Bilimsel Yöntem – Brian Hepburn & Hanne Andersen (Stanford Encyclopedia of Philosophy)

//
997 Okunma
Okunma süresi: 79 Dakika

Bilim müthiş derecede başarılı sonuçları olan bir insan uğraşıdır. Bilimsel yöntemin araştırılması da bu başarıya hangi etkinlikler aracılığıyla ulaşıldığının ayrımına varma çabasıdır. Çoğu zaman bilimin karakteristiğiyle özdeşleştirilen etkinlikler, gözlem ve deney, tümevarımsal ve tümdengelimsel akıl yürütme ve hipotezler ile teorilerin oluşturulması ve test edilmesidir. İş ayrıntılara geldiğinde ise bunların nasıl yapıldığı koşullara göre değişiklik gösterebilir, fakat bu tür tipik özellikler bilimsel etkinliği bilimsel olmayandan ayırmanın bir yolu olarak görülmüştür (Bilim ve Sahte-Bilim girdisine bakabilirsiniz). Bu ayrıma göre, yalnızca geleneksel olarak yaygın kabul görmüş bilimsel yöntem ya da yöntemleri izleyen girişimler bilim olarak kabul edilir. Bu görüşe katılmayanlar ise bütün bilimler için ve yalnızca bilimler için geçerli, sabit bir yöntem araç kitinin var olup olmadığını sorgulamışlardır. Kimileri natüralizm örneğinde görüldüğü üzere bilimin doğasına dair dile getirilen daha kapsamlı görüşlerin reddedilip yönteme dair tek bir görüşe ayrıcalık tanınmasına karşı çıkmış (Dupré 2004), kimileri ise getirilecek tüm kısıtlamaları ilkece reddetmiştir (çoğulculuk).

Bilimsel yöntem, bilimin bilgi, tahmin ya da kontrol gibi amaç ve ürünlerinden ayrı düşünülmelidir. Yöntemler bu amaçlara ulaşmanın araçlarıdır. Bilimsel yöntem, bilimsel yöntemin özelliklerinin belirlenmesine yönelik belli bir yaklaşımın arkasında yatan nesnellik, tekrarlanabilirlik, basitlik ya da geçmiş başarılar gibi değerleri ve gerekçelendirmeleri konu edinen meta-yöntembilimden de ayrı düşünülmelidir. Yöntembilimsel kurallar yöntemi şekillendirmek için ortaya atılırlar ve bu kurallara riayet eden yöntemlerin bahsedilen değerleri barındırıp barındırmadığı meta-yöntembilimsel bir sorudur. Yöntem, son olarak, yöntemin uygulamaya koyulduğu ayrıntılı ve bağlama göre değişen pratiklerden de bir dereceye kadar farklıdır. Bu pratiklerin, belirli laboratuvar tekniklerinden betimlemeler ve akıl yürütmeler sırasında başvurulan matematiksel formaliteler ya da diğer özelleşmiş dillere, teknolojik ya da başka tür maddi araçlardan diğer bilim insanları ya da geniş halk kesimleriyle iletişim kurmak ve bulguları paylaşmaya ve hangi bilimin nasıl yapılacağı ya da hangi bilimlerin yapılacağına dair uzlaşılar, alışkanlıklar, dayatılan gelenekler ve kurumsal denetimlere kadar uzanan geniş bir içeriği vardır.

Bu ayrımların farkında olmak önemli olsa da ayrımlar için çizilen sınırlar bulanıktır. Yani yönteme dair açıklamalar yöntembilimsel ve meta-yöntembilimsel motivasyonlardan veya gerekçelendirmelerden tamamen ayrılamaz. Dahası bunlar, yöntemin belirlenmesinde hayati rol oynar. Bu nedenle yöntem tartışmaları ayrıntı, kural ve meta-kural seviyelerinde dönmektedir. Sözgelimi, yöntemlerin bize temin etmesini bekleyebileceğimiz bilimsel bilginin kesinliği ya da yanılabilirliği hakkındaki inançların değişmesi, tümdengelimsel ve tümevarımsal akıl yürütmeye yapılan vurgunun değişmesi ya da akıl yürütmeye gözleme nazaran daha fazla önem atfedilmesi (yani farklı yöntemler arasındaki farkların ortaya çıkması) anlamına gelmiştir. Bilimin toplumdaki rolüne ilişkin inançlar da bilimsel yöntemde içerilen değerlere ayrılan yeri şüphesiz etkileyecektir.

Geride bıraktığımız yüzyılın ikinci yarısında bilimsel yöntem tartışmalarını en çok etkileyen mesele, yöntem söz konusu olduğunda ne derece çoğulcu olmamız gerektiği sorusudur. Birleşimciler[1] tek bir yöntemin bilim için özsel olduğu fikrinde ısrarcıdırlar, nihilistler ise herhangi bir yöntembilimsel reçetenin etkililiğini ölçerken ona kendinde bir açıklayıcılık atfetmeyip bağlama duyarlı değerlendirme yapan köktenci çoğulculuğun bir türünü savunmaktadırlar. Bilimsel pratikte ete kemiğe bürünen yöntemlere dair orta karar bir çoğulculuk akla yatkın görünmektedir. Ancak bilimsel pratik de zamana ve yere göre, kurumdan kuruma, bilim insanları ve çalıştıkları konulara göre farklılık gösterir. Peki bilimin ve başarılarının anlaşılması yolunda bu farklılıklar ne derece önemlidir? Yöntem pratikten ne kadar soyutlanabilir? Ansiklopedinin bu maddesi bilimsel yöntem ya da yöntemlerin karakteristiğini anlamayı amaçlayan bazı girişimlerin yanı sıra halihazırdaki bilimsel pratikte içerilen yöntemleri anlamak için bağlama daha duyarlı bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiğini savunan argümanları anlatmaktadır.


  1. Genel Bakış ve Ana Temalar
  2. Tarihsel İnceleme: Aristoteles’ten Mill’e
  3. Yöntemin Mantığı ve Eleştirel Tepkiler
    3. 1. Mantıksal İnşacılık ve İşlemselcilik
    3. 2. Onaylama Mantığı Olarak Hipotezli-Tümdengelimlicilik
    3. 3. Popper ve Yanlışlamacılık
    3. 4. Meta-Yöntembilim ve Yöntemin Sonu
  4. Hipotezlerin Test Edilmesi ve İstatistiksel Yöntemler
  5. Pratikte Yöntem
    5. 1. Yaratıcı ve Keşfe Yönelik Pratikler
    5.2. Bilgisayarlı Yöntemler ve Bilim Yapmanın “Yeni Yolları”
  6. Bilimsel Yöntem Hakkındaki Söylem
    6. 1. Bilim Eğitiminde ve Bilim İnsanlarının Gözünde “Bilimsel Yöntem”
    6. 2. Ayrıcalıklı Yöntemler ve “Altın Standartlar”
    6. 3. Bilimsel Yöntem Mahkeme Salonunda
    6. 4. Yoldan Çıkan Pratikler
  7. Sonuç

Kaynakça

Diğer İnternet Kaynakları

İlgili Ansiklopedi Maddeleri


1. Genel Bakış ve Ana Temalar

Ansiklopedinin bu maddesinin başlığı Bilimsel Yöntemler olabilirdi ve bu durumda ya uzunluğu ciltler tutar ya da biricik bir Bilimsel Yöntem fikrinin reddedilişinin kısa bir özetini içerip aşırı derecede kısa olurdu. Her iki olasılık da bizi mutlu etmez, çünkü bilimsel etkinlik disiplinlere, zamanlara, yerlere ve bilim insanlarına göre o kadar fazla değişiklik gösterir ki hepsini bir araya getirmeye çalışan herhangi bir açıklama ya betimsel ayrıntılarla dolup taşar ya da keyfekeder genellemeler içerir.

Bu maddenin kapsamı yukarıdaki ihtimallere kıyasla daha iyidir ve ilhamını son dönemlerde bilim felsefesinin pratiğe, bilim insanlarının gerçekte ne yaptıklarına gösterdiği giderek büyüyen ilgiden almaktadır. Bilimsel faaliyeti anlamaya yönelik bir girişimi temsil ettiği takdirde, bu “pratiğe dönüş” bilimdeki yöntemler üzerine yapılan çalışmaların son hali olarak görülebilir, ancak bunu ne evrensel ve birleştirilmiş ne de tekil ve dar anlamda betimsel olan açıklamalar benimseyerek yapar. Pratikteki ayrıntılar bir dereceye kadar farklılık gösterse dahi, farklı bilim insanlarının farklı yer ve zamanlarda aynı yöntemi kullandıkları söylenebilir.

Yöntemlerin uygulamaya sokulduğu bağlamın değerlendirmeye dahil edilip edilmeyeceği veya hangi noktaya kadar edileceği, büyük oranda incelemeyi yapanın bilimin amaçlarından ne anladığı ve kendi amaçlarının neler olduğuna bağlıdır. Bilimsel yöntembilim tarihinin büyük kısmına bakılacak olursa bilimin en önemli çıktısı bilgidir ve yöntembilimin amacı bilimsel bilginin üretildiği bu yöntemleri keşfetmek olmalıdır.

Bilim, sistematik olarak toplanmış kanıtlara dayalı (fakat neye kanıt denir ve kanıtlar söz konusu olduğunda öncelik duyularımızın mı olmalıdır yoksa rasyonel kavrayışlarımızın mı?) en kesin bilgi iddialarına (fakat bunlar ne kadar kesin?) ulaşma yolunda yapılan akıl yürütmenin en başarılı biçiminin (fakat bu hangisi?) ete kemiğe bürünmüş hali olarak görülmüştür. İkinci bölüm de bu bağlamda iki ana temaya işaret ederek yapılan tarihsel bir incelemeye yer vermektedir. Bunlardan biri gözlem ve akıl yürütme (ve onları kullanan diğer akıl yürütme biçimleri) arasındaki doğru denge noktasının aranması, diğeri ise bilimsel bilginin ne kadar kesin olduğudur.

Üçüncü bölüm yirminci yüzyılda bilimsel yöntem hakkında yapılan tartışmalara odaklanmaktadır. Bilimin sahip olduğu epistemik ayrıcalık yirminci yüzyılın ikinci yarısında bazı meydan okumalarla karşılaşmış ve pek çok bilim felsefecisi bilimsel yöntemin mantığını yeniden inşa etme çabalarını terk etmiştir. Bilimin hangi işlevlerinin neden anlaşılması gerektiğine dair görüşler belirgin şekilde değişmiştir. Bu dönemde kimi figürler, bilimin başarısının toplumsal ve kültürel niteliklerle tanımlanmasının daha yerinde olacağını belirtmiş, bilim felsefesinde bilimin epistemik olmayan yönlerinin, örneğin sosyolojik, kurumsal, materyal ve politik etkenlerin, daha fazla dikkate alınması talebine koşut olarak tarihe ve sosyolojiye dönüş yapılmıştır. Yine bu dönemde bilim felsefesinde bu yönelimin dışında bilimin içindeki belli alanlara gitgide daha fazla odaklanan ve giderek artan bir özelleşme görülmüştür. Bu iki gelişmenin ortaklaşa yol açtığı sonuç ise bilimin birleştirilmiş büyük metodolojisi lehine argümanlar geliştirmeye devam eden çok az sayıda filozofun kalmasıdır. Üçüncü ve dördüncü bölümler, onaylama ya da yanlışlama tercihlerinde hangi noktalarda ayrıştıkları ya da özel bir bilimsel yöntem fikrinden tamamen vazgeçip geçmediklerine odaklanarak yirminci yüzyıl bilim felsefesinde bilimsel yöntem hakkında geliştirilen başlıca pozisyonları incelemektedir.

Son birkaç on yılda dikkatler, öncelikle geleneksel olarak yöntem başlığı altında sınıflanan deney tasarımı ve genel laboratuvar pratiği gibi bilimsel etkinliklere, istatistiğin kullanımı, modellerin ve diyagramların inşası ve kullanımı, disiplinler arası iş birliği ve bilim iletişimine çevrilmiştir. Dört ila altıncı bölümler bilimdeki yöntemlere dair yapılan güncel araştırmaların ilerlediği alanların haritasını çıkarmaya girişmektedir.

Bu bölümlerin gösterdiği üzere, yöntem sorunu bilime dair söylemin hala merkezinde yer almaktadır. Bilimsel yöntem, eğitim, bilim politikaları ve bilim insanları için bir mesele olarak kalmaya devam etmektedir ve bilimin sınırları ya da statüsü söz konusu olduğunda kamusal alanda kendisini gösterir. Bu nedenle kimi filozoflar son zamanlarda bilimi benzersiz bir kültürel ürün yapanın ne olduğunu sorusuna geri dönmüşlerdir. Bu madde, kendileri vasıtasıyla bilimsel bilgiye ulaşılan etkinlikleri diğerlerinden anlamaya ve anlatmaya yönelik bu güncel girişimlerin bazılarına yer vererek sona erecektir.

2. Tarihsel İnceleme: Aristoteles’ten Mill’e

Bilimsel yöntemin tarihini yazmaya girişmek, ele aldığımız konu hakkındaki devasa bir faaliyet alanını taramak demektir. Bu bölüm ise modern yöntembilimsel tartışmaların arka planını kısaca inceleyecektir. Klasik görüş olarak adlandırılan görüş antikler kadar eskidir ve sonradan yaşanan çeşitlenmeler için bir çıkış noktası teşkil etmektedir. [1] [2]

Laudan (1968)’ın bilimsel yönteme dair tarihsel incelemesinde dikkat çektiği bir nokta ile başlayalım:

Bilimsel yöntem teorileri tarihinin prestijli bir araştırma sahası olarak ortaya çıkışının önündeki en ciddi engel, muhtemelen, bu alanı genel epistemoloji tarihi ile birleştirmek ve böylece epistemoloji tarihine uygulanan anlatı kategorileri ve sınıflama işine yarayan güvercin deliklerinin[3] bilimsel yöntem teorileri tarihi için de temel olduğunu varsaymak olagelmiştir. (1968: 5)

Doğal dünya hakkındaki bilginin daha genel bir bakışla “bilgi” kategorisi altında sınıflanması anlaşılabilir bir birleştirmedir. Yöntem teorileri tarihi de doğal olarak aynı anlatı kategorilerini ve güvercin deliklerini benimseyecektir. Örneğin, epistemoloji tarihinin önemli temalarından biri, bilimsel yöntem tarihindeki yansıması bilimsel yöntemin birliği olan, bilginin birliğidir. Bilginin türleri arasında farklılıklar belirleyenler, genellikle bu farklı bilgi türlerini elde etmek için bunlara paralel yöntemler belirlemişlerdir (bakınız, Bilimin Birliği maddesi).

Neyin bilindiğine, bilinenin nasıl bilindiğine ve neyin bilinebilir olduğuna dair farklı görüşler birbiriyle ilişki içindedir. Platon, şeyleri, biri görülür olanlara diğeri ise akledilir olanlara ait iki aleme ayırmıştır (Cooper, 1997, Devlet, 510a)[4]. Ona göre yalnızca ikincisi, yani Formlar, bilginin nesnesi olabilir ve bu akledilir hakikatler geometrinin ve tümdengelimin kesinliğiyle bilinebilir. Maddi dünyada gözlemlenenler ise tanımları gereği ideal değil, kusurlu ve yanıltıcıdır. Dolayısıyla bilgiye giden Platoncu yol gözlemin önemini azaltıp yöntem olarak akıl yürütmeyi öne çıkarmıştır. Aristoteles ise bu görüşe, Formları doğanın incelenmesi yoluyla keşfedilecek temel ilkeler olarak doğal dünyaya yerleştirmek yoluyla karşı çıkmıştır (Barnes 1984’te, Metafizik Z)[5].

Aristoteles, doğaya dair gözlem ve akıl yürütme yolunu tutan bilimsel araştırmanın doğasına dair, Batı geleneğinde en erken sistematik incelemeyi yapan kişi olarak tanınır. Birinci Analitikler ve İkinci Analitikler’de Aristoteles, doğa araştırmalarının önce amaçları daha sonra ise yöntemleri üzerine düşünür ve günümüzde dahi bilime özsel olduğu düşünülen bazı nitelikler ortaya koyar. Aristoteles için ampirizm, dikkatli gözlem (fakat pasif olanı, kontrollü deney değil) başlangıç noktasını teşkil eder. Yine de amaç yalnızca olguları kayıt altına almak değildir. Aristoteles’e göre bilim (episteme) uygun şekilde düzenlenmiş bir bilgi ya da edinim kümesidir – ampirik olgular kadar onların düzenlenmesi ve sergilenmesi de hayati önem taşır. Olguların keşfedilmesi, düzenlenmesi ve sergilenmesi, başarılı bir bilimsel araştırma için gereken yöntemleri kısmen belirler. Bir diğer belirleyici ise edinilmek istenen bilginin doğası ve söz konusu bilgiye uygun açıklayıcı nedenlerdir (bakınız, Aristoteles’in Nedenselliğe Dair Görüşleri maddesinde dört neden üzerine yapılan tartışma).

Dikkatli gözleme ek olarak, bilimsel yöntem yalnızca gözlenenleri uygun şekilde düzenlemek için değil aynı zamanda gözlemle bilinenin ötesine geçecek çıkarımlar yapabilmek için de gereken bir akıl yürütme sistemi olarak mantığı gerektirir. Akıl yürütme yöntemlerinden kasıt ise tümevarım, tahmin ya da analoji ve diğerleridir. Aristoteles’in sistemi (hatalı akıl yürütmeleri içeren bir katalog ile birlikte) Organon[6]başlığı altında toplanmıştır. Bu başlık yankısını, Francis Bacon’ın Novum Organon’u[7] ve Willam Whewell’ın Novum Organon Restorum’u gibi bilimsel akıl yürütme üzerine daha sonra yazılan çalışmalarda bulacaktır (bakınız, bu maddenin devamı). Aristoteles’in Organon’unda akıl yürütme, esas olarak, varlıkları modern zamanlara dek devam eden, genel hatlarıyla iki türe ayrılmıştır. Günümüzde yaygın şekliyle tümevarımsala karşı tümdengelimsel yöntem olarak bilinen bu ayrım, farklı zaman aralıklarında analiz/sentez, aşkınsal-olmayan/aşkınsal[8] ve hatta onaylama/doğrulama[9] olarak adlandırılmıştır. Buradaki temel fikir, araştırma yöntemimizde yönelinecek iki “istikamet” olduğudur: Bunlardan biri gözlemlenenden yola çıkıp daha temel, genel ve kapsayıcı ilkelere doğru, diğeri ise daha temel ve genel olandan ilkelerin sergilendiği örnekler ve uygulamalara doğrudur.

Burada belirlendiği haliyle araştırmanın temel amacı ve yöntemi, bilginin peşinden gitmenin doğru yolu üzerine düşünülen sonraki iki bin yıl boyunca varlığını sürdüren bir tema olarak tekrar tekrar karşımıza çıkar: Doğayı dikkatlice gözlemle ve işleyişini açıklayan ya da tahmin eden kuralları ya da ilkeleri ara. Aristoteles’in çalışmaları, bilimden bağımsız olarak bilimsel yöntem (kozmosa karşı fizik) üzerine geliştirilen bir şerh geleneğine referans çerçevesi sağlamıştır. Orta Çağ boyunca Albertus Magnus (1206–1280), Thomas Aquinas (1225–1274), Robert Grosseteste (1175–1253), Roger Bacon (1214/1220–1292), Ockhamlı William (1287–1347), Andreas Vesalius (1514–1546) ve Giacomo Zabarella (1533–1589) gibi isimlerin tümü gözlem ve tümevarımla elde edilebilecek türden bilgiyi, tümevarımın gerekçelendirilmesinin kaynağını ve tümevarımın uygulanması için en iyi kuralları açıklığa kavuşturmaya çalışmışlardır. [2][10] Katkılarının katkıların çoğunun bugün bilime özsel olduğunu düşünmekteyiz (bakınız, Laudan 1968). Aristoteles ve Platon akıl yürütme hakkında “formlara doğru” ya da “formlardan uzağa” şeklinde çerçeveler benimsemişlerken, Orta Çağ düşünürleri fenomenlerden uzağa ya da fenomenlere doğru şeklinde istikametler kullanmışlardır. Analizde fenomenler temel açıklayıcı ilkeler keşfetmek için incelenmiş, sentezde ise fenomenlere ilk ilkelerden hareketle açıklama getirilmiştir.

Bilimsel Devrim sırasında bu farklı argüman, deney ve akıl yürütme hatları tek bir potada eritilmiş ve ortaya bir epistemik otorite çıkmıştır. XVI.-XVIII. yüzyıllar yalnızca doğanın işleyişinin bilgisine dair -mekanik, tıbbi, biyolojik, siyasi ve iktisadi açıklamalarda yaşanan ilerlemeler ışığında düşünüldüğünde- çarpıcı bir ilerleme dönemi değil, aynı zamanda yaşanan devrimsel değişimlere dair bir öz farkındalık ve bu ilerlemenin yaşanmasını sağlayan yöntemin kaynağı ve meşruluğuna yönelik yoğun bir düşünsel faaliyetin görüldüğü bir dönemdir. Yeni otoriteyi inşa etme süreci yöntembilimsel hamleler gerektirmiştir. Galileo Galilei (1564-1642) ya da Francis Bacon (1561-1626)’ın benzetmesine göre, Doğa Kitabı matematik, geometri ve sayıların diliyle yazılmıştır. Bu da matematiksel tanım ve mekanik açıklamanın bilimsel yöntemin önemli yönleri olarak öne çıkarılmasını teşvik etmiştir. Henry More ve Ralph Cudworth gibi figürler sayesinde, özellikle de ruhsal olanın salt mekanik olanın tamamlayıcısı olması konusunda, görünüşün ardındaki doğa üzerine metafiziksel düşünüşün önemi Bilimsel Devrimin önemli bir teması olarak kalmıştır (bakınız, Cambridge Platoncuları, Boyle, Henry More ve Galileo maddeleri).

Bacon Novum Organum (1620)’da tikellerden tümellere çok hızlı sıçradığı gerekçesiyle Aristotelesçi yöntemi eleştirir. Tasımsal akıl yürütme[11] bu iki tür önermeyi kolayca birleştirmiştir. Bacon ise yeni sanatlar, ilkeler, istikametler bulma amacındadır. Yöntemi, gözlemlerin yöntemli bir şekilde toplanması ile duyularımızın düzeltilmesine (özellikle de naif gözlemcinin yatkın olduğu, onun tabiriyle, İdollerden sakınılmasına) dayanmaktadır. Bilim camiası, ona göre, ancak bu şekilde, dikkatli, kademeli ve kesintisiz bir tırmanıştan sonra güvenilir genel iddialara ulaşabilir.

Bacon’ın yöntemi uygulanabilir olmamakla ve uygulayıcılar düşünüldüğünde yeterince esnek olmamakla eleştirilmiştir. Whewell ise Bacon’ı System of Logic’inde bilim insanlarının pratiklerini yeterince dikkate almamakla eleştirecektir. Bilim tarihinde Bacon’ın yönteminin uygulamaya konduğuna bizi ikna edecek örnekler bulmak zordur, fakat katı Baconcı kalıplara tam olarak uymasalar da XVI. yüzyılın bilimsel, tümevarımsal yöntemine örnek olarak gösterebileceğimiz Robert Boyle (1627-1691) ve William Harvey (1578-1657) gibi gerçek figürlerin çalışmaları elimizde mevcuttur (bakınız, Bacon).

Fakat bilim tarihçilerinin en fazla ilgi gösterdikleri isim Isaac Newton (1642-1727)’dır. Principia Mathematica[12] ve Opticks’inin[13] devasa başarısı düşünüldüğünde bu ilgi anlaşılırdır. Newton’ın yönteminin araştırılmasının arkasında ise iki itici kuvvet bulunur: Opticks’te ortaya koyulan deneylerin ve akıl yürütmenin örtük yöntemi ve Principia’nın üçüncü kitabında Felsefe Yapmanın Kuralları (Regulae) olarak verilen açık yöntembilimsel kurallar. [3][14] Yeni kozmolojinin temel taşı olan Newton’ın kütleçekim yasası doğa felsefesinin açıklamaya dair uzlaşımlarıyla yolları ayırmıştır – öncelikle uzaktan etkinin varlığını öne sürüyor gibi görünerek, fakat daha genel açıdan bakıldığında “gerçek”, fiziksel nedenler göstermeyerek. Dünya Sistemi (Principia, 3. Kitap) lehine öne sürdüğü argümanını fenomenlere dayandırmıştır, akıl yoluyla ulaşılan ilk ilkelere değil. Bu ise özellikle Kıta Avrupasında, uygun şekilde doğa felsefesi yapmak için yeterli görülmemiştir. Regulae ise bu itiraza doğa filozoflarının takip etmesi gereken yöntemi yeniden tanımlamak yoluyla doğa felsefesinin amaçlarını da yeniden tanımlayarak karşılık vermiştir. (Bakınız Newton’ın Felsefesi)

Newton’ın yöntembilimsel reçetesinde yer alanlar arasında, meşhur sözü “Hypotheses non fingo” (genelde tercüme edildiği şekliyle “Hipotezler uydurmuyorum”) da sayılmalıdır. Bilim insanın amacı sistemler icat etmek değil, Bacon’ın savunmuş olduğu gibi, gözlemlerden açıklamalar çıkarmak olmalıdır. Bu görüş sonrada tümevarımcılık olarak adlandırılacaktır. Newton’ı takip eden yüzyılda da Newtoncı yöntemle ilgili önemli açıklamalar getirilmiştir. Sözgelimi Colin Maclaurin (1698-1746) yöntemin özsel yapısını birbirlerini tamamlayan ve biri fenomenlerden genellemelere doğru giden, diğeri ise genel önermelerden yola çıkarak yeni fenomenler için açıklamalar türeten analiz ve sentez aşamaları şeklinde yeniden inşa etmiştir. Denis Diderot (1713-1784) ve Encyclopédie’nin[15] editörleri, tıpkı Francesco Algarotti (1721-1764)’nin yaptığı gibi, Newtoncılığı sağlamlaştırmak ve popülerleştirmek için çok çaba harcamışlardır. Yapılan vurgu genelde aynıdır – araştırma sürecine olduğu kadar hala yaygın olarak varsayılan bir bilim insanı karakterine de yapılan bir vurgu. Bilim insanı doğa karşısında ağırbaşlıdır, yüzünü dogmaya çevirmez, yalnızca kendi gözlerine boyun eğer ve hakikati nereye götürürse götürsün takip eder. Bilim insanlarına ve yaptıkları işe dair bu bakışı, kahramanları Newton olmak üzere, yaygınlaştırma konusunda en etkili isimler Voltaire (1694-1778) ve du Chatelet (1706-1749) olmuştur. Bilimsel yöntem Aydınlanma’nın devrimci güçlerinden biri haline gelmiştir. (Tarihsel bir genel bakış için bakınız, Shank 2008’in yanı sıra NewtonLeibnizDescartesBoyleHume, Aydınlanma)

Ne var ki bilimsel yöntem hakkında XVIII’inci yüzyılda ortaya atılan tüm düşünceler yukarıdakiler kadar kutlama yanlısı değildi. Geroge Berkeley (1685-1783)’in yeni bilimin matematiğine olduğu kadar Newtoncıların gözleme yaptıkları aşırı vurguya da yönelik saldırısı ve David Hume (1711-1776)’un tümevarımsal gerekçelendirmenin bilimsel iddialara sunduğu güvencenin[16] altını oyuşu da yukarıdakiler kadar meşhurdur (Şu maddelere bakınız: George BerkeleyDavid HumeHume’s Newtonianism and Anti-Newtonianism). Hume’un tümevarım problemi Immanuel Kant (1724-1804)’ı, bilim insanları için uygulamaya yönelik yönergeler değil epistemik bir yeniden inşa biçiminde olsa da, ampirik yöntem için yeni temeller bulmaya teşvik etmiştir. Hem Hume hem de Kant sonraki yüzyılda ortaya çıkan yöntembilimsel düşünceleri, sözgelimi Mill ve Whewell arasında yaşanan bilimde kullanılan tümevarımsal çıkarımların kesinliği hakkındaki tartışmayı etkilediler.

John Stuart Mill (1806-1873) ve William Whewell (1794-1866) arasındaki tartışma XIX. yüzyılın standart yöntembilimsel tartışması haline gelmiştir. Tümevarımcılık ve hipotezli-tümdengelimcilik arasında yaşanan bir tartışma olarak nitelendirilmiş olsa da iki yöntemin tartışmanın taraflarında aldıkları rol aslında daha karmaşıktır. Hipotezli-tümdengelimsel açıklamaya göre bilim insanları doğru gözlemsel sonuçların kendilerinden türetilebileceği -yani hipotezli-tümdengelen- hipotezler ortaya atmak için çalışırlar. Whewell kendi yöntem açıklamasında hem hipotezlere hem de tümevarıma vurgu yaptığından dolayı onun bakış açısı Mill’in tümevarımcılığının tam karşısına yerleştirilmek için biçilmiş kaftan olarak görülebilir. Fakat Whewell’ın bilimsel yöntem betimlemesini anlamamız için bundan daha önemli değilse de en az bunun kadar önemli olan, onun “temel antitez”[17] kavramını anlamamızdır. Bilgi nesnel olanın (etrafımızdaki dünyada gördüklerimizin) ve öznel olanın (zihnimizin deneyimlediklerimizi nasıl algıladığımıza ve anladığımıza yaptığı katkının, Whewell’ın tabiriyle Temel Düşüncelerin) bir ürünüdür. Whewell’a göre her iki unsur da özseldir ve bu nedenle Kant’ı öznel olana, John Locke (1632-1704) ve Mill’i ise duyulara gereğinden çok odaklandıkları için eleştirir. Whewell’ın bahsettiği temel düşünceler disiplinden disipline değişebilir. Bir düşünce yalnızca bir tek bilimsel disiplin için bile zorunlu olduğu takdirde temel olabilir (örneğin kimya söz konusu olduğunda kimyasal yatkınlık). Bu özellik, temel fikirleri Kant’ın “görü”sünün formları ve kategorilerinden ayırır.[18] (Bakınız, Whewell)

Temel fikirleri açıklığa kavuşturmak bu nedenle bilimsel yöntemin ve bilimsel ilerlemenin özsel bir parçası olacaktır. Whewell bu sürece “Kâşifin Tümevarımı” adını vermiştir. Bacon ve Newton izlenecek olursa bu bir tümevarımdır, ancak Whewell Bacon’ın açıklamasını, tümevarımsal hipotezlerin açık ve dikkatli şekilde formüle edilmesi esnasında düşüncelerin üstlendiği rolü vurgulayarak diriltmeye çalışmıştır. Whewell’ın tümevarımı nesnel olguların toplanmasından ibaret değildir. Whewell’ın Olguların Harmanlanması[19] olarak adlandırdığı, bilim insanının teoriyi icat ettiği yaratıcı süreç boyunca öznel olan da rol alır. Sonrasında ise teori test edilerek, yani teorinin çatısı altında daha fazla olgu toplanarak, kendi deyimiyle Tümevarımların Uyuşması[20] sonucunda, onaylanır. Whewell doğanın gerçek kanunlarının keşfedilebileceği yöntemin bu olduğunu düşünmüştür: Temel kavramların açıklığa kavuşturulması, zekice açıklamaların icat edilmesi ve dikkatli bir test etme işlemi. Mill ise Whewell’a eleştirilerini yöneltirken, onlardan sonra gelen düşünürler ise Whewell’ı hipotezli-tümevarımsal görüşün öncüsü olarak kabul ederken, onun yöntem anlayışında bu keşif aşamasının önemini görmezden gelmiş gibidirler (Snyder 1997a, b, 1999). Keşif sürecinin hafife alınması XX. yüzyılın erken dönemlerinin yöntembilimi karakterize edecektir (bakınız 3. Bölüm).

Mill System of Logic’inde bilimsel yöntemin özü olarak daha dar bir tümevarım görüşü ileri sürmüştür. Mill’e göre tümevarım ilk olarak olaylar arasındaki düzenliliklerin aranmasıdır. Bu düzenlilikler arasında bazıları gözlemler devam ettikçe sabit kalmaya devam edecek ve sonunda yasa statüsüne kavuşacaktır. Belli bir alanda keşfedilen yasalar arasında düzenlilik olup olmadığı da, yani yasaların yasası da aranabilir. Hangi “yasa yasası”nın varlığını koruyacağı, zamana ve çalışılan disipline bağlıdır ve yeniden değerlendirilmeye açıktır. Burada verilebilecek bir örnek, Evrensel Nedensellik Yasası’dır ve Mill nedenleri belirlemek için, bugün genellikle Mill yöntemleri olarak bilinen, spesifik yöntemler ileri sürer. Bu beş yöntem araştırılan fenomenler arasında ortak olan, fenomenler varken ortadan kaybolan ya da onlarla beraber değişen durumları arar. Mill’in yöntemleri bugün bile açıklayıcı unsurlar bulmak için kullanılan deneysel yöntemlerle ilgili temel sezgilerimizle örtüşür görünmektedir (System of Logic (1843), bakınız, Mill). Whewell’ın ve Mill’in savunduğu yöntemler en nihayetinde birbirine benzer. Her ikisi de kapsayıcı yasalara doğru yapılan tümevarımsal genellemeler içerir. Fakat çarpıcı şekilde farklılaştıkları yer sonunda varılan bilginin kendisine ulaşılması zorunlu olan bir bilgi olup olmadığı konusu, yani meta-yöntembilimsel seviyedir (bakınız Whewell ve Mill maddeleri).

3. Yöntemin Mantığı ve Eleştirel Tepkiler

XX. yüzyılın başlarında fizikte yaşanan kuantum ve görelilik devrimleri yöntembilimde derin etkiler bırakmıştır. Her iki teorinin de kavramsal temelleri, uzay, zaman ve cisimler hakkında görünüşte en güvenilir sayılan sezgilerin bile geçersiz kılınabileceğini gösterdiği şeklinde yorumlanmıştır. Bu nedenle doğal dünya hakkında kesin bilgi edinmenin, erişilemez bir hedef olduğu kabul edilmiştir. Bunun yerine, bilimi yanılabilir olmakla birlikte akla uygun olarak gerekçelendirilebilir şekilde betimleyen, yenilenmiş bir ampirizmin arayışına girilmiştir.

Bilimsel yöntemin esas önem taşıyan yönlerinin teorilerin test edilmesi ve onaylanması olarak kabul edilerek, bilim insanlarının akıl yürütmelerinin analizleri yapılmaya başlanmıştır. Yöntembilimde keşif ve gerekçelendirme bağlamları arasında ayrım yapılmış, bu ayrım, teoriler ya da hipotezlere nerede ve nasıl ulaşıldığı ile bilim insanlarının (farkında olsunlar ya da olmasınlar) eldeki kanıtlara dayanarak teorilerin yeterliliği hakkında yargıya varırken ve teorileri değerlendirirken kullandıkları akıl yürütmeler arasına çekilen bir çit vazifesi görmüştür. Genel olarak, XX. yüzyılın geneli boyunca, filozoflar, onaylamaya mı yoksa çürütmeye mi odaklanılması gerektiği ve onaylamanın ya da çürütmenin mümkün olup olmadığı sorunlarını ele alırken pek çok ayrıntıda birbirlerinden farklılaşsalar da, bilim felsefesi esas olarak ikinci bağlama odaklanmıştır. XX. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise gerekçelendirmenin yöntemini tanımlamaya yönelik çabalar ve bağlamlara dönük ayrımın kendisi çamura saplanmıştır. Aynı zaman aralığında bilim felsefesi çok hızlı bir gelişim göstermiştir ve bu nedenle 4. bölümden itibaren bu ansiklopedi maddesi de tarih odaklı bir bilimsel yöntem incelemesini bırakıp temalara odaklanan bir incelemeye dönüşecektir.

3.1. Mantıksal İnşacılık ve İşlemselcilik

Mantık ve olasılıkta yaşanan ilerlemeler bilimsel teorilerin ve ampirik yöntemin detaylı biçimde yeniden inşa edilmesi ümidini doğurmuş ve bu yöndeki denemelerin en iyi örneği Rudolf Carnap’ın The Logical Structure of the World (1928)’ü olmuştur. Carnap bilimsel bir teorinin formel bir aksiyomatik sistem, yani bir mantık sistemi, olarak yeniden inşa edilebileceğini göstermeye girişmiştir. Bu sistem dünyaya göndermede bulunabilir, çünkü temel cümlelerinden bazıları test edilebilecek gözlemler ya da işlemler olarak yorumlanabilir. Bu teorik sistemin geri kalan kısmı, (elektron ya da kuvvet gibi) teorik ya da gözlemlenemez terimleri kullanan cümleler de dahil olmak üzere ya gözlemlere indirgenebildikleri için ya da (analitik olarak nitelenen, tıpkı matematiksel özdeşliklerde görüldüğü gibi) tamamen mantıksal anlamları olduğu için anlamlılardır. Buna doğrulamacı bilgi koşulu[21] adı verilmiştir. Bu koşula göre analitik ya da doğrulanabilir olmayan herhangi bir ifade kesinlikle anlamsızdır. Bu görüş Carnap tarafından 1928 yılında meşhur edilmiş olsa da Carnap’ın kendisi sonradan bu görüşün çok kısıtlayıcı olduğunu fark edecektir (Carnap 1956). Bu düşüncenin bir başka tanıdık versiyonu Percy William Bridgman’ın işlemselciliğidir[22]. The Logic of Modern Physics (1927)’te Bridgman fizikteki her kavramın, o kavramın uygulamasını doğrulamak için yapılacak işlemlerin terimleriyle tanımlanabileceğini öne sürmüştür. Ne var ki, bir kavramın, sözgelimi uzunluk kadar basit bir kavramın bile işlemselleştirilmesi vaadinin yerine getirilmesi kolaylıkla aşırı karmaşık (örneğin çok küçük uzunlukların ölçümü esnasında) ya da uygulaması imkânsız (örneğin ışık yılları gibi büyük mesafelerin ölçümünde) bir hale gelebilir.

Carl Hempel’in (1950, 1951) doğrulamacı anlam koşuluna yönelttiği eleştiri devasa bir etki yaratmıştır. Hempel, evrensel genellemelerin, sözgelimi çoğu bilimsel yasanın, bu koşula göre tam olarak anlamlı olmadığına işaret etmiştir. Hem doğrulanabilirlik hem de işlemselcilik, standart bilimin amaçlarını ve bilim pratiğini anlamak konusunda fazla kısıtlayıcıdır. Bu yeniden inşa girişimleriyle halihazırdaki bilim pratiği arasındaki cılız bağlantı bir açıdan daha eleştiri konusu olmuştur. Her iki yaklaşımda da bilimsel yöntemler belli yöntembilimsel rollere sokulmaya çalışılırlar. Sözgelimi, ölçümler terimlere anlam verme yolu olarak görülmüştür. Bilim felsefecileri yöntemleri oldukları haliyle anlamayı değil, teorileri, teorilerin anlamlarını ve dünyayla olan ilişkilerini yeniden kurmayı amaç edinmişlerdir. Bilim insanlarına sorulduğunda söz konusu işlemleri yaparlarken amaçlarının formel aksiyomatik bir sistemde yer alan terimlere anlam vermek olduğunu söylemeyeceklerdir. Yöntembilim ile halihazırdaki bilim pratiğine yakından bakıldığında görülen bu bağlantısızlık, Mantıksal Pozitivistlerin ve Bridgman’ın bağlı oldukları ampirizme ters düşer. Yöntembilimin (belli bir noktaya kadar) pratiğe tekabül etmesi gerektiğini savunan bu görüş tarihselcilik ya da sezgicilik olarak adlandırılmıştır. Bu eleştirilere ve eleştirilere verilen yanıtlara 3.4’te değineceğiz. [4][23]

Pozitivizmin kabul etmesi gereken bir diğer sınır ise Bacon-Newton-Mill çizgisini takip eden saf tümevarımcı bir yaklaşımın savunulmasının imkansızlığı olmuştur. İşe başlarken saf gözlem diye bir şey yoktur. Bütün gözlemler teori yüklüdür. Herhangi bir gözlem yapabilmek için elde bir teorinin olması gereklidir, bu nedenle teorilerin yalnızca gözlemden yola çıkarak türetildiği iddiası bütün teoriler için geçerli değildir. (Bakınız, Bilimde Teori ve Gözlemin Yeri) Hume, gözlemsel bir temele dayansa bile, tümevarımsal yöntemin başarılı olduğuna dair bir varsayıma sahip olmaksızın, tümevarımsal olarak varılan yargıların tümdengelimsel olarak gerekçelendirilemeyeceğine daha önceden işaret etmişti. Aynı şekilde, bir genellemenin tikel örneklerinin gözlemlenmesi yoluyla nasıl onaylanabileceğine yönelik pozitivistlerin giriştikleri analizler de bir dizi eleştiriye maruz kalmıştır. Hem Goodman (1965) hem de Hempel (1965) standart onaylama açıklamasına içkin olan paradoksları göstermişlerdir. Gözlemlerin bir bilimsel teorinin onaylanmasına nasıl katkı sağladığını açıklamaya yönelik güncel çabalar aşağıda, 4. bölümde tartışılmıştır.

3. 2. Onaylama Mantığı Olarak Hipotezli-Tümdengelimcilik

Onaylama mantığının tümevarımcı olmayan analizine dair standart başlangıç noktası olarak Hipotezli-Tümdengelimsel (H-T) yöntem alınır. En basit haliyle, bir teorinin herhangi bir hipotez ifade eden bir cümlesi, bu cümlenin gerçekteki sonuçlarına bakılarak onaylanır. İkinci bölümde belirtildiği üzere bu yöntem Whewell tarafından XIX. yüzyılda ve Nicod (1924) ve diğerlerinin katkılarıyla XX. yüzyılda geliştirilmiştir. Sıklıkla, Hempel’in (1966) H-T yöntemini tarif etmek için kullandığı Semmelweis’ın lohusa hummasının nedenini anlamaya çalışırken kullandığı çıkarım izleği, H-T’nin hem anlaşılmasındaki hem de eleştirilmesindeki kilit örnek olarak sunulmuştur (örnek olarak bakınız Lipton’ın (2004) çıkarımın en iyi açıklamaya yapılması[24] tartışması ve Onaylama). Hempel, Semmelweiss’ın izleğini lohusa hummasının nedenini açıklayan çeşitli hipotezlerin incelenmesi olarak betimlemiştir. Bazı hipotezler gözlemlenebilir olgularla çelişmiş ve yanlış oldukları gerekçesiyle derhal reddedilmiştir. Diğerlerinin ise hipotez doğru olduğu takdirde hangi gözlemlenebilir olayların ortaya çıkacağına dair bir çıkarım yapılarak (ki buna Hempel hipotezin test içerimleri adını verir) deneysel olarak test edilmeleri ve deney yapıldıktan sonra test içerimlerinin ortaya çıkıp çıkmadığının gözlemlenmesi gerekmiştir. Fakat deney test içerimlerinin gerçek olduğunu gösterse bile bu, hipotezi doğrulamaz. Hempel bunun “en azından bir miktar destek, güçlendirme ya da onay[25]” (Hempel 1966: 8) sağlamasına izin verse de, test içeriminin onaylanması hipotezi doğrulamaz. O halde burada verilen desteğin derecesi, destek sağlayan kanıtın niceliğine, çeşitliliğine ve kesinliğine bağlıdır.

3. 3. Popper ve Yanlışlamacılık

Tümevarımsal çıkarımın karşılaştığı zorluklardan yola çıkan bir diğer yaklaşım ise Karl Popper’ın eleştirel akılcılığı ya da yanlışlamacılığı olmuştur (Popper 1959, 1963). Yanlışlama tümdengelimseldir ve teste tabi tutulan hipotezin muhtemel gözlemsel sonuçlarının bilim insanları tarafından çıkarsanması bakımından H-T’ye benzer. Fakat Popper’a göre önemli olan başarılı tahminin hipoteze temin ettiği onaylanma derecesi değil, tümevarımsal çıkarıma dayanan onaylama ve tümdengelimsel çıkarıma dayanan yanlışlama arasındaki mantıksal asimetridir. (Bu basit karşıtlık daha sonra Lakatos başta olmak üzere pek çokları tarafından sorgulanacaktır. Bakınız, Bilimsel Akılcılık Hakkındaki Tarihselci Teoriler)

Popper onaylayıcı kanıt miktarından bağımsız olarak, sonculun kabulü[26] safsatasına düşmeksizin bir hipotezin doğruluğundan emin olamayacağımıza vurgu yapmış, bunun yerine bir teorinin ya da hipotezin daha önce girdiği testlerden ne kadar sağlam çıktığının bir ölçüsü olarak, ancak doğru olması ihtimalinin ölçüsü olarak anlaşılmaması kaydıyla, güçlendirme[27] kavramını öne sürmüştür.

Popper aynı zamanda Marksist tarih teorisi ya da psikanaliz gibi teorilerin bilimsel statülerine yönelik duyduğu şüpheden ve buna dayanarak bilim ve sözde-bilim[28] arasında yapmak istediği ayrımdan da beslenmiştir. Popper bunu bilim ile metafizik ayrımından farklı ve önemli bir ayrım olarak görmüştür. Bilim-metafizik ayrımı mantıksal ampiristlerin pek çoğunun esas uğraşıdır. Popper ise yanlışlama fikrini sözde ve gerçek bilim arasına bir çizgi çekmek için kullanmıştır. Bilimi bilim yapan şey, bilimin yönteminin teorileri başarısız olma ve teoriyi çürütme ihtimali yüksek olan dikkatli testlere maruz bırakmayı içermesidir.

Başarısız olma riskine gösterilen bağlılık önemlidir. Yanlışlanmadan çok kolay kaçılabilir. Bir teorinin sonucu gözlemlerle tutarsızsa, ad-hoc tabir edilen, teoriyi kurtarmak üzere tasarlanmış yardımcı hipotezler ortaya atılarak teoriye bir istisna hali eklenebilir. Popper bunun, uygulama alanlarına giren her şeyi açıklama kabiliyetine sahip ad-hoc teorilerin mevcut olduğu sözde-bilimde yapıldığını gözlemlemiştir. Bilim ise tam aksine riskli bir iştir. Eğer gözlemler teorinin yaptığı tahminlerin yanlış olduğunu göstermişse teori çürütülmüş demektir. Bu nedenle bilimsel hipotezler yanlışlanabilir olmalıdır. Beklenen, yalnızca hipotezi ya da teoriyi yanlışlayabilecek bazı muhtemel gözlemsel ifadelerin varlığı değildir. Poppercı bilimsel yönteme söz konusu gözlemler yapıldığı takdirde (ki Popper bunlara hipotezlerin potansiyel yanlışlayıcıları adını verir) yanlışlamaların da gerçekten düzenli bir şekilde yapılması hayati önem taşır.

Bir hipotezin ne kadar çok potansiyel yanlışlayıcısı olursa o hipotez o kadar yanlışlanabilir olacaktır ve bize o kadar çok şey söyleyecektir. Yanlışlayıcısı olmayan hipotezler ise çok az şey söyler ya da hiçbir şey söylemez. Aslında Popper’a göre bunun anlamı, yalnızca teoriyi kurtarmak için ad hoc hipotezlerin ortaya atılmasının iyi bir bilimsel yöntemin bir parçasıymış gibi teşvik edilmemesi gerektiğidir. Böyle yapılması teorinin yanlışlanabilirliğini zayıflatacaktır. Ne var ki Popper da daha sonradan teorinin modifiye edilmesinin (kendi tabiriyle teoriye bağışıklık kazandırılmasının) bilimsel gelişimin önemli bir parçası olduğunu kabul etmiştir. Beklenmedik ya da görünüşte yanlışlayıcı gözlemler sıklıkla yeni bilimsel kavrayışları tetiklemiştir. Popper’ın verdiği örnek, aslında Newtoncı tahminlerle uyuşmayan Uranüs’ün gözlemlenen hareketidir. Uranüs’ten uzakta bir gezegen bulunduğu şeklindeki ad hoc hipotez uyuşmazlığı çözmüş ve yeni yanlışlanabilir tahminler doğurmuştur. Popper bu görüşünü yanlışlanabilir ile yanlışlanamaz arasındaki ayrımı bulanık hale getirerek ve bunun yerine test edilebilirliğin dereceleri hakkında konuşarak sağlamlaştırmaya çalışmıştır (Popper 1985: 41f).

3. 4. Meta-Yöntembilim ve Yöntemin Sonu

1960 yılından itibaren ise süregelen meta-yöntembilimsel eleştiriler bilimsel yönteme yönelik felsefi bakışı ortadan kaldırmaya başlamıştır. Aşağıda bu eleştirilere kısa bir bakış, bu maddenin sonunda ise bunlarla ilgili yapılabilecek daha ileri okumalara dair tavsiyeler bulacaksınız.

Thomas Kuhn’un The Structure of Scientific Revolutions (1962)’ı[29] bilim felsefecilerini doğrudan hedef alan meşhur bir atışla başlar:

Tarihin anekdotlar ya da kronolojiden daha fazla şey içerdiği anlaşıldığı takdirde halihazırda bizi ele geçirmiş olan bilim imgesi kökten bir dönüşüm geçirebilir. (1962: 1)

Kuhn’un dönüşmesi gerektiğini düşündüğü imge, Carnap ve diğer mantıksal pozitivistler aslında Kuhn’a büyük sempatiyle yaklaşmış olsalar da, pek çok Mantıksal Pozitivistin peşinden koştuğu tarihsel olmayan, rasyonel yeniden inşalardır. (Bakınız, Viyana Çevresi) Kuhn, Feyerabend ve Lakatos gibi çağdaşlarıyla bilim felsefesine yönelik daha ampirik bir yaklaşımda ortaklaşır. Yani bilim tarihi, herhangi bir bilimsel yöntem teorisi de dahil olmak üzere bilim felsefesine önemli veriler temin eder ve yapılması zorunlu olan kontroller için imkan sağlar.

Kuhn’a göre bilim tarihi bize bilimin farklı aşamalardan geçerek geliştiğini gösterir. Normal bilim sürecinde bilim camiasının mensupları ellerindeki paradigmaya tabi olurlar. Paradigmaya olan bağlılıkları, çözülecek bulmacalara ve onları çözmenin kabul edilebilir yollarına karşı gösterdikleri bir bağlılık anlamına gelir. Paradigmaya duyulan güven, ortaklaşılan bulmacaların çözülmesinde yol alınmaya devam edildiği sürece sarsılmaz. Normal bilim aşamasında yöntem, yöntemin uygulanması gereken bir dizi sorunu tanımlayan ve problem çözmenin standart yollarını gösteren disipliner bir matris içinde işletilir. Bu disipliner matrisin önemli bir parçasını, ortaya bilimsel yöntem için geçerli olan normlar ve hedefler belirleyen değerler oluşturur. Kuhn’un tespit ettiği temel değerler tahmin, problem çözme, basitlik, tutarlılık ve akla yatkınlıktır.

Normal bilimin önemli bir yan ürünü, mevcut paradigmanın temin ettiği kaynaklarla çözülemeyen bulmacaların birikmesidir. Söz konusu anomalilerin oluşturduğu yığın ciddi boyutlara ulaştığında, bilim camiasının yeni bir paradigmaya geçişini ve yeni bir normal bilim aşamasının başlamasını tetikleyebilir. Burada önemli olan, bilimsel yöntem için normlar ve hedefler belirleyen değerlerin zaman geçtikçe değişip dönüşebilmesidir. Yöntem bu nedenle sözü edilen bilimsel disipline, zamana ya da mekâna görecelidir.

Feyerabend bilimin amaçları arasına ilerlemeyi de dahil etmiş, fakat herhangi bir yöntembilimsel reçetenin ilerleme sürecini tıkadığını öne sürmüştür (Feyerabend, 1988). Onun argümanları bilim tarihinin doğru kabul edilen “efsanelerini” yeniden incelemeye odaklanmıştır. Bilimin, Galileo gibi, kahramanlarının akıl ve tasıma olduğu kadar retorik ve iknaya da bel bağladıklarını gösterir. Aristoteles gibileri ise çok daha akla yatkın ve kapsamlı bakış açılarına sahip göründükleri için çok daha güvenilirdirler. Dolayısıyla onun anladığı şekliyle yeterli derecede özgürlüğü sağlayacak tek kural hiçbir anlamı olmayan “her şey serbest”tir. Daha genel çerçevede bakıldığında, bilimin bilgiyi aramanın ve bilgiyi arttırmanın en iyi yolu olduğu şeklindeki yöntembilimsel kısıtlama bile fazla kısıtlayıcıdır. Feyerabend bunun yerine bilimin aslında özgür bir toplum için tehdit oluşturabileceğini, çünkü bilimin ve bilimin efsanelerinin gereğinden fazla baskın hale geldiğini öne sürmüştür (Feyerabend 1978).

Daha temel bir eleştiri ise, bilimin rasyonel gelişimine felsefi açıklamalar, irrasyonel hatalara ise sosyolojik açıklamalar getiren yöntembilimi reddeden bazı bilim sosyologları tarafından 1970’li yıllardan itibaren ortaya konmuştur. Bu sosyologlar böyle bir bakış açısı yerine, bilimsel bilginin nasıl kurulduğunu açıklarken doğruyu ve yanlışı, rasyonelliği ve irrasyonelliği, başarıyı ve hatayı simetrik şekilde, aynı nedensel unsurları kullanarak açıklamayı öngören bir tür simetri tezini benimsemişlerdir (örneğin Barnes ve Bloor 1982, Bloor 1991). Bilim sosyolojisindeki akımlar, örneğin Güçlü Program[30], ya da genel manada bilginin sosyal boyutlarını ve nedenlerini araştıran ekoller, çağdaş bilim ve onun tarihinden seçtikleri vakaların geniş ve ayrıntılı incelemesine girişmişlerdir. (Bakınız, Bilimsel Bilginin Sosyal Boyutları ve Sosyal Epistemoloji) Latour ve Woolgar (1979/1986), Knorr-Cetina (1981), Pickering (1984), Shapin ve Schaffer (1985)’in meşhur incelemeleri göstermiştir ki hangi inançların bilimsel bilgi statüsü kazanacağını belirleyen esas nedensel unsurlar (makro ölçekte) sosyal ideolojiler ya da (mikro ölçekte) bireysel etkileşimler ve kişisel şartlardır. Dolayısıyla, bilimsel yöntemin açıklanmasına yönelik denemeler ampirik temelden yoksundur.

Bilimsel yönteme yönelik daha geç ve aslında beklenmedik bir eleştiri de bilimin içinden yükselir. 2000’li yılların başlarından itibaren yayımlanmış deneyleri tekrarlayarak aynı bulgulara ulaşmaya çalışan bir grup bilim insanının denemeleri sonuçsuz kalır. Tekrarlanabilirlik[31] ve yöntem arasında yakın bir kavramsal ilişki olduğu öne sürülebilir. Örneğin, tekrarlanabilirlik aynı bilimsel yöntemlerin aynı bulguları doğurması anlamına geliyorsa ve bilimsel bulguların yeniden elde edilebilir, tekrarlanabilir olması gerekiyorsa, bilimsel olarak ulaşılan bir bulguyu yeniden elde edebilmek için gereken şeyin bilimsel yöntem olması gerekir. Bu yazının sınırları gereği, tekrarlanabilirlik doğru bilimsel yöntemin amaçlanan bir sonucu olduğu sürece, aslında bilimsel yöntemin bir parçası olmadığına yönelik gözlemi aktarmakla yetinelim. (Bakınız, Bilimsel Bulguların Tekrarlanabilirliği)

XX. yüzyılın sonuna gelindiğinde bilimsel yöntem arayışları teslim bayrağını çekmek üzeredir. Öyle ki, Nola ve Sankey (2000b) yöntem üzerine yazdıkları çalışmalarına şu ifadelerle başlayabilmişlerdir: “Kimilerine göre bilimsel yöntem teorisi fikri geçtiğimiz yıllara ait bir tartışmadır.”

4. Hipotezlerin Test Edilmesi ve İstatistiksel Yöntemler

Filozoflar onaylamanın ya da çürütmenin açık ve anlaşılır yöntembilimini bulup çıkarmaya çalışırken sorunlarla karşılaşmış olsalar da, gözlemin teoriye nasıl olup da kanıt sağladığını anlamak konusunda önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. İstatistik alanında yapılan çalışmalar teorilerin nasıl ampirik olarak test edilebileceklerinin anlaşılması yolunda çok önemli katkılarda bulunmuş ve geçtiğimiz birkaç onyılda onaylamayı Bayesçi manada yeniden şekillendirmeye girişen devasa bir literatür ortaya çıkmıştır. Aşağıda bu gelişmeler yalnızca kısaca ele alınabilecektir. Daha fazla detay ve kaynak önerisi için Onaylama maddesine bakabilirsiniz.

İstatistik XIX. yüzyıldan itibaren deneysel bilimlerin yöntembiliminde önemi gitgide artan bir rol oynamaya başlamıştır. Bu dönemde istatistik ve olasılık teorisi yöntembilimde tümevarımsal çıkarımın analizini yapma görevini üstlenmiş ve tümevarımın rasyonelliğine olasılık teorisinin aksiyomlarında temel bulma çabaları XX. yüzyıl boyunca devam edip günümüze kadar gelmiştir. Bu esnada istatistik teorisinde yaşanan, XIX. yüzyılın başlarında gözlemlerin belirsizliğini[32] ölçmek için kullanılan En Küçük Kareler Yöntemi’nin Legendre ve Gauss tarafından geliştirilmesi, XIX. yüzyılın ortalarında Peirce tarafından uç değerlerin reddedilmesine[33] ilişkin kriterlerin ortaya atılması ve 1920’lerde ve 1930’larda “Öğrenci” Gosset Fisher, Neyman, Pearson ve diğerleri tarafından anlamlılık[34] testlerinin geliştirilmesi gibi gelişmeler de deneysel yöntem üzerinde doğrudan ve büyük etkide bulunmuştur (Kısa bir tarihsel inceleme için bakınız, örneğin Swijtink 1987 ve C. S. Peirce)

İstatistikte yaşanan bu gelişmeler hem istatistikçiler hem de bilim felsefecileri arasında hipotezlerin test edilmesi sürecinin nasıl anlaşılması gerektiğine dair düşünsel tartışmalara neden olmuştur: Test edilen hipotezin güvenilirlik derecesinin[35] sayısal ifadesini bize verecek olan titiz bir istatistiksel çıkarım mıdır, yoksa bu işlemin yapılması, yalnızca, izlenebilecek farklı davranış yollarından birinin izlenmesine, değerler de karar sürecine dahil edilerek, karar verilmesi olarak mı görülmelidir? Bu soru, Fisher ile Neyman ve Pearson arasında büyük bir ihtilafa yol açmıştır (özellikle bakınız, Fisher 1955, Neyman 1956 ve Pearson 1955; ihtilafa dair analizler için ise bakınız, ör. Howie 2022, Marks 2000, Lenhard 2006). Fisher’a göre hipotezlerin test edilmesi istatistiksel bir hipotezin ne zaman kabul edilip ne zaman reddedileceğini belirlemek için kullanılan bir yöntembilimdir, yani hipotezin yanlış olduğu durumlarda, eğer getirilen kanıtın diğer muhtemel sonuçlarla ilişkili olması olası değilse, eldeki hipotez kanıt tarafından reddedilmelidir. Neyman ve Pearson’ın görüşüne göre ise, tam aksine, yapılması muhtemel hataların sonuçlarının hipotezler arasından seçim yaparken rol oynaması gerekir. Doğru bir hipotezi reddetme hatası (Tip I) ile yanlış bir hipotezi kabul etme hatası (Tip II) arasındaki ayrıma vurgu yapmış ve doğru bir hipotezin reddedilmesinden mi yoksa yanlış bir hipotezin kabul edilmesinden mi kaçınmanın daha önemli olduğuna karar verilmesinin, yapılması muhtemel hatanın sonuçlarına bağlı olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu nedenle Fisher, bir hipotezin güvenilirliğinin sayısal olarak ifade edilmesini mümkün kılan bir tümevarımsal çıkarım teorisi ortaya koymayı hedeflemiştir. Ona göre önemli olan kullanım değil hakikati aramaktır. Neyman-Pearson yaklaşımı ise farklı davranış yollarından birinin seçilmesi için bir tümevarımsal davranış stratejisi geliştirmiştir. Burada önemli olan bir hipotezin doğru olup olmadığı değil, doğruymuş gibi kabul ettikten sonra eyleme geçmemiz gerekip gerektiğidir.

Benzer tartışmalar felsefi literatürde de mevcuttur. Bir taraftan Churchman (1948) ve Rudner (1953) bilimsel hipotezlerin tamamen doğrulanmalarının asla mümkün olmadığını, bilimsel çıkarım yöntemlerinin, bilim insanlarının kanıtın yeterince güçlü olup olmadığına ya da olasılığın hipotezin kabul edilmesini güvenceye almaya yetecek kadar yüksek olup olmadığına karar vermesi gibi etik yargılar içerdiğini ve bu kararların da bir hipotezi kabul ya da reddederken yapılacak hatanın önemine bağlı olacağını öne sürmüşlerdir. Jeffrey (1956) ve Levi (1960) gibi diğerleri ise bu görüşe katılmamışlar ve bunun yerine bilim insanlarının çıkarımlarının doğruluğunu değerlendirirken tutumlarını, tercihlerini, mizaçlarını ve değerlerini paranteze almaları gerektiğini öne süren, değerlerden bağımsız bir bilim görüşü ortaya koymuşlardır. Bilim felsefesindeki bu değerlerden bağımsızlık ideali ve tarihsel gelişimi hakkında daha fazla ayrıntı için, bakınız Douglas (2009) ve Howard (2003). Bilimde değerlerin yerini inceleyen geniş bir vaka çalışması havuzu için bakınız, ör. Elliott & Richards 2017.

Geçtiğimiz birkaç onyılda olasılıksal hipotezlerin istatistiksel çıkarım yoluyla denetlenmesi hakkındaki felsefi tartışmalar çoğunlukla, olasılığı kişinin eldeki malumat ışığında bir olaya inanma derecesinin ölçüsü olarak anlayan Bayesçilik ve buna karşılık olasılığı tekrarlanabilir bir olayın uzun vadeli sıklığı olarak anlayan frekansçılık üzerine odaklanmıştır. Bayesçiler için olasılıklar bir tür bilgi durumuna işaret ederken frekansçılar için olayların sıklığına/frekansına işaret eder (bakınız, ör. Sober 2008, birinci bölümde yer alan Bayesçiliğe, frekansçılığa ve olabilirciliğe[36] detaylı giriş). Bayesçilerin amacı, inanç revizyonunun, inanç revizyonunun önceki inançların (sözgelimi, arkaplan bilgisinin) ve gelecek kanıtların bir fonksiyonu olduğu, nicel, algoritmik bir temsilini oluşturmaktır. Bayesçilik, Bayes’in koşullu olasılıklarla ilgili bir olasılık kalkülüsü teoremi olan teoremine dayanan bir kuralı benimser. Belli bir hipotezin doğru olması ihtimali, bilim insanının inanma, ya da itimat, derecesi olarak yorumlanır. Bir hipotezin doğru olmasının olasılığı ve inanma derecesi aynı zamanda bir miktar kanıtın (diyelim ki bir gözlemin) doğru olması koşuluna bağlıdır. Bayesçilik, kanıtın hakikaten de gözlemlendiği sonucuna ulaşılsa bile bilim insanlarının hipoteze duydukları inancı koşullu olasılığa göre güncellemelerini yasaklar (bakınız, Bayesçi bilim felsefesinin geniş kapsamlı bir incelemesi için ör. Sprenger & Hartmann 2019). Neyman ve Pearson’ın çalışmasından ilham alan frekansçılık ise uzun vadeli hata oranlarını düşürmek için gereçler sağlar. Mayo (1996)’nun geliştirdiği ve deneycilerin hem Tip I hem de Tip II hatalarından ancak ve ancak bu hatalar yapıldığı takdirde onları tespit eden bir prosedür repertuarı inşa ederek nasıl kaçınabileceklerine odaklanan hata istatistiği yaklaşımı, bu bakış açısına bir örnektir. Hem Bayesçilik hem de frekansçılık zamanla gelişmiş, çeşitli savunucuları tarafından farklı biçimlerde yorumlanmış ve bilimsel yöntemi tanımlamaya yönelik kendilerinden önceki girişimlere yöneltilen eleştirilerle olan ilişkileri, savunucuları ve eleştirmenleri tarafından birbirinden farklı açılardan görülmüştür. Bu alandaki literatür, araştırmalar, incelemeler ve eleştiriler uçsuz bucaksızdır ve okuyucular Bayesçi Epistemoloji ve Onaylama maddelerine göz atabilirler.

5. Pratikte Yöntem

Gördüğümüz üzere, bilimsel yöntem tartışmalarında dikkatin bilim pratiğine yöneltilmesi yeni değildir. Fakat bilim felsefesinde pratiğe dönüşün bu geç aşaması XX. yüzyılın sonunda bilim felsefesinde gelişen yönteme ilişkin karamsarlığın doğrulanması ve bilimsel bilgiye dair sosyolojik ve rasyonalist açıklamaların uzlaştırılması girişimi olarak görülebilir. Bu çalışmaların çoğu, yöntemi ayrıntılı ve bağlama bağlı problem çözme prosedürleri olarak, yöntembilim analizlerini ise hem betimsel hem eleştirel hem de tavsiye verici nitelikte görür (bu görüşün açıklanması için bakınız, Nickles 1987). Bir sonraki bölüm bilim pratiğine odaklanılması çabalarının bir kısmının incelemesini içermektedir, ancak bu bölümde kronolojiden ziyade konulara odaklanacağız.

5. 1. Yaratıcı ve Keşfe Yönelik Pratikler

Keşif ve gerekçelendirme bağlamları arasındaki ayrımla ilgili XX. yüzyılın ilk yarısındaki bilim felsefesine (bakınız, ikinci bölüm) çok derin bir iz bırakan sorunlardan biri bilimsel etkinlikte bu ayrımın açıkça görülememesidir (bakınız, Arabatzis 2006). Dolayısıyla son onyıllarda kavramsal yenilik ve değişim hakkındaki çalışmaların bilim psikolojisi ve sosyolojisiyle sınırlanmaması gerektiği, bunların bilim pratiğinin bilim felsefesinin de uğraşması gereken önemli tarafları olduğu kabul edilmiştir (ayrıca bakınız, Bilimsel Keşif maddesi). Kavramsal yeniliklerin arkasındaki pratiklerin peşine düşme fikri, filozofları hem bilim insanlarının akıl yürütme pratiklerini hem de yalnızca hipotezlerin test edilmesini amaçlamayan, yani keşif amacı olan geniş bir deney pratikleri sahasını incelemeye sevk etmiştir.

Geçmişteki ve günümüzdeki bilim insanlarının akıl yürütme pratiklerini inceleyen Nersessian (2008) yeni bilimsel kavramların belli problemlere çözüm bulmak amacıyla sistematik akıl yürütme yoluyla ve analoji, görsel temsil ve düşünce deneyleri gibi önemli akıl yürütme pratikleri kullanılarak geliştirildiğini savunmuştur. Bu her yerde görülebilen akıl yürütme biçimleri, güvenilir -ve aynı zamanda yanılabilir- kavramsal gelişim ve değişim yöntemleridir. Geliştirdiği açıklamaya göre, model temelli akıl yürütme, çözülmesi amaçlanan sorunun geçici olarak yorumlanması işine yarayan modellerin inşası, simülasyonu, değerlendirmesi ve adaptasyonu döngülerinden oluşur. Bu süreç sıklıkla modifikasyonlara ya da genişlemelere ve sonrasında yeni bir simülasyon ve değerlendirme döngüsünün başlamasına yol açar. Ne var ki Nersessian şunu da vurgulamaktadır:

Yaratıcı, model temelli akıl yürütme basitçe uygulanacak bir reçete değildir, her zaman çözüm üretmez ve en tipik kullanımları bile isabetsiz çözümler doğurabilir. (Nersessian 2008: 11)

Dolayısıyla, Nersessian bir taraftan keşfin mantığı olmadığı yönünde fikir beyan eden önceki filozoflara katılırken diğer taraftan keşiflerin akıl yürütmenin devrede olduğu süreçler sonucunda ortaya çıktığını kabul eder. Öyle ki bilim pratiğinin büyük ve vazgeçilmez bir parçası,

fiziksel fenomenleri anlamayı, yapılandırmayı ve haklarında konuşmayı mümkün kılan kavramların yaratılmasıdır. (Nersessian 1987: 11)

Benzer biçimde, Darden (1991) ve Bechtel ve Richardson (1993) gibi, araştırmacıların yaptıkları keşiflerin ve teori inşalarının höristikleri[37] üzerine yapılan çalışmalar, bilimi problem çözme etkinliği olarak, bilimsel problem çözmeyi ise genel problem çözme çatısı altında sınıflanan özel bir vaka olarak ele alır. Bu çalışmalar çoğunlukla biyolojik bilimlerden aldıkları vakalardan yararlanmış ve daha çok karmaşık sistemler için getirilen mekanistik açıklamaların üretilmesi, değerlendirilmesi ve gözden geçirilmesi stratejilerine odaklanmışlardır.

Bağlamlar arasında yapılan ayrımın bir başka boyutunu, H-T modele göre deneylerin asli rolünün teoriden türetilen hipotezlerin test edilmesi olduğunu savunan geleneksel görüşü, ele alan diğer filozoflar, deneylerin oynayabileceği farklı rollerin de olduğunu öne sürmüşlerdir. Ampirik düzenlilikleri anlama ve bu düzenliliklerin tarifinde kullanılacak kavram ve sınıflandırmalar geliştirme arzusunun teşvik ettiği deneyleri tarif etmek amacıyla keşif amaçlı deney kavramı ortaya atılmıştır (Steinle 1997, 2002; Burian 1997; Waters 2007). Fakat teoriden yola çıkan deney ile keşif amaçlı deney arasındaki fark kesin bir ayrım olarak görülmemelidir. Teoriden yola çıkan deneyler her durumda hipotezleri test etme amacı gütmezler, kimi zaman sayısal parametrelerin belirlenmesi gibi veri toplamaya yönelik amaçlara da hizmet edebilirler. Tam tersi de mümkündür: Keşif amaçlı deneyler genellikle çeşitli şekillerde teoriden ilham alırlar ve bu nedenle teoriden bağımsız değillerdir. Keşif amaçlı deneylerde fenomenler, deneyin muhtemel sonuçları geçerli teorinin söz konusu fenomenler hakkında söyledikleriyle sınırlanmaksızın incelenirler.

Moleküler biyoloji ve buna komşu alanlarda görülen yüksek işlem hacimli araçların kullanımı, çok yüksek miktarlarda veri toplayan ve analiz eden özel bir tür açıklayıcı deneyin ortaya çıkışına neden olmuştur ve bu yeni “omik” disiplinlerin[38] hipotez odaklı bilim idealiyle bir kopuşu temsil ettiği yönündeki değerlendirmeler sıkça yapılmaktadır (Burian 2007, Elliott 2007, Waters 2007, O’Malley 2007). Bu gelişme veri odaklı araştırma (Leonelli 2012, Strasser 2012) ya da pek çok deneyin yalnızca yapılmaya çok müsait olduğu için yapıldığı özel bir tür “müsait deney deneyciliği”[39] olarak tarif edilmiştir (Krohs 2012).

5.2. Bilgisayarlı Yöntemler ve Bilim Yapmanın “Yeni Yolları”

Yukarıda sözü edilen omik disiplinlerinin varlığı, bilgisayarların kabul edilebilir bir sürede devasa miktarlarda veriyi işleme yeteneği sayesinde mümkündür. Bilgisayarlar daha ayrıntılı (daha hızlı, daha iyi filtreleme özelliğine sahip, daha fazla değişken kullanan, sofistike şekilde koordine ve kontrol eden) deneyler yapılmasına olanak tanımalarının yanı sıra, modelleme ve simülasyon sayesinde, kendileri de deneyler yapabilir. Burada bir kez daha yönteme karşı pratik sorusunun bir versiyonunu sorabiliriz: Bilgisayar kullanma pratiği bilimsel yöntemi temelden mi değiştirir, yoksa bize yalnızca standart yöntemlerin uygulanmasında kullanılacak daha verimli araçlar mı sağlar?

Bilgisayarlar, pratik nedenlerden dolayı bu işlemlerin başka türlü yapılamayacağı durumlarda ölçümleri, nicelemeleri, hesaplamaları ve istatistiksel analizleri otomatize etmek için kullanılabildiklerinden, yapılan bir deneye dayanarak sonuç çıkarma sürecinde yer alan aşamalar artık insanların dahil ya da farkında olmadıkları bir “karakutu”nun içinde gerçekleşmektedir. Bunun neyi bilebileceğimiz ve bunu nasıl bilebileceğimiz düşünüldüğünde epistemolojik sonuçları olduğu açıktır. Sonuçlara güvenebilmemiz için bilgisayarlı yöntemler doğrulama ve sağlama[40] testlerine tabi tutulmaktadır.

Doğrulama ve sağlama arasındaki ayrımın karakterize edilmesi, bilgisayar simülasyonları bağlamında çok kolaydır. Bir bilgisayar simülasyonunu düşünerek kuracağımız tipik bir senaryoda bilgisayarlar analitik bir çözümü olmayan diferansiyel denklemlerin integralini almak için kullanılırlar. Denklemler, incelemesi yapılan fenomeni ya da sistemi temsil etmesi için bilim insanı tarafından kullanılan modelin bir parçasıdır. Bir bilgisayar simülasyonunu doğrulamak, modelin denklemlerinin doğru yaklaşımlar[41] olup olmadığını denetlemek demektir. Simülasyonun sağlamasını yapmak ise modelin denklemlerinin, modele dayanarak yapılmak istenen çıkarımlar için yeterli olup olmadığının denetlenmesi anlamına gelir.

Bilgisayar simülasyonları hakkında çok fazla tartışma vardır. Test yöntemleri olarak doğrulama ve sağlamanın belirlenmiş olması eleştiri konusudur. Oreskes vd. (1994) “sağlama”nın, tümdengelimsel çıkarıma göre işlediği için, simülasyonların sonuçlarına olması gerekenden daha yüksek bir güven duyulmasına neden olacağı yönünde bir eleştiri getirmiştir. Bizzat ayrımın kendisinin olması gerekenden daha açık olduğu da söylenebilir, çünkü simülasyonların test edilmesinde işleyen pratik iki işlem arasında mekik dokur ve ikisini kaynaştırır (Weissart 1997, Parker 2008a, Winsberg 2010). Kendilerine göre işledikleri ilkeler programcılar tarafından belirlenen ve simülasyondan doğan herhangi bir sonucun, program kodları ve girdilerinden, en azından ilkece, türetilebilecek şekilde tümdengelimsel olarak bu yerleşik ilkelere dayanan bilgisayar simülasyonları, tümevarımsal nitelik taşımaz görünmektedirler. Bu nedenle simülasyonların deney statüsü incelemeye tabi tutulmuştur (Kaufmann ve Smarr 1993, Humphreys 1995, Hughes 1999, Norton and Suppe 2001). Literatür bu deneylerin epistemolojisini konu alır: Simülasyondan ve bu bilginin “gerçek” dünyaya uygulanması esnasında sunulan gerekçelendirmelerden ne öğrenebiliriz (Mayo 1996, Parker 2008b)? Dikkat çekildiği üzere, bilgisayar simülasyonu kullanmanın avantajlarından biri, devasa sayıda hesaplamanın deneyi ya da simülasyonu yapan kişi tarafından doğrudan gözlemlenmesine gerek kalmadan yapılabilmesidir. Fakat aynı zamanda bu hesaplamaların pek çoğu, ideal bir durumda aracısız olarak yapılması gereken yaklaşımlardır. Her iki unsur da simülasyonda gözlemlenenlerden hareketle çıkarımlar yapmanın yol açacağı belirsizliklere işaret etmektedir.

Yukarıda anlatılan pek çok sebepten ötürü, bilgisayar simülasyonları deneysel ya da teorik alana tam olarak ait olmaktan çok her ikisinin de farklı yönlerini bünyesinde taşır. Bu durum, Fox-Keller (2003: 200) gibi bazı yazarları, bilgisayar simülasyonlarını “bilim yapmanın niteliksel açıdan farklı bir yolu” olarak düşünmemiz gerektiğini öne sürmeye itmiştir. Literatür genel olarak bilgisayar simülasyonlarını bilimin yöntembiliminin (teorik akıl yürütme ve deney pratiğinden sonra gelen) “üçüncü yolu” olarak adlandırma konusunda Kaufmann ve Smarr (1993)’ı takip etme eğilimindedir. Şu da belirtilmelidir ki bu meseleler etrafında dönen tartışmalar bilgisayar simülasyonlarının fizik bilimlerinde kullanılan ve modellerin dinamik denklemler üzerine kurulduğu en tipik formuna odaklanmaya meyillidir. Diğer simülasyon formları aynı problemleri barındırmak zorunda değildir ya da kendine ait farklı problemler barındırabilir (bakınız, Bilimde Bilgisayar Simülasyonlarının Kullanımı maddesi).

Son yıllarda makine öğrenmesinde meydana gelen süratli gelişmeler, bazı araştırmacıları bilimsel yöntemin “gereksiz”liğini öne sürmek noktasında cesaretlendirmiştir (Anderson, 2008, Carrol ve Goodstein, 2009). Bu da veri odaklı ve hipotez odaklı araştırma türlerinden hangisinin daha üstün olduğu hakkında yoğun bir tartışma başlatmıştır (örnekler için sözgelimi bakınız, Mazzocchi, 2015 ya da Succi ve Coveney, 2018). Bu konunun ayrıntılı bir incelemesi için Bilimsel Araştırma ve Büyük Veri [42] maddesine bakabilirsiniz.

6. Bilimsel Yöntem Hakkındaki Söylem

Felsefi anlaşmazlıklara rağmen, bir bilimsel yöntemin var olduğu fikrinin, günümüzde bilimin içinde ve toplumun gözünde pek çok meseleye dair söylemi şekillendirdiği kesindir. Bilimsel yönteme yapılan göndermeler sıklıkla ya bütün bilimin karakteristiği olan tek ve evrensel bir yöntem olduğu efsanesini yaymak ya da belli bir yönteme ya da yöntemler kümesine özel bir “altın standart” olma ayrıcalığı bahşetmek ve bunları yaparken de ortaya atılan iddiaları haklı çıkarmak için belli filozoflara atıfta bulunmak için kullanılır. Bilimsel yöntem söylemi aynı zamanda, çok tipik olarak, bilim ve diğer aktiviteler arasındaki farkı ortaya koymak ya da bilime verilen özel statüyü gerekçelendirmek gerektiğinde de ortaya çıkar. Bu alanlarda, bilimsel faaliyetin ayırt edici özelliği olan bir yöntem kümesi belirlemeyi amaçlayan felsefi girişimler, bilim felsefesinin klasik problemi olan sınır çizme[43] problemiyle (bakınız, Bilim ve Sahte-Bilim) ve bilimsel bilginin sosyal boyutları ile demokratik toplumda bilimin rolüne dair yapılan felsefi analizlerle yakından ilişkilidir.

6. 1. Bilim Eğitiminde ve Bilim İnsanlarının Gözünde “Bilimsel Yöntem”

Tek ve evrensel bir bilimsel yöntem bulunduğu fikrinin özellikle güçlü olduğu sahalardan biri bilim eğitimidir (bakınız, ör. Bauer, 1992, McComas 1996, Wivagg & Alchin, 2002). [5][44] Bilimsel yöntem ders kitaplarında ve eğitim amaçlı web sitelerinde genellikle bir fenomenin gözlemlenmesi ve tanımlanması ile başlayıp fenomeni açıklayan bir hipotez oluşturulması, hipotezin test edilmesi amacıyla deneyler tasarlanması ve yapılması ve çıktıların analiz edilmesi ile devam eden ve bir sonuca varılmasıyla sonlanan dört ya da beş adımlık bir prosedür olarak anlatılır. Evrensel bilimsel yönteme yapılan bu atıflara bilim eğitiminin her seviyesinde kullanılan eğitim materyallerinde rastlanabilir (Blachowicz, 2009) ve çok sayıda çalışma genel ve evrensel bir bilimsel yöntem fikrinin hem öğrencilerin hem de öğretmenlerin bilim kavrayışının bir bölümünü oluşturduğunu göstermiştir (bakınız, ör. Aikenhead 1987, Osborne vd. 2003). Buna karşılık, nasıl yapılacağı konusunda kimileri öğrenci odaklı araştırmaları, kimileri çağdaş vakaları, kimileriyse tarihsel vakaları öne çıkarsa da, bilim eğitiminin daha çok bilimin doğasını öğretmeye odaklanması gerektiği öne sürülmüştür (Allchin, Andersen & Nielsen, 2014).

Seyrek de olsa H-T yöntemle beraber anılmasına rağmen, bilim eğitiminde yer bulan tek ve evrensel bir bilimsel yöntem efsanesinin tarihsel kökleri esasında Amerikalı filozof ve psikolog Dewey’in How We Think (1910)’teki araştırma yapma tarifi ve İngiliz matematikçi Karl Pearson’ın Grammar of Science (1892)’ta yer verdiği bilim tarifine dayanır. Dewey’in tarifine göre araştırma şu beş adımda yapılır:

(i) karşılaşılan bir zorluk, (ii) konumu ve tanımı, (iii) muhtemel bir çözümün ortaya atılması, (iv) ortaya atılan önerinin içerimlerinin akıl yürütme yoluyla geliştirilmesi, (v) içerimlerin kabulüne ya da reddine yol açan gözlemlerin ya da deneylerin yapılması. (Dewey, 1910: 72)

Benzer şekilde Pearson’ın tarifinde de bilimsel araştırma, verilerin ölçümü, doğrulayıcı gözlemler ve yaratıcı imgelem yardımıyla bilimsel yasaların keşfedilmesi şeklinde anlatılır. Bu yasalar eleştiri süzgecinden geçirilmelidir ve nihai kabuller “tüm normal zihinler” için eşit derecede geçerli olacaktır. Hem Dewey’in hem de Pearson’ın tarifi, her ikisi de kendi tariflerine “bilimsel yöntem” demiş olsalar da bilim sahasıyla sınırlı olmayan ve araştırmaya dair genel soyutlamalar olarak düşünülmelidir.

Bilim insanları nadiren de olsa basit ve açık bir bilimsel yöntemin var olduğuna dair radikal ifadeler kullanırlar ve Feynman’ın 1964 yılında Cornell Üniversitesinde verdiği Messenger derslerinde sunduğu, varsayım ve çürütme[45] yönteminin basitleştirilmiş versiyonu bunun bir örneğidir. [6][46] Fakat bilim insanları da güncel bilim felsefesi kadar sık şekilde bilime özgü ve kolayca tanımlanabilecek bir bilimsel yöntem olmadığını dile getirirler. Sözgelimi, Nobel ödülü fizikçi Weinberg “The Methods of Science … And Those By Which We Live” (1995) başlıklı makalesinde

Bilimsel başarının standartlarının zamanla değişmesi yalnızca bilim felsefesi yapmamızı zorlaştırmaz, aynı zamanda bilimin toplum tarafından anlaşılması sürecinde de sorunlar yaratır. Çevresinde toplanıp kendisini savunacağımız sabit bir bilimsel yöntemimiz yoktur. (1995: 8)

Bilim insanlarıyla yöntem kavrayışları hakkında yapılan mülakat çalışmaları da bilim insanlarının sıklıkla ellerindeki kanıtların hipotezlerini doğrulayıp doğrulamadığını anlamakta zorluk yaşadıklarını ve yönteme dair genel fikirlerin, araştırmanın nasıl yapılacağına dair spesifik stratejilere doğrudan dönüşmediğini göstermiştir (Schickore & Hangel, 2019, Hangel & Schickore 2017).

6.2. Ayrıcalıklı Yöntemler ve “Altın Standartlar”

Bilimsel yönteme yapılan atıflar, herhangi bir etkinliğin doğasının bilimsel olduğunu ya da özel bir statüsü olduğunu öne sürmek amacıyla sıkça kullanılmıştır. Sınır çizme koşulu olarak basit ve biricik bir bilimsel yöntemin varlığını savunan, Poppercı yanlışlamacılık gibi, felsefi pozisyonlar, bilimin pratik boyutunda yer alan ve kendi çalışma sahalarını savunmaları gerektiğini hisseden insanlara daha çekici gelmiştir. Örneğin, tamamlayıcı ve alternatif tıp (TAT) hakkındaki literatürde, bilimsel yöntem olarak varsayım ve çürütme yöntemine yapılan çok sayıda atıf bulmak mümkündür. Buna göre, TAT’ın bildiğimiz biyotıbba alternatif ve onunla rekabet eden konumuna koşut olarak bilimden farklı ve kendine ait bir yöntembilim geliştirmesi gerekmektedir.

Ana akım bilimin içinde bilimsel yönteme yapılan atıflar ise disiplinlerin ve çalışma alanlarının kendi arasındaki hiyerarşiyi savunan argümanların hizmetinde kullanılmaktadır. Sıkça görülen argümanlardan biri H-T yöntemi üzerine inşa edilmiş olan araştırmaların gözlemlerden çıkarak tümevarma üzerine inşa edilmiş araştırmalardan daha üstün olduğu, çünkü tümdengelimsel çıkarımlarda sonuçların öncüllerden zorunlu olarak çıkarıldığı yönündedir. (Bakınız, ör. Parascandola (1998)’da bu argümanın laboratuvar bilimlerine karşı epidemiyolojinin daha aşağıda görülmesi için nasıl kullanıldığının analizi). Benzer şekilde, ABD’deki National Institutes of Health (NIH), the National Science Foundation (NSF) ve Birleşik Krallık’taki the Biomedical Sciences Research Practices (BBSRC) gibi büyük finansman kuruluşlarının pratiklerinin incelenmesine dayanarak O’Malley vd. (2009) finansman kuruluşlarının bilimin asli etkinliğinin hipotezlerin test edilmesi olduğu, betimleyici ve keşif amaçlı araştırmaların ise hipotez odaklı araştırmalara yakıt temin ettikleri sürece değerli olan ve yalnızca ön hazırlık amacı taşıyan etkinlikler olduğu şeklindeki görüşü benimsemeye meyilli olduklarını göstermiştir.

Bilimin bazı alanlarında yapılan akademik yayınlar, ortaya bir sorunun atılması, soruyu cevaplayacak yöntemlerin geliştirilmesi, verinin toplanması ve verinin analizinden sonuca varılması şeklinde ilerleyen derli toplu ve düzgün doğrusal bir araştırma süreci varmış görüntüsü veriyor olabilirler. Sözgelimi, çoğu biyomedikal dergisinde yer alan yayın formatı için kullanılan kısaltma IMRAD’dir (Introduction, Method, Results, Analysis, Discussion)[47] ve bu kısaltma bizzat dergi editörleri tarafından belirtildiği üzere “rastgele belirlenmiş bir formattan çok, doğrudan bilimsel keşif sürecinin yansıması olan bir formattır” (bakınız, “Vancouver Recommendations” olarak anılan metin, ICMJE, 2013: 11). Ne var ki bilimsel yayınlar, genellikle, kaleme alınan sonuçların ortaya çıkış süreçlerini yansıtmazlar. Örneğin, “Is the scientific paper a fraud?”[48] şeklinde provokatif bir başlık taşıyan makalesinde Medawar, bilimsel makalelerin içerdiği sonuçlara nasıl ulaşıldığına dair genellikle yanlış bir temsil sunduğunu savunur (Medawar 1963/1996). Benzer görüşler, bilim insanlarının deney pratiklerinin dağınık ve genellikle belli bir örüntüyü tekrarlamayan pratikler olduğunu öne süren bilim filozofları, tarihçileri ve sosyologları tarafından da geliştirilmiştir (Gilbert, 1976; Holmes, 1987; Knorr-Cetina 1981; Schickore, 2008, Suppe 1998). Buna göre, araştırma sonuçları üzerine yapılan yayınlar, etkinliklerin zamansal ya da mantıksal sırasını koruyarak kâğıda dökülmeyen, bunun yerine genellikle gelmesi muhtemelen eleştirilerin önüne geçmek amacı güden bir yapının kurulduğu, geriye dönük yeniden inşalarıdır (bakınız, Schickore 2008’de yer alan bu çalışmalara dair bir inceleme).

6.3. Bilimsel Yöntem Mahkeme Salonunda

Bilimsel yöntemle ilgili felsefi pozisyonlar mahkeme salonuna da girmiş, özellikle de yargıçların bilimsel uzman görüşüne hangi şartlarda özel bir statü atfedeceklerine karar vermekte bilim felsefesine başvurdukları ABD’de bunu başarmıştır. Bu bağlamda en önemli vakalardan biri Daubert vs Merrell Dow Pharmaceuticals (92-102, 509 U.S. 579, 1993)’tır. Amerikan Yüksek Mahkemesi bu vaka hakkında 1993 yılında verdiği kararda, davaya bakan yargıçların, uzman görüşünün güvenilirliğinden emin olmak zorunda olduklarını ve sunulan bilimsel kanıtların gerçekten bilimsel bilgi kapsamına girip girmediğine karar verirken uzmanın kullandığı yöntembilimi incelemek zorunda olduklarına hükmetmiştir. Dahası, Popper ve Hempel’in görüşlerine atıfta bulunan mahkeme, şu ifadeleri kullanmıştır:

Normalde, bir teorinin ya da tekniğin bilimsel bilgi olup olmadığının belirlenmesi için cevaplanması gereken hayati soru test edilip edilemeyeceğidir (ya da edilip edilmediğidir). (Justice Blackmun, Daubert v. Merrell Dow Pharmaceuticals, bkz. Diğer internet kaynakları)

Fakat Haack (2005a, b, 2010)’ın ve Foster ve Hueber (1999)’ın da gösterdiği üzere, mahkeme, tanıklığın güvenilir olup olmadığı sorusunu tanıklığın belli bir yöntembilime göre bilimsel olup olmadığı sorusuyla özdeş sayarak Popper ve Hempel’in felsefelerinin tutarsız bir karışımını yaratmış ve bu durum da Daubert vakası emsal gösterilerek verilen sonraki mahkeme kararlarında ciddi bir kafa karışıklığı yaşanmasına neden olmuştur (bakınız, Haack (2010)’ın sunduğu ayrıntılı inceleme).

6.4. Yoldan Çıkan Pratikler

Bilimin yöntemlerini tespit etme yolunda yaşanan zorluklar, bilimin yöntem ya da yöntemlerinin uygunsuz biçimde uygulanması biçimindeki bilimsel ihlallerin tespit edilmesi sürecinde de yansımasını bulur. Bilimsel ihlallerin tanımlanması çabalarının ilki ve en etkilisi olan 1989 tarihli Amerikan tanım, ihlali şöyle tanımlar:

veri uydurma, veri bozma, intihal ya da bilim camiası içinde yaygın kabul gören pratiklerden belirgin şekilde sapan diğer pratikler. (Code of Federal Regulations, part 50, subpart A., Ağustos 8, 1989, italikler yazara aittir)

Fakat “belirgin şekilde sapan diğer pratikler” ifadesi, yaratıcı ya da yeni bilimsel gelişmeleri baskılamak için kullanılabileceği gerekçesiyle çok ağır eleştirilere maruz kalmıştır. Örneğin National Academy of Science’ın, Responsible Science (1992) başlıklı raporunda, bu ifade hakkında şunlar yazılmıştır:

[National Academy of Science] yalnızca yeni ya da ana akım olmayan araştırma yöntemleri kullandıkları için bilim insanlarına ihlal davaları açılması ihtimalinin ortadan kaldırılmasını arzulamaktadır. (NAS: 27)

Bu nedenle bu ifade sonradan tanımdan çıkarılmıştır. Bilimde davranış ilkeleri hakkında geliştirilmiş olan etkili felsefi literatüre giriş için, bakınız Shamoo & Resnick (2009).

7. Sonuç

Bilimin başarısının kaynağı sorunu modern bilimin doğuşundan bu yana bilim felsefesinin uğraştığı sorunların merkezinde yer almıştır. Eğer daha genel bir bakışla bir epistemoloji meselesi olarak görülürse bilimsel yöntem bütün felsefe tarihinin bir parçasıdır. Bütün bu süre boyunca bilim ve onu yapanların kullandıkları bütün yöntemler çarpıcı bir şekilde değişmiştir. Bugünse pek çok filozof, çoğulculuğun ya da gerçekte işlerin nasıl işlediğini konu alan, ince eleyip sık dokuyan ve kendini bağlamla sınırlayan bilimsel yöntem incelemelerinin bayrağını taşımaktadır.

Böyle bir bakış açısı, son yıllarda, bilim felsefesinin tarihinden yola çıkarak, bilimi yöntemiyle karakterize etme çabalarıyla geçen üç uzun aşamadan sonra artık pozitif bir bilimsel yöntemin varlığına yönelik inancın aşındığı ve geriye yalnızca bilimin yanılabilirliğinin kaldığı bir aşamada olduğumuzu ileri süren Hoyningen-Huene (2008, 2013) tarafından ortaya atılmıştır. Birinci aşama, Platon ve Aristoteles’ten XVII. yüzyıla dek süren ve bilimsel bilginin ayırt edici özelliğinin, apaçık aksiyomlardan türetilen kanıtlardan elde edilen mutlak kesinlik olarak görüldüğü aşamadır. İkincisi, XIX. yüzyılın ortasına kadar sürmüş ve bilimsel bilginin kesinliğini kurmaya yarayan araçlar arasına tümevarımsal prosedürler de dahil edilmiştir. XX. yüzyılın son onyıllarına dek süren üçüncü aşamada ise ampirik bilginin yanılabilir olduğu kabul edilmiş, ancak yine de üretiliş tarzının farklılığının özel bir statüsü olduğu varsayılmıştır. Fakat içinde bulunduğumuz dördüncü aşamada, tarihsel ve felsefi çalışmalar “bilimsel yöntemin ikinci ve üçüncü aşamalarda öne sürülen niteliklerinin var olmadığını” (2008: 168) göstermiştir ve artık bilim tarihçileri ve felsefecileri arasında bilimin doğası söz konusu olduğunda bir fikir birliği bulunmamaktadır. Hoyningen-Huene’ye göre bu çok olumsuz bir tavırdır ve bu nedenle Hoyningen-Huene bilimin doğasının nasıl olduğu sorusunun yeni baştan ele alınması gerektiğinde ısrarcıdır. Bu soruya kendi verdiği cevap, “bilimsel bilginin diğer bilgi türlerinden, özellikle de gündelik bilgiden, aslen daha sistematik olması bakımında ayrıldığı”dır (Hoyningen-Huene 2013: 14). Sistematikliğin ise daha sistematik tanımlar, açıklamalar, tahminler, bilgi iddialarının savnulması, epistemik bağlantılılık, tamamlanmışlık ideali, bilgi üretimi, bilginin temsili ve eleştirel söylem gibi birçok farklı boyutu vardır. Bu nedenle bilimi karakterize eden şey muhtemel alternatif açıklamaların elenmesi, tahminlerin dayandırıldığı verilerin daha ayrıntılı biçimde incelenmesi, hatanın nedenlerinin tespit edilmesi ve ortadan kaldırılması konusunda daha fazla özen gösterilmesi, diğer bilgi parçalarıyla kurulan daha incelikli bağlantılar ve daha fazlasıdır. Bu açıdan bakıldığında bilimi karakterize eden şey bilime özgü yöntemlerin işe koşulması değil yöntemlerin daha dikkatli bir biçimde kullanılmasıdır.

Buna benzer başka bir yaklaşım ise Haack (2003) tarafından ortaya atılmıştır. Haack da tıpkı Hoyningen-Huene gibi Eski Hürmetkarlık ve Yeni Kiniklik[49] arasında son zamanlarda yaşanan çarpışmadan duyduğu memnuniyetsizlikle işe başlar. Eski Hürmetkarlık bakış açısı bilimin ampirik kanıtların onayladığı doğru teorilerin birikimi yoluyla tümevarımsal olarak ya da varsayımların temel ifadelere karşı test edilmesi yoluyla tümdengelimsel olarak ilerlediğini, Yeni Kinikler ise bilimin ne epistemik otoritesi ne de kendine özgü bir rasyonel yöntemi olduğunu, bilimin siyasetten ibaret olduğunu savunurlar. Haack ise Yeni Kiniklerin görüşlerinin aksine nesnel epistemik standartların var olduğunu ve Eski Hürmetkarlar bunu yanlış resmetmiş olsalar da bilimde epistemolojik bakımdan özel bir şeylerin olduğunu öne sürer. Onun önerisi, iyi, güçlü ve destekleyici kanıtların ve iyi yapılmış, dürüst, titiz ve hayal gücü kuvvetli araştırma standartlarının bilime has olmadığı, aslında herhangi bir konuda araştırma yapan herkesi bu standartlara bakarak değerlendirdiğimizi savunan Eleştirel Sağduyuculuktur. Bu açıdan bakıldığında bilim diğer araştırma türlerinden yalnızca geniş ve ayrıntılı bir arkaplan bilgisi ve yalnızca uzmanların sahip olabileceği bir teknik kelime haznesine aşinalık gerektirmesi bakımından farklılaşır.


Yazar ve Çevirmen Notları

  • [1] Unificationists (ç.n.).
  • [2] Bu konuda daha ileri okuma olarak Larry Laudan (1968)’ın başlangıçtan XIX. yüzyılın sonuna kadar ayrıntılı bir tarihsel inceleme ve kaynakça listesi içeren ve bilimsel yöntemin tarihi çalışmalarını “bilim tarihi ve felsefesi arasındaki muhtemelen en önemli köprü” (1968: 2) olarak niteleyen yaşamöyküsel makalesini tavsiye ediyoruz. Çağdaş gelişmeler için ise Nola ve Sankey (2007, 2000a)’in bilimsel yönteme dair umudu ele aldıkları çalışmalarına bakılabilir. Birincil kaynaklardan alınmış örnek metinlerle yapılan tarihsel bir inceleme için ise bakınız, Gimbel (2011). (y.n.)
  • [3] Pigeonhole. Bu ifade İngilizce’de bir kişinin ya da nesnenin bütün karakterini yansıtmayan bir tek bir niteliği ya da karakterinin tek bir boyutu göz önünde bulundurularak sınıflandırılmış olduğunu anlatmak için kullanılır. Laudan yukarıda alıntılanan bu satırların devamında, söz konusu güvercin deliklerine örnek olarak epistemoloji tarihi yazarken filozoflar hakkında yapılan ampirist-rasyonalist gibi etiketlere dayalı kaba ayrımların, aynı filozofların bilimsel yöntem tarihindeki yerlerini kaleme alırken de aynı kabalıkta ve onların bilimsel yöntem düşüncelerinin epistemolojik konumlarına koşut olduğu düşünülerek hatalı bir biçimde kullanılmasını göstermiştir. (ç.n.)
  • [4] Platon. (2016). Devlet (H. Demirhan, Çev.). Islık Yayınları. (ç.n.)
  • [5] Aristoteles. (2018). Metafizik (Y. G. Sev, Çev.). Pinhan Yayıncılık. (ç.n.)
  • [6] Organon’u oluşturan, Birinci Analitikler ve İkinci Analitikler dahil olmak üzere, bütün kitaplar ilk defa ve yalnızca 1942 yılında Hamdi Ragıp Atademir tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. Güncel baskısı olmayan bu çevirinin Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları tarafından çevrildiği günden 1996 yılına kadar basılmış kopyalarına başvurulabilir. (ç.n.)
  • [7] Bacon, F. (2012). Novum Organum: Tabiatın Yorumu ve İnsan Alemi Hakkında Özlü Sözler (Sema Önal, Çev.). Say Yayıncılık. (ç.n.)
  • [8] Ampliative/non-ampliative. (ç.n.)
  • [9] Confirmation/verification (ç.n.)
  • [10] Aynı sıralarda yakın doğuda da zengin ve daha eleştirel bir şerh geleneği varlığını sürdürmektedir. İslami şerh geleneği, Aristoteles’in, Platon’un, Galen (yak. M.O. 130 – yak. M.Ö. 210)’in, Kladios Ptolemaios (90-168)’un ya da okudukları herhangi bir klasik bilginin otoritesine daha az şey borçludur. Kindi (yak. 800-870), İbnü’l- Heysem (965-1040) ve İbn Rüşd (1126-1198) gibi figürlerin eleştirel düşünceleri sayesinde açıklama konusunda birtakım gelişmeler kaydedilmiştir. Bu bağlamda, İbnü’l-Heysem ve XIII.-XIV. yüzyıl Meragalı astronomlarının gözlemsel astronomiye yönelttikleri eleştiriler dikkate değerdir. Batlamyusçu sistemin akla yatkın bir mekanik destekten yoksun oluşuna ve hatta gerçek nedenlere bile dayanmamasına vurgu yapmışlardır. Onların etkisiyle şüphecilik doğa felsefesinde bir yöntem olarak yeniden doğmuştur. Bakınız, Orta Çağ Şüpheciliği, Arap ve İslam Felsefesinin Latin Batı Dünyası Üzerindeki Etkisi, Arap ve İslam Doğa Felsefesi ve Doğa Bilimi, Arap ve İslam Felsefesinde Yunan Kaynaklar maddeleri. (y.n.)
  • [11] Syllogistic form of reasoning. Aristo mantığı. (ç.n.)
  • [12] Newton, I. (2016). Doğal Felsefenin Matematiksel İlkeleri (Seçmeler) (A. Yardımlı, Çev.). İdea Yayınevi. (ç.n.)
  • [13] Newton, I. (2022). Optik (E. İşbilen, Çev.). Fihrist Kitap. (ç.n.)
  • [14] Newton’ın Philosophiae Naturalis Principia Mathematica’sının kendi Regulae’ını takip edip etmediği ise ayrı bir tartışma konusudur. Bakınız, Newton’ın Felsefesi maddesinin 10. paragrafı, Smith 2002 ve Harper 2011. (y.n.)
  • [15] D’Alembert, J. ve Diderot, D. (2018). Ansiklopedi ya da Bilimler, Sanatlar ve Zanaatlar Açıklamalı Sözlüğü (S. Hilav, Çev.). Yapı Kredi Yayınları. (ç.n.)
  • [16] Warrant. (ç.n.)
  • [17] Fundamental antithesis. (ç.n.)
  • [18] Intuition. (ç.n.)
  • [19] Colligation of Facts. (ç.n.)
  • [20] Consilience of Inductions. (ç.n.)
  • [21] Verifiability criterion of meaning. (ç.n.)
  • [22] Operationalism. (ç.n.)
  • [23] Pozitivizm elbette bilim için bir yöntembilim olmaktan çok daha fazlasıdır. Bu figürler arasındaki felsefi farkların genellikle benzerlikler kadar büyük olduğu değerlendirmesi yapılır. Yakından bakıldığında bu dönemde yer alan bilim felsefecilerinin hepsinin bilimin saf mantığı üzerine yapılan çalışmalarla sınırlı kalmadıkları görülür. Moritz Schlick, Otto Neurath ve Philipp Frank bilimin yöntemini toplumsal sorunlarla başa çıkmak için kullanılacak bir araç ve bir fırsat olarak görmüşlerdir. Özellikle de Neurath ve Frank yöntemin tarihsel ve sosyolojik boyutlarına vurgu yapmışlardır. (y.n.)
  • [24] Inference to the best explanation. (ç.n.)
  • [25] Support, corroboration or confirmation. (ç.n.)
  • [26] Affirming the consequent. Bu safsata türü, “(1) A ise B, (2) B, (3) O halde, A” şeklindeki hatalı akıl yürütme kalıbına işaret etmektedir. Bu kalıp Popper’ın tartışma konusu yaptığı bilimin mantığına uygulanırsa “(1) A teorisi doğru ise B gözlemini yaparız, (2) B gözlemini yaparız, (3) O halde, A teorisi doğrudur” şeklinde bir hatalı akıl yürütmeye ulaşılır. Popper’a göre bilimin mantığını tasvir etme amacında olan ve kendisinden önce yapılan girişimler bu safsataya düşmekten kaçamamışlardır. (ç.n.)
  • [27] Corroboration. (ç.n.)
  • [28] Pseudo-science. (ç.n.)
  • [29] Kuhn, T. (2021). Bilimsel Devrimlerin Yapısı (Nilüfer Kuyaş, Çev.). Kırmızı Yayınları. (ç.n.)
  • [30] Oldukça meşhur olan bu Güçlü Program ismi, ilhamını simetri tezini benimseyen sosyologların, bilimsel hataları toplumsal etkenlerle, bilimsel başarıları ise bilimin yolunda giden iç işleyişiyle açıklayan bilim sosyolojisi yaklaşımlarını “zayıf” olarak nitelendirmelerinden almıştır. (ç.n.)
  • [31] Reproducibility. (ç.n.)
  • [32] Uncertainty. (ç.n.)
  • [33] Rejection of outliers. (ç.n.)
  • [34] Significance. (ç.n.)
  • [35] Degree of confidence. (ç.n.)
  • [36] Likelihoodism. (ç.n.)
  • [37] Heuristics. Bu kavramı tam olarak karşılayan bir Türkçe kelime bulunmadığı için bu şekilde bırakmanın daha uygun olacağını düşündük. Kavram, problem çözme süreçlerinde takip edilen, mantıksal bakımdan daha güvenli olmakla beraber zaman ve enerji tüketimi daha yüksek olan bilişsel gereçler yerine, sezgisel olarak kullanılan ve kısa sürede çözüme gitmeyi amaçlayan bilişsel kısayollara gönderme yapar. Sözgelimi, günlük hayattaki karar verme süreçlerimizde sıkça rol oynayan geçmiş tecrübelere, alışkanlıklara, deneme-yanılmalara başvurulması, yöntemli düşünmeye kıyasla hatalı sonuçlar vermeye daha yatkın olsalar de zaman ve enerjiden tasarruf edilmesi gereği kullanılan höristikler arasında sayılabilir. (ç.n.)
  • [38] Bu ifadeyle moleküler biyoloji çatısı altında yer alan, adları “-omik” ekiyle biten ve genellikle hücre ve hücreden daha küçük yapıtaşlarıyla ilgilenen disiplinler kastedilmektedir. (ç.n.)
  • [39] Convenience experimentation. (ç.n.)
  • [40] Verification and validation. (ç.n.)
  • [41] Approximation. (ç.n.)
  • [42] Big data. (ç.n.)
  • [43] Demarcation. (ç.n.)
  • [44] Eğitim pratikleri ve ideolojilerinde ülkeden ülkeye değişen geniş bir yelpaze söz konusudur ve bu nedenle geçtiğimiz yarım yüzyılda uluslararası bilim eğitiminde bilimsel yöntemin nasıl ele alındığına dair kısa ve özlü bir özet vermek imkânsız olmasa bile çok zordur. Bu nedenle burada odak noktamız Rudolph (ör. 2005)’un ayrıntılı bir incelemesini sunduğu ABD’deki gelişmeler olacaktır. (y.n.)
  • [45] Conjectures and refutation. (ç.n.)
  • [46] Bu derslere hem YouTube üzerinden hem de Microsoft’un Project Tuva web sayfasından ulaşılabilir. (y.n.)
  • [47] Giriş, Yöntem, Sonuçlar, Analiz, Tartışma. (ç.n.)
  • [48] “Bilimsel makale denen şey sahtekarlık mıdır?” (ç.n.)
  • [49] Old Deferentialism and New Cynicism. (ç.n.)

Kaynakça

  • Aikenhead, G.S., 1987, “High-school graduates’ beliefs about sciencetechnology-society. III. Characteristics and limitations of scientific knowledge”, Science Education, 71(4): 459–487.
  • Allchin, D., H.M. Andersen and K. Nielsen, 2014, “Complementary Approaches to Teaching Nature of Science: Integrating Student Inquiry, Historical Cases, and Contemporary Cases in Classroom Practice”, Science Education, 98: 461–486.
  • Anderson, C., 2008, “The end of theory: The data deluge makes the scientific method obsolete”, Wired magazine, 16(7): 16–07
  • Arabatzis, T., 2006, “On the inextricability of the context of discovery and the context of justification”, in Revisiting Discovery and Justification, J. Schickore and F. Steinle (eds.), Dordrecht: Springer, pp. 215–230.
  • Barnes, J. (ed.), 1984, The Complete Works of Aristotle, Vols I and II, Princeton: Princeton University Press.
  • Barnes, B. and D. Bloor, 1982, “Relativism, Rationalism, and the Sociology of Knowledge”, in Rationality and Relativism, M. Hollis and S. Lukes (eds.), Cambridge: MIT Press, pp. 1–20.
  • Bauer, H.H., 1992, Scientific Literacy and the Myth of the Scientific Method, Urbana: University of Illinois Press.
  • Bechtel, W. and R.C. Richardson, 1993, Discovering complexity, Princeton, NJ: Princeton University Press.
  • Berkeley, G., 1734, The Analyst in De Motu and The Analyst: A Modern Edition with Introductions and Commentary, D. Jesseph (trans. and ed.), Dordrecht: Kluwer Academic Publishers, 1992.
  • Blachowicz, J., 2009, “How science textbooks treat scientific method: A philosopher’s perspective”, The British Journal for the Philosophy of Science, 60(2): 303–344.
  • Bloor, D., 1991, Knowledge and Social Imagery, Chicago: University of Chicago Press, 2nd edition.
  • Boyle, R., 1682, New experiments physico-mechanical, touching the air, Printed by Miles Flesher for Richard Davis, bookseller in Oxford.
  • Bridgman, P.W., 1927, The Logic of Modern Physics, New York: Macmillan.
  • –––, 1956, “The Methodological Character of Theoretical Concepts”, in The Foundations of Science and the Concepts of Science and Psychology, Herbert Feigl and Michael Scriven (eds.), Minnesota: University of Minneapolis Press, pp. 38–76.
  • Burian, R., 1997, “Exploratory Experimentation and the Role of Histochemical Techniques in the Work of Jean Brachet, 1938–1952”, History and Philosophy of the Life Sciences, 19(1): 27–45.
  • –––, 2007, “On microRNA and the need for exploratory experimentation in post-genomic molecular biology”, History and Philosophy of the Life Sciences, 29(3): 285–311.
  • Carnap, R., 1928, Der logische Aufbau der Welt, Berlin: Bernary, transl. by R.A. George, The Logical Structure of the World, Berkeley: University of California Press, 1967.
  • –––, 1956, “The methodological character of theoretical concepts”, Minnesota studies in the philosophy of science, 1: 38–76.
  • Carrol, S., and D. Goodstein, 2009, “Defining the scientific method”, Nature Methods, 6: 237.
  • Churchman, C.W., 1948, “Science, Pragmatics, Induction”, Philosophy of Science, 15(3): 249–268.
  • Cooper, J. (ed.), 1997, Plato: Complete Works, Indianapolis: Hackett.
  • Darden, L., 1991, Theory Change in Science: Strategies from Mendelian Genetics, Oxford: Oxford University Press
  • Dewey, J., 1910, How we think, New York: Dover Publications (reprinted 1997).
  • Douglas, H., 2009, Science, Policy, and the Value-Free Ideal, Pittsburgh: University of Pittsburgh Press.
  • Dupré, J., 2004, “Miracle of Monism ”, in Naturalism in Question, Mario De Caro and David Macarthur (eds.), Cambridge, MA: Harvard University Press, pp. 36–58.
  • Elliott, K.C., 2007, “Varieties of exploratory experimentation in nanotoxicology”, History and Philosophy of the Life Sciences, 29(3): 311–334.
  • Elliott, K. C., and T. Richards (eds.), 2017, Exploring inductive risk: Case studies of values in science, Oxford: Oxford University Press.
  • Falcon, Andrea, 2005, Aristotle and the science of nature: Unity without uniformity, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Feyerabend, P., 1978, Science in a Free Society, London: New Left Books
  • –––, 1988, Against Method, London: Verso, 2nd edition.
  • Fisher, R.A., 1955, “Statistical Methods and Scientific Induction”, Journal of The Royal Statistical Society. Series B (Methodological), 17(1): 69–78.
  • Foster, K. and P.W. Huber, 1999, Judging Science. Scientific Knowledge and the Federal Courts, Cambridge: MIT Press.
  • Fox Keller, E., 2003, “Models, Simulation, and ‘computer experiments’”, in The Philosophy of Scientific Experimentation, H. Radder (ed.), Pittsburgh: Pittsburgh University Press, 198–215.
  • Gilbert, G., 1976, “The transformation of research findings into scientific knowledge”, Social Studies of Science, 6: 281–306.
  • Gimbel, S., 2011, Exploring the Scientific Method, Chicago: University of Chicago Press.
  • Goodman, N., 1965, Fact, Fiction, and Forecast, Indianapolis: BobbsMerrill.
  • Haack, S., 1995, “Science is neither sacred nor a confidence trick”, Foundations of Science, 1(3): 323–335.
  • –––, 2003, Defending science—within reason, Amherst: Prometheus.
  • –––, 2005a, “Disentangling Daubert: an epistemological study in theory and practice”, Journal of Philosophy, Science and Law, 5, Haack 2005a available online. doi:10.5840/jpsl2005513
  • –––, 2005b, “Trial and error: The Supreme Court’s philosophy of science”, American Journal of Public Health, 95: S66-S73.
  • –––, 2010, “Federal Philosophy of Science: A Deconstruction-and a Reconstruction”, NYUJL & Liberty, 5: 394.
  • Hangel, N. and J. Schickore, 2017, “Scientists’ conceptions of good research practice”, Perspectives on Science, 25(6): 766–791
  • Harper, W.L., 2011, Isaac Newton’s Scientific Method: Turning Data into Evidence about Gravity and Cosmology, Oxford: Oxford University Press.
  • Hempel, C., 1950, “Problems and Changes in the Empiricist Criterion of Meaning”, Revue Internationale de Philosophie, 41(11): 41–63.
  • –––, 1951, “The Concept of Cognitive Significance: A Reconsideration”, Proceedings of the American Academy of Arts and Sciences, 80(1): 61–77.
  • –––, 1965, Aspects of scientific explanation and other essays in the philosophy of science, New York–London: Free Press.
  • –––, 1966, Philosophy of Natural Science, Englewood Cliffs: PrenticeHall.
  • Holmes, F.L., 1987, “Scientific writing and scientific discovery”, Isis, 78(2): 220–235.
  • Howard, D., 2003, “Two left turns make a right: On the curious political career of North American philosophy of science at midcentury”, in Logical Empiricism in North America, G.L. Hardcastle & A.W. Richardson (eds.), Minneapolis: University of Minnesota Press, pp. 25–93.
  • Hoyningen-Huene, P., 2008, “Systematicity: The nature of science”, Philosophia, 36(2): 167–180.
  • –––, 2013, Systematicity. The Nature of Science, Oxford: Oxford University Press.
  • Howie, D., 2002, Interpreting probability: Controversies and developments in the early twentieth century, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Hughes, R., 1999, “The Ising Model, Computer Simulation, and Universal Physics”, in Models as Mediators, M. Morgan and M. Morrison (eds.), Cambridge: Cambridge University Press, pp. 97–145
  • Hume, D., 1739, A Treatise of Human Nature, D. Fate Norton and M.J. Norton (eds.), Oxford: Oxford University Press, 2000.
  • Humphreys, P., 1995, “Computational science and scientific method”, Minds and Machines, 5(1): 499–512.
  • ICMJE, 2013, “Recommendations for the Conduct, Reporting, Editing, and Publication of Scholarly Work in Medical Journals”, International Committee of Medical Journal Editors, available online, accessed August 13 2014
  • Jeffrey, R.C., 1956, “Valuation and Acceptance of Scientific Hypotheses”, Philosophy of Science, 23(3): 237–246.
  • Kaufmann, W.J., and L.L. Smarr, 1993, Supercomputing and the Transformation of Science, New York: Scientific American Library.
  • Knorr-Cetina, K., 1981, The Manufacture of Knowledge, Oxford: Pergamon Press.
  • Krohs, U., 2012, “Convenience experimentation”, Studies in History and Philosophy of Biological and Biomedical Sciences, 43: 52–57.
  • Kuhn, T.S., 1962, The Structure of Scientific Revolutions, Chicago: University of Chicago Press
  • Latour, B. and S. Woolgar, 1986, Laboratory Life: The Construction of Scientific Facts, Princeton: Princeton University Press, 2nd edition.
  • Laudan, L., 1968, “Theories of scientific method from Plato to Mach”, History of Science, 7(1): 1–63.
  • Lenhard, J., 2006, “Models and statistical inference: The controversy between Fisher and Neyman-Pearson”, The British Journal for the Philosophy of Science, 57(1): 69–91.
  • Leonelli, S., 2012, “Making Sense of Data-Driven Research in the Biological and the Biomedical Sciences”, Studies in the History and Philosophy of the Biological and Biomedical Sciences, 43(1): 1–3.
  • Levi, I., 1960, “Must the scientist make value judgments?”, Philosophy of Science, 57(11): 345–357
  • Lindley, D., 1991, Theory Change in Science: Strategies from Mendelian Genetics, Oxford: Oxford University Press.
  • Lipton, P., 2004, Inference to the Best Explanation, London: Routledge, 2nd edition.
  • Marks, H.M., 2000, The progress of experiment: science and therapeutic reform in the United States, 1900–1990, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Mazzochi, F., 2015, “Could Big Data be the end of theory in science?”, EMBO reports, 16: 1250–1255.
  • Mayo, D.G., 1996, Error and the Growth of Experimental Knowledge, Chicago: University of Chicago Press.
  • McComas, W.F., 1996, “Ten myths of science: Reexamining what we think we know about the nature of science”, School Science and Mathematics, 96(1): 10–16.
  • Medawar, P.B., 1963/1996, “Is the scientific paper a fraud”, in The Strange Case of the Spotted Mouse and Other Classic Essays on Science, Oxford: Oxford University Press, 33–39.
  • Mill, J.S., 1963, Collected Works of John Stuart Mill, J. M. Robson (ed.), Toronto: University of Toronto Press
  • NAS, 1992, Responsible Science: Ensuring the integrity of the research process, Washington DC: National Academy Press.
  • Nersessian, N.J., 1987, “A cognitive-historical approach to meaning in scientific theories”, in The process of science, N. Nersessian (ed.), Berlin: Springer, pp. 161–177.
  • –––, 2008, Creating Scientific Concepts, Cambridge: MIT Press.
  • Newton, I., 1726, Philosophiae naturalis Principia Mathematica (3rd edition), in The Principia: Mathematical Principles of Natural Philosophy: A New Translation, I.B. Cohen and A. Whitman (trans.), Berkeley: University of California Press, 1999.
  • –––, 1704, Opticks or A Treatise of the Reflections, Refractions, Inflections & Colors of Light, New York: Dover Publications, 1952.
  • Neyman, J., 1956, “Note on an Article by Sir Ronald Fisher”, Journal of the Royal Statistical Society. Series B (Methodological), 18: 288–294.
  • Nickles, T., 1987, “Methodology, heuristics, and rationality”, in Rational changes in science: Essays on Scientific Reasoning, J.C. Pitt (ed.), Berlin: Springer, pp. 103–132.
  • Nicod, J., 1924, Le problème logique de l’induction, Paris: Alcan. (Engl. transl. “The Logical Problem of Induction”, in Foundations of Geometry and Induction, London: Routledge, 2000.)
  • Nola, R. and H. Sankey, 2000a, “A selective survey of theories of scientific method”, in Nola and Sankey 2000b: 1–65.
  • –––, 2000b, After Popper, Kuhn and Feyerabend. Recent Issues in Theories of Scientific Method, London: Springer.
  • –––, 2007, Theories of Scientific Method, Stocksfield: Acumen.
  • Norton, S., and F. Suppe, 2001, “Why atmospheric modeling is good science”, in Changing the Atmosphere: Expert Knowledge and Environmental Governance, C. Miller and P. Edwards (eds.), Cambridge, MA: MIT Press, 88–133.
  • O’Malley, M., 2007, “Exploratory experimentation and scientific practice: Metagenomics and the proteorhodopsin case”, History and Philosophy of the Life Sciences, 29(3): 337–360.
  • O’Malley, M., C. Haufe, K. Elliot, and R. Burian, 2009, “Philosophies of Funding”, Cell, 138: 611–615.
  • Oreskes, N., K. Shrader-Frechette, and K. Belitz, 1994, “Verification, Validation and Confirmation of Numerical Models in the Earth Sciences”, Science, 263(5147): 641–646.
  • Osborne, J., S. Simon, and S. Collins, 2003, “Attitudes towards science: a review of the literature and its implications”, International Journal of Science Education, 25(9): 1049–1079.
  • Parascandola, M., 1998, “Epidemiology—2nd-Rate Science”, Public Health Reports, 113(4): 312–320.
  • Parker, W., 2008a, “Franklin, Holmes and the Epistemology of Computer Simulation”, International Studies in the Philosophy of Science, 22(2): 165–83.
  • –––, 2008b, “Computer Simulation through an Error-Statistical Lens”, Synthese, 163(3): 371–84.
  • Pearson, K. 1892, The Grammar of Science, London: J.M. Dents and Sons, 1951
  • Pearson, E.S., 1955, “Statistical Concepts in Their Relation to Reality”, Journal of the Royal Statistical Society, B, 17: 204–207.
  • Pickering, A., 1984, Constructing Quarks: A Sociological History of Particle Physics, Edinburgh: Edinburgh University Press.
  • Popper, K.R., 1959, The Logic of Scientific Discovery, London: Routledge, 2002
  • –––, 1963, Conjectures and Refutations, London: Routledge, 2002.
  • –––, 1985, Unended Quest: An Intellectual Autobiography, La Salle: Open Court Publishing Co..
  • Rudner, R., 1953, “The Scientist Qua Scientist Making Value Judgments”, Philosophy of Science, 20(1): 1–6.
  • Rudolph, J.L., 2005, “Epistemology for the masses: The origin of ‘The Scientific Method’ in American Schools”, History of Education Quarterly, 45(3): 341–376
  • Schickore, J., 2008, “Doing science, writing science”, Philosophy of Science, 75: 323–343.
  • Schickore, J. and N. Hangel, 2019, “‘It might be this, it should be that…’ uncertainty and doubt in day-to-day science practice”, European Journal for Philosophy of Science, 9(2): 31. doi:10.1007/s13194-019-0253-9
  • Shamoo, A.E. and D.B. Resnik, 2009, Responsible Conduct of Research, Oxford: Oxford University Press.
  • Shank, J.B., 2008, The Newton Wars and the Beginning of the French Enlightenment, Chicago: The University of Chicago Press.
  • Shapin, S. and S. Schaffer, 1985, Leviathan and the air-pump, Princeton: Princeton University Press.
  • Smith, G.E., 2002, “The Methodology of the Principia”, in The Cambridge Companion to Newton, I.B. Cohen and G.E. Smith (eds.), Cambridge: Cambridge University Press, 138–173.
  • Snyder, L.J., 1997a, “Discoverers’ Induction”, Philosophy of Science, 64: 580–604.
  • –––, 1997b, “The Mill-Whewell Debate: Much Ado About Induction”, Perspectives on Science, 5: 159–198.
  • –––, 1999, “Renovating the Novum Organum: Bacon, Whewell and Induction”, Studies in History and Philosophy of Science, 30: 531–557.
  • Sober, E., 2008, Evidence and Evolution. The logic behind the science, Cambridge: Cambridge University Press
  • Sprenger, J. and S. Hartmann, 2019, Bayesian philosophy of science, Oxford: Oxford University Press.
  • Steinle, F., 1997, “Entering New Fields: Exploratory Uses of Experimentation”, Philosophy of Science (Proceedings), 64: S65–S74.
  • –––, 2002, “Experiments in History and Philosophy of Science”, Perspectives on Science, 10(4): 408–432.
  • Strasser, B.J., 2012, “Data-driven sciences: From wonder cabinets to electronic databases”, Studies in History and Philosophy of Science Part C: Studies in History and Philosophy of Biological and Biomedical Sciences, 43(1): 85–87.
  • Succi, S. and P.V. Coveney, 2018, “Big data: the end of the scientific method?”, Philosophical Transactions of the Royal Society A, 377: 20180145. doi:10.1098/rsta.2018.0145
  • Suppe, F., 1998, “The Structure of a Scientific Paper”, Philosophy of Science, 65(3): 381–405.
  • Swijtink, Z.G., 1987, “The objectification of observation: Measurement and statistical methods in the nineteenth century”, in The probabilistic revolution. Ideas in History, Vol. 1, L. Kruger (ed.), Cambridge MA: MIT Press, pp. 261–285.
  • Waters, C.K., 2007, “The nature and context of exploratory experimentation: An introduction to three case studies of exploratory research”, History and Philosophy of the Life Sciences, 29(3): 275–284.
  • Weinberg, S., 1995, “The methods of science… and those by which we live”, Academic Questions, 8(2): 7–13.
  • Weissert, T., 1997, The Genesis of Simulation in Dynamics: Pursuing the Fermi-Pasta-Ulam Problem, New York: Springer Verlag.
  • William H., 1628, Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus, in On the Motion of the Heart and Blood in Animals, R. Willis (trans.), Buffalo: Prometheus Books, 1993.
  • Winsberg, E., 2010, Science in the Age of Computer Simulation, Chicago: University of Chicago Press.
  • Wivagg, D. & D. Allchin, 2002, “The Dogma of the Scientific Method”, The American Biology Teacher, 64(9): 645–646

Diğer İnternet Kaynakları

  • Blackmun opinion, in Daubert v. Merrell Dow Pharmaceuticals (92–102), 509 U.S. 579 (1993).
  • Scientific Method at philpapers. Darrell Rowbottom (ed.).

İlgili Ansiklopedi Maddeleri

al-Kindi | Albert the Great [= Albertus magnus] | Aquinas, Saint Thomas | Arabic and Islamic Philosophy, disciplines in: natural philosophy and natural science | Arabic and Islamic Philosophy, historical and methodological topics in: Greek sources | Arabic and Islamic Philosophy, historical and methodological topics in: influence of Arabic and Islamic Philosophy on the Latin West | Aristotle | Bacon, Francis | Bacon, Roger | Berkeley, George | biology: experiment in | Boyle, Robert | Cambridge Platonists | confirmation | Descartes, René | Enlightenment | epistemology | epistemology: Bayesian | epistemology: social | Feyerabend, Paul | Galileo Galilei | Grosseteste, Robert | Hempel, Carl | Hume, David | Hume, David: Newtonianism and Anti-Newtonianism | induction: problem of | Kant, Immanuel | Kuhn, Thomas | Leibniz, Gottfried Wilhelm | Locke, John | Mill, John Stuart | More, Henry | Neurath, Otto | Newton, Isaac | Newton, Isaac: philosophy | Ockham [Occam], William | operationalism | Peirce, Charles Sanders | Plato | Popper, Karl | rationality: historicist theories of | Reichenbach, Hans | reproducibility, scientific | Schlick, Moritz | science: and pseudo-science | science: theory and observation in | science: unity of | scientific discovery | scientific knowledge: social dimensions of | simulations in science | skepticism: medieval | space and time: absolute and relational theories of space and motion | Vienna Circle | Whewell, William | Zabarella, Giacomo


Brian Hepburn & Hanne Andersen Scientific Method, (Erişim Tarihi: 24.05.2023)

Çevirmen: Ali Furkan Arıcıoğlu

ODTÜ Psikoloji’de aldığı lisans eğitiminden sonra, Ankara Üniversitesi’nde Bilim Tarihi yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Aynı anabilim dalında doktora eğitimine devam etmektedir. Akademik çalışmaları bilim ve teknolojinin kültürün diğer ögeleriyle olan ilişkisine yoğunlaşmaktadır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Kitap Analizi: Keşke Hiç Olmasaydık – Var Olmanın Kötülüğü (David Benatar)

Sonraki Gönderi

Argümanlar: İnandığın Şeye Neden İnanıyorsun? – Thomas Metcalf

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü