Felsefe “Nasıl Yaşamalıyız?” Sorusunu Yanıtlayamaz – Dave Ellis

/
519 Okunma
Okunma süresi: 5 Dakika

“Nasıl yaşamalıyız?” sorusu, olağan yaşamın dışına çıkıldığı bir krizde birçok kişinin sorduğu bir sorudur. Fakat bu soru, sanki bir şekilde dünyadan gelen ‘doğru’ cevabı her zaman okuyabilirmişiz gibi; açık bir yanıt bulmak adına dile getirilen sıradan bir istek veya arzu değildir.

Böylesi bir soru, çözüme kavuşturduğu soru kadar beraberinde zahmet de getirebilir. Akademik felsefenin bu türden bir soruyu hakkıyla ele alabileceği pek açık değildir. Avustralyalı filozof Raimond Gaita’nın dile getirdiği gibi, böylesi bir soru hepimizin ta en derinlerinden yani insanlığımızdan kaynaklanır ve bundan ötürü de bir cevaba ulaşmak için hepimizin paylaştığı ortak bir sese kulak vermekteyiz. Akademi çoğu zaman tam da bu noktayı gözden kaçırmaktadır ve sözünü ettiğimiz derinliği görmezden geliyor: Hayatın anlamına dair problemleri sanki onlar hakiki problemler değillermiş de nihayete erdirilebilecek, reddedilebilecek veya her zaman için tek bir şekilde çözüme kavuşturulabilecek mantıksal bulmacalarmış gibi ele alıyor. Çeşitli zamanlarda Gilbert Ryle ve daha yakın zamanda Mikel Burley gibi filozoflar, “daha derli toplu ve güçlü” veya genişletilmiş bir anlayış ortaya koyulması için akademinin bu tür sorulara yönelik yaklaşımının tekrar gözden geçirilmesi gerektiği çağrısında bulundular. Fakat bu tür yaklaşımlar, sözünü ettiğimiz problemin karmaşıklığı ve çeşitliliği konusundaki farkındalığımızı arttırırken yine de problemin insani kökenlerinden doğan derinliği ele almakta başarısız oluyor.

Bu türden sorulardaki insani veya derinlikli olan şey yalnızca sorunun bulunduğu bağlamdan değil, aynı zamanda kökenlerden, yani konuşmacılarından da gelir. Bunlar etiyle kemiğiyle gerçek olan insanlar için hakiki sorulardır ve mantıksal bir süsle süslenip işin aslı gözden kaçırılmamalı veya sıra dışı bir seminer konusu gibi ele alınmamalıdır. Satranç oyununda yendikten sonra bir bilgisayarın “Acaba nasıl yaşayalım? Yaşama nasıl devam edeyim?” diye sorduğunu duysaydım epey gülerim. Fakat bir kadının, oğlunun ölümü üzerine kocasına dönüp “Şimdi ne yapacağız? Nasıl olup da yaşama devam edeceğiz?” dediğini duysam üzülürdüm. Aynı ifadeler dile getirilmiş olsa dahi annenin sorusunda, bilgisayarın sorusunda bulunmayan farklı niteliksel bir derinlik, bir insanilik mevcut. Bu kadar dokunaklı bir şekilde dile getirilen böylesi spesifik bir soruya bir cevap bulmak istiyorsak, öncelikle bu durumu kabul etmeliyiz.

Bilgisayar, bu türden soruları anlamlı bir şekilde dile getiremeyen bir “şey”dir; diğer yandan bir kişiye ‘şey’ demek bile başlı başına ofansif ve rahatsız edicidir. Böylesi bir bağlamdaki bir soruyu yalnızca bir insan sorabilir. Demin sözünü ettiğimiz oğlunu kaybeden annenin sesini duyar ve belki de bu sesin daha önce saklı kalmış bir şeyi gün yüzüne çıkaran etkileyici bir derinlik içerdiğini söylerdik; ama bilgisayarın sorusunun (veya sesinin) sığ olduğu bile söylenemez. Bilgisayar, sanki, her zaman aynı anlamlarda dile getirilen ve insan bağlamının karmaşıklığı olmadan kendisine öğretilen kelimeleri tekrar eden bir papağan gibidir; o kendisine dair açığa çıkarılacak türden hiçbir şeye sahip değilmiş gibi görünüyor.

Bu durum, ileride bir gün bilgisayarların “zeki”, “bilinçli” veya “duyarlı/duyusal” olmayacağı veya insan dilinin “özel” olmayacağı anlamına gelmez; bizim söylemek istediğimiz şey Wittgenstein’ın şu sözüne daha yakındır:

Şayet bir aslan konuşabilseydi, onu anlayamazdık.

Bu, bir dilin aldığı halin veya biçimin, konuşanın yaşamının karmaşık sosyal bağlamını yansıttığı ve konuşmacıyla benzer bir yaşam tarzını paylaştığım ölçüde ifadeyi anlamlı olarak kavrayabilme derecemin aynı olduğu anlamına gelir. Bilgisayarın “yaşamı”nın ya derinliğe sahip olmadığı için tek boyutlu olduğunu ya da derinliği olsa dahi insan diliyle ifade edilemez olduğunu varsayıyoruz, çünkü en yalın ifadeyle söylemek gerekirse, biz ve onlar birbirimizden çok farklıyız. Dilimize derinlik kazandıran insanilik, silikon çipler ve bakır teller için kolayca erişebilir veya ifade edilebilir şeyler değildir; veya tam tersi.

“İnsanlık Hali”nin bu derinliği; insaniliğimizin, ruhumuzun veya ruhumuz derken kastettiğimiz şeyin bir parçasıdır. “İnsanlık Hali”nin bu boyutunu soruşturmak veya araştırmak isteyen herkes, bunu insaniliğimizin derinliğine erişebilen ve bu derinliği yansıtabilen bir dil biçiminde yapmalıdır. Bunu yapabilen dilleri “tinsel/manevi” olarak nitelendiriyoruz. Ancak bu ifade şekli motamot olarak görülmemelidir. Bu, ruhların, doğaüstü şeylerin ve Tanrı’nın var olduğu veya bahsettiğimiz bu türden bir dili kullanmak için onların gerçekten var olduğuna inanmamız gerektiği anlamına gelmez.

Yaşamın anlamı veya buna benzer konulara yönelik sorular, bunları objektif bir doğru cevaba ulaşabilmek adına dolaysız istekler/talepler olarak kavramaya hazır olanlar tarafından genellikle yanlış anlaşılır ve yorumlanır.

Örneğin, kul olmayı ruhu yok eden bir şey olarak tanımlarken kastettiğim şey ile ateistlerin ruhların gerçek olduğunu ileri süren bir bilişsel önermeyi çürüttükleri zamanki “ruh” ile kastettikleri şeyi karşılaştırın. Eğer ateistler, ruh diye bir şey olmadığı için kul olmanın ruhu yok etmediğini iddia edeceklerse, o halde burada aşırı gerçekçi bir tutum takınmanın onlarda bir anlam kaybı yarattığını söylerdim. “Kul olmak, ruhu yok eder” ifadesi tümüyle bilişsel bir biçime sokulmaya zorlanırsa, o zaman burada yalnızca söylemek istediğim asıl şey yanlış ifade edilmekle kalmaz aynı zamanda aktif olarak bunu söylemem de engellenmiş olur. Yaşadığım deneyimin derinliğini temsil ve ifade eden bir şeyi dile getirmek istiyorum: Bu dile getiriş, ruhların gerçekten var olup olmadığına dair zımni bir açıklama yapma meselesi değildir; ruhların gerçekten var olup olmamasından (yani ruhların gerçek varlığından) etkilenmez. Manevi dil açısından bu türden bir anlam bilişselcilerin baktığından çok daha farklı bir noktada yer alır. Ve bu, içimizdeki insani duyumsalarımızı birbirimizle paylaşmanın, ifade etmenin, tanımlamanın ve ortaya çıkarmanın bilişselci olmayan ifade süreci aracılığıyla dilimizin biçimine bir derinlik boyutu kazandırma kapasitemiz aracılığıyla elde edilir.

Nasıl yaşamalıyız sorusuna yönelik nasıl bir cevap verilebileceğini düşünürken önce bu sorunun nasıl sorulduğunu göz önüne almalıyız: Karşımızda literal (otomat ve gerçekçi) bir yanıt arayan bilişsel bir soru mu yoksa bundan ziyade bir bilhassa insana dair (hatta özellikle insanlık haline dair) yanıt arayan gayrı-bilişselci manevi bir açıklama/yorum mu var? Kriz ve çaresizlik veya sevinç ve mutluluk anlarında sıklıkla sorulan bu soru, insani duyumsayışımızı ifade eder ve doğrudan doğruya tanımlar.


Dave Ellis -“Philosophy cannot resolve the question ‘How should we live?’“, (Erişim Tarihi: 07.02.2022)

Çevirmen: Taner Beyter

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, epistemoloji, din felsefesi ve meta-felsefe ile ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Jacques Derrida‘nın Bir Şarlatan Olduğunu mu Düşünüyorsunuz? Gelin Tekrar Bakalım – Julian Baggini

Sonraki Gönderi

Ahlaki Yanlışlardan Kaçınmak ve Ahlaki Doğruları Takip Etmek: Hayvan Yemeyin – Taner Beyter

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü