- Kitap Başlığı: Veganlığı Anlamak
- Yazar: Gary L. Francione
- Çevirmen: Ayşe Ceren Kaya
- Editör: Gökalp Küçükhüseyinoğlu
- Kapak Tasarımı: Melike İzat
- Yayınevi: Yeni İnsan Yayınevi
- ISBN: 9786256813793
- Basım Bilgileri: 1. Baskı, İstanbul, Kasım 2024
- Dizi Bilgisi: Yeni İnsan Yayınevi – 508; Ekoloji Serisi – 106
- Sayfa Sayısı: 192
- Satın Alma Bağlantısı
İnceleyeceğimiz kitap 5 bölümden oluşmaktadır.
- Giriş
- 1: Genel Kabulümüz – Yarı Kişi Olarak Hayvanlar
- 2: Hayvanların Kişi Olmasına Dair İki Modern Yaklaşım
- 3: Kişi Olarak Hayvanlar – Yalnızca Bir Hissedebilirlik Meselesi
- 4: Mülk Olmama Hakkı
- 5: Ahlaki Bir Yükümlülük Olarak Veganlık
İncelemeye Başlamadan Önce
Hayvanlara dair ahlaki yükümlülüklerimiz olduğunu iddia eden iki temel pozisyon vardır: Refahçılık ve Abolisyonizm.
Refahçılık -her ne kadar refahçılığın farklı türleri olsa da- genel olarak hayvanların –adından da anlaşılacağı üzere- refahlarını geliştirmeye dair bir yaklaşım olup gereksiz acı çekmeme yönündeki çıkarlarına odaklanır. Ancak refahçılığın pek çok yorumu hayvanların acı çekmedikleri sürece kaynak olarak kullanılmalarına karşı değildir. Bazı refahçılar hayvanların yaşamlarından yana çıkarlarının olmadığını, hayvanlara iyi bir yaşam bahşettiğimiz ve acısız olmak şartıyla onları öldürmenin meşru olduğunu savunurlar. Refahçılık ahlak felsefesinde faydacılığın karşılığıdır diyebiliriz.
Abolisyonizm ise daha çok hayvanların kaynak olarak kullanılmama yönünde çıkarları olduğunu iddia eder ve bu çıkarların haklar ile koruma altına alınması gerektiğini savunur. Hatta abolisyonistlere göre mülk olmama hakkı, hayvanların diğer çıkarlarını veya haklarını da koruma altına alan temel bir haktır. Onlar, hayvan kullanımına kökten karşıdırlar ve hayvanlara dair yükümlülüklerimiz çerçevesinde vejetaryenizme ve azaltmacılığa karşı çıkarlar, tek doğru pozisyonun veganizm olduğunu savunurlar. Abolisyonizm ahlak felsefesinde deontolojinin karşılığıdır diyebiliriz.
Gary Francione, abolisyonist veganizmin öncü isimlerinden biridir ve ele aldığım bu eseri de abolisyonist veganizmin başyapıtlarındandır. Bu kitabı ele alma nedenlerimden biri, veganizm savunularının -dolayısıyla da eleştirilerinin- genellikle refahçılık üzerinden gerçekleştirilip sadece hayvanların çektiği acılara odaklanıyor oluşu ve abolisyonizmin geri planda kaldığını gözlemlemem. Kısaca, geniş kitlelerce veganizmin hayvanlara yönelik tek tip muamele üzerinden (hayvanlara çektirilen acılar) savunusunun olduğu yanılgısını fark etmem (abolisyonistler, elbette hayvanların gereksiz acı çektirmeme noktasında ahlaki yükümlülüğümüzün olduğunu savunurlar. Onlar refahçılardan farklı olarak hayvanların kullanılmasına/mülk olmasına da karşı çıkarlar. Hatta bu eserde de görebileceğiniz gibi buna karşı çıkma nedenlerinden biri de hayvanların gereksiz acı çekmeme yönündeki çıkarlarını koruma altına almaktır, zira hem hayvanları kullanabileceğimiz varlıklar olarak görmek hem de onların gereksiz acı çekmemeye dair çıkarlarını gözetebilmek mümkün değildir). Bu yazıda da amacım hem bu görüşün isabetli olmadığını göstermek hem de abolisyonist yaklaşımın yayılmasına katkı sağlamak.
Bu kitabı incelememin bir diğer nedeni de Francione’un sıradışı ve güçlü iddiaları. Francione, en çok öne çıkan hayvan etikçilerinden ikisine, Peter Singer ve Tom Regan’a, güçlü eleştiriler yöneltir ve birçok hayvan kuramcısından da bazı meselelerde (özellikle kişi olmak için gereken özellik) ayrıldığı özgün iddialar ortaya atar. Bu iddiaların ön plana çıkması gerektiği kanaatindeyim.
Giriş
Bu kitap, hayvanların kişi mi yoksa eşya mı oldukları ve kişi veya eşya olmanın ahlaki implikasyonlarının ne olduğu hakkındadır. Francione giriş bölümünde bu kavramlara açıklık getirmeye çalışmaktadır:
‘‘Ahlaki değer dünyamız, aşağıda tanımlayacağım üzere iki tür varlıktan oluşur: Kişiler ve eşyalar.’’ (sf.16)
Francione’a göre kişiler ve eşyaların özellikleri şunlardır:
Kişiler: Ahlaki önemi olan; İçsel değeri olan; Haklara sahip olan; Kendilerine karşı ahlaken yükümlü olduğumuz varlıklar.
Eşyalar: Ahlaki önemi olmayan; Dışsal değeri olan; Haklara sahip olmayan; Kendilerine karşı ahlaken yükümlü olmadığımız varlıklar.
Birçoğumuz ‘‘insanlar’’ ile ‘‘kişiler’’i eş anlamlı görme yanılgısına düşeriz. Ancak bu açıkça yanlıştır. Çünkü bir varlığın insan olması onun biyolojik yönü ile ilgiliyken kişi olması ahlaki statüsü ile alakalıdır. Kişi statüsünde olmayan insanlar olabileceği gibi kişi statüsünde olan insan harici hayvanlar da olabilir.
