Ahlaki Yanlışlardan Kaçınmak ve Ahlaki Doğruları Takip Etmek: Hayvan Yemeyin – Taner Beyter

/
568 Okunma
Okunma süresi: 25 Dakika

Belki bir gün hayvanlar dünyasının geri kalanı da kendilerinden zorbalık yoluyla esirgenen haklara sahip olacaktır. Fransızlar bir insanın sırf derisi siyah diye kayıtsız şartsız bir zalimin keyfine terk edilemeyeceğini anladılar. Belki bir gün, bacak sayısının, derideki tüy miktarının ya da sağrı kemiğinin nerede bittiğinin de duyguları olan bir varlığa böylesi bir akıbeti reva görmek için eşit derecede yetersiz sebepler olduğu anlaşılır. Bu aşılamaz sınırı çizecek başka ne olabilir? Akıl yürütme yetisi mi? Ya da belki konuşma yetisi? Ama yetişkin bir at ya da köpek, gerek akıl gerek iletişim kurma açısından, bir günlük, bir haftalık, hatta bir aylık bir bebekten kat kat üstündür; ama öyle olmasa bile bu neyi gösterirdi ki? Sormamız gereken soru, “Akıl yürütebiliyorlar mı? ya da “Konuşabiliyorlar mı?” değil “Acı çekebiliyorlar mı?” sorusu olmalıdır. (Bentham, J., The Principles of Morals and Legislation, Ch. XVII, Kısım I, 4. Paragraf dipnotu. Aktaran Peter Singer)

Kendime dair, değer verdiğim bazı niteliklerim ve yetilerim var. Anılarım var (bazılarını unutmak istiyorum açıkçası), akıl yürütebiliyorum, favori yemeklerim ve eğlendiğim aktiviteler var, diğer insanların yüzlerini tanıyabiliyorum, acı ve haz deneyimleyebiliyorum, duygulanıma giriyorum, kendi yaşamımın öznesi yani oynadığım filmin baş karakteriyim, yaşama devam etme arzum var, bilinçliyim, iletişim kurmaya muktedirim vb. Tüm bunlar hem tek tek hem de bir bütün olarak benim için değerli. Hiçbirinden vazgeçmek istemezdim. Sanırım çoğu insan da benim gibi düşünüyor. Aksi yönde fikirleri olanların ölme hakkı olduğuna inanıyor veya anti-natalizme eğilimli olanlara da saygı duyuyorum.

Şimdi, soru şu; benim ve çoğu kişinin değer verdiği yukarıdaki nitelik veya yetiler (bunlara değerli nitelik ve yetiler kümesi diyeceğim artık) başka bir türün bireyi için de geçerliyse buna dair ne tür bir tutum takınmam gerekir? Veya bir tutum takınmalı mıyım? Takınacağım tutum ahlaki olmalı mı?

  • (a) Değerli nitelik ve yetiler kümesi hangi türde olursa olsun tanımı gereği değerlidirler.
  • (b) Değerli nitelik ve yetiler kümesinin değeri, hangi türde bulunduğuna veya taşındığına göre değişir.

(a) ile (b) arasında bir fark var mı? Daha doğrusu (b)’yi (a)’ya tercih etmek için elimizde yeterli bir gerekçe bulunuyor mu? Eğer değerli nitelik ve yetilerin, konakladığı yere göre değer kazandığını düşünüyorsanız; değer atfınızdaki belirleyici olan ölçüt konaklanan yer ile ilişkilidir. “Şayet oturma masam değerli nitelik ve yetilere sahip olsaydı, o halde masama farklı türden bir değer verirdim.” demek yerine, “Değerli nitelik ve yetiler kedimde konakladığı veya bulunduğu ve masamda bulunmadığı için, kedime verdiğim değer ile masama verdiğim değer arasında fark vardır.” denilebilir. Bu türden bir tartışma Korsgaard’ın ifadesiyle Sonuççular ile Deontologlar arasındaki bir ayrıma işaret eder. Sonuççular ahlaki eylemlerin ve değerlerin, eylemlerin sonuçlarıyla ilişkili olduğunu düşünmeye eğilimliyken, Deontologlar ahlaki ilkeler ve yasaların ihlal edilip edilmediğine dikkat çekerler. Bu açıdan bakıldığında Sonuççular için insanlar veya hayvanların içkin değerleri, değerli nitelik ve yetilere ev sahipliği yapmalarıyla ilişkilidir ve insanlar ile hissedebilen canlıların arasında bu açıdan büyük bir fark olmak zorunda değildir: Yani insanlar ve hissedebilen canlılar, haz ve mutluluğun konakladığı/bulunduğu veya açığa çıktığı yerler olmaları bakımından değerlidir. Fakat Tom Regan gibi düşünen Kantçı deontologlar açısından insanlar ile hissedebilen canlılar bizzat kendilerinde değerlidir ve kendinde amaçtırlar. Onlar değerli nitelik ve yetilere ev sahipliği yapmaların bakımından çok bizzat bu nitelik ve yetilerin kendileriyle özdeş gibidirler. O halde şöylesi bir iddia ilk bakışta anlamlı görünüyor; Kantçı etik çerçevesinde insanlar ve hissedebilen canlıları salt araç olarak değil kendinde amaç olarak görmeliyiz. Kendine amaç olan bir canlının yaşam hakkı ile acıdan kaçınma hakkı olduğunu; ve değerli bir varlık olarak görülmeleri gerektiğini; ayrıca kendi amaçlarımız doğrultusunda (kölelik, sirkler, endüstriyel hayvancılık) kullanılmalarının ahlaken meşru olmadığını iddia edebiliriz.

1.Değerli Olan Nedir? “Komplike Bilinç, Yönelimsellik, Akıl Yürütme, Acı ve Haz Deneyimi”

(b) öncülü kimi felsefeciler için türcülük dediğimiz ayrımcı tutum ile ilişkilidir. Eğer değerli nitelik ve yetiler kümesinin değeri, açığa çıktığı veya bulunduğu türe göre değişir diyorsak buradaki soru şudur: Niçin böyle düşünelim ki? Türcülük, bir varlığa nasıl davranılması gerektiğinin (kısmen ya da tamamen) onun türsel üyeliği tarafından belirlendiğini savunan görüştür. Burada, ahlaki eylemlerin niteliğinin türsel bir statüsü olması gerektiği şeklinde örtük bir varsayım söz konusudur. Çoğu felsefeci türcülüğü ayrımcılık içermesi ve kendi grubumuzda olmayana yönelik önyargıyı beslediği gerekçesiyle eleştirir. Fakat buna “ahlaken tutarlı olmama” gerekçesi de eklenebilir. En temelde, tür biyolojik bir sınıflamadır ve tür üzerinden ahlaki değerlendirmeler yapmak olgu-değer ayrımını ihlal etmektedir. Farklı bir türün, farklı bir DNA yapısı veya fizyolojik özellikleri olması, ona yönelik ahlaki tutumumuzu niçin belirlesin ki? Öyle görülüyor ki biyolojik yapılar, ahlaki değer doğurmaz. Fakat bir türcü şöylesi bir iddiada bulunabilir:

Biz DNA ve benzeri biyolojik özelliklerin doğrudan kendisinden değil, bu özelliklerin sonucunda açığa çıkan bilinç, yönelimsellik, akıl yürütme, acı ve haz deneyimi gibi bilişsel yeti ve özellikleri kast ediyoruz.

Eğer iddia bu olsaydı yine değişen bir şey olmazdı gibime geliyor. Çünkü bu iddia kendi türümüze, sahip olduğumuz “bilinç, yönelimsellik, akıl yürütme, acı ve haz deneyimi” nedeniyle değer vermemiz gerektiği varsayımından daha fazlasını içerir: Bunların daha komplike olmasının ahlaki üstünlük sunduğu veya eksik olmasının ahlaki değer noksanlığı yarattığı da öne sürülüyor. O halde şöyle bir argüman kuralım:

  • P.1: Komplike bilinç, yönelimsellik, akıl yürütme, acı ve haz deneyimi olan canlılar değerlidir; olmayanlar değerli değildir.
  • P.2: İnsanlarda komplike bilinç, yönelimsellik, akıl yürütme, acı ve haz deneyimi olduğu için değerlidir; hissedebilen canlılarda ise bunlar olmadığı için değerli değildirler.
  • C.1: Yalnızca insanlar komplikle bilinç, yönelimsellik, akıl yürütme, acı ve haz deneyimine sahip oldukları için değerlidirler.

Bu argümandaki problem, tüm insanların yani insan türüne mensup tüm bireylerin “komplike bilinç, yönelimsellik, akıl yürütme, acı ve haz deneyimi”nin hepsine veya çoğuna sahip olmamasıyla ilişkilidir. Bitkisel hayattaki bir insan, bir haftalık bir bebek veya ağır zihinsel engelli bir birey “komplike bilinç, yönelimsellik, akıl yürütme, acı ve haz deneyimi”nin hepsine veya çoğuna sahip olmadığı için değerli değil midir? Bu insanlara yönelik davranışlarımızda hiçbir ahlaki duyarlılığımız yok mu? Öyle görülüyor ki bahsettiğimiz bilişsel ve duyusal yetiler olmasa dahi bitkisel hayattaki bir insana veya bir bebeğe değer veririz. Eğer bu argüman doğruysa kendi türümüz içinde bir tür değer ayrımcılığı yapmamız gerekir. Önümüzde bir yol ayrımı var gibi duruyor; ya bitkisel hayattaki bir bireye, ağır zihinsel engelli bir bireye veya bir bebeğe “komplike bilinç, yönelimsellik, akıl yürütme, acı ve haz deneyimi”nin hepsine veya çoğuna sahip olmadığı için değerli değildirler diyeceğiz; ya da bu insanlara ve hissedebilen canlılara yani hayvanlara “komplike bilinç, yönelimsellik, akıl yürütme, acı ve haz deneyimi”nin hepsine veya çoğuna sahip olmasalar dahi değerli diyeceğiz. Değerli olan bir canlıyı değerli olmasından ötürü öldürmememiz, eşya olarak kullanmamamız gerektiği şeklinde ikinci adımı gerekçelendirmek ise daha kolaydır; annenizi, sevgilinizi, sevdiğiniz bir arkadaşınızı veya bizzat kendinizi niye öldürmüyorsunuz? Sanırım cevap onlara “değer veriyor” olmanızdır. Eğer değer atfını mümkün kılan “komplike bilinç, yönelimsellik, akıl yürütme, acı ve haz deneyimi”ni yalnızca kendi türünüz ile sınırlandırırsanız (ki bu makul görünmüyor demin bahsettiğimiz sebeplerden ötürü) türcülüğün bir biçimine yakınsamış olabilirsiniz.

Türcülüğün en temelde, değerlerin ve ahlaki eylemlerin statüsünün tür üyeliğine göre değiştiği görüşü olduğunu söylemiştik. Öte yandan insan bazen örtük olarak türcüdür; kedilerinin kendilerine gösterdiği ilgi veya iletişim karşısında yumuşar ve mutlu olurlar; kedilerini ne kadar çok sevdiklerini haykırırlar ve ardından da kediler ile benzer yeti ve özelliklere sahip olan bir canlının cesedinden parçalar içeren sucuk-ekmek veya köftelerden bir ısırık alarak hayvanları ne kadar çok sevdiklerinden bahsederler. Üzgünüm ama ağzınızda hissedebilen bir hayvanın cesedi varken hayvan sever olmanız pek mümkün görünmüyor. Bu durumu, örtük türcülük olarak tanımlamayı tercih ediyorum.

2. Değerli Olan Nedir?: “Kendi Yaşamının Öznesi Olmak”

Eğer değer konusuna dair alternatif bir yolu takip etmek istersiniz Tom Regan’dan bahsetmemiz yerinde olacaktır.

Değer atfına dair Tom Regan’ın işaret ettiği argüman en temelde “kendi yaşamının öznesi olmak” üzerine kuruludur:

  • P1. Kendi yaşamının öznesi olan canlılar, kendi yaşamının öznesi oldukları için değerlidirler.
  • P2. Hissedebilen canlılar kendi yaşamlarının özneleridir.
  • C1. Öyleyse, hissedebilen canlılar değerlidir.

Regan, Kant’tan devraldığı mirası daha da ileriye taşıma konusunda epey azimli görünüyor. Kant, her insanın “kendinde bir amaç olduğu ve amacı bulunduğunu” söylerken her insanın hayatının “içsel bir değer” barındırdığını da ekliyordu. Bu içsel değer her insan da eşit olarak bulunduğu için her insanın da eşit yaşam hakkı olduğunu savunuyordu.

“İnsan olmanın eşsiz bir değeri olduğu”na dair elinizde güçlü bir sezgi olduğunu iddia ediyorsanız; muhtemelen size şöyle bir cevap vermeyi tercih ederdim: “İnsan olmanın eşsiz bir değeri olduğu”nu değil, büyük oranda, “kendi yaşamınızın öznesi olma”nın değerini seziyor olmalısınız. Zira insan olmanın eşsiz bir değeri olduğuna yönelik sezgideki, “eşsizlik” olarak ifade edilen şey her nasıl tanımlanırsa tanımlansın kişinin kendi bakış açısı veya zihinsel tutumlarına içkin bir şey olarak açıklanacaktır. İşte bundan dolayı ben bu sezgiye, “insan olma”nın değil, “kendi yaşamının öznesi olma”nın sezgisi diyorum. Ve bu sizi değerli kılmaktadır. Aynı şekilde kendi yaşamının öznesi olan diğer hissedilen canlıları da değerli kılmaktadır. Fakat buradan asla şöyle bir çıkarımda bulunduğum düşünülmesin: “İnsanlar ile hissedebilen canlılar eşit değerdedir.” Hayır böylesi kanıtlaması veya gerekçelendirmesi zor olan aşırı duygusal veya sığ bir argüman öne sürmüyorum. İddia ettiğim şey en temelde şu; kendi yaşamının öznesi olan bir canlıya, onu öldürmeyecek, mal olarak kullanmayacak veya gerekçesiz bir şekilde kötü muameleye sebep vermeyecek kadar değer vermemiz gerektiğidir. Bununla birlikte, bir insan ile hissedebilen bir canlının çıkarlarının çakıştığı bir durumda kendimizi “feda etmek” zorunda olduğumuzu düşünmüyorum. Etik veganizm, insanların kendilerini feda etmesi, hayvan fetişizmi yapılması veya hayvanların kutsanması ile ilgili değildir: insan ve canlıların çıkarlarının çakışmayacağı ortamların yaratılması, hissedebilen canlıların yaşam ve acı çekmeme hakkına saygı duyulması ve tüm türlerin çıkarlarının ortak korunumuyla ilgilidir. Veganizmin etik olarak doğru olması, bir insan olarak beni değersiz kılmaz tam tersine bana ahlaki sorumluluklarımı hatırlatır ve bu açıdan beni değerli hissettirir. Başka türlerin ve canlıların yaşamlarına ve mal olarak kullanılmama hakkına yönelik sorumlulukları olan bir özne olduğumu fark etmemi sağlar.

3. Açıdan Kaçınma ve Yaşama Devam Etme Arzusu

“Hayvanlar” terimi epey geniş kapsamlı olup birçok açıdan da muğlaktır. Çoğu vegan ve hayvan etikçisi bir sınırlandırma ayracı kullanarak “hissedebilen canlılar” veya “hissedebilen hayvanlar” terimine başvurur. Böylesi bir sınırlandırma “Peki ya çekirgeler, bakteriler veya bitkilere yönelik ahlaki sorumluluklarımız var mı?” sorusunu da daha açıklayıcı cevap vermeyi mümkün kılar. Tüm hayvan veya canlı türlerini teker teker inceleyip hepsine yönelik ahlaki sorumluluklarımız olup olmadığını araştırmak epey meşakkatli ve pratik olarak zor görünüyor. Veganlar ve hayvan etikçileri öncelikli olarak hissedebilen/duyarlı olan hayvanların insan kullanımı için üretildiği endüstriyel hayvancılık ile ilgilenir. Bu açıdan, karşımızda bulunan devasa üretim çiftlikleri ve bu çiftliklerin durumunu tartıştığımızı ve bir tür biyoloji felsefesine girişmediğimizi hatırlatmak önemlidir. Peki, endüstriyel çiftliklerdeki hissedebilen/duyarlı canlılar derken ne kast ediyoruz? Bu konuya dair Lori Marino’nun işaret ettiği bazı araştırmalardan bahsetmemiz yerinde olacaktır:

  • Koyunlarınineklerindomuzlarıntavukların zihinsel kapasiteleri, kişilik özellikleri, duyguları ve sosyal karmaşıklıkları vardır.
  • Koyunlarda stres altında tercih değişkenliği gözlenir.
  • Birçok çalışma, buzağıların sosyal olarak uyumlu olabilmesi için annelerinin yanında büyütülmesi gerektiğini gösterir.
  • Çalışmalar, yavruları analarından erken ayırmanın, kuzuların da sosyal gelişimlerinin ileriki safhaları boyunca olumsuz etkileri olduğuna işaret eder. 
  • Koyunların diğer koyunlara ait fotoğraf çiftlerini ayırt etmesi üzerine kurulu iyi kontrollü çalışmaların gösterdiği, bir koyunun 50 farklı koyunun yüzünü iki yıldan fazla hatırlayabildiğidir.
  • Çalışmalar, koyunların farklı mekânsal yönelmede sunulduklarında bile, dört farklı ünlü insanın fotoğraflarını ayırt edebildiklerini gösteriyor. 
  • İnekler, diğer ineklerin yüzünü tanıyabilir.
  • Birkaç çalışma, domuzların farklı dikkat durumlarını ayırt etmek için kafadaki ipuçlarını kullanmada oldukça maharetli olduklarını gösteriyor. 
  • Tüm bunlarla birlikte, balık ve midye gibi deniz canlıları hariç tüm dünyada her yıl 60 milyar civarında hayvanın endüstriyel biçimlerde öldürüldüğü düşünülmektedir.

Bunlar var olan çalışmalardan yalnızca birkaçı. Öyle görülüyor ki hissedebilen canlılar gerçekten de hissediyor ve duyarlılar. Çoğu acı ve haz deneyimleme kapasitesine sahip. Bunun en açık göstergesi herhangi bir çiftlik hayvanın boynunu sıktığınızda veya kesici bir aleti vücuduna soktuğunuzda haykırması, fizyolojik olarak insanlara benzer tepki vermesi ve acı kaynağından kaçmaya çalışmasıdır.

Peter Singer şöyle bir öneri de bulunur:

Değinmek istediğim bir sonraki noktaysa, kötü bir şeyin olmasını engelleme gücüne sahipsek ve bunu yaparken o şeye kıyasla ahlaki açıdan önem taşıyan başka herhangi bir şeyi feda etmiyorsak, ahlaki açıdan bunu yapmak zorundayız.

Kötü bir şey olan acıdan kaçınma eğilimi ve yaşama devam etme arzusu olan hissedebilen canlıların öldürülmesi kötülüğünü engelleme gücüne sahipsek (vegan veya vejetaryen olmak), bunu yaparken büyük bir ahlaki iyiliği de feda etmiyorsak, bunu ahlaken yapmak zorundayızdır. X (örneğin bir ineği yemek) öyle bir eylem olmalı ki, alternatifi olan bu X eyleminin (alternatif: vegan diyeti tercih etmek) alternatifini tercih ettiğimiz için büyük bir iyiliği kaybetmiyor ve büyük bir kötülüğe sebep olmuyorsak o halde alternatifini tercih etmekle ahlaken sorumluyuzdur.  Eğer bunu bile bile, yani alternatifin mümkün olduğunu bile bile X eylemini tercih etmeye devam ediyorsak, dolaylı olarak büyük bir iyiliği kaçırıp büyük bir kötülüğe sebep oluyoruzdur. Diğer yandan bir canlıya “gereksiz yere” acı çektirmenin ahlaken büyük bir yanlış olduğu da ahlaki sezgilerimiz ile epey uyumlu görünüyor. Mezbahalardaki canlılar korkunç acılar çekerek öldürülüyor.

Hissedebilen hayvanları endüstriyel çiftliklerde yemek için ürettiğimizde, yalnızca acıdan kaçınma haklarını ihlal etmek ile kalmıyor, bizzat yaşama devam etme arzularını da ihlal ediyoruz. Öyle görülüyor ki iki ahlaki ilke üzerinde duruyoruz. Eğer bu ahlaki ilkelerin, insan haklarını kapsadığını düşünüyorsak hissedebilen hayvanların da haklarını kapsadığını neden düşünmeyelim?:

  • “İnsanlara gereksiz yere acı çektirmek ahlaken yanlıştır”dan;
  • “İnsan olsun veya olmasın hissedebilen tüm canlılara gereksiz yere acı çektirmek ahlaken yanlıştır” ilkesine ulaşılabileceğini;

aynı şekilde;

  • “Yaşama devam etme arzusu olan insanların yaşama devam etme arzusunu ihlal etmek ahlaken yanlıştır”dan;
  • “İnsan olsun veya olmasın hissedebilen tüm canlıların yaşama devam etme arzusunu ihlal etmek ahlaken yanlıştır” ilkesine ulaşılabileceğini düşünüyoruz.

Hissedebilen bir canlıyı öldürdüğünüzde ilk önce yaşama devam etme arzusu ve hakkını ihlal etmiş olursunuz; ancak eğer o canlının acı çekerek öldürülmesini ele alırsak demin bahsettiklerimin yanı sıra hem gereksiz yere acı çektirmiş, hem yaşama arzusu ve hakkını ihlal etmiş sayılır hem de potansiyel olarak deneyimleyeceği tüm haz, mutluluk ve deneyimleri ortadan kaldırmış oluruz. Yani hayvanları öldürmek kötüdür, ancak hayvanlara acı çektirerek onları öldürmek çok daha büyük bir kötüdür.

Hayvanları yemenin ahlaki yanlışlığını bir tür eylem faydacılığı ile birlikte de düşünebiliriz. Klasik bir Eylem Faydacısı şöyle bir ilkeye başvurur:

  • “Bir eylem ancak ve ancak öznenin onun yerine yapabileceği daha faydalı başka bir eylem yoksa ahlaken doğrudur.”

İnek eti yemenin alternatifi mümkün olduğuna göre, alternatifi mümkün olan bir eylemi tercih etmediğimiz için ahlaken yanlış bir şey yapıyoruzdur. Veya ters çevirelim:

  • “Et yememenin yerine konabilecek daha faydalı bir eylem olmadığı için et yememeyi tercih etmek ahlaken doğrudur.”

Eğer hayvanlara, onların doğada sahip olacaklarından daha yüksek bir refah düzeyi sunabilseydik bile bu onları öldürüp yememizi ahlaken makul göstermezdi. Aynı soruyu bir yakınımız için düşünelim: Kuzenime hayatı boyunca sahip olamayacağı kadar yüksek bir refah sunsaydım, onu öldürüp yemem ahlaken doğru olur muydu?

M. Tooley, arzularımız ile haklarımız arasında bir bağlantı olduğunu düşünür. Ona göre belli türden arzulara sahip olan varlıklar, bu arzularını güvence altına almak ve sürekliliğini sağlamak için haklara sahip olmalıdır. Yani sahip olacağımız haklar, sahip olacağımız arzularımızdan bağımsız düşünülemez. Tooley bir bireyin hakkını ihlal etmenin aynı zamanda o hakça çerçevelenmiş arzularını ihlal etmek anlamına geleceğini iddia ediyor. Haklar, onlara karşılık gelen arzulara bağlıdır. Tooley’in örneği şöyle; bir arabanız varsa ve arabanız sizin umurunuzda değilse, arabanızı çalmam herhangi bir arzunuza engel olmaz ve hak ihlali olarak görülmez. (Tam bu noktada hangi arzuların güvence altına alınmayı hak ettiği sorulabilir. Ahlaki sezgilerimiz bize ilk elden yaşama devam etme arzusunu güvence altına almalıyız diyor.) O halde bu çerçeve, Singer’in yorumlamasıyla şöyle bir biçim alır: “Eğer hayat hakkı ayrı bir varlık olarak var olmaya devam etme hakkıysa, o zaman hayat hakkına sahip olmak için önemli olan arzu, ayrı bir varlık olarak var olmaya devam etme arzusudur.” Hissedebilen bir canlının ayrı bir varlık olarak var olmaya devam etme arzusunu ilk elden, yanı bıçağı ilk dokundurduğunuzda verdiği tepkiden dolayı zaten biliyorsunuzdur. İnekler, tavuklar, domuzlar veya diğerleri bu arzuya sahip olduklarını çok net bir şekilde gösteriyorlar: Kaçıyorlar, çığlık atıyorlar, kimileri mezbahada aynı türdeki başka birinin ölümüne şahit olarak kalp krizi geçiriyor veya büyük bir kısmı stresten dolayı tüy dökerek belirli anomaliler yaşıyor. Fakat bugün endüstriyel çiftliklerde bundan daha fazla zalimlik ve gereksiz acı olduğunu biliyoruz: Endüstriyel hayvancılıkta, örneğin tavuklar 20X18 inçlik bir taban alanında tüketilmek üzere yetiştirilirler. Daha çok yumurta verebilsinler diye yemeklerine ilaçlar katılır ve yapay aydınlatma ile yüksek ısı koşullarında bir yıl ila 18 ay arasında yaşarlar. Stres altında birbirlerini gagalamasınlar diye sinir uçları bulunan gagaları kesilir. Temizlenmeyen zemindeki tavuk dışkılarından dolayı amonyak kokusu kronik solunum hastalıklarına ve göğüsler ile ayaklarda kabartılara ve körlüğe varabilecek şekilde gözlerde sulanmaya sebep olur. Hızlıca kütle kazanan tavukların ayakları, vücutlarını taşımakta zorlanır ve göğüsleri su toplar. Kemik gelişimi kaslar ile yağların büyüme hızını yakalayamaz ve kronik acı yaratan kemik hastalıkları deneyimlerler. Bazen omurları çatlar ve felçli kalırlar. Kimileri ise açlık ve susuzluktan ölür. Eğer burada bir problem olduğunu düşünüyorsanız hayvanların değerli olduğuna yönelik bir varsayımı kabul etmiş olabilirsiniz.

Bir Argüman

Hayvanların değerli olduğunu, acı ve haz kapasitesine dayalı bir argümanla ilk aşamada şöyle gösterebiliriz

  1. Hayvanlar acıyı hissedebilir.
  2. Acı kötüdür.
  3. Bir varlığa, iyi bir nedeni olmadığı sürece kötü bir şey yapmak yanlıştır.
  4. Böylece iyi bir nedeni olmadığı müddetçe hayvanlara acı çektirmek yanlıştır.

Şayet iyi bir neden olmadıkça hayvanlara acı çektirmek size göre yanlışsa hayvanlara yönelik etik duyarlılıklarımız olduğunu sezmişsinizdir. Eğer bu veya benzer bir argüman ikna ediciyse, hayvanlara karşı ahlaki sorumluluklarımız acı çektirmek için iyi bir nedenin ne olduğuna bağlı olacaktır. Veganlar ve hayvan etikçilerinin iddiası da tam olarak budur: Hissedebilen canlılara acı çektirmek veya yaşam haklarını gasp etmek için elimizde iyi bir neden yoktur.

Bununla birlikte vegan/vejeteryan bir yaşam doğaya yönelik takınmamız gereken tutumla da ilgilidir. Endüstriyel çiftçilikteki metan gazı salınımı, aşırı su kullanımı, ormanlık alanların hayvanları beslemek için tarım alanına dönüştürülmesi vb sebepler doğaya ve atmosfere zarar vermeleri itibariyle hem biz insanların hem diğer canlıların hem de gelecek insan kuşaklarının elimizdeki tek evi olan dünyayı yok etmektedir.

Diğer yandan bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekir: Konu yalnızca acı çektirme meselesi değil, şayet böyle olsaydı hissedebilen canlıları açı çektirmeden öldürmek ve tüketmek makul görünürdü; elimizdeki ahlaki doğular sepetinden bir diğerinin söylediği şey yaşam arzusu ve hakkı ile kendi yaşamlarının öznesi olan canlıların değerli olduğudur. Yani ahlaki tutumlarımızın birbiriyle uyumlu olması adına yalnızca acı çektirmeyi değil yaşam arzu ve hakkını da göz önüne almamız gerektiğini düşünüyoruz.

4. Duygularımız ve Sezgilerimiz Ne Söylüyor?

Şu ana dek ahlaki eylemlerimizin duygularımızdan bağımsız olduğunu iddia etmedik. Ahlaki eylemlerimiz her zaman için pür rasyonel olmak zorunda değil ve tümüyle rasyonel bir değerlendirme süreci içermezler de. Kimi zaman ahlaki sezgilerimiz ve duygularımızla ilişkilidirler. İşkence gören bir bebek gördüğünüzde, (faydacı şekilde) elinize kağıt kalem alıp fayda-zarar maliyeti çıkarmaz veya hangi Kantçı buyruğu ihlal edip etmediğiniz düşünmeye başlamazsınız. Öncelikle zaman kaybetmeden harekete geçmeniz gerektiğini ahlaki sezgileriniz ve duygularınızla bilirsiniz. Aynı şeyi niçin acı çeken milyonlarca hayvan için düşünmeyelim? Lori Marino şöyle diyor:

Ayrıca, dünya çapında her yıl et için kesilen çiftlik hayvanı sayısı da 1961’den 2014’e sarsıcı bir yükseliş gösterdi. 6,6 milyar tavuktan 62 milyar tavuğa, 376 milyon domuzdan 1,5 milyar domuza, 331 milyon koyundan 545 milyon koyuna, 173 milyon inekten 300 milyon ineğe, 142 milyon hindiden 649 milyon hindiye, 103 milyon keçiden 444 milyon keçiye gibi bir artış söz konusu.

Vegan veya vejetaryen olmanın ahlaki bir doğruyu takip etmek olduğunu savunur ve gerekçelendirirken; hissedebilen canlıların acıdan kaçınma hakkına, yaşama devam etme arzusu ve hakkına, kendi yaşamlarının öznesi olmalarına atıf yapmayı tercih ediyorum. Fakat bu, bazen ahlaki sezgilerimiz ve duygularımızı konu-dışı bırakmamız gerektiği anlamına gelmiyor.

Şayet buraya kadar öne sürdüğüm argümanlar size pek makul gelmediyse belki de yanılan ve hatalı olan benimdir ve hissedebilen, anıları olan, favori yemekleri olan, sosyalleşebilen, iletişim kurabilen, bir dereceye kadar akıl yürütebilen vb bir canlıyı niçin yememiz ve eşya olarak kullanmamız gerektiğini siz göstermelisinizdir.

Hayvan hakları ve etik veganizmin kişisel bir konu ve entelektüel gevezelik olduğunu düşünebilirsiniz. İnsan her eyleminin ahlaki statüsünü açıklamak zorunda mı emin değilim, bu pratik açıdan da mümkün değil gibi duruyor. Fakat en azından Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün söylediği üzere her yıl 60 milyar hissedebilen hayvanın insan tüketimi için öldürüldüğü veya her yıl 100 milyondan fazla hayvanın deneylerde acı çekerek katledildiği bir dünyada, bu kitlesel eylemlerin (veya toplu katliamların) kişisel bir konu ve entelektüel gevezelik olmadığını; bu eylemlerin ahlaki statüsünün açıklanması ve ahlaki değerlendirilmesinin yapılmasını gerektiğini iddia ediyorum.

Vegan etik açısından en ciddi zorluk, tüm konunun yemek masamızda ne olduğuna indirgenmesidir. Hayvan etiği yalnızca bir diyet meselesi değil modern çağın kalbinde yer alan hayvan sömürü ve kullanımına dair toplumsal bir boykottur. Bu boykot en temelde şöylesi bir zemine dayalı gibi geliyor bana: Alternatifi mümkünken, sırf bizimle aynı tür olmadıkları için hissedebilen canlıların;

  • sirklerde ‘köle’ olmaları,
  • tabaklarda ‘yiyecek’ olmaları,
  • kimileri için evde veya iş yerinde “stres topu” olup daha sonra sokağa atılmaları,
  • süslenerek hayatları satılan ‘mal’ olmaları (‘süs’ köpekleri)
  • gereksiz deneylerde ‘kobay’ olmaları,

ahlaken yanlıştır ve boykot edilmelidir.

Böylesi bir iddianın ahlaken doğru olanı takip etmek ve yanlış olandan kaçınmak anlamına geldiğini düşünüyorum. Fakat insanların alışkanlıklarının onların davranışları üzerinde ne kadar etkili olduğunun da farkındayım. İçinde doğduğunuz kültür ve toplum size (ve tabi ki bana) hayvan kullanımının olağan ve normal olduğunu yaşamınızın büyük bir kısmında uygulamanın “normal” olduğunu gösterdi. Belki de kimileri bu yazıyı okuyana dek yaşamının büyük bir kısmındaki karakter oluşumunu, sosyalleşmesini, ahlaki pozisyonunu veya dünya görüşünü kapsayan süreçleri hayvanlara pek duyarlı olmayan bir ortamda tamamlamış/geçirmiş olabilir. Bu durum, yazıda yer alan argüman ve gerekçelendirmelere karşı bilişsel bir direnç göstermenize de sebep olabilir. Ve şunun farkındayım ki hiç kimse iyilik yapmaya veya ahlaken doğru olana yönelmeye zorlanamaz; çünkü ahlaki eylem Kant’ın da ifade ettiği gibi, hiç bir zorlama olmaksızın iradi bir şekilde ahlaki ilkelere uygun olarak sergilediğimiz davranışlardır. Zorlamayla vegan ve vejetaryen olmak zorunda değilsiniz ve sizi buna zorlama hakkım yok ama öyle görülüyor ki sizi ikna etmeye yönelik ahlaki bir sorumluluğum var: Ahlaken doğru olan şey vegan veya vejetaryen olmaktır. Doğrudan canlıları mezbahalarda kesen siz değilsiniz. Fakat tüketim alışkanlığınızı değiştirmedikçe ve boykota katılmadıkça bu sektördeki hayvanların acılarının azaltılması veya ortadan kaldırılması için hiçbir şey yapmıyor hatta sektörü besliyor olabilirsiniz.

Diğer yandan “Türümüzün uzun süre et tükettiği”, “Etin tadının lezzetli olduğu”, “Endüstriyel hayvancılığın hayvanların da çıkarına olduğu” gibi zayıf karşı argümanlara sarılma ihtiyacı hissedilebilir. Ama bana öyle geliyor ki bu üç zayıf argüman da mevcut bilişsel direncinizin bir parçası. İlk argüman doğallık saftasına düşüyor, ikincisi ahlaki meşruiyeti alakasız bir şekilde damak tadıyla ilişkilendiriyor, üçüncüsü ise salt faydacı çerçevede olmanın kısıtlılığını taşıyor.


Dipnot

  1. İbrahimi dinlerin, hangi hayvanların tüketilebileceğine yönelik ifadeleri olduğunu biliyorum. Ve hayvanlara yönelik ahlaki sorumluluklarımız noktasında bir vegan veya vejetaryen kadar duyarlı olmadıklarını da düşünüyorum. Çoğu kutsal kitapta “öldürmeyin”, “hırsızlık yapmayın”, “şöyle giyinin”, “ticaret-mahkeme-savaşta şöyle yapın” gibi spesifik ahlaki buyruklar içermesine rağmen hissedebilen canlılara yönelik daha fazla ahlaki doğruya işaret edilebilirdi gibi geliyor bana. Hayvanların çektiği acılar teizm için açıklanması gereken bir tür kötülük problemidir fakat natüralizm açısından mevcut acılar bir sürpriz değil. Bu açıdan niye çoğu vegan veya vejetaryenin ateist veya non-teist olduğu gayet anlaşılır. Çoğu teist hayvanların bizim için yaratıldığına inanıyor. Bu bile başlı başına problemli bir iddia bana kalırsa. Teizm ile veganizm arasında gerçekleşmemiş bir hesaplaşma olduğunu düşünüyorum. Tanrı “hayvanlara acı çektirin, vahşice tüketin veya endüstriyel çiftlikler kurun” demiyor elbette. Hayvanların çektikleri acılar eğer insanları sınamanın bir parçasıysa hayvanlar her zaman için kurbandır ve burada bir problem var; yok değilse niçin bu kadar çok acı mevcut? Tanrı, hayvanların acı çekmediğini bir mümkün dünyada yine insanları sınayabilirdi. Rowe’un sorusu hala güncelliğini koruyor, ıssız bir ormanda gerçekleşen yangındaki acı çeken karaca yavrusu bir teist için ne ifade ediyor? Şüpheci teizmin bir cevap sunduğunu pek sanmıyorum. Bir natüralist için tüm sorular olağandır ve beklenilirdir, sürpriz olan bir şey yoktur.
  2. Ahlaki Vejetaryenizm – Tyler Doggett (Stanford Encyclopedia of Philosophy)
  3. Hayvanların Ahlaki Statüsü – Lori Gruen (Stanford Encyclopedia of Philosophy)
  4. Ahlak Felsefesi Açısından Bir Vejetaryenlik Savunusu: Vejetaryenizmi, Etik Olarak Nasıl Temellendiririz? – Taner Beyter

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Felsefe “Nasıl Yaşamalıyız?” Sorusunu Yanıtlayamaz – Dave Ellis

Sonraki Gönderi

Ne Oldu Da Parapsikolojinin Sahte Bilim Değil De Bilim Olduğuna İnanmaya Başladım? – Chris French

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü