Photo by G M B Akash/Panos
Photo by G M B Akash/Panos
351 Okunma Sayısı
12 dakika okuma süresi
26 Kasım 2025

Yaşam Süresini Uzatma Çabaları Yaşlanmanın Ne Demek Olduğunu Göz Ardı Ediyor – Robert S Gable

Modern tıp insan ömrünü uzatırken; yaşam kalitesi buna ayak uyduramıyor ve bu durum zorlu etik ikilemlere yol açıyor.

Herkes günün birinde ölür. Ama ne zaman ve nasıl? Bu sorular doğum günleri yaklaştıkça daha çarpıcı hale gelir. Yaşlıların bir araya geldiği her yerde, işlevlerini kaybetmiş vücut organları ve uzuvlarının bir ‘‘organ resitali’’ olduğu söylenir. Benim de bir resitalim var.

Geçtiğimiz yıl, 88 yaşındayken, aort kalp kapakçığımın metal bir yay ve biraz inek dokusundan yapılmış bir kapakçıkla (bir adet ‘Edwards Sapien 3 Ultra’) değiştirilmesinin ardından San Francisco’daki bir hastane odasında uyandım. Hayatta olduğum için mutluydum ve kırışıklıklarla dolu dikdörtgen yüzlü, görünür saçı olmayan ihtiyar bir beyefendi olan oda arkadaşımdan bariz biçimde daha iyi durumdaydım. O; ağır şekilde sakinleştirici verilmiş ve belli ki çift taraflı zatürreden ölmekteyken;  boş sohbetlere girmeyen,  acıdan inlemeyen,  hemşireleri çağırmak için bağırmayan, horlamayan, gece geç saatlerde televizyonda yayınlanan yarışma programlarının tekrarlarını izlemeyen, ideal bir oda arkadaşıydı.

Oda arkadaşıma ne oldu bilmiyorum -iki günün ardından ayrıldım. Eve döndüğümde, doktorların bana sürekli hatırlattığı şekliyle: ‘‘benim yaşımdaki birine göre’’ iyileşme sürecim iyi geçmişti. Fakat bu, büsbütün iyi bir haber değildi. Yapay kalp kapakçığım, kalp hastalığından ölme ihtimalimi azaltmışsa da daha kötü bir şeyden (pankreatit veya beyin tümörü gibi) ölme ihtimalimi artırmıştı.

Biyofizikçiler, sağlık hizmetlerinin azami seviyede gelişmesi durumunda, insanların biyolojik saatinin 120 ile 150 yıl arasında durması gerektiğini hesaplamışlardır. Calico, Biosplice ve Celgene gibi biyoteknoloji firmaları, normal yaşam süremizi ellerinden geldiğince uzatmak için çabalayarak bunu teste tabi tutmaktalar. Fakat, en azından şimdiye kadar ortaya çıkan temel bir sorun; sürdürülebilir bir yaşam kalitesinin, artan yaşam süresine ayak uyduracak şekilde yaydırılamamış olmasıdır.

İnsanlar yaşlandıkça ekonomik güvenliğe kavuşamıyor, alışılageldik bağımsızlık düzeylerini sürdüremiyor, sosyal ilişkilerini genişletemiyor veya kronik hastalıklardan kaçınamıyorlar. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yaşlı yetişkinlerin yaklaşık yüzde 85’i diyabet, kalp hastalığı, eklem iltihabı veya Alzheimer gibi en az bir yaygın kronik hastalığa sahip. Bu yüzden, banyo yapmak, yatağı toplamak, getir-götür işi yapmak, alışveriş yapmak, yerden eşya toplamak veya düşmeden yürümek gibi birçok sıradan iş, yardımsız yerine getirilemiyor. Kısacası, daha uzun yaşadıkça, düşkünlüğümüz de daha uzun sürüyor.

Fiziksel hastalıklar ve buna bağlı sağlık masrafları sonucu ortaya çıkan psikolojik depresyon, çoğu zaman daha da çöküşe sebep oluyor. Hemen her gün, süresi belirsiz yeni bir ağrı veya acı ortaya çıkıyor ve var olan illetlere ekleniyor. İstenmeyen fakat gerekli tıbbi tavizler, kronik hasta bir kişinin diriliğini kademeli bir biçimde bertaraf ediyor. Çoğu durumda ölüm  (hukuken tanımlanmış bir fiziksel durum olması haricinde), yaşamın sonunda aniden gerçekleşen bir olay değildir. Aksine, giderek artan işlevsel çöküşün uzun bir sürecidir.

Benim bakış açıma göre, ölümü önlemek yaşam kalitesini iyileştirmekten her zaman daha önemli değildir. En çok değer verdiğiniz şeyleri yapma ve deneyimleme olanağı ortadan kalkarsa, var olmanın ne değeri kalır? Haddinden fazla yaşamak, kesinlikle ihtimal dahilindedir.

Filozof Friedrich Nietzsche’nin karakteri Zarathustra şöyle bir yorumda bulunmuştur:

Çoğu fazla geç ölür ve bazısı fazla erken. Yine de kulağa tuhaf gelen prensip şudur: ‘Doğru zamanda ölmek’.  Çok fazla yaşıyorlar ve dallarında çok fazla uzun süre asılı kalıyorlar. Keşke bir fırtına gelse ve tüm bu çürümüşlüğü ve kurt yeniğini ağaçtan silkelese!

Herhalde Nietzsche, zamanlı ve dokunaklı bir ölümü sahneleyen kült komedi-dram filmi Harold and Maude (1971)’ı tasvip ederdi. Yirmi yaşındaki Harold, bıkkın ve intihar düşüncelerine saplantılı haldeyken, bir yabancının cenaze töreninde 79 yaşındaki Maude ile tanışır. Birçok toplumsal tabuyu yıkan biri olan Maude, Harold’a hayatı nasıl eğlenceye çevireceğini öğretir. Bir yıl sonra, usulca kendi ölümünü organize eder. Harold, anın farkındalığının değerini kavrayarak şok olur.

Ne yazık ki popüler basın, yaşlıların ‘çürümüşlüğü’ ve ‘kurt yeniği’ olması konusunu tartışmaya henüz hazır görünmüyor. Yaşlı kadınlara ‘Her Zaman Şık Görünmenizi Sağlayacak 10 Şey’ öneren ve koyu kırmızı ruj gibi ‘soluk dişlerin daha beyaz görünmesine yardımcı olacağını’ iddia eden bir kampanya başlatan AARP dergisinin Temmuz 2022 sayısını ele alalım. Yahut, 81 yaşındaki iş kadını Martha Stewart’ı konu alıp, onların ifadesiyle ‘yaşsız bir hayat’ sergilediğini ve ‘fazla (fotoğrafta) rötuş yapmadan’ dekoltesini biraz gösterdiğini söyleyen Sports Illustrated dergisinin Mayıs 2023 kadın mayosu sayısını ele alalım. Belki de kadın genetik bir piyango kazanmıştır – tanıdığım yaşlı insanların çoğu sarkık cilde ve kötü postüre sahipler. Cinsel olarak çekici değiller. Yolda sürücü olarak, hatta yaya olarak birer tehlikeler. Unutkanlar. Bakımları pahalı. Özellikle de mikro-saldırganlık ya da yaş ayrımcılığı suçlamasının epey yaygın bir tehdit haline geldiği bir kültürde, ölümün rasyonel ve açık bir şekilde tartışılması ender bir durum.

Ölüm tartışmanın tabu oluşuna önemli bir istisna, KFF Health Dergisi’nin Haziran 2019 sayısının bir haberiydi: 86 yaşında bir kadının, (Philadelphia yakınlarındaki süslü emeklilik topluluklarından kaçmış) 9 diğer yaşlı bireyle ‘rasyonel intihar’ konusunu görüşmek üzere emeklilik yerleşkesi dışında gizli bir toplantı ayarlamasını bildiriyordu. [1] Yaşlı bireyler şu anda ABD’deki intiharların yaklaşık %18’ine karşılık geliyor. Başarısız bir intihar girişimi ise kişiyi daha da kötü bir duruma sokabiliyor. Philadelphia toplantısına katılanlardan birinin de ifade ettiği gibi: “Sadece tek bir deneme şansımız var. Herkes ne yapmak gerektiğini bilmek istiyor.”

Günümüzde sağlık personeli, ölüm-fobik kültürün toksik yüzüyle baş başa bırakılmış durumda. Yalnızca tedavinin yan etkisi olarak ölümü hızlandırabilen ağrı kesiciler genel olarak kabul edilebilir bir yaşam sonlandırma prosedürüdür. Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımladığı gibi palyatif bakım; yaşamı tehdit eden hastalıkları olan hastaların, devam eden yaşam kalitesini iyileştirir. Buna karşılık, uygun olduğu durumlarda, yasal geçerliliği olan tıbbi destekli ölüm; hekime, yaşamına son vermeye rıza gösteren hastanın talebi üzerine öldürücü dozda bir ilaç reçete etme izni verir. Bana göre, böyle bir reçete en azından acı çeken hastalara rahatlatıcı bir seçenek sunacaktır, en sonunda ilacı hiç kullanmamayı tercih etseler bile.

ABD’de halihazırda 10 eyalet ve Kolombiya Federal Bölgesi şu anda tıbbi destekli ölüme izin veriyor. İlgili yasalar, tipik olarak hastanın; ölümünden önceki yaklaşık 6 ay içerisinde olan ve ilacı kendi başına yutabilecek, akıl sağlığı yerinde bir ergin olmasını şart koşuyor. Mevzuat ayrıca, genellikle iki hekimin ve iki bağımsız tanığın hastanın zorlanmadığına dair onayı gibi bir düzineden fazla güvenceyi de içeriyor.

ABD dışındaki tıbbi destekli ölüme izin veren ülkelerin (2023 itibarıyla Avusturya, Avustralya, Belçika, Kolombiya, Almanya, Lüksemburg, Portekiz, İspanya, İsviçre, Hollanda ve Yeni Zelanda) çeşitli tıbbi-yasal gereklilikleri bulunuyor. Örneğin, ‘intihar turizmini’ önlemek için Kanada, hastanın Kanada’da ikamet eden biri olmasını şart koşmakta. İsviçre’de ise böyle bir şart yok. Amy Bloom, In Love (2022) adlı kitabında, hastanın kritik derecede hasta olması veya ölümünden önceki 6 ay içerisinde olmasını aramayan İsviçre’de, kocasının gönüllü ölümünü ayrıntılarıyla anlatıyor. Bloom’un kocasının şiddetli Alzheimer’ı vardı ve söylentiye göre Bloom, kocasının ‘dizlerimin üzerinde yaşamaktansa ayaklarım üzerinde ölmeyi tercih ederim’ şeklindeki ısrarından etkilendi.

Özel kriterlerin ve geleneksel tıbbi uygulamaların, hastanın tıbbi destekli ölümden yararlanması üzerinde önemli etkileri olduğu görülüyor. Örneğin, bir Kanada hükümet raporuna göre, 2021 yılında 10.064 hasta, tıbbi destekli ölümden yararlanmış. Buna karşılık, yaklaşık 39 milyonluk benzer bir nüfusa sahip Kaliforniya’da, aynı yıl boyunca yalnızca 486 hasta tıbbi destekli ölümden yararlanmış. Kaliforniya mevzuatı, hastanın ilacı kendi kendine almasını ve ölümünden önceki 6 ay içerisinde olmasını gerektiriyor. Kanada kendi kendine almayı gerektirmiyor; hastanın sağlık durumu ‘ağır ve çaresiz’ ise tıbbi destekten yararlanıyor. Bununla birlikte, hem Kanada hem de Kaliforniya’daki istatistikler, yıllar boyunca tutarlı bir şekilde, tıbbi destekli ölümden yararlanan hastaların yüzde 80’inden fazlasının, daha önce palyatif bakımda kaldığını gösteriyor. Ortalama yaşları 76 iken, yüzde 60’tan fazlasında kanser varmış. Görünüşe göre, daha genç ve sağlıklı insanlar sistemden rutin olarak istifade etmiyor.

Tıbbi destekli ölüm ve yaşam-sonlandırma bakımına ilişkin diğer uygulamalar, dini inançlar ve medeni haklar gibi muammalı ve tartışmalı konularla ilişkili. Pek çok insan hayatın kutsal olduğuna, bu yüzden de başlangıcının ve sonunun ilahi müdahaleye bırakılması gerektiğine inanıyor. Çoğunlukla teist bir metafiziğe dayanan ‘yaşamın kutsallığı’ prensibi, kişinin kendisini veya başkalarını öldürmesinin, Tanrı tarafından verilen yaşamın içsel değerini ortadan kaldırdığını savunur. Buna karşılık, seküler bir faydacı görüş, ‘mutluluğu maksimize etme’ ödevinden bahseder ve bu nedenle bir yaşam onurdan mahrum ve acı dolu olmakla nitelendiriliyorsa, o zaman onu sonlandırmak için ahlaki bir ödevin var olduğunu savunur. Bazı ahlak felsefecileri, nasıl insanları ölmeye zorlamak yanlışsa, onları tahammül edilemez buldukları koşullar altında yaşamaya zorlamanın da yanlış olduğunu savunurlar.

Benim bu tür etik karmaşaları çözmeye ne bilgeliğim ne de meyilim var. Ancak nasıl ki marjinalleştirilmiş etnik gruplar, kadınlar ve toplumsal cinsiyet azınlıkları için yaşam koşulları ve gündelik seçenekler genişletildiyse, ‘ölme hakkının’ da benzer biçimde bir sivil özgürlük meselesi haline gelmesini umuyorum.

Birkaç ay önce, kardiyoloğum bazı kan pıhtılarını eritmek için bana kan sulandırıcı varfarin (fare zehrinin ana maddesi) reçete etti. Öleceğimi tahmin ediyorum ama tercihimle değil; birikmiş tâli kararların ölümcül sonucuyla.[2] Şimdiye kadar şanslıyım. Vücudumun çıkışa giden tuhaf yolu, aldığım birçok hak etmediğim lütuf için duyduğum minnettarlığı azaltmadı.


Çevirmen Notları

  • [1] Paragrafın bağlamının arz ettiği şekilde; ‘’senior’’kelimesi  ve ‘’campus’’ kelimeleri en çok bilinen anlamlarının dışında kullanıldığı görülmüştür. Bu yüzden ilkinin ‘’yaşlı bireyler’’ ikincisinin de ‘’emeklilik yerleşkesi’’ olarak çevrilmesini uygun gördüm.
  • [2] ”I assume that I will die, not by choice, but by the lethal default of accumulated peripheral decisions.” ifadesinde, ‘’default’ kelimesi burada sonucu önceden belli/ayarlı olan, standart anlamında kullanılmak istenilmiş. Fakat ‘’ölümcül, ölüme yol açan’’ anlamındaki ‘’lethal’’ kelimesiyle birlikte bir sıfat tamlaması olarak kurulduğundan, ‘’ölüme götüren standart/fabrika ayarı’’ gibi bir anlam çıkıyor. Fakat bu ifade Türkçe dili için fazla motamot bir çeviri  olacağından kısaca ‘’ölümcül sonuç’’ olarak çevirdim. ‘’Peripheral’’ kelimesinin de ilk anlamı ‘’çevresel’’ olmasına karşın, Türkçe’de daha iyi bir karşılık olacağını düşündüğüm ‘’asli olmayan’’ anlamındaki ‘’tâli’’ kelimesini tercih ettim. Daha iyi bir çeviri mutlaka yapılabilir.

Robert S Gable – “Efforts to expand the lifespan ignore what it’s like to get old“, (Erişim Tarihi: 25.11.2025)

Çevirmen: Alperen Kılınçer

Editör: Emir Arıcı

Alperen Kılınçer

Alperen Kılınçer

Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisans derecesini aldı. Erasmus Rotterdam University’de Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi alanında yüksek lisans yaptı. Şu an Türk Alman Üniversitesi’nde aynı alanda doktora yapmaktadır. Aynı zamanda İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmakta olup; hukuk felsefesi, siyaset felsefesi, etik ve hukuk antropolojisi başlıca ilgi alanlarıdır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Yazı

Eşitlik: Ne Anlama Geliyor Ve Hakkaniyetten Farkı Nedir? – Daniel Weltman

Sonraki Yazı

Hayvan Etiği İle İlgili Okumanız Gereken 20 Türkçe Kitap – Taner Beyter

Bu Yazıları Kaçırmayın

Açıklama Boşluğu Neden Nörobilimin Çözülemeyen Problemi Olarak Ele Alınmaktadır? – Magnus Wijkander

Öznel deneyimin mahrem dünyası -yani, hisleriniz,…

Altı Saniyelik Sarılma – Julian Baggini

On yıllardır Metro-Goldwyn-Mayer Stüdyoları’nın filmleri, çelenkle…