1Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin? Niçin bana yardım etmekten, Haykırışıma kulak vermekten uzak duruyorsun?
2Ey Tanrım, gündüz sesleniyorum, yanıt vermiyorsun, Gece sesleniyorum, yine rahat yok bana.
3Oysa sen kutsalsın, İsrail’in övgüleri üzerine taht kuran sensin.
4Sana güvendiler atalarımız, Sana dayandılar, onları kurtardın.
5Sana yakarıp kurtuldular, Sana güvendiler, aldanmadılar.
6Ama ben insan değil, toprak kurduyum, İnsanlar beni küçümsüyor, halk hor görüyor.
7 Beni gören herkes alay ediyor, Sırıtıp baş sallayarak diyorlar ki,
8 “Sırtını RAB’be dayadı, kurtarsın bakalım onu, Madem onu seviyor, yardım etsin!”
9Oysa beni ana rahminden çıkaran, Ana kucağındayken sana güvenmeyi öğreten sensin.
10Doğuşumdan beri sana teslim edildim, Ana rahminden beri Tanrım sensin.
11Benden uzak durma! Çünkü sıkıntı yanıbaşımda, Yardım edecek kimse yok.
12Boğalar kuşatıyor beni, Azgın Başan boğaları sarıyor çevremi.
13Kükreyerek avını parçalayan aslanlar gibi, Ağızlarını açıyorlar bana.
14Su gibi dökülüyorum, Bütün kemiklerim oynaklarından çıkıyor; Yüreğim balmumu gibi içimde eriyor.
15 Gücüm çömlek parçası gibi kurudu, Dilim damağıma yapışıyor; Beni ölüm toprağına yatırdın.
16Köpekler kuşatıyor beni, Kötüler sürüsü çevremi sarıyor, Ellerimi, ayaklarımı deliyorlar.
17Bütün kemiklerimi sayar oldum, Gözlerini dikmiş, bana bakıyorlar.
18 Giysilerimi aralarında paylaşıyor, Elbisem için kura çekiyorlar.
Mezmurlar 22:1-18
Son bin yıl içerisinde, 15 milyon insanın doğa felaketleri sonucunda öldüğü düşünülüyor.
David Benatar, Keşke Hiç Olmasaydık, (Doğu Batı Yayınları, 2006), s.109.
Her gün yaklaşık 20 bin insan açlıktan ölüyor.
Tahminen 840 milyon insan açlık ve yetersiz beslenmeden mustarip.
Her yıl milyonlarca insan hastalıktan ölüyor. Yalnızca 541-1912 yılları arasında 102 milyondan fazla insanın vebadan öldüğü tahmin ediliyor.
Her yıl neredeyse 3 milyon kişinin HIV nedeniyle öldüğü tahmin ediliyor.
Habis urlar her sene 7 milyon hayat mal oluyor; ayrıca her yıl 3.5 milyon kişinin kazalarda öldüğü düşünülüyor. Saniyede 107 kişinin öldüğü varsayılıyor.
20. yüzyıldan önceki katliamlarda 133 milyon insanın öldürüldüğü tahmin ediliyor.
Rummel’in tahminine göre 20. yüzyılın ilk 88 yılında 170 milyon civarında insan (360 milyonda olabilir) vuruldu, dövüldü, işkence gördü, bıçaklandı, yakıldı, aç bırakıldı, dondu, ezildi veya ölene dek çalıştırıldı; canlı canlı gömüldü, boğuldu, bombalandı veya hükümetlerce katledildi.
Her sene yaklaşık 40 milyon çocuk kötü muameleye maruz kalıyor.
2000 yılında 815.000 insanın intihar ettiği düşünülüyor.
Vaka 1
Nazi birlikleri 1939 yılında Varşova’yı işgal etti. Nazi yöneticileri, verecekleri emirleri yerine getireceğine inandıkları Varşova’daki eski Yahudi Cemaati Konseyi’nin üyesi Adam Czerniakow’u yeni kurdukları Yahudi Konseyi (Judenrat) başkanı olarak atadılar. Emirler nakil, zorunlu çalıştırma ve Yahudilerin mülklerinin müsadere edilmesi gibi şeyleri kapsıyordu fakat zamanla gestapoya gıda ve sağlık hizmetini kesmeye, ölümü teşvik edecek koşulları olgunlaştırmaya ve sonrasında da katliamlara doğru evrilmişti. Czerniakow elinden gelen her ne varsa onu yapmak için uğraşıyor, bir nebze de olsa insanların durumunu iyileştirmeye ve onları korumaya çalışıyordu. Naziler “kota” ile Yahudi istemeye başlamıştı. Czerniakow, bu kotaların katliama doğru bir adım olduğunu sezmişti. Tüm onur ve gururunu bir kenara bırakarak en azından yetim Yahudi çocuklara acımaları için Nazi yöneticilerine yalvardı. Ama bu masum çocuklara da acımadıklarını görünce dayanamayarak 1 gün sonra intihar etti. Yetim çocuklar bazıları boğulmalarına sebep olacak gazlara maruz kalıp bazıları da kurşuna dizilerek acı içinde öldürüldüler. (kaynak)
Vaka 2
6 Şubat 2023 yılında Türkiye’de Kahramanmaraş Depremleri adında bir dizi deprem meydana geldi. Deprem hem soğuk kış ayında hem gece hem de yer yer yağmurlu bir atmosferik koşulda gerçekleşti. İnsanların hırsızlık, rüşvet, ihmalkarlık, görevini kötüye kullanma ve daha türlü türlü ilgili kötü davranışları bu felaketin daha da büyümesine neden oldu.
Adıyaman’da yıkılan bir binanın enkazı altında kalan hamile bir kadının orada doğum yaptığı ve bebeğiyle beraber vefat ettiği öğrenildi. Yeni Mezarlık Camii İmam Hatibi Mehmet Tahir Durmuş, depremde vefat edenler getirilirken yaşadığı acı bir olayı şöyle anlattı: “Beni tanıyan bir arkadaş ‘Hocam eşim depremde enkaz altında doğum yapmış. Göbek bağı ayrılmamış. Bebeğimi ayrı mı yoksa annesinin yanında mı defnedeyim?’ diye sordu. Vicdanımın sesini dinleyip ‘Karışma, o annesi ile beraber olsun’ dedim. Böyle bir acı yaşadık.” dedi. (kaynak) Bu depremlerin neden olduğu ölümlere dair sorumluluk sahibi kişilerin adil yargılandığını söylemek çok zor.
Vaka 3
Ekim 2024 tarihinde tüm ülke, SGK’dan bebek başına 8.000 TL almak için yapılan organize suçları konuşuyordu. İstanbul’da yeni doğan bebekleri, Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) para almak amacıyla anlaşmalı oldukları özel hastanelere sevk ederek dolandırıcılık yaptıkları ve 10 bebeğin ölümüne neden oldukları öne sürülen, aralarında doktor ve hemşirelerin de bulunduğu 47 şüpheli hakkındaki soruşturma geçtiğimiz günlerde tamamlanmıştı. (kaynak) Fezlekede adı geçen özel hastanelerden birinde hemşire olarak görev yapan şüpheli M. S. ile örgüt üyesi şüpheli H. B. G. arasında yapılan görüşmede, bebek hastanın tedavisini uygun olmayan şartlarda yaptıkları ve konuşma içeriklerinde “Mehtap çocuğu öldür elli satürasyonlu çocuk mu olur”, “yav … öldüreceğim de öldürsem de bir dert biliyorsun yani” şeklinde kayıtların olduğu tespit edildi. (kaynak) Adaletin yerini bulduğu hala şüpheli.
Vaka 4
2017 yılında ülkemizde, üç farklı vakadaki kurbanlar özel gereksinimliydi.
Bolu’da zihinsel engelli 30 yaşındaki E. G.’yi, tecavüz edip işkence ettikten sonra boğazını keserek öldürdüğü suçlamasıyla tutuklu yargılanan sanıklar 34 yaşındaki G. Ç., 48 yaşındaki Ö. B. ve 32 yaşındaki Ö. Ş., ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Aracın bagajına koyup ormanlık alana götüren 3 kişi E. G.’ye tecavüz edip vücudunun çeşitli yerlerini çakmakla yaktıktan sonra boğazını keserek öldürdü. 17 gün sonra tekrar olay yerine giden 3 şüpheliden Ö. Ş., iddiaya göre E. G.’ün cesedine de tecavüz etti. (kaynak)
Mersin’in Erdemli İlçesi’nde zihinsel engelli 17 yaşındaki engelli Y.C.Ü., kendisine tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklanan 53 yaşındaki S.K.’nın resmini çizip, en ağır cezaya çarptırılmasını istedi. İlçede market ve büfe işletmeciliği yapan S.K., işyerinin yakınında evi olan zihinsel engelli erkek Y.C. Ü.’yü iddiaya göre 27 Nisan akşamı Erdemli Çamlığı’na götürdü. S.K., iddiaya göre engelli çocuğa burada tecavüz etti. Y.C.Ü., geç saatte evine gelince annesi G.Ü. kuşkulanarak nereden geldiğini sordu. Y.C.Ü. de yaşadıklarını annesine anlattı ve şöyle dedi: “Bana tecavüz eden büfeci, ‘Bu olayları anlatırsan seni ve anneni öldürürüm’ dedi. Ben de çok korktuğum için söylemek istemedim.” (kaynak)
Nisan 2025 yılında yaşanan üçüncü vaka örneğinde de yine özel gereksinimli bir çocuk korkunç bir kötülüğe maruz kalmıştı.
İstanbul Başakşehir’deki bir hastanede, 6 Nisan’dan bu yana bakanlık, savcılık ve emniyetin müdahil olduğu büyük bir istismar iddiası konuşuluyor., 9 yaşındaki bedensel ve zihinsel engelli bir çocuk, 19 Mart’ta hastaneye yatırıldıktan sonra 7 Nisan’da genital kanama tespit edildi. Yapılan muayenede istismar bulguları saptandı. (kaynak)

Korkunç Kötülükler Nedir?
Korkunç kötülük (horrendous evil) ifadesi ünlü Hristiyan din felsefecisi Marilyn McCord Adams’ın literatürde yoğun bir şekilde işleyerek ele almayı önemsediği bir konu. Adams’a göre bu türden (korkunç) kötülükler onları yaşayanlarda ve başkalarının yaşamlarında onlara tanıklık edenlerde hayatın anlamını, amacını ve değerini sorgulatma gücüne sahiptir. Öyle ki bu türden korkunç kötülüklerin, maksatsız kötülüklerle (pointless evils) uyuşan yönleri olduğu da söylenebilir. Bir iyiliğe hizmet ediyor gibi görünmezler, karakter gelişimini teşvik etmezler, konakladıkları insanlarda tedavisi mümkün olmayan hasarlar bırakırlar ve hayatın bir bütün olarak iyi olduğuna dair ciddi şüphelere kaynaklık ederler.
Adams’ın da aktardığı gibi korkunç kötülüklerin çoğu zaman hayatın bir bütün olarak iyi bir şey olduğuna dair prima facie (ilk bakışta) bir kuşku yaratması, din felsefesi açısından mühim bir noktadır. Çünkü korkunç kötülükler, insan hayatının yaşanmaya değer (ilahi) bir lütuf olduğuna dair İbrahimi teistik varsayımın doğruluk değerini sarsabilirler; insanların, hayatlarına anlam ve amaç katması yönündeki çaba ve arayışları için yıkıcı etki yaratabilirler. Benim kavrayışıma göre, diğer insanlar tarafından, bilhassa bu kötülükleri yaşamayanlar tarafından, önemsizleştirilmeleri, değersizleştirilmeleri, alaya alınmaları, bir ideoloji veya dogma uğruna basite indirgemeleri gibi şekillerde ele alındıklarında da bizde ahlaki tiksinti yaratan kötülükler genellikle korkunç kötülükler dediğimiz şeylere denk düşerler.
Meseleyi daha iyi kavramak adına Adams’a kulak verelim; bizim demin verdiğimiz örnek vakalardan ziyade o, korkunç kötülüklerden bazılarını şöyle sıralıyor:
Kadına tecavüz, kollarını kesme, nihai kastı benlik kaybı olan psiko-fiziksel işkenceler, kişinin en köklü sadakat duygularına ihanet. Ivan Karamazov tarafından tasvir edildiği türden çocuk suistimalleri, bir kimsenin çocuğunu zorla alma, çocuk pornografisi, ensest ilişki, açlık nedeniyle gelen ağır ölüm. Nazi kamplarına katılım, bir kimsenin teröristler tarafından çocuğunun birisinin yaşaması karşılığında diğerinin ölümünü seçmeye zorlanması, nükleer bombaların geniş halk kitleleri üzerinde patlaması, bir kimsenin en çok sevdiği kişinin ölümüne ya da yaralanmasına kazara ve/veya kasıtsız neden olması. (Adams, Horrendous Evils and the Goodness of God.)
Korkunç kötülükleri en ayırt edici özelliklerinden biri üstesinden gelinmesinin çok zor olmasıdır. Demin de sözünü ettiğimiz gibi çoğu zaman bu türden kötülükler paradigmatik vakalardır; yani daha açık konuşmak gerekirse yaşandıkları takdirde insanlarda travma bırakır, intihara teşvik edebilir veya hayatın amaç ve anlamı açısından öznel doyumu büyük oranda zedeler, değer setinde radikal bir değişime sebep olabilir. Kişinin anlam ve amaç üreten mekanizmaları tahrip olur, değer inşa eden yetileri körelir veya bilişsel donanımlarının duyarlılığında değişim yaşanır. Ki yeryüzünde dile döktüğümüz bu türden paradigmatik vakalar sonucunda değişim yaşayan insanların sayısı hiç de az görünmüyor. Bu kötülükler yaşandığı takdirde, çoğunlukla, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Kimileri Tanrı’nın insana çekemeyeceği/kaldıramayacağı yük vermeyeceğini düşünüyor olabilir; fakat korkunç kötülükler bu düşünceden de şüphe etmemize sebep olabilecek vakalardır. Çünkü insanların bazıları yaşadıkları korkunç kötülükleri kaldıramıyorlar veya yaşamları boyunca bu kötülüklerin acısını ve izini sırtlanmakta zorlanıyorlar.
Korkunç Kötülükler ve Maksatsız Kötülükler
Korkunç kötülükler ile maksatsız kötülükler meselesine tekrar dönelim. Bazı korkunç kötülükler ile maksatsız kötülükleri birbirinden ayrıt etmek gerekir; maksatsız kötülüklerin ciddi bir bölümü insan eylemlerinden bağımsızdır, ahlaki faillerin eylemlerinin ahlaki statüsü ile ilişkili değildirler. Bu nedenle de insanlar arası adaletsizlik gibi bir pencereden ele alınamazlar. Örneğin doğuştan gelen acı verici genetik hastalıklardan ötürü yavaş ve uzun bir ölümle baş başa kalarak birkaç yıl içinde ölen bir bebek gibi. Veya meteor yağmuru, volkanik patlama gibi doğa olayları sonucunda hissedebilen hayvanlarda yaşanan acı ve ölümlerde ayrıntılarını öğrendiğimiz vakalar gibi. Bu türden kötülükler karakter oluşumunu desteklemezler, bir iyiliğe veya yüce bir amaca hizmet ettiklerine dair görünürde bir emare yoktur; onlar olası varoluşsal veya ahlaki nedenleri olabileceğine dair nedenlere dayanıyor gibi görünmeyen kötülüklerdir. Bu kötülükleri, sözünü ettiğimiz bu açıklama veya nedensellik zeminlerine çekebilmek adına insanlar dini, felsefi ve ideolojilere dayalı yaklaşımlar geliştirerek yoğun çaba gösterirler. Bu açıdan bakınca hayvanlar arasındaki eylemlerden doğan, mesela yavru bir ceylanın bir sırtlan tarafından canlı canlı parçalanarak yenmesi gibi bir vaka, görüleceği üzere, korkunç kötülük değil maksatsız kötülük kategorisinde ele alınır. Hayvanlar hayata anlam ve değer yükleme yeti ve potansiyelinden yoksundur; fakat insan için durum böyle değildir. Bu açıdan korkunç kötülüklerin genellikle ahlaki failler yani insanlar için, maksatsız kötülüklerin ise hem hayvanlar hem de insanlar yani hissedebilen tüm canlılar için geçerli olduğunu düşünmeye eğilimliyim.
Şüpheci Teizm Veya Özgür İrade Savunması Yanıt Olabilir mi?
Son zamanlarda bir çok teist şüpheci teizme dayalı bir yanıt verme konusunda fazla aceleci davranıyor. Kimileri bir tür şüpheci teizmin korkunç kötülüklere yönelik teistik bir yanıt olduğunu gerçekten düşünebilir. Ama kendi çabalarımızla genel sonuçlarını hiç bir zaman tam olarak kavrayamayacağımız veya bilemeyeceğimiz şekilde bize apaçık bir şekilde korkunç gelen olaylara, Tanrı tarafından bizim kavrayamayacağımız veya bilemeyeceğimiz belirli gerekçelerden ötürü izin verilmesi, birçok açıdan problemli görünüyor. Bu yöndeki eleştirilerimizin bir kısmını özetlersek:
- İmtihanın tek yolu, böyle olmak zorunda değildir. (Adem ve Havva’da imtihan edilmişti ama bu yolla değildi)
- Böylesi korkunç kötülüklerle dolu bir imtihan, insan özgürlüğü gibi değerli bir deneyimi açığa çıkarmanın zorunlu tek yolu değildir.
- Kimileri korkunç kötülüklere dayalı imtihan olurken başkalarının böyle imtihan olmamasına dayalı demograf dağılımın adaletsizliği, açıklanması gereken bir diğer problem olarak kendini gösterir.
- Şüpheciliğin tanrının diğer sıfatlarına doğru sirayet etmemesi için hiçbir zorunlu sebep yoktur. Şayet tanrının bu türden kötülüklere izin vermesinin bizim bilemeyeceğimiz veya kavrayamayacağımız sebepleri olabilirse, aynı şekilde tanrı ile ilgili bir çok meselede bildiğinizi iddia ettiğiniz şeyleri prensip olarak aslında bilemez ve kavrayamazsınız; kötülük problemi söz konusu olunca tanrının niyetleri ve amaçları konusunda şüpheci olup diğer meselelerde dogmatik olamazsınız.
- Cennet, korkunç kötülükler olmadan özgür irade gibi değerli deneyimlerin açığa çıktığı bir yer olarak tanrının yaratma kudreti dahilindeyse, teorik olarak, kötülükler olmadan özgür irade gibi değerli deneyimlerin açığa çıktığı bir yer yaratmak mantıksal olarak mümkündür. O halde özgür iradenin açığa çıkması için korkunç kötülüklerin var olduğu bir evren yaratmak tanrı için zorunlu olmayabilir. Diğer yandan Adem ve Havva, korkunç kötülükler olmadan özgür irade gibi değerli deneyimlerin açığa çıktığı bir diğer örnektir. Onlar, özgür iradeleri ile tanrının yasakladığı şeyi yaptılar ve kovuldular.
- Son olarak; bizim hiçbir zaman tam anlamıyla kavrayamadığımız ilahi gerekçelerle korkunç kötülüklere maruz kalmamızın bizatihi kendisi de kötülüktür. Ortaya çıkan bir kötülüğün ahlaki gerekçesi, kötülüğe maruz kalan kişi tarafından bir nebze de olsa kavranılır veya anlaşılırsa, ilgili kötülüğün var olma gerekçesi haklı görülebilir veya makul bir zemine işaret edilebilir. Fakat biz yaşadığımız korkunç kötülüklerin ilahi gerekçelerini bilemezsek (şüpheci teizm), bu kötülüklerin ahlaki gerekçeleri de bizim için bilinemez olacaktır. Bir Tanrı varsa ve kendisi ile biz insanlar arasındaki epistemik makastan ötürü hiçbir zaman gerekçelerini bilemeyeceğimiz korkunç kötülükler yaşamamıza yalnızca kendi bildiği gerekçelerle izin veriyorsa; bu durumun kendisinin ahlaken doğru veya adil olmadığını düşünmek için elimizde güçlü bir sebep olur. Tüm diğer şartlar eşitken gerekçeleri bilinemeyen kötülükler, gerekçeleri bilinen kötülüklere kıyasla daha kötüdür denebilir. Bu açıdan ilahi adaletsizlik ile ilgili problemler yerli yerinde beklemeye devam edecektir.
Güçlü Bir Teodise Mümkün mü?
Kötülük probleminin ağırlığını gören teistler, Tanrı’nın kötülüğe izin vermesinin güçlü gerekçeleri olabileceğini düşünür. Bu doğrultuda, kötülüğün varlığının teizmde açıklanması gereken bir problem olduğunu kabul eden din felsefecisi teistlerden bir kısmı Tanrı’nın bu kötülüklere niçin izin verdiğine dair mümkün bir açıklamaya (savunma) başvururken diğerleri ise makul bir açıklamaya (teodise) başvurur. Örneğin Plantinga’nın meşhur ana stratejisi, özgür iradenin çok değerli olmasından ötürü Tanrı’nın kötülüklere izin veriyor olabileceğinin mantıksal olarak mümkün olması üzerine kuruluydu.
Tanrı’nın kötülüklere izin veriyor olmasının güçlü gerekçesi, izin verilen bu kötülüklerden ötürü ortaya çıkan iyiliklerin kötülüklerin varlığını ahlaken meşru kılması olabilir. Bu teistik varsayım, maksatsız kötülüklerin varlığını reddetmek anlamına gelir. Fakat kötülüklerden ötürü ortaya çıkan iyiliklerle ilgili üç şartın yerine getirilmesi gerekir (Murray’dan aktaran: Bahçekapılı, Hasan G.; Kötülük Problemi ve Tanrı.) Yazının bundan sonraki kısmında büyük oranda Bahçekapılı’nın çizdiği hattı takip edeceğim:
- Gereklilik (Kaçınılmazlık) Şartı: İyiliğin izin verilen kötülük olmadan ortaya çıkmasının mümkün olmaması,
- Ağır Basma Şartı: Ortaya çıkan iyiliğin, izin verilen kötülükten daha yüce olması (bu iyilik ve kötülüğün olduğu dünyanın, onların olmadığı bir dünyadan daha iyi olması)
- Haklılık Şartı: Kötülüğe izin verenin bunu yapmaya ahlaken hakkının olması.
Haklılık şartına bakalım: Öncelikle Tanrı’nın kötülüğe izin verirken bunu yapmaya yönelik hakkı O’nun hangi sıfatına dayanıyor? Kimi teistler Tanrı’nın yaratıcı veya çok güçlü olmasına atıf yapıyor, fakat Tanrı’nın bu sıfatları onun kötülüğe izin vermeye yönelik ahlaki bir hakkı olduğu anlamına gelmez. Fakat kötülük problemiyle ilgili bir çok ateistik argümanda olduğu gibi, burada da gözümüzü kurbanın bakış açısına çevirmeliyiz. Kurbanın yaşadığı kötülük sonucunda ortaya çıkan iyiliğin kötülükten daha ağır basması tek başına açıklayıcı olmaz bizatihi kurbanın kendisi için de ortaya çıkan iyiliğin kötülüğe ağır basması gerekir. Fakat korkunç kötülüklere baktığımızda böyle bir durum görmüyoruz. Kurbanların veya mağdurların kendisi için korkunç kötülükler tanımları gereği korkunç ve yıkıcılar. Ortaya çıkan iyilik, kurbanın yaşadığı kötülüğü telafi edemiyor gibi duruyor.
Diğer yandan bir teist şöyle itiraz edebilir: ortaya çıkan iyilik bu dünyada değil diğer dünyada olacaktır, mağdurun yaşadığı korkunç kötülük, diğer dünyada telafi edilecektir.
Korkunç kötülüklerin hizmet ettiği daha yüce iyilik veya yüce gerekçe, kimileri için, ilahi adalet veya cennet gibi görünebilir. Fakat acılar içerisinde istismara maruz kalıp işkence görerek öldürülen bir bebeğin yaşadığı korkunç kötülüğün hizmet ettiği iyiliğin açığa çıkması için, kurbanın bunu yaşaması zorunlu muydu? Yani bu ne türden bir zorunluluk ilişkisidir ki, böylesi bir iyiliğin açığa çıkması için gereken maliyet bu kadar fazla görüyor olsun? Hangi iyilik, acılar içerisinde istismara maruz kalıp işkence görerek öldürülen bir bebeğin yaşadığı korkunç kötülüğün varlığından zorunlu olarak ortaya çıkmayı bekliyor olsun? Bu sorumuzu hem gereklilik şartı hem de ağır basma şartı özelinde düşünün.
Cennetteki bazı iyiliklerin, ki cennet iyi bir yer ise içinde iyilikler olmalı gibi duruyor; kötülükler olmadan ortaya çıkması mümkün değil mi? Demin de sözünü ettiğimiz gibi bizatihi cennetin içinde tanımı gereği bir kötülük olmadığı için, kötülükler olmadan iyiliklerin ortaya çıkması mümkün gibi duruyor. Şayet bu dünyadaki kötülükler olmadan, cennetteki iyiliklerin ortaya çıkması mümkün değildir denirse, cennetin ontolojik olarak bu dünyayla aksiyolojik açıdan nasıl bir ilişki kuracağına dair teistik bir yanıt bulmak gerekir. Cennetteki iyilikler, ontolojik olarak bu dünyadaki kötülüklere bağlı gibi durmuyor, cennetteki iyilikler zaten vardırlar ve bu dünyadaki eylemlere göre “hak edilmiş” veya “hak edilmemiş” olarak duruyorlar demek, İbrahimi teizmin genel açıklaması ile daha uyumludur. Yine de cennet varsayımının hem teist hem de ateist yaklaşım için açıklayıcı olmaktan ziyade meseleyi daha da karmaşık hale getireceği iddia edilebilir. Bu noktada ateistin cennete atıf yapması “hangi cennet”ten söz edildiği şeklinde senaryolarla meseleyi daha da uzatacaktır; teist ise cennete başvurursa var olan hipotezine açıklanması gereken bir unsur daha eklemiş olur.
Diğer yandan özgür irade teodisesinin gereklilik şartı ve ağır basma şartını yerine getirse dahi, haklılık şartını nasıl karşıladığı ve doğal kötülükleri nasıl açıklayacı ayrı bir soru olarak kalacaktır.
Peki sözünü ettiğimiz korkunç kötülükler vuku bulurken Tanrı’nın hangi sıfatına dikkat çekmemiz gerekir: vuku bulan korkunç kötülüğe özgür iradeye değer verdiği için müdahale etmeyen bir Tanrı, aynı zamanda şefkatli, mutlak iyi ve adil olmaya devam eder mi? Özgür irade teodisesini savunanların ima ettiği şey aşağı yukarı böyledir; adil, mutlak iyi ve şefkatli olma sıfatları, bebeklerin istismar ve acılarına müdahale etmeyi gerektirirken özgür iradeyi her şeyden öncelikli görme sıfatı (?), vuku bulan kötülüğe o an müdahale etmemeyi, özgür iradeye dayalı amaçlanan değerin veya iyiliğin açığa çıkması için bu türden bir kötülüğe (O’nun bu üç sıfatından -adil, mutlak iyi ve şefkatli olma- şüphe etmemize dair bize bir gerekçe sunacak olsa dahi) izin verilmesi anlamına gelir.
Yanıtlanması gereken soru: özgür iradenin açığa çıkardığı iyiliklerin, hem genel olarak hem de mağdurların yaşadıkları açısından, açığa çıkan kötülüklerden ağır basıp basmadığı teistik bir hipotez altında nasıl gösterilebilir? Ayrıca özgür iradeli olmayan varlıkların yaşadıkları kötülükler söz konusu olduğunda özgür irade teodisesi bize ne söyler?
Öyle görülüyor ki kötülük problemi, ateistlerin elindeki en görünür ve güçlü argüman olmaya devam edecektir.
Kaynakça
- Benatar David, Keşke Hiç Olmasaydık
- Adams, Marilyn McCord, Horrendous Evils and the Goodness of God
- Bahçekapılı, Hasan G.; Kötülük Problemi ve Tanrı