Öte yandan eşyalar ile ilgili yükümlülüklerimiz olabilir fakat eşyalara karşı yükümlülüğümüz yoktur. Francione şöyle der: ‘‘Örneğin, size atmamak gibi bir yükümlülüğüm olabilir fakat bu, taşa karşı bir yükümlülük değildir, size karşı bir yükümlülüktür, taşla yalnızca ilgilidir.’’
Kişi olmanın belli getirileri vardır. Kişiler, kişi olmaları bakımından belli korumalara hak kazanırlar. Örneğin, gereksiz acı çekmeme yönünde çıkarları vardır. Öte yandan kişi olmalarının en önemli özelliği olarak yaşamlarını sürdürme ve tüm bunların öncülü olarak mülk olmama hakkı vardır (buna ilerleyen bölümlerde daha detaylı değineceğiz). Francione bunu şöyle açıklıyor:
…kişi olmanın en önemli yanı, kişilerin varoluşlarını sürdürmekten yana çıkarlarını ciddiye almamızdır. Örneğin düşünür Michael Tooley kişi olmayı, birinin ‘yaşam hakkının ciddiye alınması’ için sahip olması gereken bir özellik olarak tanımlar. Kişileri köle olarak, rızaları haricinde biyomedikal deneylere denek olarak veya zorunlu organ vericisi olarak kullanamayız. Kişi olmak kendi yaşamı ile ilgili bir tür korumaya sahip olmak demektir. Kişileri salt birer kaynak olarak görmeyiz veya onları başkalarına faydası olacak diye kullanıp öldürmeyiz. Onları öldürmemiz için gerçekten iyi bir sebebimizin olması gerekir. (sf.17)
Kişi olmanın ne anlama geldiğini ve bir kişinin hangi haklara sahip olabileceğini gördük. O halde şimdi esas konumuza gelebiliriz: insan harici hayvanlar kişi midir yoksa eşya mıdır? Birçok filozof kişi olmayı belli bilişsel yetilere sahip olmakla ilişkilendirir. Sıkça zikredilen yetiler arasında öz farkındalık, geçmiş ve gelecek algısı, karşılıklı ilişkilere girebilme yeteneği ve soyut düşünme becerisi vardır. Yani kişiyi kişi yapan özellikler, kimilerine göre bunlardır. O halde bu özelliklere dayalı olarak insan harici hayvanların kişi mi yoksa eşya mı olduğuna dair görüşlerin tarihçesini ve Francione’un bunlara yönelttiği eleştirileri, yani kitabın ilk bölümünü incelemeye başlayalım.
1. Genel Kabulümüz – Yarı Kişi Olarak Hayvanlar
19. yüzyıla kadar hayvanlara yönelik yaygın görüş, onların birer eşya oldukları şeklindeydi. Ahlaki önemlerinin ve kendilerine karşı yükümlülüklerimizin olduğuna inanılmıyordu. Bu görüşü temellendirmek için farklı gerekçeler ileri sürülse de hepsinin ortak yönü, insanların sahip olup hayvanlarda olmayan birtakım özelliklerin vurgulanmasıydı.
Ancak 19.yüzyıldan sonra bir paradigma değişikliği yaşanmıştır ve hayvanların ahlaki önem arz ettikleri ve çıkarlarının göz ardı edilmemesi gerektiği kabul edilmiştir. Lakin onlar hala ‘‘kişi’’ olarak görülmemiştir çünkü hayvanların sahip oldukları çıkarın yalnızca acı çekmeme yönünde olduğu, yaşamlarını sürdürme ve kaynak olarak kullanılmama yönünde çıkarları olduğu düşünülmemiştir. Yani hayvanlara yönelik ahlaki yükümlülüklerimiz yalnızca onların acılarını azaltmaya yönelikti, onları öldürmeme ve kaynak haline getirmemeye yönelik değil. (Francione bu görüşte hayvanların ‘‘yarı kişi’’ konumunda görüldüğünü söyler, ancak kendisi böyle bir tasnife karşı çıkar). Bu görüş hayvan refahı yaklaşımı olarak bilinir ve öncüsü Jeremy Bentham’dır. Bentham’a göre hayvanlar bizim onları öldürmemiz veya kaynak olarak kullanmamızla değil, onları nasıl öldürdüğümüz ve onlara nasıl davrandığımızla ilgileniyordu. Hatta Bentham, hayvanları acısız bir şekilde öldürdüğümüzde onlara iyilik yaptığımızı zira bizim elimizden gelen bir ölümün onları doğada kaçınılmaz olarak bekleyen ölümden çok daha hızlı ve kaçınılmaz olduğunu savunuyordu. Bu görüş aynı zamanda toplumun hayvanların ahlaki statüsüne dair genel kabulüdür. Çoğu kişi hayvanların yaşamlarından yahut kendilerinden faydalanmamaktan yana çıkarları olmadığını ancak acı çekmeme yönünde çıkarları olduğunu savunur. Sonuç olarak onları, insani muamele ettiğimiz sürece kendi çıkarımız için öldürmekte bir sakınca yoktur.
Francione’a göre hayvanlara yönelik bu paradigma değişimi bir devrim niteliği taşımamakta, hatta hayvanların refahlarına dair vadettiklerinin çok azını yerine getirmektedir.
Bunun nedeni ise şudur: hayvanlar, kendilerinden faydalanacağımız varlıklar olduğu sürece mülktürler, ticari mallardır, sahip olduğumuz, öldürdüğümüz şeylerdir ve bu yönleriyle eşyalardan pek bir farkları yoktur. Bir arabayı da satın alabilirsiniz bir köpeği de. Arabanızın sadece sizin ulaşımınız için gereken asgari miktarda bakımınızı da yapabilirsiniz, modifiye de edebilirsiniz. Köpeğinize de benzer şekilde sadece hayatta kalacağı kadar gıda ve barınak da sağlayabilirsiniz, kaliteli gıda ve barınak da temin edebilirsiniz. Ancak hayvanların sahip olduğumuz diğer eşyalardan önemli bir farkı vardır: Hayvanlar hissedebilen mülklerdir. Dolayısıyla hissedebilir olmalarından ötürü çıkarları vardır. Ancak bu şöyle bir sorun doğuruyor: hayvanların çıkarlarını korumanın bir maliyeti vardır. Ki bu da refah yaklaşımının önerdiği hayvanlara gereksiz acı çektirmeme ve insani muamele etme fikrinin altını oymaktadır. Francione bunu şu iki eleştirisiyle göstermeye çalışır.
İlk eleştiriden başlayalım:
Francione’a göre hayvanlar bizim malımız ise onların çıkarlarını korumanın bir maliyeti vardır. Ayrıca unutmayın, hayvanlar bizim mülkümüzdür ve mülkümüz olmaları bakımından bizim onlar üzerinde ekonomik çıkarlarımız vardır. Ve bu da, hayvan refahının ekonomik kaygılar çerçevesinde değerlendirilmesini gerektirir. Ki ABD’de 1958 yılında yürürlüğe giren İnsani Kesim Yasasına baktığımızda bunun en net örneğini görürüz. Bu yasa çerçevesinde büyükbaş hayvanlar asılır, kaldıraçla kaldırılır ve öldürüleceği yere giderken bayıltılır. Bu bir noktada hayvanların çıkarını korur ancak bunu üretici ve tüketicilerin ekonomik çıkarı için yapar. Zira baş aşağı asılı ve bilinci açık büyükbaşlar debelenir ve hem mezbaha çalışanlarına hem de kendi vücutlarına zarar vererek ekonomik kayba neden olurlar. Dolayısıyla onları bayıltmak ekonomik açıdan karlıdır. ‘‘Ancak hayvanların hayatları boyunca korunmayan birçok farklı çıkarı vardır. Örneğin, birçok hayvan anestezi uygulanmadan kısırlaştırılır. Bu işlemin çok ağrılı olduğu konusunda bir şüphe olmasa da burada anestezi vermemek, kesime giden bayıltılmamış bir hayvanın vereceği kadar bir zarara yol açmaz. İnsanı Kesim Yasası, Amerika Birleşik Devletleri’nde gıda için kesilen hayvanların %95’ini oluşturan tavuklar gibi küçük hayvanları kapsamaz. Bunun sebebi, kesilen tavukların sayısının çok fazla, boyutunun küçük ve değerinin az olmasıdır, tavukların çıkarlarının korunması, inekler ve diğer büyük hayvanlarda olduğu gibi ekonomik olarak kâr sağlamaz.’’ (sf.37-38)
Bu da demek oluyor ki hayvanların refah standardı, ekonomik çıkarlarımızı gözetecek şekilde, endüstri tarafından belirlenir ve bu standart hayvanların çoğu için (yukarıda örneği verildiği üzere) epey düşüktür. Kısacası hayvanlar mülkümüz olduğu sürece onların acı çekmeme yönündeki çıkarlarını koruyabilmemiz pek mümkün değildir.
Francione, ikinci eleştirisinde, hayvanların bizim mülkümüz olmalarından dolayı mülkiyet hakkına sahip olduğumuzu ve bunun da hayvanları kullanımımızın gerekli olup olmadığını gözetmemizi ortadan kaldırdığını savunmaktadır (zira her şeyden önce onlar bizim mülkümüzdür). Ve eğer hayvan kullanımımız gereksizce, bu kullanımlardan kaynaklı çekilen acıları da gerekçelendiremeyiz demektir. Ki bu tam da refah yaklaşımının engellenmesini talep ettiği şeydir. Zira bugün hayvan kullanımımızın neredeyse tamamı keyfi/gereksizdir. Zira artık sağlıklı bir yaşam sürmemiz için vegan bir beslenme gayet yeterlidir. Ve dolayısıyla yukarıda zikredilen tüm hayvan acıları da gereksiz olmaktadır. Ancak hayvanlar sadece gıda için kullanılmamaktadır. Aynı zamanda giyim, eğlence ve spor için de kullanılmaktadır ve bu kullanımlarda da çok ciddi acılar çekip ölmektedir. Ve bu aktivitelerde de hayvanlara sadece bu aktivitelerde verimli kullanılmaları için gereken düzeyde acı çektirildiğini düşünürüz ve bu sınırı aktivitelerin standartlarına ve alışılmış yöntemlerine göre belirleriz. Bu tür aktivitelerin gerekli olmadığını söylemeye gerek yok sanırım. O halde bu aktiviteler sonucu çekilen acılar da benzer şekilde gereksiz olacaktır.
Francione bir itirazdan bahseder:
Hayvanların mülk konumunu değiştirmeden, onların çıkarlarını koruma noktasında daha iyi bir iş çıkarabiliriz.
Bu noktada sormamız gereken soru şudur: Hayvanların refahını ve çıkarlarını nereye kadar iyileştirebiliriz?
Hayvanlar bir kez bizim mülkümüz olduğunda, bu demek olur ki onların refahı ve çıkarı asla bizim çıkarlarımızın ötesine geçemez. Zira bu onları mülk olmaktan çıkarır. Ve eğer biz ‘‘mülk’’ olmaktan bahsediyorsak (refahçıların kabul ettiği gibi) hayvanların refahı ancak bizim ekonomik olarak kendilerini daha verimli sömürebileceğimiz sınırlar içinde kalmak zorundadır. Ki bu da onların çıkarlarının ve refahlarının önemsizleştirilmek zorunda olması demektir. Ayrıca hayvanları mülk olarak kullandığımız uygulamaların gerekli olmayışının da onların bu düşük refahlarından dolayı çekecekleri acıyı gereksiz kılacağını unutmamakta yarar var.
Bu itiraz evcil hayvanlar örnek gösterilerek geliştirilmeye çalışılmaktadır. Yani, ‘‘evcil hayvan sahipleri hayvanlarına değer veriyorsa, hayvan mülkiyeti kurumunu da anlamlı bir şekilde değiştirebiliriz.’’
Buradaki sorun, Francione’a göre, insanların evcil hayvanlarının sahibi olduklarıdır. Ve bazı hayvan sahipleri hayvan mülklerine daha fazla değer atfediyor diye bu, onları ‘‘salt birer mal’’ olmaktan çıkarmaz. Az önce verilen örnek göz önünde bulundurulursa bir arabaya asgari düzeyde de bakım yapabiliriz, daha çok değer verip modifiye de edebiliriz. Arabaya daha fazla değer vermemizin onu mal olmaktan çıkarmadığı gibi evcil hayvanlara da daha yüksek bir bakım sağlamamız onları mal olmaktan çıkarmaz, aksine onlara daha düşük değer versek bile bu sadece bir tercihtir, hatta mülk sahibinin bir hakkıdır. Kısacası bazı evcil hayvan sahiplerinin hayvanlarına yüksek değer vermeleri mülk olan bütün hayvanlara da yüksek değer atfedilebileceği anlamına gelmez. Çünkü özellikle gıda, eğlence ve spor amaçlı kullandığımız hayvanlara yönelik ekonomik çıkarlarımız söz konusu olduğu için onların mülk konumlarının devam etmesi onlara vereceğimiz değeri sınırlandıracaktır.
Bu arada Francione, gıda, giyim ve diğer amaçlarla kullandığımız hayvanlara ailemizin bir üyesi gibi davranıp onlara yüksek değer atfedebileceğimizi kabul eder. Ancak bu durumda zaten hayvanları bu amaçlarla kullanmayı bırakmamız gerek zira kimse ailesinin bir üyesini yiyecek, giyim ve spor için kullanmaz ve bu amaçlar için öldürmez.
Bu bölümden çıkan sonuç şudur: Refah yaklaşımı yanlıştır çünkü, hayvanları faydalanmamız için öldürüp yiyeceğimiz, eğlenmek için kullanabileceğimiz varlıklar, kısacası mallar olarak görmek, onlara acı çektirmeme yönündeki yükümlülüklerimizin, onlar ‘‘mal’’ olduğu için, önünde engel teşkil etmekte ve böylece onları eşya statüsüne indirmektedir.
2. Hayvanların Kişi Olmasına Dair İki Modern Yaklaşım
Bu bölümde ise Francione, en azından bazı hayvanların yaşamlarını sürdürmekten yana çıkarları olduğunu (Bentham’ın aksine) savunan ancak hayvanların kişi oluşunu hissedebilirliklerinin ötesinde başka birtakım bilişsel özellikleriyle ilişkilendiren iki çağdaş hayvan etikçisinin iddialarını ele alır: Peter Singer ve Tom Regan.
Peter Singer kişi olmayı şu iki özelliğe sahip olmakla özdeşleştirir: Öz farkındalık ve gelecekteki haliyle bağlantıda olma. Ve bu özelliklerin derecesi ışığında (çünkü bu özellikle her canlıda aynı düzeyde değildir) varlıkların kişilik mertebesi olduğunu savunur. Örneğin düzenli olarak sömürdüğümüz koyun, domuz ve tavuk gibi hayvanlar öz farkındalığa sahiptir ancak bunlara insanlarla aynı düzeyde sahip değillerdir. Öte yandan Singer’a göre bu varlıklar geleceğe dönük de değildir. Ki bu da onları yarı kişi yapıyor. Bu hayvanların acı çekmemekten yana çıkarları vardır fakat yaşamlarını sürdürme gibi bir çıkarları yoktur. Onların acısız bir şekilde öldürülmesi onlara zarar vermek değildir zira onlar yaşamları ile ilgilenmezler. Singer bunu bütün hayvanlar için yapmaz. Örneğin ona göre maymunlar, filler, yunuslar ve belli kuş türleri bu hayvanlardan daha çok geleceğe dönüktür ve onların yaşamlarına dair çıkarları vardır (ki bu noktada da Bentham’dan ayrılır). Onlar ‘‘tam anlamıyla’’ kişi olmayan kişilerdir. Ve Peter Singer ilk kategorideki hayvanları yani yarı kişileri iyi bir yaşam sunmak ve acısız bir şekilde öldürebileceğimizi, onları kaynak (mülk) olarak görebileceğimizi söyler. Hatta Singer daha da ileri giderek tam anlamıyla kişi olmayan kişilerin de insanlarla (öz farkındalık ve geleceğe dönüklük seviyeleri daha düşük olduğu için) aynı düzeyde korumaya sahip olmayacağını ve belli durumlarda kaynak ve mülk olabileceğini, öldürülebileceğini söyler. Ancak Francione’a göre burada Singer, hayvanların mülk statüsü kaynaklı sorunları görmezden gelir. Zira felsefi projesinin temelinde Francione’un da dediği gibi Peter Singer, ‘‘Hayvan çıkarlarını ele eşit şekilde ele almamız yani yalnızca türleri dolayısıyla onları değersizleştirmeden benzer çıkarları benzer şekilde değerlendirmemiz gerektiğini savunur.’’ Ancak gerek tam anlamıyla kişi olmayan kişiler gerekse de yarı kişiler mülk konumunda kaldıkları sürece çıkarlarının nasıl eşit şekilde ele alınacağı büyük bir soru işaretidir. Dahası bir varlığın mülk olması, onun çıkarlarını ihmal etmemiz ve onu değersizleştirmemiz için bize ilk elden gerekçe sunar. Nitekim bunu kölelik örneği üzerinden ele alabiliriz. Francione, şöyle der: ‘‘Kölelerin çıkarları mülk statüsünde olmaları nedeniyle daima daha az hesaba katılır. Kölelik yapısal bir eşitsizliği beraberinde getirir. Köleler daima dezavantajlıdır. Köleler asla bir olarak sayılmaz. Faydacıların bile tek bir hakkı kabul etmesi gerekir, o da eşit gözetilme hakkı. Ve mülk statüsü eşit gözetilmeyi imkansız kılar.’’ (sf.61)
Kısaca, Singer da tıpkı Bentham gibi hayvanların mülk statüsünde olmasının doğuracağı sonuçları öngörememiş gibidir.
Gelelim Tom Regan’a. Regan, Singer’dan farklı olarak insan harici kişilerin insanların mülkü olmasına karşı çıkar ve kişi olan bir varlığın, ‘‘yaşamının öznesi’’ olduğunu savunur. Yaşamının öznesi olan herkes, Regan’a göre, -Singer’ın aksine- ‘‘eşit içkin değere’’ sahiptirler. Bu da demek oluyor ki onların amaç değil de araç olarak muamele görmesi ve öldürülmesi ahlaken yanlıştır. Lakin bir varlığın kişi olması için sahip olması gereken özellikler hakkındaki görüşleri Singer’a epey yakındır, dahası sadece hissedebilen varlıkları salt birer eşya olarak görür (Hatırlarsak Singer acı çekebilen (hissedebilen) varlıkları en azından yarı kişi statüsünde konumlandırıyor ve acı çekmeme yönünde çıkarları olduğunu savunuyordu). Regan, yaşamının öznesi, yani kişi olmayı psikofiziksel kimliğe sahip olmakla yani gelecekle bağlantılı olmayla ilişkilendiriyor (Regan’a göre bir varlığın psikofiziksel kimliğe sahip olması için geleceğiyle bağlantı kurması gerekir. Bundan sonra kolaylık için sadece gelecekle bağlantı ifadesini kullanacağım.) ve sadece hissedebilen bir varlığın nasıl yaşamının öznesi olabileceğini ‘‘belirsiz’’ bulur. Fakat, öte yandan, Regan insanların çıkarlarının hayvanlardan daha çeşitli ve bu çıkarları tatmin etme fırsatının daha çok olduğunu, insanların deneyimlerinin içeriğinin daha anlamlı ve önemli olduğunu savunur. Buradan da şu sonuca varır: insanlar ile hayvanlar arasındaki her gerçek çıkar çatışması insanlar lehine olmalıdır, yani hayvanların ölümden görecekleri zarar insanlara göre daha azdır. Fakat Francione’a göre bu yaklaşım, Regan’ın tüm yaşam öznelerinin eşit içsel değere sahip olduğu iddiasını zayıflatmaktadır. Zira tüm bu özellikler (daha çeşitli çıkar, daha fazla çıkar tatmin etme fırsatı ve deneyimin anlamlılığı) yaşamlarının öznesi olan insanları (insan kişileri) yaşamlarının öznesi olan hayvanlardan (hayvan kişilerden) ayırmanın keyfi olmayan bir yoludur. Zira bu özellikler bu iki türde farklılaşır ve Regan’a göre ölümü bir tür için daha az zararlı hale getirir.
Sonuç olarak Francione’a göre Peter Singer yarı kişi veya tam anlamıyla kişi olmayan kişileri (Singer’a göre hayvanların çoğu bu kategoriye girer) mülk olarak görmeyi savunurken bir yandan da onların çıkarlarına (özellikle her ikisinde de ortak olan acı çekmeme) eşit muamele etmemiz gerektiğini söyleyerek, Tom Regan da yaşamının öznesi/kişi olan herkesin eşit içsel değere sahip olduğunu söylediği halde insanların çıkar ve denetimlerinin üstün olduğunu söyleyerek yanılmıştır. Ancak bu iki düşünürün de hemfikir olup yanıldıkları başka bir nokta daha vardır: hissedebilirliği kişilik için yeterli görmemeleri.
3. Kişi Olarak Hayvanlar – Yalnızca Bir Hissedebilirlik Meselesi
Gary Francione, Singer ve Regan’ın kişi olmayı hissedebilirlik dışındaki birtakım özelliklerle ilişkilendirmesini ‘‘benzer zihinler yaklaşımı’’ olarak adlandırır ve şöyle der: ‘‘bu yaklaşıma göre hayvanlar insanlarınkine benzer bazı bilişsel özelliklere sahipse kişidir, sahip değilse kişi değildir.’’
Ancak bu görüş Francione’a göre 4 açıdan sorunludur:
- Hayvanların zihninin neye benzediğini bilmiyoruz. İnsanlar sembolik iletişim kurabilen tek hayvan türü olduğu için diğer hayvanlar ile insanların zihni arasında radikal farklar vardır. Hayvanların (en azından büyük çoğunluğu için) içsel dünyası hakkında bildiğimiz tartışmasız iki gerçek onların hissedebildikleri ve bilinçli olduklarıdır. Her ne kadar nasıl bir bilince sahip olduklarını bilemesek de. ‘‘Yani yarasa olmak’’ diye bir şeyin olduğunu biliriz fakat yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu bilemeyiz.
- Hayvan bilincinin doğasını anlayabilsek dahi hangi hayvanların bizim sahip olduğumuz belli bilişsel özelliklere sahip olup olmadıkları konusunda karar kılınması pek mümkün değildir.
- Hayvanların bilincinin doğası anlasak hatta bizim sahip olduğumuz belli bilişsel özelliklere sahip oldukları konusunda uzlaşsak dahi yapabileceklerimiz bunlarla sınırlı olacaktır. Hayvanlarla insanların ortak olarak sahip oldukları belli bilişsel özelliklerin hayvan versiyonunun insan versiyonuna ne kadar benzediği, bu benzerliğin hayvanlara sağlanacak koruma seviyesinde fark yaratıp yaratmayacağı ve yaratacaksa da bu farkın ne olacağı muğlak kalacaktır. Benzerlik seviyesi önemli çünkü Singer ve Regan insanların kişi olarak değerlendirilmeleri için sahip oldukları belli özelliklerin bazı hayvanlarda da olduklarını kabul etmelerine rağmen bu özelliklerin derecelerinin farklı olduklarından dolayı yukarıda açıklandığı üzere hayvanlara farkı normatif değerler biçerler.
- Hem Singer hem de Regan kişi olmak için en temel olarak zaten hissedebilirliği şart koşarlar. Fakat bunun üzerine birtakım özellikler daha eklerler. Sorgulanması gereken tam da budur: Neden hissedebilirlik yeterli değildir?
Buraya dikkat ediniz: Francione, hissedebirlik dışında birtakım başka bilişsel özelliklere sahip varlıkları her anlamda eşit görmez. Hissedebilirliğin dışındaki bu özelliklerin bazı amaçlar için önemli olduğunu kabul eder. Ancak birazdan aktaracağım görüşlerinden dolayı hissedebilirliği kişi olmak için yeterli gördüğü için diğer özelliklerin onları kaynak olarak kullanmama noktasında etkisiz görür. Kişi olmanın en önemli getirilerinin kaynak olarak kullanılmama ve yaşamlarını sürdürme çıkarlarının dikkate alınması olduğunu hatırlayalım. Haliyle Francione’un iddiasına göre hissedebilen yani kişi olan varlıklar sadece kişi olmalarının bir gereği olarak her şeyden önce kaynak olamazlar ve öldürülemezler.
Singer ve Regan yalnızca hissedebilen hayvanların yaşamlarını sürdürme yönünde çıkarlarının olmadığını savunur. Onların ölmesi onlara zarar vermez. Bunun nedeni ise bu hayvanların gelecekleri ile bağlantısının olmamasıdır. Yani onlar sürekli şimdiki zamanda yaşarlar. Francione’a göre bu görüş –hissedebilen hayvanların sonsuz bir şimdiki zamana hapsoldukları- açıkça yanlıştır. Bunun neden yanlış olduğunu görmek için Francione bize hayvanların zihinlerinin doğasıyla ilgili ampirik kanıtları keşfetmeyi değil, bilinçli deneyime sahip olma ve hissedebilirlik kavramların ne anlama geldiğine odaklanmayı önerir.
Az önce çoğu hayvanın içsel dünyası hakkında bildiğimiz iki şeyin bilinçlilik ve hissedebilirlik olduğunu gördük. Bu iki özellikten aslında Singer ve Regan’ın kişi olmak için belirlediği özellikler olan öz farkındalık ve gelecekle bağlantı zaten çıkmaktadır (mesela Singer çok az hayvanın geleceğe dönük olduğunu söylüyordu ancak hissedebildikleri sürece hepsi geleceğe dönüktür)!
Francione bu iddiasını desteklemek için saygın bir biyolog ve etnolog olan Donald Griffin’in iddilarını ele alır. Griffin’e göre bilinçli deneyime sahip herhangi bir varlık öz farkındalık sahibi olmak zorundadır. Bu, bizzat bilinçlilik dediğimiz şeyin bir gereksinimidir. Zira bir hayvan bir başka hayvanın koşmasını izlerken koşanın kendisinin olmadığının farkındadır. Yani bilinçlilik demek en azından bir seviyeye kadar öz farkındalık demektir.
Hissedebilir bir varlık aynı zamanda yaşamından yana çıkara da sahiptir ve geleceği ile bağlantıdadır. Nitekim Brigid Brophy, ‘‘hissedebilirliğin bizi hayatta tutan bir ‘araç’ olduğunu savunur.’’ Francione’a göre ‘‘hissedebilirlik varoluşu sürdürme amacının bir aracıdır, hayatta kalmayı ve bilişsel işlevlerin devamlılığını güvence altına alır. Hissedebilir bir varlığın, varoluşunu sürdürmekten yana çıkarı olmadığını söylemek, gözleri olan bir varlığın, görmeyi sürdürmekten yana çıkarının olmadığını söylemeye benzer.’’ (sf.76)
Buradan aynı zamanda şu sonuç çıkıyor: hissedebilen bir varlık -en azından- bir sonraki saniyeye geçmekten yana çıkar sahibidir ancak bu geleceğe dönük olmak zorundadır. Sonuç olarak hissedebilen ve dolayısıyla yaşamını sürdürmek için çıkarı olan bir varlık aynı zamanda geleceğiyle bağlantıdadır, geleceğiyle ilgili tercihleri vardır. Bu tercihin çoğu insandaki gibi daha uzun geleceğe dönük olmayışı, örneğin tatil planı yapamıyor olmaları gelecekleri hakkında seçim yapamadıklarını göstermez. Dahası bu (uzak gelecekle bağlantı), keyfi ve gerekçelendirmesi zor bir kriter olacaktır. Neticede her hissedebilen varlık geleceğe dönüktür! Öte yandan hissedebilir kimi varlıkta gelecekleri ile bağlantının zayıf olması onların yaşamlarından yana çıkarı olmadıklarını veya kaynak olabileceklerini göstermez. Nitekim bu özelliklere benzer veya aynı dereceye sahip insanlar söz konusu olduğunda onların canını almayı veya kaynak olarak kullanmayı açıkça yanlış buluyoruz. Bir başka deyişle bir insanın yaşamlarını ellerinden almayı veya başkalarına fayda sağlaması için kaynak olarak kullanılmasını yanlış bulurken o insanın bilişsel yetilerinin normal bilişsel işlevlere sahip bir insan gibi olup olmadığına bakmayız.
Nitekim ileri derecede bunaması olan çok sayıda insan vardır. Onlar hiçbir şeyi hatırlamaz ve tanıyamazlar. Bu açıdan birçok hayvandan dahi daha zayıf bilişe sahiptirler. Onların iç dünyası bilinçli deneyim ve hissedebilirlikten ibarettir. Yani tıpkı sadece bu iki özelliğe sahip bazı hayvanlar (bir kısmının bunun çok daha ötesine sahip olduklarını unutmayalım) gibi sadece bir sonraki saniyeye geçmek için gelecek benlikleri ile bağlantıdadırlar. Ve biz bu varlıkları kişi olarak görürüz. Onlara saygı duyarız. Kendi çıkarlarımız için kullanabileceğimiz ve insani yöntemlerle öldürebileceğimiz varlıklar olarak görmeyi aklımızın ucundan dahi geçirmeyiz. Bunu, akrabaları üzülür diye değil, bizzat o insanın kendisi için o şekilde görürüz (bunu daha net görmek için ileri derecede bunama hastası olan bir kimsesize bunları yapmanın meşru olup olmadığını düşünün) Kısacası, onları tam bir kişi olarak görürüz. Ancak bu, bu tür kişiler ile diğer, bilişsel yetileri çok daha üstün kişileri ahlaken her anlamda eşit göreceğimiz anlamına gelmez (hatta Francione’a göre bu ahlaken yanlıştır), sadece, onların kişi olmaları, kişi olmanın en önemli getirilerinden olan kaynak/eşya haline getirilemeyecek ve canları alınamayacak varlıklar olduklarını (bu noktada çıkarlara sahip olduklarını) gerekçelendirir.
4. Mülk Olmama Hakkı
Buraya kadar hissedebilen varlıkların, kişi olmalarından dolayı, kaynak olarak kullanılmama yönünde çıkara sahip olduklarını gördük. Bu bölümde ise Francione, bu çıkarın haklar ile koruma altına alınması gerektiğini savunur. Bir çıkar iki şekilde koruma altına alınır: İlki, bir çıkarı sonuçlarına göre koruma altına almaktır. Eğer bir çıkarı korumak genel olarak olumsuz sonuçlar doğuruyorsa o çıkarı koruma altına almamayı seçebiliriz. İkincisi, haklar temelinde korumadır. Bu görüşe göre bir çıkar, sonuçlarından bağımsız olarak, hatta olumsuz sonuçlarına rağmen korunmalıdır (Francione’un savunduğu görüş de budur). Örneğin ifade özgürlüğü hakkım varsa, söyleyeceklerim söyleyeceklerim çoğu kişinin hoşuna gitmeyecek olmasına rağmen fikirlerimi özgürce ifade edebilmeliyim.
Francione hissedebilen varlıkların mülk olmama hakkı olduğunu iddia ederken, sadece onların mülk olmama yönündeki çıkarlarını ihmal etmekten fayda sağlayacağız diye hiçe sayılmaması gerektiğini söylemek ister. Ona göre ‘‘Ahlaken bir öneme sahip olmak için mülk olarak kullanılmama hakkına sahip olmak gerekir. Hayvanlar bu hakka sahip değilse mülk sahiplerinin ve hayvansal ürün tüketicilerinin çıkarının olduğu her durumda salt birer kaynak olarak kullanılabilir ve daima eşya durumunda kalırlar’’ (sf.102)
Kısaca, hayvanların mülk olmama noktasındaki çıkarlarını haklarla korumadığımız sürece onların ahlaki değeri yoktur ve eşyadırlar.
İnsanları ele alalım; insan kişilerin hangi haklara sahip olması gerektiği hakkında tartışmalar vardır. Ancak insanların köle/mülk olmama hakkının olduğunu hepimiz kabul ederiz. Bunun nedeni ise insanlar köle ise onlara ahlaki değerleri yokmuş gibi davranılır (çünkü o insanlar bizimdir. Üzerlerinde tasarruf hakkımız vardır, bir başkasının eşyasıdır). Bu haliyle de bu kişinin sahip olduğu bütün haklar anlamsızlaşır. Bu yüzden Francione, mülk olmama hakkını ‘‘temel hak’’, yani diğer haklardan yararlanabilmek için gerekli hak olarak nitelendirir. Örneğin bir insan mülkse yaşamını sürme, acı çekmeme veya diğer haklarına da değer verilmez ve bu haklar anlamsızlaşır. Örneğin ifade özgürlüğü hakkınız varsa ve birinin kölesi/eşyası iseniz bu kişi sizi istediği gibi kullanabileceği için sizi öldürebilir ve ifade özgürlüğü hakkınız da anlamsızlaşmış olur (Bu arada, kişi olmanın en önemli getirilerinden biri olan ve sıkça kaynak/mülk olmama çıkarıyla birlikte zikrettiğimiz yaşamı sürdürme çıkarı da esasen öncelikle mülk olmama hakkına dayanır). Neticede, eğer bir varlığın belli hakları olacaksa, bunlara sahip olması için öncelikli olarak mülk olmama hakkına sahip olması gerekir.
Mülk olmama hakkını gerekçelendirmenin bir yolu da, Francione’a göre, ‘‘içsel değer’’e odaklanmaktır. Bir varlığın içsel değere sahip olduğunu kabul etmek onun eşya olmaması gerektiğini kabul etmeyi de beraberinde getirir. İnsanlar birer kişidir. Ahlaken değerlidirler. Bu da onların içsel değere sahip oldukları anlamına gelir. Köleliğe karşı çıkmamız da –onlara insani bir şekilde muamele etsek dahi- insanların kişi olmalarından dolayı sahip oldukları içsel değeri yok etmesinden dolayıdır.
Dahası Francione, ahlaki hakları reddedenlerin de (faydacılar) hayvanların mülk statüsünü reddetmesi gerektiğini savunuyor. Zira hayvanların mülk statüsü eşit gözetilme ilkesi denen hayvanların çıkarlarına da riayet etmeyi imkansız kılıyor (bu, ikinci bölümde yer verilen, Francione’un Singer’a eleştirisiydi).
İnsanlara mülk olmama hakkını tanıma gerekçelerimiz bunlar. Francione’a göre aynı gerekçeler hayvanlar için de geçerli olmalıdır. Çünkü onlar da tıpkı insanlar gibi kişidirler, ve (dolayısıyla) ahlaki ve içsel değere sahiptirler. Haliyle insanlara tanıdığımız bu hakları hayvanlara tanımamak bir tür çifte standart olacaktır.
5. Ahlaki Bir Yükümlülük Olarak Veganlık
Tüm bunlardan çıkan sonuç şudur: Vegan olmakla ahlaken yükümlüyüz. Hayvanların sömürüldüğü hiçbir uygulamaya –hayvan endüstrisi, hayvanat bahçeleri, sirkler, rodeolar- beslenme, giyinme ve eğlence amacıyla katılmamalıyız.
Francione veganlığı hayvanlara yönelik ahlaken doğru tek pozisyon olarak görür. Vejetaryenliğin, azaltmacılığın yanlış olduğunu düşünür.
Vejetaryenler; yumurta, süt ve bal gibi hayvansal ürünler tüketirler. Bu ürünleri tüketmeyi yanlış yapan unsur şudur: bu ürünlerin üretiminde her zaman acı ve ölüm vardır.
Endüstriyel kuluçkahanelerde, erkek civcivler, etleri yenmek için uygun olmadığından dolayı cinsiyetleri belirlenir belirlenmez canlı canlı kıyma makinesinden geçirilir ya da gaz veya boğma gibi yöntemlerle öldürülür. Tavuklara daha fazla yumurta vermesi için uygulanan yöntemler kemik hasarlarına ve felçlere sebep olur. O kadar dar alanlarda tutulurlar ki kanatlarını dahi açamazlar ve bu aralarında bir tür hiyerarşi oluşup birbirlerini gagalamalarına yol açar. Bunu önlemek için de sinir dolu gagalarını çoğu zaman uyuşturmadan keserler. Yumurta tüketerek bu uygulamalara katkı sağlamış oluruz. Her ne kadar koşullarını düzenlemeye çalışsak ve refahlarını artırsak da refah seviyeleri hala çok düşük olacak ve acı çekeceklerdir. Zira evimizin arka bahçesinde kendilerinden yararlanmak adına beslediğimiz tavuklar dahi bu kuluçkahanelerden, seçici bir şekilde yetiştirilmiş olarak satın alınır ve seçici üretimden dolayı bu hayvanlar doğal olmayan ölçüde, çok fazla sayıda yumurta üretmek için harap olurlar. Çoğu kez de yumurta vermeyi kestiklerinde öldürülür.
Süt meselesine gelirsek, endüstride inekler, süt vermesi için zorla hamile bırakılır. Yavru erkekse öldürülür, dişi ise annesinden ayrılır. İneklerde anne-yavru bağı çok güçlü olduğundan her iki taraf yoğun mental ızdırap çeker, anne bebeğini bulmaya çalışır ve günlerce ağlar. Sözde en ‘‘insani’’ süt üretiminde dahi erkek buzağılar süt vermediği için öldürülür ve buzağılar büyüdükçe ihtiyaçları olan süt miktarı artar ancak o sütler insanlara verildiği için buzağının içtiği süt kısıtlanır.
Kraliçe arıların kaçmaması için kanatları kesilir, ballarını alırken arılar kesilerek zarar görür ve kendilerini korumak için ballarını almaya gelen çalışanları soktukları için ölürler.
Tüm bu acılar hayvanları ürünleri için kullandığımızdan dolayı meydana gelir. Ve ne kadar sözde insani muamele de görseler, sadece kaynak olarak kullanıldıkları için bir miktar acı çekmek zorundadırlar. Hayvanlar birer kişi oldukları için de onları kaynak haline getirmemizden kaynaklı bu acıları gerekçelendiremeyeceğizdir. Buradaki bir diğer sorun da kişileri olan varlıkları kullanılacak eşya haline getirip değersizleştirmek. Haliyle hayvan kullanımının her türlüsüne karşı olmalıyız.
Azaltmacılık, hayvan tüketiminin azaltılmasını desteklememiz ve tüketimin azaltılmasını doğru bulmamız gerektiğini iddia eder. Veganizmi ahlaken tek doğru pozisyon olarak görmez. Peter Singer bu pozisyonun savunucularından biridir ve tutarlı bir veganlığın ‘‘fanatizm’’ olduğunu söyler. Ancak bu pozisyon, hayvanların eşya konumunu kabul etmek zorundadır. Ancak mülk/eşya olmamak zaten hayvanların temel hakkıdır ve azaltmacılıkta bu hak sürekli ihlal edilmektedir. Bunu sahibi kendisine işkence eden insan mülkler, yani köleler üzerinden ele alalım. Francione şöyle demektedir: ‘‘ ‘İşkenceyi sonlandırmak harika olurdu ancak bu bir zorunluluk değildir, ayrıca işkenceyi azaltmayı desteklemek de iyidir, öyleyse pazar günleri işkenceyi yasaklayan ve işkencenin tamamen tamamen sonlandırılmasını destekleyecek kadar fanatik olmayan bir diktatörü takdir etmeliyiz.’ der miydik? ‘Köleliğe karşıyız ancak köleliğin tamamen ortadan kaldırılmasına gerek yok. Kölelerin çektiği acıda herhangi bir azalma ahlaken doğru bir şey olarak desteklenmelidir ve kölesini haftada on kez yerine dokuz kez döven bir köle sahibi takdir edilmelidir. Köleliğin sonlandırılması konusunda ısrarcı olmak fanatizmdir’ der miydik?’’ (sf. 119)
Bu analoji, esasen abolisyonizmin mantığını da gözler önüne sermektedir. Hayvan sömürüsünü tamamen ortadan kaldırmamak dışındaki her pozisyon, hayvanların mülk olmasından kaynaklı olarak çekecekleri gereksiz acıları sürdürmek ve kişi olan varlıkları eşya kategorisine indirip değersizleştirmek olacağından ahlaken yanlış olacaktır.
Yazar: Fevzi Ata Demirtaş
Editör: Berk Efe Altınal
