyüyen böylesi bir nüfusun gereksinimlerini karşılaması mümkün görünmüyor. Yeryüzünün de bir taşıma kapasitesi vardır.
Yeryüzünün giderek büyüyen böylesi bir nüfusun gereksinimlerini karşılaması mümkün görünmüyor. Yeryüzünün de bir taşıma kapasitesi vardır.

O halde soru şu: Dünyaya getirilen bir çocuğun ahlaki çıkarı nedir? Bir insanın dünyaya çocuk getirmesindeki kendi çıkarını sormuyoruz, doğrudan dünyaya gelen çocuğun çıkarının ne olduğunu merak ediyoruz (sf. 167):

Eğer doğmamak daha iyiyse, doğmadan önce gebeliğin kürtajla sonlandırılması da daha iyidir.

İlerleyen sayfalarda fetüsün ne zaman bilinç sahibi olduğu ve birey olma hakları edindiği (ki bu kürtaj etiğinde önemlidir, çünkü bir bireyi öldüremezsiniz: Doğal olarak fetüs birey olunca kürtaj yanlış olmalıdır) inceleniyor ve kürtaj etiği ile ilgili Hare, Toole, Don Marquis gibi düşünürlerin görüşlerine yakından bakılıyor.

VI. Nüfus ve Soyun Tükenmesi

Öyle görülüyor ki Benatar’a göre “Dünyaya kaç insan olmalıdır?” sorusunun yanıtı “sıfır”dır. Yani soyumuzun kuruması antinatalizm ile uyumlu görünüyor. Milyonlarca yıl boyunca yeryüzünde bir tane bile insan hatta bir tane bile hissedebilen canlı yokken, yeryüzünün iyi veya kötü değildi. Yeryüzü biz yokken de vardı ve muhtemelen bir doğal kıyamet koptuğunda da bir şekilde var olmaya devam edecek. Bu nedenle insansız bir dünyanın ilk başta kulağa korkutucu gelmesi “yaşam-olumlama”ya yönelik evrimsel mekanizmanın psikolojik baskısı olabilir.

O halde soy ne zaman kurumalıdır? Benatar’a göre soyun hemen tükenmesi kötüdür, çünkü herkes birden bire çocuk yapmayı bırakırsa son nesil yaşlandığında yaşama devam etmek (sağlık, üretim, ulaşım vb) için gerekli şeyleri fiziksel olarak yerine getirmekte zorlanacak ve muhtemelen çok daha fazla acı çekecektir. Soyun yavaş yavaş kuruması bu açıdan soyun birden bire kurumasına göre daha iyi olabilir. Bu bölümde Benatar, soyun birdenbire tükenmesinin kötü, daha erken tükenmesinin ise daha geç tükenmesinden iyi olduğu savunmaktadır.

Antinatalizmin kürtaj etiği, doğum etiği ve aile etiğinden nüfus etiği ile ilgili tartışmalara uzanması sürpriz olmamalı. Çünkü doğumkarşıtlığı doğru ise doğum yapmayı azaltmalıyız ve bu bir anlamda nüfusun miktarı ve yapısı ile ilgili başka sonuçlar doğurur.

Aşırı nüfus kavramı ile başlayalım. Bu kavram özünde normatiftir; tasvir ve tahmin içermez. (sf. 185). Aşırı nüfus kavramının altına yatan ahlaki tartışma, belirli bir zamanda yaşayan insan sayısının diğer insanların refahını ve gezegeni etkileyebilecek olması ile ilişkilidir. Hammadde tüketimi, çevre kirliliği ve gıda üretimi gibi konular yeryüzünde kaç insan yaşadığı bağlantılı ele alınmak zorundadır.

Şuana dek 106 milyar insanın yaşadığı tahmin edilirken, nüfusun bugünkü haline gelmesinin ilginç bir geçmişi var: Milyonlarca yıl önce Afrika’nın doğusu ve güneyindeki ilk insanların sayısı tahminen 50.000 iken yalnızca M.Ö. 10.000 yıllarındaki tarım toplumlarında nüfus yaklaşık 5 milyon civarındaydı. 1800’lerde Sanayi Devrimi ile birlikte bu sayı birden bire 500 milyona çıktı ve bugün yaklaşık 8 milyar civarında. İnsan nüfusunun 1 milyardan 2 milyara çıkması yalnızca 1 yüzyıl (1804-1927) sürdü; 33 yılda yani 1960’da 3 milyara; 14 yılda yani 1974 yılında 4 milyara; 13 yılda yani 1987 yılında 5 milyara ve 12 yılda yani 1999 yılında 6 milyara ulaştı. İnsan nüfusunun her gün 200.000 arttığı düşünülmektedir (sf. 188).

Şimdi Parfit’in argümanları bağlamında Aykırı Sonuç Argümanı ile ilgili konulara bakalım.

Yaşam kalitesi yüksek olan az nüfus mu yoksa yaşam kalitesi düşük olan büyük nüfus mu daha iyidir? Bu epey zor bir soru. Yalnızca 10.000 kişinin çok yüksek oranda mutluluk ve haz deneyimlediği A durumu ile 100.000.000 kişinin toplamda daha fazla haz ve mutluluk olmasına rağmen kişi başına daha az haz ve mutluluk deneyimlediği Z durumunu düşünün. Hangi daha tercih edilebilirdir? Z’nin A’dan daha iyi olduğu sonucu Parfit’e göre Aykırı Sonuç (İng: “repugnant conclusion”) olarak adlandırılır. Bu, sayılar ile ahlak arasındaki ilişkiyi de göz önüne alan mühim bir konudur.

Parfit iki dünya hayal etmemizi ister: İlk dünyada herkesin yaşam kalitesi çok yüksektir. İkinci dünyada aynı yaşam kalitesine sahip insanlara ek olarak yaşam kalitesi o kadar da yüksek olmayan ama yine de hayatları sürdürmeye değer insanlar vardır. Bu vaka, Parfit’in “Salt İlave” adlandırması ile bilinir: Salt İlave, iki sonuçtan birine ilave edilen insanların;

  • (1) yaşama değer hayatları olduğu,
  • (2) kimseyi etkilemediği ve
  • (3) varoluşlarının sosyal adaletsizlik içermediği

durumlar için kullanılır.

Şimdi soru: Salt İlave yapılan ikinci dünya, ilk dünyaya göre daha kötü müdür? Benatar şöyle anlatıyor (sf. 192):

Huzur içerisinde yaşayan Adem ile Havva’ya, yaşam kalitesi biraz daha düşük olan bir milyar insan ilave edilse, bu görüş, durumun kötüleşeceğini öngörür.

Peki herhangi bir çocuğu dünyaya getirmenin ahlaki ölçütü, daha önce yaşamış (Adem ile Havva gibi) olan hayatlarına mı bağlıdır? Eğer böyle ise Eski Mısırlıların yaşam kalitesi şuan dünyaya çocuk getirip getirmemenin ahlaki statüsünü belirlerdi. Fakat Parfit şöyle diyor (sf. 192):

Eski Mısır bilimi araştırmaları şimdi çocuk yapma kararlarımızda bağlayıcı olamaz.

Öyle görülüyor ki Aden Bahçesi’nde çok güzel bir yaşam süren Adam ile Havva’nın yanına başka hiçbir insan eklenmemesi daha iyi olurdu! İşte antinatalistler de tam olarak bunu savunuyor. Çünkü toplam mutsuzluğu, kötülüğü, zararı ve acıyı en aza indirmenin tek yolu; bu mutsuzluğu, kötülüğü, zararı ve acıyı deneyimleyebilecek insanların dünyaya gelmemesi olabilir. Faydadan, iyilikten, hazdan ve mutluluktan yoksunluk, eğer bu faydadan, iyilikten, hazdan ve mutluluktan mahrum kalan kimse yoksa kötü değildir. Bu yüzden en kötü durumda olanlar var olmayanlar değil, var olanlardır.

Nüfus etiği ile ilişki diğer problemler, soyun aşamalı tükenmesi önerisi ve soy tükenmesi ile ilgili diğer tartışmalar sayfa 198 ile 222 arasında incelenmektedir.

VII. Sonuç

Tuhaf ve Kabul Görmesi Zor Bir Fikre Alışmak

Çoğu zaman inanç dünyamız içindeki fikirlere uygun bir yaşam sürmeye çalışırız. Bu fikirler dünyaya bakışımızdan sosyal ilişkilerimize kadar birçok şeyi etkileyebilir. Bu gerçek göz önüne alındığında antinatalist olmak çoğu zaman aile, arkadaşlar ve sosyal çevremiz tarafından şiddetli eleştirileri maruz kalmaya sebep olabilir. Fakat bu eleştirilere maruz kalmak ve maruz kalmaktan korkmak hakikatin ne olduğunu değiştirmemektedir.

Bir fikrin bize tuhaf ve kabul edilmesi zor görünmesinin sebeplerinden biri elbette çoğu zaman çevremiz ile olan uyumumuzla ilişkilidir. Çevremizle olan uyumumuzu radikal bir şekilde değiştirme iddiasındaki bir fikir, tuhaf olmanın yanı sıra radikal olarak da görülebilir. Fakat bizim için asıl mesela bir fikrin geçerliliğinin uyum başarına indirgenemeyeceğini görmektir. Yani fikir ne kadar tuhaf veya kabul edilmesi zor görünürse görünsün, doğru ve gerçek olabilir. 222 ile 246 arasındaki sayfalarda kötümserlik, sezgiler, dini yaklaşım, mizantropi ve filantropi temaları çerçevesinde bu konu ele alınmaktadır. İnsanların birden biri antinatalist olup doğum yapmayı bırakmayacağını kabul eden Benatar, zaten böyle olmaması gerektiğini de bir önceki bölümde ele almıştı.

Özellikle sezgilerden söz etmek istiyoruz. İnsanlar çoğu zaman sezgilerine güvenir fakat sezgiler çoğu zaman aldatıcı olabilmektedir. Yüzlerce yıl boyunca dönemin en büyük düşünür ve filozofları bile ırkçılık, türcülük veya cinsiyetçilikte sezgisel bir problem görmemişti. Diğer yandan bir çocuk dünyaya getirerek o çocuğa zarar vermediğimiz sezgisinin evrimsel bir açıklaması da var; çünkü böyle düşünen insanların üreme ihtimali de daha fazladır. Evrim, bilindiği üzere üreme başarısını arttıran mekanizmaları desteklemektedir.

Diğer yandan niçin yaşama dair iyimser olmamız ve çocuk dünyaya getirmemek gerektiği çok açık değil. İyimser olmak ile gerçekçi olmak her zaman için uyuşmayabilir. Kişi kendi durumuna acımadan da var oluşuna hayıflanabilir. Hatta kendi durumuna bir miktar acıyabilir bile insan ve yine de var oluşuna hayıflanabilir. Çoğu iyimserin iddia ettiğinin aksine varolmaya kötümser bakmak intihar etmeyi gerektirmez. Benatar bu kitapta yer almayan bir makalesinde şöyle bir örnek verir:[1]

Gösteriyi terk edecek kadar kötü olmasa dahi bir tiyatro gösterisine, şayet kötü bir gösteri olacağını baştan bilseydiniz bilet alıp gelir miydiniz?

Muhtemelen gitmezdiniz. Fakat kimse size bilet alıp almama isteğinizi sormadıysa veya bilinciniz yerinde değilken gözlerinizi açtığınızda kendinizi bu kötü tiyatro gösterisinde bulduysanız, gösteri bitene kadar beklemeyi isteyebilirsiniz. Gösteri biter ve başka birini kendi irade dışında bu kötü gösteriye getirenlerin arasında katılmak istemeyebilirsiniz. Burada kötümser olan bir şey yok gibi duruyor. İyimserler tam tersine sürekli bir şekilde kötü bir gösteriye iradeleri dışında insan taşıyarak bir şeyleri ıskalıyor gibi duruyor. Bu benzetmede, kötü gösterinin yaşam, izleyicinin ise bebek ve insanlar olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Bardağın her zaman için dolu tarafından bakmak zorunda değilsiniz; böyle yapmanın var olan ahlaki argümanlar veya kanıtlara bir üstünlüğü yoktur.

Benatar kalan sayfalarda dini görüşleri ve ölüme dair felsefi yaklaşımları incelemektedir. Fakat özellikle görüşlerinin büyük oranda reddedileceği ve çoğu insanın çocuk yapmayı bırakmayacağını söyleyerek, antinatalizmin özünde mizantropik (insan düşmanı) değil filantropik (insan sever) bir yaklaşım olduğunu savunduğu sayfalar bir hayli ilginç. O şöyle söylemektedir:

Hissedebilen bir canlıyı dünyaya getirmek, o hayata sahip olacak canlıya zarar vermek anlamına gelir. Bu zararın verilmemesi gerektiğini savunmak, o canlıyı sevmemekten değil, onun için endişelenmekten kaynaklanır. (…) Bir insanı dünyaya getirmemek potansiyel insanın acı çekmemesini garanti eder – çünkü o insan hiçbir zaman var olmayacaktır.


(1) T. Beyter. Çocuk Mu? Kalsın! – David Benatar | Öncül Analitik Felsefe. (25 Nisan 2023). Alındığı Tarih: 19 Mayıs 2023. Alındığı Yer: Öncül Analitik Felsefe | Arşiv Bağlantısı

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Daisetsu Suzuki (1870-1966) – Brian Morris

Sonraki Gönderi

Bilimsel Yöntem – Brian Hepburn & Hanne Andersen (Stanford Encyclopedia of Philosophy)

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü