Her şeyin geçip gittiği fikrini kabul edebilirsiniz. Bize ölümü kaçınılmaz bir gerçek olarak kabul etmeyi öğreten Stoacı filozofları okuyabilirsiniz; memento mori’yi (hayatın değerini bilmenin bir yolu olarak ölümü hatırlamak) uygulamak için onların öğütlerini takip edebilirsiniz; geçicilik üzerine meditasyon yapabilirsiniz. Ben bunları düzenli olarak yapmaktayım. Bu metotlar bizi bir dereceye kadar hazırlar ancak geçiciliğin korkunç güzelliğinin bizden çok daha büyük olduğu kesin. En güzel anlarımızda, özellikle de olağanüstü bir müziğin, bir sanat yapıtının veya doğanın karşısında, onun trajik görkemini kavrarız. Geri kalan zamanda sadece onu yaşamak zorundayız.
Asıl soru şu: nasıl? Böyle akıl almaz bir şeyle nasıl yaşarız?
Kardeşim öldüğünde 62 yaşındaydı. Aşkı Paula’yla daha yedi yıl önce tanışmıştı. Başından beri birbirlerine bağlıydılar ve COVID-19 salgını ortaya çıkmadan birkaç ay önce evlendiler. Bu kardeşimin ilk evliliğiydi. Düğünlerinde, bazı kadeh kaldırmaların ‘Geç olması hiç olmamasından iyidir’ teması üzerine olduğunu ancak asıl mesajın bu birlikteliğin ‘beklemeye değer’ olduğu üzerine kurulduğunu gözlemlemişti.
Ölümünden sonraki günlerde hastanedeki meslektaşları bana onun hakkında hikayeler anlattı. Zor bir teşhisi tekrar kontrol etmek için gece yarısı bir hastanın odasına taşınabilir bir ultrason ünitesi ile belirmesiyle biliniyordu. Zamanın onun için hiçbir önemi yoktu: ‘Onun tek endişesi hastaydı.’ Yakın zamanda “Üstün Öğretim Görevlisi” ödülünü ve bölümünün en büyük onuru olan “Yılın Öğretmeni” ödülünü kazanmıştı. Mütevazı bir insandı; bu başarılardan hiç bahsetmemesine şaşırmamıştım ama onu tebrik edebilmeyi çok isterdim.
Kardeşim benden 11 yaş büyüktü. Bana bisiklete binmeyi o öğretmişti; şu ya da bu saçma kuralı ihlal edersem ‘katı kurallı bir okula’ gitmek zorunda kalacağım bir oyun icat etmişti. Onu hâlâ aile mutfağında telefon başında, o hayali okuldaki hayali öğretmenlerle konuşuyormuş gibi yaparken görebiliyorum. Ölümünden sonraki günlerde sabahın beşinde tüm bu anılar zihnimi dolduruyordu. Her şey çok uzun yıllar önce olmuştu. Bir zamanlar olan bir daha asla olmayacaktı.
Peki ya işler farklı olabilseydi? Ya her şeyin geçip gittiğini asla kabul etmek zorunda kalmasaydık?
Tanıştığım ilk ölümsüzlük savunucusu, bilgisayar programcısı, matematikçi, teknoloji öncüsü ve New York’taki Ömrü Uzatma Savunuculuğu Vakfı’nın başkanı Keith Comito’ydu. Dar yapılı, dost canlısı bir yüze ve kırışık kahverengi gözlere sahipti; Greenwich Village’daki en sevdiği kafede bir araya geldiğimiz gün, üzerinde Marvel karakterlerinden oluşan periyodik tablonun yer aldığı bir tişört giyiyordu. Elindeki yeşil çayla beni bekliyor, kahveyi üniversitede bıraktığını, o zamanlarda kahve içmenin kişi için kötü olduğunu düşünmeye başladığını anlatıyordu. Pek çok projesini tamamlamak için sabahın üçüne kadar ayakta kalmanın da uzun ömürlülük açısından kötü etkiye sahip olduğunu gamzeli bir gülümsemeyle kabul ediyordu ancak hâlâ hayattayken başarmak istediği çok şey vardı; özellikle de onun için kutsal kâse olan uzun ömürlülük.
Hikaye anlatıcıları, sonsuza kadar yaşamanın sadece imkansız değil, aynı zamanda akıllıca olmadığını konusunda bizi uyarıyor
Comito, ölümsüzlüğe özlem duyan bir kralı anlatan dünyanın ilk büyük edebiyat eseri olan Gılgamış Destanı’na bilinçli bir saygı gösterisinde bulunur. O kadim hikayeyi koltuğunda zıplayarak kelimenin tam anlamıyla havaya uçarak anlatırdı: Arayışta olan ve araştıran kral, ölümsüzlük çiçeğini bulur ve onu halkına geri getirmeye çalışır ancak dinlenmek için durduğunda bir yılan ölümsüzlük çiçeğini yemiştir. Comito, ölümsüzlüğün tüm kahramanların yolculuklarının gerçek amacı olduğunu söyler; Yıldız Savaşları ve Odyssey, yıllardır süregelen sonsuza dek yaşama arzusunun yalnızca yüceltilmiş versiyonlarıdır.
‘Şu anda hayatta olmak ve potansiyel olarak ilk kahramanın yolculuğunu tamamlamak ne kadar heyecan verici,’ diyor Comito bana. ‘Çiçeği geri getirebilecek olmak ne kadar heyecan verici! İnsanlar hayatlarında anlam mı arıyorlar? İlk hikayelerin taşa kazınmasından bu yana var olan ilk anlamdır bu! Geniş bir şekilde hareket ediyor, eli periyodik olarak laptopumla çarpışıyor ve bunun için her seferinde gerçekten özür dilemek için duruyordu. Sanırım lisede inek biriydi ama bastırılamaz coşkusundan dolayı çok sevilirdi. ‘Çiçeği geri getirebileceksin!’
Ancak Gılgamış’a ve Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri’nden (1726) hayalet gemi Uçan Hollandalı efsanesine kadar diğer ölümsüzlük literatürüne daha yakından baktığınızda bu konu her zaman yazarların hayal gücünü cezbetmiştir; hikaye anlatıcıları çoğunlukla bizi uyarmaktadır. Sonsuza kadar yaşamak imkansız olmasının yanı sıra (yılan çiçeği yer) aynı zamanda mantıksızdır. Çok fazla yer kaplamış oluruz. Birkaç yüzyıl sonra sıkılırız ve sonunda hayat anlamını yitirir.
Yaşamlarımızı uzatma konusunda son derece ciddi olan tek uzman Comito değil. Ağustos 2017’de San Diego’daki Town and Country otel ve kongre merkezinde, ikinci yıllık RAADfest konferansında (‘Radikal Yaşamı Uzatmanın Woodstock’u’) konuşan diğer kişilerle tanıştım. RAAD, Yaşlanmaya ve Ölüme Karşı Devrim anlamına gelmektedir. Bu davanın taraftarları çeşitli isimlere sahiptir: ölüm karşıtı aktivistler, radikal yaşam uzatma savunucuları, transhümanistler, süper uzun ömürlülük meraklıları. Ben onlara ‘ölümsüzlük savunucuları’ diyorum. 2017’den bu yana da ölümsüzlük savunucularının yaşamı uzatma çalışmaları epey yol almıştır. Bu ölümsüzlük savunucularının aralarında insan büyüme hormonu kullanarak bağışıklık sistemimizin temel bir unsuru olan timüsü yeniden büyüten kriyobiyolog ve biyogerontolog Greg Fahy, Harvard Tıp Fakültesi’nde yünlü mamutu yok olmaktan geri getirmeye çalışırken aynı zamanda Alzheimer’a neden olan genleri araştıran genetikçi Sukhdeep Singh Dhadwar, insan embriyonik kök hücrelerini izole eden ilk bilim insanlarından biri olan ve biyoteknoloji şirketi yaşa bağlı dejeneratif hastalıkları tedavi etmeyi amaçlayan ünlü bir polimat olan Michael West gibi isimler bulunuyor.
Onlar sadece ölümden değil, aynı zamanda hastalık ve yıpranmadan da uzak bir yaşam istiyorlar. Hepimizi iyileştirmek istiyorlar.
Ölümsüzlük projesine yönelik en yaygın itiraz, bunun bir hayal ürünü olduğudur; teknolojimiz ne kadar ilerlerse ilerlesin, yılan her zaman Gılgamış’ın çiçeğini yiyecektir.
Ancak daha derin bir endişe, insanların tanrı olmaya uygun olmadığıdır. Sonsuza dek yaşasaydık, hala insan olur muyduk, diye merak edenler var. Berkeley’de psikoloji profesörü Dacher Keltner’in araştırmasının gösterdiği gibi, sevgi ve bağ kurma kapasitemiz ağlayan bebeklere bakma dürtümüzden kaynaklanıyorsa, kırılganlığımızı kaybettiğimizde ne olur? Hala sevebilir ve sevilebilir miyiz? Platon’un dediği gibi ölümü düşünmeden gerçeği kavrayamıyorsak, onu tamamen atlatmak ne anlama gelir? Diğer yandan pratik kaygılar da var. Yaşanabilir başka gezegenler bulmadan ölümü yenersek herkese yer olacak mı? Yoksa yeni bir kıtlık ve çatışma çağını mı başlatacağız?
Hayal kırıklığı ve kalp kırıklığı, çatışma ve ayrılık: bunlar ölümsüz bir varoluşun bile çözemeyeceği çaresi bulunmayan durumlardır
Bazı ölümsüzlük savunucularının bu kelime oyunlarına hazır yanıtları var. Sadece ölümü iyileştirmekle kalmayacaklarını; kaybı insanlık durumundan çıkaracak ve onun yerine sevgiyi yükselteceklerini iddia ediyorlar. Eğer ölümlülüğü çözebilirsek, o zaman depresyonu nasıl iyileştireceğimizi, yoksulluğu nasıl sonlandıracağımızı, savaşları nasıl durduracağımızı da çözebileceğimizi düşünüyorlar. RAADfest’teki bir bilim insanı bana şunu söylemişti: ‘Bunun kesinlikle doğru olduğunu düşünüyorum, ‘insanlığın karşı karşıya olduğu temel sorunlardan birini (örneğin, ölümü) çözdüğümüzde, bir şekilde diğer sorunlara karşı daha fazla şansa sahip olmak için kendimizi güçlendireceğiz. Özellikle de bu ölümlülük sorunu medeniyetin doğuşundan beri bizi çökerttiğinden dolayı eğer bunu çözebilseydik, her şeyi yapabilirdik.’
Bu ütopik vizyonun bir kısmı, en azından dünya barışıyla ilgili olan kısmı, sosyal psikolojinin terör yönetimi teorisi adı verilen bir alanından kaynaklanıyor. Bu teoriye göre ölüm korkusu, bizden daha uzun süre yaşayacak gibi görünen bir grup kimliğine bağlanma isteği uyandırarak kabileciliği teşvik ediyor. Sosyal psikolog Tom Pyszczynski ve diğerlerinin yaptığı çeşitli araştırmalar, kendimizi ölümcül bir tehdit altında hissettiğimizde aşırı milliyetçi, dışarıdakilere düşman, dış gruplara karşı önyargılı hale geldiğimizi gösteriyor. Böyle bir deneyde, ölümü hatırlatan deneklerin siyasi rakiplerine ağızlarını yakacak miktarlarda acı sos verme olasılıkları kontrol grubuna göre daha yüksekti. Başka bir araştırmada, öldüklerinde bedenlerine ne olacağını düşünmeleri talimatı verilen siyasi açıdan muhafazakar öğrencilerin, tehditkar yabancı ülkelere karşı aşırı askeri saldırıları savunma olasılıkları kontrol grubuna göre daha yüksekti. Dolayısıyla eğer ölümsüzlük bizi ölüm korkumuzdan kurtarırsa, daha uyumlu, daha az milliyetçi ve dışarıdakilere daha açık olacağımızı düşünüyoruz.
RAADfest’in Arizona merkezli yapımcıları ve sponsorları olan People Unlimited’ın kurucuları bu görüşü açıkça benimsiyor. Web sitelerininde açıklandığı gibi:
İletilmesinin hayati önem taşıdığını düşündüğümüz büyük resme dair bir mesaj var: Ölümsüzlük, Hollywood vampir hikayelerinin öne sürdüğü gibi insanlıktan uzaklaştırıcı bir unsur olmaktan ziyade, aslında insanlığımızın en iyi yanını ortaya çıkarıyor. Sadece ölümü sona erdirmiyor, insanlar arasındaki ayrılığı da sona erdiriyor; ölümsüzlük, doğuştan gelen ölüm korkusunu etkisiz hale getirerek, kalplerimizi insanlara daha önce hiç olmadığı kadar açma gücü veriyor. Çağdaş yaşamın zehirliliği sağlığımız için ciddi bir tehdit ve belki de en büyük zehirlilik insanlardan gelendir.
Bu ölümsüz tutku, insanların birbirlerini aşağı çekmesi yerine, birbirlerini yücelttiği yepyeni bir birliktelik seviyesi yaratacaktır.
Bu güzel bir fikir ama problemleri ve çatışmayı çözmek bu kadar basit olmayacaktır. Aslında asıl mücadelemiz ölüm olmayabilir (ya da sadece ölüm değildir), hayatta kalmanın acısı ve özlemi olabilir. Sonsuz yaşamı özlediğimizi sanıyoruz ama belki de asıl özlediğimiz şey kusursuz ve koşulsuz sevgidir; aslanların aslında kuzularla uzanıp uyuyabildiği bir dünya; kıtlıkların, sellerin, toplama kamplarının ve Gulag takımadalarının olmadığı bir dünya; bir zamanlar ebeveynlerimizi sevdiğimiz gibi başkalarını da çaresizce coşkulu bir şekilde sevmek üzere büyüdüğümüz bir dünya; sonsuza kadar değerli bir bebek gibi sevildiğimiz bir dünya; bizimkinden tamamen farklı bir mantık üzerine kurulmuş, yaşamın hayatta kalmak için başka bir yaşamı yemesine gerek olmadığı bir dünya. Uzuvlarımız metalik ve kırılmaz olsa ve ruhlarımız gökyüzündeki bir sabit diske yüklense bile, dünya kadar görkemli misafirperver gezegenlerden oluşan bir galaksiyi kolonileştirsek bile hayal kırıklığı, kalp kırıklığı, çekişme ve ayrılıkla karşı karşıya kalacağızdır. Ve bunlar ölümsüz bir varoluşun bile çaresinin olmadığı koşullardır.
Belki de Budizm ve Hinduizm’de ödülün ölümsüzlük değil, yeniden doğuştan kurtuluş olmasının nedeni budur. Belki de bu yüzden Hıristiyanlıkta kurtuluş ölümü iyileştirmek değil, cennete girmektir. Mistiklerin deyişiyle aşkın kaynağına yeniden kavuşmanın özlemini çekiyoruz. Mükemmel ve güzel bir dünyanın, ‘gökkuşağının ötesinde bir yerin’, CS Lewis’in dediği gibi ‘tüm güzelliğin geldiği yerin’ özlemini çekiyoruz. Ve Lewis’in arkadaşı JRR Tolkien’in oğluna söylediği gibi, Eden’e duyulan bu özlem, ‘tüm doğamızın en iyi ve en az yozlaşmış, en nazik ve en insani halidir.’ Sonsuza kadar yaşama ve ‘ayrılığa son verme’ arayışındaki ölümsüzlük yancılarının da belki de bu şeylere hasreti var ve sadece bunu farklı bir şekilde dile getiriyorlar.
Ama aynı zamanda farklı bir yöne de işaret ettiklerini düşünüyorum. Elbette, büyük-büyük-torunlarımla tanışacak kadar uzun yaşamayı çok isterim ve eğer yapamazsam, çocuklarımın kendi torunlarının torunlarıyla tanışacak kadar uzun yaşamasını umarım. Ancak bunun, insan olmanın acı-tatlı doğasını inkâr etmemize sebep olmamasını da dilerim. Ölümsüzlük savunucuları, ölümü yenmenin barış ve dinginliğe giden yolu ortaya çıkaracağına inanıyorlar. Bense tam tersine inanıyorum: üzüntü, özlem ve belki de bizzat ölümlülüğün kendisi birleştirici bir güç, aşka giden bir yoldur. Bu duyguları hoş karşılamıyor olabiliriz. Kesinlikle bunlardan keyif almıyor da olabiliriz. Ama sonuçta hepimizi birbirine bağlayacak güce sahip olan tek şey hayatın bu kırılganlığıdır.
Bu içerik, Susan Cain’in Acı Tatlı: Bittersweet: How Sorrow and Longing Make Us Whole (Penguin Random House, 2022) kitabından alıntıdır.
Susan Cain – “The immortalists have got it wrong – here’s why we need death“, (Erişim Tarihi: 01.04.02025)
Çevirmen: Melek Mesci
Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan