Ludwig Wittgenstein’dan Kim Korkuyor? Felsefede Kadın Eksikliğini Açıklamak – Graham Drope

//
1104 Okunma
Okunma süresi: 11 Dakika

Akademide cinsiyet eşitsizliğini çevreleyen eleştiriler genellikle STEM alanlarına odaklanırken, kadınların yetersiz temsilinin eşit derecede keskin olduğu en az bir liberal sanat disiplini vardır: felsefe. Beşerî bilimlerde kadınların sayısı erkeklerden fazla olsa da ABD anket verileri, felsefede doktoraların yüzde 30’undan daha azını kazandıklarını gösteriyor.

Felsefede cinsiyet uçurumu, Miami Üniversitesi’nde felsefe profesörü olan Colin McGinn’in cinsel taciz davasının The New York Times’ın ön sayfasında yer aldığı 2013’te kamuoyunun dikkatini çekti. Times daha sonra kadın filozoflardan konuyla ilgili görüşlerini almak için bir dizi makale istedi. Birinde, ‘’Kadın ve Felsefe?” Massachusetts Teknoloji Enstitüsü profesörü Sally Haslanger, filozofların çoğunun “beyaz adamlar” olduğundan ve az sayıda olan kadınların da hem “hoş görülemez” hem de “berbat” olduğundan şikâyet etti.

Ardından kadın filozofların cinsel taciz, “yabancılaşma”, “yalnızlık”, “örtük önyargı”, “klişe tehdid”, “mikro saldırganlık” ve “açık ayrımcılık” ile karşı karşıya kaldıklarını iddia etti.

O zamandan beri felsefe bölümleri bu tür endişeleri gidermek için çabalıyor. Bu, çoğunlukla cinsiyet farkını açıklamak için veri toplamak ve hipotezler geliştirmekten oluşuyordu. Ancak daha yakın zamanlarda bazı bölümler ve önde gelen dergiler, daha doğrudan sonuç eşitliği elde edecekleri politikalar uygulamaktadır. Örneğin, önde gelen felsefe dergisi Ethics’in editörleri, geçtiğimiz günlerde ‘’felsefe yayıncılığında cinsiyet dengesizliğini azaltmaya yardımcı olmak’’ için adımlar atacaklarını duyurdular. Bu adımlar, kitap incelemeleri görevlendirmelerinde kadınları tercih etmeyi ve “dergiyi etik, politik ve sosyal felsefede feminist çalışmalara daha açık hale getirmeyi” içeriyor. Bu tür resmi kanalların dışında, kadın felsefe araştırmacıları, cinsel ayrımcılığı ve üst düzey erkek meslektaşların işlerinden övgüyle bahsetmeleri gibi görünen sorunları tartışmak için çevrimiçi medyayı giderek daha fazla kullanıyor. ( Felsefede Kadın Olmak gibi bloglar aracılığıyla)

British Columbia Üniversitesi’ndeki eğitimim sırasında bu tartışmanın geliştiğini gözlemleyen bir felsefe öğrencisi olarak STEM alanlarında olduğu gibi, felsefedeki cinsiyet eşitsizliğinin bir tür ayrımcılıktan kaynaklandığına dair yaygın anlatı olduğunu söyleyebilirim. Erkeklerin kadınlara karşı özgürce yaptıkları seçimlere odaklanan alternatif açıklamalardan genellikle çok bahsedilmez.

Fakat felsefe bölümlerinin personel kadrosu söz konusu olduğunda mevcut veriler bu varsayımı desteklememektedir. Örneğin 2012 ve 2013’te yapılan bir ABD araştırması, ‘’kadın ve erkeklerin felsefede giriş seviyesi kadrolu işler için sayılarıyla kabaca orantılı bir oranda işe alındıklarını’’ buldu. 2015 Akademik Yerleştirme Verileri ve Analizinde (APDA) yer alan verilere göre, kadın iş adaylarının yüzde 62’si ve erkek adayların yüzde 53’ü sonunda kalıcı pozisyonlar buluyor.

Elbette, üniversite işe alım komiteleri resmi uygulamalarında kadınlara karşı titizlikle adil (hatta açık bir şekilde ayrıcalıklı) olsalar bile bu, bilinçsiz ayrımcılığın akademiyi pekâlâ kaplayacağı ihtimalini ortadan kaldırmaz. Bu, olumsuz tutumların veya klişelerin, örneğin kurs tahsisi, görev süresi, derecelendirme veya tavsiye mektuplarıyla ilgili kararları etkileyebileceği durumları tanımlayan bir terim olan ‘’örtük önyargıyı’’ içerecektir. (Felsefe topluluğunun bazı üyeleri, filozofların örtük önyargıya özellikle duyarlı olabileceklerini bile öne sürmüşlerdir çünkü, akademik eğilime göre, kendilerini aklın hakemleri olarak görmek üzere eğitilmişlerdir ve bu nedenle bilişsel çarpıtmalar için kendi kendilerine polislik yapma olasılıkları daha düşüktür.)

Bununla birlikte, bu teorinin Florida Üniversitesi’nde felsefe doçenti olan Sean Allen-Hermanson tarafından yapılan araştırma sonuçlarıyla örtüşmesi zordur. Yazar, “Sızdıran Boru Hattı Mitleri: İş Piyasasında Cinsiyet Etkilerinin ve Felsefede Erken Kariyer Yayıncılığının Peşinde” başlıklı çalışmasında, APDA veri setini incelemiş ve “kadınlar ve erkekler kabaca orantılı bir şekilde işe alındılar’’ sonucuna varmıştır. Bu sayılar felsefede giriş seviyesi kadrolu işleri kapsıyor.”

Ayrıca, “2014’te başlayan ve 10 yıl geriye giden piyasa sonuçları, kadınların görev süresi yarışmalarında dezavantajlı olduklarına dair hiçbir kanıt sunmuyor. Aynı şey, yayıncılık ve ev ve işe alım departmanlarının [felsefede] itibarı da dahil olmak üzere incelenen diğer nesnel önlemler için de söylenebilir. Bölüm kültürlerindeki yaygın işlev bozukluğunun, yeni başlayan kadın filozofların erken kariyer piyasası sonuçlarına zarar verdiğine dair istatistiksel olarak anlamlı bir kanıt bulunamadı.”

Felsefedeki cinsiyet eşitsizliğinin ardında yatan şeyi anlamamıza yardımcı olabilecek bir ipucu, kadınların sahadan ayrıldığı noktadır. 2012 yılında 50 üniversitede yürütülen bir araştırma, felsefeyi bırakan kadınların çoğunun, ilk giriş derslerinden kısa bir süre sonra bunu yaptığını buldu. Ancak bu noktadan sonra sahada kalan kadınlarda ana daldan lisansüstü eğitime ve lisansüstü eğitimden fakülteye ayrılma oranı erkeklerle aynı düzeydedir.

Başka bir deyişle, bu veriler, kadınların ayrımcılık veya kötü deneyimler nedeniyle sürüler halinde felsefeden uzaklaşmadıklarını, bunun yerine materyale ilk maruz kalmalarına yetersiz tepki verdiklerini gösteriyor.

Ama neden? Bir hipotez, kadınların felsefeye ‘’kadın’’ yaklaşımlarının, felsefenin sunulduğu standart ‘’erkek’’ tarzıyla çatıştığını gördükten sonra cesaretlerinin kırıldığıdır- bu teori, doğuştan gelen farklılıklar nedeniyle erkeklerin ve kadınların felsefi soruları birbirlerinden farklı düşündükleri fikriyle desteklenir. 2010’da yapılan bir çalışma, bu hipotez için bazı kanıtlar sağlıyor gibiydi. Bununla birlikte, sonraki çalışmalar bu sonuçları yeniden üretemediği için bu teori büyük ölçüde terk edilmiş görünüyor.

Başka bir teori, ‘’klişe tehdidi’’ olarak bilinen bir fenomen nedeniyle kadınların felsefeden caydırıldığını iddia ediyor. Bu teori, bir kadının felsefeye olan eğilimiyle ilgili olumsuz klişeleri doğrulamaktan korkmasının aslında onun kaygısını artırabileceğini ve dolayısıyla daha kötü sonuçlara yol açabileceğini öne sürüyor. Bununla birlikte, Georgia Eyalet Üniversitesi’nde 2016 yılında yürütülen bir araştırma, erkek ve kadınların felsefeye giriş derslerinde ortalama olarak aynı notları aldıklarını ortaya çıkardı- bu, eğer varsa, klişe tehdidinin önemli bir faktör olduğu fikrine şüphe düşürüyor gibi görünüyor.

(Aslında, son araştırmalar klişe tehdidiyle ilgili literatürün güvenilirliği konusunda da şüphe uyandırıyor. Örneğin, Illinois Üniversitesi’nden bir bilim insanı tarafından 2013’te yapılan bir araştırma, kızların matematikteki performansı üzerine yapılan klişe tehdidi testlerinin daha önce yayınlanmış olanlarla tutarsız sonuçlar verdiğini buldu.)

Bunlara ek olarak felsefe müfredatına Aristoteles, Kant, Voltaire, Hobbes ve Wittgenstein gibi “yaşlı beyaz adamlar” ın hâkim olduğu şikâyeti var. Erkek egemenliğinin kadınların felsefedeki ilgisizliğine katkıda bulunabileceği fikri, yukarıda atıfta bulunulan 2016 çalışmasında doğrudan test edildi. Bir felsefe müfredatındaki kadın yazarların yüzdesi ortalama %10-20 arttırıldı ancak değişimin kadınların felsefeye devam etme isteği üzerinde hiçbir etkisi olmadı.

Daha kapsamlı açıklamalardan bazıları, gerçek filozofların kimliğinin ötesine geçer ve felsefi söylemin kendisinin mücadeleci ve tartışmacı doğasına gömülü olduğu varsayılan genel erkeklik duygusuna sahip olduğunu ileri sürer. Gerçekten de yukarıda bahsedilen Sally Haslanger gibi bazı kadın filozoflar, felsefe kültürünü “aşırı erkeksi”, “rekabetçi”, “mücadeleci”, “son derece yargılayıcı”, “bireysel başarıya yönelik” [ve] “kadınlığa düşmanı” olmakla eleştirir.

Yine, 2016 Georgia Eyaleti anketleri bunun aksini gösterir. Üniversitedeki kız ve erkek öğrencilere felsefe derslerinde ne kadar rahat oldukları sorulduğunda ‘’dersten sonra veya mesai saatleri içinde hocaya soru sormakta kendilerini rahat hissettiklerini”, “hocanın tüm öğrencilere ırk veya cinsiyetten bağımsız olarak saygılı davrandığı” cevabını verdiler.

Dahası, felsefede sözde rekabetçi, aşırı erkeksi bir atmosferin kadınları uzaklaştırdığı fikrinin, kadınların sınıf söyleminin genellikle tartışmaya ve ateşli tartışmalara dayandığı bir alan olan hukuk fakültelerinde başarılı olduğu gerçeğiyle örtüşmesi de zor.

Bu da bizi eleme süreciyle birlikte daha az moda olan teorilere getiriyor; örneğin kadınlardan çok erkeklerin felsefeyi yüksek akademik düzeyde anlama yeteneğine sahip olduğu önermesi gibi.

Akademisyenlerin bu görünüşte cinsiyetçi fikirden neden şüphelendikleri anlaşılabilir. Tarihsel olarak, filozofların kendileri genellikle kadınlara karşı oldukça düşmanca tutumlar sergilediler. Platon, kadınların entelektüel olarak erkeklerden daha aşağı olduğunu savundu. Ve Aristoteles, kadınların her bakımdan erkeklerden daha aşağı olduğuna inanırken ahlaki değerlerini kölelerin hemen üstünde tutuyordu. Daha yakın zamanlarda, Immanuel Kant’ın bir keresinde entelektüel uğraşlarla meşgul olmak isteyen bir kadının ‘’sakalının da olabileceğini’’ belirttiği bilinmektedir.

Kadınların ve erkeklerin genel zekâda eşit olduğu artık yaygın olarak bilinmesine rağmen erkeklerin yetilerinde daha büyük farklılıklar sergilediği de biliniyordu- bu, daha genelleştirilmiş Büyük Erkek Değişkenliği doktrini altında tanımlanmaya başlanılan bir fenomendir. Yani, çan eğrisinin her iki ucunda da daha fazla erkek var. Ya da Stephen Pinker’ın dediği gibi, ‘’daha çok dahi, daha çok aptal’’. Üniversiteler, çan eğrisinin ince ön ucundaki seçkin zekâları seçtikleri için, aralarından seçim yapabilecek daha fazla erkek olacaktır.

Ancak bu açıklama da tatmin edici değildir çünkü felsefenin seçkin zihinler için örneğin kadınların son yıllarda muazzam ilerleme kaydettiği alanlar olan hukuk ya da tıptan (ve aslında, bu okulların bir çoğunda kadın sayısı erkek sayısından daha fazladır) daha titiz bir şekilde seçim yaptığına inanmak için hiçbir neden yoktur.

Bu bize son bir teori bırakıyor: tercih. Yani, kadınlar ayrımcılık yüzünden cesareti kırıldığı için veya yetenekten yoksun oldukları için değil, sadece konuyla ilgilenmedikleri için felsefenin dışında kalıyor olabilir.

2016 Georgia State araştırması, kadınların erkek meslektaşlarına göre felsefeyle daha az ilgilendiğini ve felsefe yaşamlarıyla daha az alakalı olduğunu buldu. Daha öte, Avustralya’da 2015 yılında yapılan bir araştırma, kadınların felsefeye ilk giriş derslerinden önce bile felsefeyle daha az ilgilendiğini buldu.

Bu sonuçların açıklaması bizi erkek ve kadın beyinlerinin yapıları arasındaki farklılıklar ve bunun sonucunda ortaya çıkan davranış farklılıkları gibi daha büyük bir konuya götürüyor. Ortalama olarak erkeklerin teorik akıl yürütmeyle daha fazla ilgilenme eğilimindeyken kadınların sanatsal ve sosyal uğraşları tercih etme eğiliminde olduğu sosyal bilimciler arasında iyi bilinmektedir. Bu örüntü genellikle erkeklerin ‘’şeylerle’’ daha çok ilgilenmesi, kadınların ise “insanlarla” daha fazla ilgilenmesi şeklinde karakterize edilir.

Felsefe, liberal sanatların bir parçası olmasına rağmen insanlardan ziyade şeylere (soyut anlamda) daha fazla odaklanma eğilimindedir. Felsefi söylemde insanlardan söz edildiğinde bir ekonomistin ıvır zıvırları tartışabileceği gibi tam olarak oluşturulmuş bireysel karakterlerden ziyade genellikle soyutlamalar ortaya koyulur. (Gottfried Leibniz, Rene Descartes ve Bertrand Russell gibi birçok filozofun aynı zamanda matematikçi olması tesadüf değildir.)

Ayrıca, tarih veya edebiyattan farklı olarak felsefe, biyografi üzerinde oyalanmama eğilimindedir. Felsefe, sınıflarda bir filozofun geçmişini, aile hayatını veya sosyal deneyimlerini öğrenmek için çok az veya hiç zaman harcamadan büyük ölçüde bir yazarın çalışmasının içeriğine- teorileri ve argümanlarına- odaklanır.

