Kurtuluş Teolojisi’nin Meydan Okuması – Sam Haselby

//
364 Okunma
Okunma süresi: 12 Dakika

Din, değişim için hayati bir kaynaktır, ancak bu, siyaset felsefecisi John Rawls’ın 1997’de liberal demokrasileri mümkün kılan “kamusal akıl” dediği şeye kolayca yol açmaz. Örneğin 1960’ların sonlarında, “kurtuluş teologları” olarak bilinen yeni bir radikal grup, adaletsiz toplumlarda dinin yerini sorgulamaya başlamıştır. Perulu felsefeci ve rahip Gustavo Gutiérrez, Amerikalı feminist akademisyen Rosemary Radford Ruether (ikisi de Katolik) ve Protestan Afro-Amerikalı teolog James Cone, diğerleriyle beraber sosyal adaletin anlamı üzerine halen süren bir tartışmayı başlatmışlardır.

1960’larda Afro-Amerikalı kadınlar ve yoksullar, liberal özgürlük ve eşitlik vaadine dahil olmak için seslerini yükseltmiş, Latin Amerikalı devrimciler ise Batı yarımküredeki ABD egemenliğini sorgulamaya başlamışlardır. Bu kesimlerin çoğu için dinin sunduğu “gökteki turta” ödülü, artık marjinalleşmiş ve radikalleşmiş birçok kişiyi tatmin etmemeye başlamıştır. Yarımkürede din, statükoya meydan okumada önemli bir rolü üstlenmek üzeredir.

İlahi adalet ile sosyal adalet arasındaki uçurumu kapatmaya çalışan kurtuluş teologları, insanların çektikleri acıların gerçekliğini ele almak için harekete geçmişler ve kendi disiplinleriyle yüzleşmeye çalışmışlardır. Cone, teolojinin Tanrı hakkındaki evrensel dilden ziyade “ilgilenen dil” olduğunu iddia etmiş ve onun teolog yoldaşı Uruguaylı rahip Juan Luis Segundo, Cone’un söylediklerini onaylamaya çalışmıştır: “Her teoloji politiktir”. “A Theology of Liberation” (1971) adlı kitabında Gutiérrez, teolojinin asıl görevinin saf soyut doğruyu ilan etmek olmadığını söylemiş ve bilakis “sadece doğruyu yaparak inancımızın doğrulanacağını” ileri sürmüştür. Bu minvalde doğruyu yapmak, ezilenlerin tarihsel mücadelesine katılmak anlamına gelmektedir. Beyaz bir Protestan özgürlükçü olan Fredrick Herzog, “Liberation Theology (1972) isimli eserinde, ABD’li liberal meslektaşlarını kınayarak, bütün teolojik girişimin, dini deneyimi yalnızca ayrıcalıklıların erişebildiği “huzurlu yalnızlıkta sorunsuz eğlence” olarak gördüğünü iddia etmiştir. Beyaz orta sınıfın kendini gerçekleştirme arayışı, mevcut toplumsal krizi ele almaktan aciz bir Amerikan dini üretmiş ve hiyerarşik varsayımlar üzerine inşa edilen elit bir teoloji, İsa’nın adalet çağrısını kaybetmiştir. Yapılması gereken şey, İsa’nın mesajının tüm acizlere iletilmesidir. Bu eleştirel duruştan hareketle kurtuluş teologları, Kitâb-ı Mukaddes’e güçsüzlerin bakış açısından yaklaşan güncel bir teoloji sunmaya çalışmıştır.

Latin Amerika kiliseleri, Arjantinli teolog José Míguez Bonino’nun tabiriyle, devrimcilerin cesurca “İsa Mesih Che Guevara’dır” meydan okumasına tanık olmuştur. 2012’de Gutiérrez, “Yoksulluğun ölüm anlamına geldiği” bir dünyada, kurtuluşu, gelecekteki bir cennetten ziyade, içerisinde bedensel, sosyal, ekonomik ve politik alanları bulunduran “bütünsel kurtuluş” olarak yeniden tanımlamıştır. Radikal bir din grubu olarak “Kurtuluş teologları” Tanrı’nın insanlık tarihinin üstünde olduğu görüşüne meydan okumuştur. Aynı zamanda azınlıkların zulmüne sessiz kalan insanlık anlayışına da karşı çıkmış ve evrensel insanlık anlayışını savunmuşlardır. Devrimci mücadelenin temelinde Tanrı’nın tarihselliği, artan özgürlük yolunda, ilahi bir “yoksullar için öncelik seçeneği” sunmuştur.

ABD’de Cone, ortaya çıkan bu düşüncelerin nihai desteği olarak, Amerikan teolojisini beyaz bir Tanrı’nın idolüne hizmet eden beyaz üstünlüğün bir yapısı olarak görmüştür. Öte yandan “Siyah Gücü” hareketinin talepleri Hristiyanlığa karşı olmamakla beraber “Tanrı’nın 20. Yüzyıl Amerikası’na verdiği merkezi mesaja” karşı bir anti-tezi içerisinde barındırır. Dolayısıyla bu durum, Tanrı’nın siyahlara karşı “taraflı” olduğunun tam olarak kabul edilmesini gerektirir. Aksi taktirde Cone’un “A Black Theology of Liberation”da (1970) yazdığı gibi: “Eğer Tanrı bizden yana değilse, beyaz ırkçılara karşı değilse, Tanrı bir katildir ve Tanrı’yı öldürürsek iyi olur.” Cone, “Siyah Dinin” bir soyutlamayla değil, “Tanrı siyahtır”ın kabul edilmesiyle başladığını söyler ve “Siyah Dinin” köle müzayede bloğundan kentsel gettoya kadar siyah insanların deneyiminde mevcut olduğunu belirtir. 

Feministler, kadınların deneyimini dışlayan ataerkil bir Tanrı’nın özgürlükleri için yetersiz olduğunu iddia ederek, özgürlükçü akımlara katılmaya çalışır. “Beyond God the Father” (1973) isimli eserinde Amerikalı feminist ve teolog Mary Daly, Tanrı’nın erkekliği varsayımının ataerkillik için meşrulaştırma sağladığını iddia eder: “Eğer Tanrı “kendi” (his) cennetinde “halkını” yöneten bir baba ise, o zaman toplumun erkek egemen olması eşyanın “doğasında” vardır ve bu, ilahi plan ve evrenin düzenine göredir.”

Yeni Sol radikaller arasında ilahi bir hareket ortaya koymaya çalışan Ruether, “Sexism and God Talk” (1983) adlı kitabında, Tanrı’yı yeniden tanımlamaya çalışır ve İncil’i, cinsiyetçiliği onaylamak için kullanılan tüm hiyerarşik tahakküm biçimleri üzerinden eleştirir. Feministler, ataerkil dine karşı çareyi “Büyük Ana” imajında bulurlar ve androjen bir “yeni insanlık” yaratmak için bir “sevgi etiği” arayışına başvururlar.

Kurtuluş teologları, etkili bir biçimde dinin vitalist anlayışını susturan teoloji ve siyaset arasındaki ateşkesle de baş başa kalmışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, sosyal adalet dilinin ve ideallerinin arka planda kaldığı bir dönem olmuştur. ABD’nin yaşam tarzını ve emperyal erişimini mutlak iyi olarak gören bir fikir birliği sağlansa da, daha sonra özgürlükçüler, kamusal alanı ilahi eylemin evi olarak yeniden şekillendirmişler ve bireysel-ruhsal kurtuluş kaygısının ötesine geçen, toplumsal olarak bilinçli bir Hıristiyanlığın sosyal adalet geleneğini yeniden tasavvur etmişlerdir.

20.yüzyılın sonlarında özgürlükçü radikal müdahaleler, yalnızca liberaller arasında değil, sert sosyal değişimin baskısı altına aldığı muhafazakârlar arasında da yankı bulmuştur. Dini Sağ, toplum için kendi vizyonunu, “school prayer”[1] ve “geleneksel aile” benzeri kampanyalar ile aktarmaya çalışırken, dini Sol, ekonomik ve ırksal eşitsizlikler için sosyal adalet üzerinde baskı kurmaya devam etmiştir. Bugün sosyal adaletin yaygın dili ve Papa Francis’in seçilmesi, kurtuluş teolojisine olan ilgiyi yeniden canlandırmıştır.

Bugün dindar insanlar arasındaki bölünmeler, dini siyasetten ayırma ve arı bir kamusal akıl elde etme olasılığı konusunda şüphe uyandırmaya devam etmektedir. Hem ilericiler hem de muhafazakârlar, kurtuluş teolojisinin bir meyvesi olarak, toplum üzerinde kendi dinsel görüşlerini, aktivizm ile sıkı sıkıya bağlamaya çalışırlar. Bugün sosyal adalet “poor people”[2] ve “rescuing the unborn”[3] gibi farklı dini konumlar anlamına gelir. Günümüzde Tanrı’nın tarafında olduğunu söyleyen radikal rekabetçi fikirler, liberal sosyal düzenin sınırlarını zorlamaya devam etmektedir.


Çevirmen Notları:

[1] School prayer: Dini özgürlük bağlamında okul duası, devlet okullarındaki öğrencilere devlet onaylı veya zorunlu olarak yaptırılan duadır.

[2] Poor people: Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yoksul insanlar için ekonomik adaleti sağlama çabasındaki bir hareket.

[3] Rescuing the unborn: kürtaj karşıtı hareket.


Sam Haselby – “On God’s side? The challenge of liberation theology“, (Erişim Tarihi: 25.11.2021)

Çevirmen: Mahir Arda Ünlü
Çeviri Editörü: Musa Yanık

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Tüm Fodor’lar Nerede? Veya Felsefi Natüralizmin Altın Çağı – Eric Schwitzgebel

Sonraki Gönderi

Epifenomenalizm: Felsefedeki En Rahatsız Edici Fikirlerden Biri – Jonny Thomson

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü