“12 yıl önce başladı” dedi bana Madhavi*. “Yüzüm, ellerim ve ayaklarım kasılıyordu; çok öfkeleniyordum.”
Çantasından, Hindistan’ın önde gelen psikiyatri merkezlerinden birindeki psikiyatristler tarafından anksiyete ve duygu durum bozuklukları için reçete edilen klonazepam ve lityum tabletlerini çıkardı.
“Bu ilaçları düzenli olarak aldım,” dedi. “Ama hiçbir iyileşme olmadı. Psikiyatristler ellerinden gelenin en iyisini yaptı. Çocukluğumla ilgili en ufak detayları bile sordular. Ama sonunda bana aslında hiçbir sorunum olmadığını söylediler.”
İşte bu yüzden, her ikisi de dindar, orta sınıf bir Hindu aileden gelen Madhavi ve kocası Raj, Delhi’den altı saatlik bir yolculuk yaparak Hindistan’ın kuzey eyaletlerinden Uttar Pradesh’teki Badaun’da bulunan bir Sufi türbesine gitti. Komşularından, bu türbenin pagalpan (delilik) tedavisiyle ünlü olduğunu öğrenmişlerdi. Madhavi, burada uygulanan Sufi şifa ritüelleri sayesinde nihayet kendini daha iyi hissetmeye başladı. Kocası Raj, “Orada her şey ortaya çıktı—kim yapmış, neymiş anladık,” dedi. Çift, sonraki birkaç yıl boyunca düzenli olarak bu türbeye gitmeyi sürdürdü.
1960’ların sonlarında yapılan bazı araştırmalar, şizofreni gibi ciddi ruhsal hastalıkların uzun vadeli sonuçlarının, psikiyatri sistemleri zayıf olan gelişmekte olan ülkelerde daha iyi olduğunu ortaya koymuştu. Bu nasıl mümkün olabilirdi? O zamandan bu yana “sonuçlar paradoksu”[1] tartışılmaya devam etti; ancak hiçbir zaman tamamen çürütülmedi veya açıklığa kavuşturulamadı.
Bir başka olası açıklama ise, bu “ruhani kültürlerde” insanların, ana akım psikiyatri tanı kılavuzlarında yer almayan türden ruhsal hastalıklar deneyimlemesidir. Yüzeyden bakıldığında bu doğru görünebilir. Örneğin, Madhavi’yi ve Badaun’daki birçok başka ziyaretçiyi etkileyen durum genellikle asrat olarak adlandırılır. Hintçe-Urduca’da “etki” anlamına gelen bu kelimenin Hindu tapınaklarındaki karşılığı sankat, yani “kriz”dir. Asrat, Sufi inancında, bireysel bir beden ya da beyinle sınırlı olmayan, daha çok ilişkiler üzerinden yayılan bir rahatsızlık biçimi olarak görülür. Bir aile ya da yakın çevre içinde bulaşıcı bir hastalık gibi aktarılabildiğine inanılır.
Zihinsel aktarım fikri ilk bakışta garip ya da rahatsız edici görünebilir; ancak ilişkiler ve ev ortamı ruh sağlığımız üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Araştırmalar, bakım veren kişilerin zaman zaman baktıkları kişilerin sorunlarını kendilerinin de deneyimleyebileceğini göstermektedir. Asrat genellikle bir yakının yaptığı “büyü”den kaynaklanır; kimi zaman da daha basit nedenlerle, örneğin aile içi bir dava ya da tartışma yüzünden ortaya çıkar. Madhavi’nin yaşadığı asrat, kayınbiraderinin ailesiyle aralarındaki bir arazi anlaşmazlığından sonra başlamış. Raj bunu şöyle açıklıyor: “Her zaman zarar veren kişi evden biri olur, dışarıdan biri değil. Ne kadar yakınsa, o kadar tehlikelidir.”
Asrat kavramı, psikiyatrik hastalıklara dair biyomedikal fikirlerle bağdaşmayan, yalnızca ruhsal bir “inanç” gibi görünebilir. Ancak, asrat hastalıkları Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nın (DSM) hiçbir baskısında, hatta “kültüre bağlı sendromlar” bölümünde bile tanımlanmamış olsa da semptomları biyomedikal terimlerle ifade edilen akıl hastalıklarıyla kısmen örtüşmektedir.
Semptomları tanımlamak için kullanılan bazı Hintçe-Urduca kelimeler bu benzerliği gösterir: pagalpan (delilik), shaq (şüphe), vehem (temelsiz şüphe), chinta (endişe), udasi (üzüntü) tenshun (İngilizce “tension” kelimesinin Hintçe-Urduca uyarlaması).
Peki, Madhavi neden bir psikiyatri koğuşunda değil de bir Sufi türbesinde şifa buldu? Cevap beklenenden daha karmaşıktır.
Diğer pek çok “gelişmekte olan” ülkede olduğu gibi, Hindistan’da da psikiyatrik sistemler oldukça yetersizdir. 2021 verilerine göre, Hindistan’ın 1,4 milyarlık nüfusuna yalnızca yaklaşık 9.000 psikiyatrist hizmet vermektedir. Komşu Pakistan’da 230 milyon nüfusa karşılık 500’den az psikiyatrist vardır. Karşılaştırma yapmak gerekirse, 330 milyon nüfusa sahip Amerika Birleşik Devletleri’nde 38.000’den fazla kayıtlı psikiyatrist bulunur ve bu sayı bile yetersiz kabul edilmektedir.
O hâlde, güçlü psikiyatrik sistemlere sahip olmayan ülkelerde yaşayan insanların nasıl daha iyi sonuçlar alabildiği sorusu ortaya çıkar.
Bu görünürdeki çelişkinin bir açıklaması, en azından Güney Asya bağlamında, ruh sağlığı sorunlarının tedavisinde Sufi türbelerinin hâlen önemli bir rol oynamasıdır. Sufizm genellikle İslam’ın mistik bir yorumu olarak tanımlanır ve Sufi türbeleri, azizlerin (pirler) mezarları etrafında şekillenir. Örneğin, Badaun’daki türbe, 12. yüzyılda Yemen’den geldiği söylenen iki kardeş krala aittir: Sultan Arifin (Bade Sarkar olarak bilinir) ve Badruddin (Chote Sarkar).
Bu tür Sufi türbeleri, yabancı medyada çoğu zaman eski zamanlara ait, ilkel mekânlar gibi gösterilir. Ancak Badaun’daki bir türbeye ilk kez gelen biri hem merak duyar hem de şaşkınlık yaşayabilir. Hindistan’daki devlet hastaneleri genellikle karanlık, sıkışık ve ürkütücü görünürken, Sufi türbeleri geniş, renkli ve tütsü kokularıyla farklı bir atmosfer sunar. Çoğu türbede uzun süre kalmak isteyenler için kiralık odalar bulunur; geliri olmayanlar içinse ortak alanlar vardır. Bu yönüyle, evsizler için adeta bir sığınak işlevi görür. Bununla birlikte bazı uygulamalar ziyaretçiler için rahatsız edici olabilir. Örneğin, kimi saldırgan hastalar, sakinleştirici ilaç ya da kelepçe yerine ağaçlara zincirlenerek tutulur. Bu yöntem hâlâ tartışmalı bir uygulamadır. Ayrıca bazı hastaların gündüzleri mezarların etrafında dönerek dolaşmaları, akşamları ise dini müzik eşliğinde kendilerini kırbaçlamaları şaşkınlık uyandırabilir. Hastalar genellikle çevredeki şifacılardan yardım alır ve bunun için para öderler. Ancak bu şifacılar kimi zaman dolandırıcı olarak da görülür. Bazı hastalar da kendilerini çığlık atarak ya da ağlayarak ifade eder. Tüm bu sahneler, dışarıdan bakıldığında çok garip, eskiye ait ya da batıl inançlı görünebilir. Bu nedenle, bu tür yerlerin nasıl işlev gördüğü birçok kişi için hâlâ bir muammadır. Ben bu deneyimi bir dindar olarak değil, bir antropolog olarak kaleme alıyorum. Badaun’a inanç temelli değil, seküler bir yaklaşımla gittim.
2015 yılında, Hindistan’ın en büyük devlet hastanelerinden biri olan Delhi’deki Tüm Hindistan Tıp Bilimleri Enstitüsü’nde (AIIMS) ruh sağlığı üzerine etnografik bir araştırma projesine başladım. Hastaların farklı tedavi yolları arasında nasıl geçiş yaptıklarını takip ederken kendimi Hindu ve Müslüman hastalarla birlikte hastaneden mahalle şifacılarına, oradan da türbelere uzanan bir yolculuğun içinde buldum. Hindistan’da —tıpkı dünyanın başka birçok yerinde olduğu gibi— insanlar tıbbi tedavi ararken aynı zamanda farklı şifa yollarını da denemeye devam ediyorlar.
Yerel Sufi şifacılar, mutlaka karizmatik ya da çok sayıda müride sahip olmak zorunda değildir. Bu kişiler, çoğu zaman yoksul semtlerde veya köylerde yaşayan sıradan kadın ve erkeklerdir. Son sekiz yıldır yakından çalıştığım böyle bir şifacı, halk arasında “Sufi-ji” olarak bilinir. Doğu Delhi’de düşük gelirli bir mahallede, tek odalı mütevazı bir evde yaşamaktadır. Şifa gücünü Badaun’dan aldığını söyleyen Sufi-ji, hastalarını bazen evinde kabul eder. Tütsüler ve dini sembollerle donatılmış olan bu küçük ev, adeta bir Sufi türbesini andırır. Zaman zaman hastalarını kendi arabasıyla Delhi ve Badaun arasında götürüp getirir.
Bu hastaları takip ederken beni en çok şaşırtan iki şey oldu. İlki, türbelere gelen insan sayısının inanılmaz derecede fazla olmasıydı — üstelik Hindistan’da Hindu milliyetçiliği bu kadar güçlenmişken. 2016’da Sufi-ji ile birlikte ilk kez Badaun’a gittiğimizde bana şöyle demişti:
Şöyle düşün, Hindistan’daki bütün akıl hastaneleri ve psikiyatri servisleri tıka basa dolu olsa, toplam kaç kişi sığar? En fazla 30 bin? Badaun’a bir günde bundan daha fazla insan geliyor. Bir de tüm Hindistan’a dağılmış dergahları düşün…
Bu rakamların abartılı olup olmaması bir yana, Hindistan’da ve Güney Asya’nın diğer bölgelerinde psikiyatristlerden çok daha fazla sayıda hastanın Sufi türbelerini ziyaret ettiği kesin.
İkinci şaşkınlığım ise, herhangi bir kutsal kitap ya da katı dini kurallar olmadan hem Sufi türbelerinde hem de Hindu tapınaklarında benzer tedavi yöntemlerinin uygulanıyor olmasıydı. Ortak uygulamalar arasında “serinletici” su kullanımı, muskalar, kutsal kül, türbe etrafında dönerek yapılan günlük ritüeller, trans hâlleri, zararlı ruhların kovulması ve ziyaretçi ailelerle şifacılar arasındaki gündelik sosyal etkileşimler yer alır.
Bir başka şaşırtıcı bulgu da psikiyatristlerin tapınak veya mabet temelli şifaya bütünüyle karşı çıkmamalarıydı. Nitekim 2000 yılında, Hindistan’ın önde gelen ruh sağlığı araştırma kurumlarından birindeki bir psikiyatrist ekibi, Tamil Nadu’daki bir tapınakta tedavi arayan bir grup hastayı üç ay boyunca takip etti. 2002’de British Medical Journal’da yayımlanan bu araştırma, psikiyatrik değerlendirme ölçekleriyle ölçüldüğünde hastalarda belirgin iyileşmeler olduğunu ortaya koydu.[2]
Peki, Badaun gibi Sufi türbeleri bir asrat’ı nasıl iyileştirir? Rasyonel bir açıklama, zihinsel hastalıkların kendi doğasındaki inişli çıkışlı seyriyle ilgilidir. Türbeler, semptomların en belirgin olduğu dönemlerde hastalara sığınak ve destekleyici bir topluluk alanı sunar. Semptomlar hafiflediğinde hastalar ve yakınları evlerine dönerler—ya da gidecek başka yerleri yoksa türbenin güvenli mekânında kalmaya devam ederler. Bu bazıları için hastalığın doğal seyri olabilir. Ancak bu açıklama, Sufi türbelerinde yaşanan şifanın esas özünü tam anlamıyla yakalayamaz.
Bu tür bir şifayı anlayabilmek için, asrat’ı harekete geçiren şeyin ne olduğunu kavramak gerekir. Bu türden ruhsal rahatsızlıklar genellikle en yakın kişilere dair bir şüpheyle başlar. Zamanla bu şüphe, takıntıya ya da kuruntuya dönüşebilir ki bu da Batı’nın akıl hastalıkları anlayışına çok uzak değildir. Peki, bu şüpheler ya da kaygılar nasıl yatıştırılır?
Filozof Stanley Cavell’e göre, insanı içten içe kemiren kuşkuların veya ilişkilerdeki yıkıcılığın panzehiri, her zaman hakikate ulaşmak ya da kesinlik elde etmek değildir. Gerçekte ne olup bittiğini öğrenmek, her zaman çözüm olmayabilir. Asıl ihtiyaç duyulan şey, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurabildiği bir tür uyum ya da rezonanstır. Cavell buna “uyumlanma” (attunement) adını verir.
Ciddi ruhsal rahatsızlıkları olanlar veya depresyon ve anksiyete gibi daha yaygın sorunlar yaşayanlar için Badaun ve diğer Sufi türbeleri farklı uyumlanma biçimleri sunar. Psikiyatrist Pratap Sharan ile birlikte hastaneler, evler ve türbeler arasında dolaşan hastaları takip ederken, yukarıda bahsedilen daha iyi sonuçlar paradoksunu açıklamaya yardımcı olan iki tür uyumlanma biçimi bulduk. İlki kişinin kendi duyguları ve düşünce süreçleriyle nasıl uyum sağladığıyla ilgilidir. İkincisi ise yakın arkadaşların ve aile bireylerinin birbirleriyle nasıl zarar verici ya da iyileştirici biçimlerde uyumlandığıyla ilgilidir.
Muska, tütsü gibi ritüel nesneler veya tavaf gibi tekrarlayan hareketler bazen tıbbın ve psikiyatrinin amaçladığı şeylere benzer etkiler yaratabilir. Örneğin, takıntılı düşüncelerin kontrolden çıkmasını önleyebilirler. Bu tür ritüeller kaygıyı yatıştırmak için kullanılan bir muska veya sesleri uzak tuttuğuna inanılan bir tütsü kadar basit olabilir. Bazı durumlarda ise semptomların bir kişiden diğerine geçmesi dağılmış bir aileyi bir arada tutmaya yardımcı olabilir.
Bu yöntemler her zaman işe yaramaz. Memnun kalmayan hastalar başka türbelere veya doktorlara yönelebilir. Ancak Madhavi ve eşi Raj için Badaun’daki şifacıların kullandığı yöntemler ruh hallerini dengelemelerine ve birbirleriyle daha iyi uyum sağlamalarına yardımcı olmuştur.
Analistler bu tür spiritüel iyileştirme yöntemlerine halk psikoterapisi adını vermiştir. Geçen yıl Badaun türbesi, azizlerinin ölümünün anıldığı yıllık bir etkinlik olan 812. Urs’u kutladı. Bu türbe 800 yılı aşkın süredir bir şifa mekânı olarak işlev görmektedir. Badaun’dan bakıldığında psikoterapi ve psikiyatri, bir asrat’ı tedavi etme konusunda göreli olarak yeni ve halk düzeyinde bir anlayış sunmaktadır.
*Güvenlik ve mahremiyet nedenleriyle bazı kişilerin isimleri değiştirilmiş, takma adlar kullanılmıştır.
Dipnotlar
- [1] Outcomes Paradox: Şizofreni hastalarının belirli ülkelerde tedaviye daha kolay cevap verdiğine dair ortaya atılan bir tezin yol açmış olduğu paradokstur.
- [2] Traditional community resources for mental health: a report of temple healing from India
Bhrigupati Singh – “Why a Sufi approach to healing mental illness is so powerful“, (Erişim Tarihi: 30.08.2025)
Çevirmen: Esra Eylül Özen
Editör: Atilla Akalın