Bu makalenin amacı bazılarına tartışmalı görünse de bu alandaki çoğu kadının bunu böyle değerlendireceğine inanmıyorum. Filozof Christina Hoff Sommers, 2016 yılındaki bir Youtube videosunda bu alandaki deneyimi hakkında şunları söyledi: “Güvenli olmayan aşırı erkeksi bir alana girdiğimin farkında değildim- bana kutsal bir alan gibi geldi. Lisans ve doktora yaptım ve felsefede 20 yıldan fazla bir süre öğretim verdim. Lisede ya da akademik kariyerimde ilerlerken, kadın olduğum için istenmeyen biri olacağım aklımın ucundan bile geçmemişti.” Hoff Sommers isteyerek felsefe alanında akademik bir kariyer seçti. Programlarında 50-50 dengesine ulaşmaya hevesli akademisyenler veya kolej yöneticileri tarafından buna itilmedi.

Böyle bir hedefe ulaşmak, işe alımda ve öğrenci alımında iddialı olumlu eylem politikaları gerektirecektir. Bölüm başkanları ve dergi editörleri bu istatistiksel dönüm noktasını kutlayacak olsa da öğrencilerin kendileri de bu faydayı paylaşacaklarından emin değilim. Bunun nedeni, böyle bir plan altında, üniversite felsefe programlarına, diğer tüm faktörler eşit olduğunda, muhtemelen diğer disiplinleri takip etmekten daha mutlu olacak kadınlar tarafından katılacak ve bir kısmında kadroya alınacak olmasıdır.

Elbette ayrımcılık bir ölçüde her alanda mevcuttur. Ve bulunduğunda, uygun şekilde ele alınmalıdır. Ancak cinsiyet eşitsizliğinin varlığı her zaman önyargının kanıtı değildir. Ve felsefe söz konusu olduğunda, eldeki tüm kanıtlar, kadınların eksikliğinin, daha ilginç buldukları diğer alanları özgürce seçmelerinin bir sonucu olduğunu gösteriyor. Yöneticiler bunu görmezden gelerek sadece erkekleri ve kadınları aynı şekilde mağdur etmiş olacaklardır.


Graham Drope – “Who’s Afraid of Ludwig Wittgenstein? Explaining the Lack of Women in Philosophy“, Erişim Tarihi: 11.02.2022)

Çevirmen: Ömer Erce Beyaz

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

1 Yorum

  1. Tarih süreci içerisinde kadınlar erkek merkezli toplumlarda yaşadığından yadsımacı bir beyinsel devimime maruz kalmışlardır. Kadınlar için de bu dönemlerde asl olan hayatta kalmaktır ilkesi önemli bir gelişim aracı olmuştur. Nesnel bir dikkatle yapılacak çalışmalar bunu doğrulayacaktır. Antik dönemdeki filozofların kadınlarla ilgili olarak yaptıkları değerlendirmeler (Platon ve Aristoteles’ten bahsedilmektedir) zamanı içerisindeki çağdaşlığı ifade etmektedir. Aristoteles çağdaşımız olsaydı buna benzer ama daha hafif cümlelerle dile getirirdi. Çünkü kadınların beyinleri henüz özgürlük anlamında erkek beyinleri kadar devinim sağlayamamıştır. bu devinim hızlı ve olumlu olarak sürmektedir. zaman içerisindeki devinim hızlarına bağlı olarak süreçten bahsedilebilinir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Yanlış Anlaşılan ve Taraflı Yorumlanan Bir Sima: Gazzâlî – Ömer Erce Beyaz

Sonraki Gönderi

Veganlık Bir Dini İnanç İle Aynı Yasal Muameleyi Mi Görmeli? – Jonathan Seglow

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü