Bilinç (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) – Robert Van Gulick

1044 Okunma
Okunma süresi: 99 Dakika

Bilinç

Muhtemelen zihnin diğer hiçbir yönü,bilinç ve kendimiz ile dünya hakkında olan bilinçli deneyimlerimiz kadar hem aşina olduğumuz hem de  bir o kadar kafa karıştırıcı olan bir nitelikte değildir. Mevcut zihinle ilgili kuram geliştirmeye yönelik çalışmalar açısından, bilinç problemi kuvvetle muhtemel en merkezi konudur. Her ne kadar herhangi bir bilinç teorisi üzerinde bir uzlaşım henüz sağlanamamış olsa da, zihne ilişkin yeterli bir açıklamanın bilincin ve onun doğadaki yerinin anlaşılmasını gerektirdiği konusunda yaygın bir konsensus vardır. Bu yüzden, hem bilincin ne olduğunun, hem de onun gerçekliğin diğer(bilinçsiz) yönleriyle olan ilişkisinin anlaşılması gerekmektedir.

  • 1.Meselenin Tarihi
  • 2. Bilincin Konseptleri
  • 2.1 Varlık Bilinci
  • 2.2 Durum Bilinci
  • 2.3 Bir Varlık Olarak Bilinç
  • 3. Bilinçle İlgili Problemler
  • 4. Tanımlayıcı Soru: Bilincin Özellikleri Nelerdir?
  • 4.1. Birinci-Kişi ve Üçüncü-kişi Verileri
  • 4.2. Niteliksel Karakter
  • 4.3. Fenomenal Yapı
  • 4.4. Öznellik
  • 4.5. Öz-Perspektifsel Organizasyon
  • 4.6 Birlik
  • 4.7 Yönelimsellik ve Şeffaflık
  • 4.8 Dinamik Akış
  • 5. Açıklayıcı Soru: Bilinç nasıl var olabiliyor?
  • 5.1 Açıklamaya Yönelik Girişimlerin Çeşitliliği
  • 5.2 Açıklayıcı Boşluk
  • 5.3 İndirgemeci ve İndirgemeci-olmayan Açıklamalar
  • 5.4 Açıklayıcı Başarının Olasılığı
  • 6. Fonksiyonel Soru: Neden bilincimiz var?
  • 6.1 Bilincin Nedensel Statüsü
  • 6.2 Esnek Kontrol
  • 6.3 Sosyal Kordinasyon
  • 6.4 Entegre Temsil
  • 6.5 Enformasyonel Erişim
  • 6.6 İrade Özgürlüğü
  • 6.7 İçsel Motivasyon
  • 6.8 Asli ve Olumsal Roller
  • 7. Bilinç Teorileri
  • 8. Metafiziksel Bilinç Teorileri
  • 8.1 Düalist Teoriler
  • 8.2 Fizikalist Teoriler
  • 9. Spesifik Bilinç Teorileri
  • 9.1 Üstel-Düzey Teoriler
  • 9.2 Dönüşümsel Teoriler
  • 9.3 Temsilci Teoriler
  • 9.4 Öyküsel Yorumlayıcı Teoriler
  • 9.5 Bilişsel Teoriler
  • 9.6 Bilgi Entegrasyonu Teorileri
  • 9.7 Nöral Teoriler
  • 9.8 Kuantum Teorileri
  • 9.9 Fiziksel olmayan Teoriler
  • 10. Sonuç
  • Bibliyografya

1.Meselenin Tarihi

Bilinçli farkındalığın doğasına ilişkin sorular insanlar var olduğundan beri sorulmaktadır. Neolitik döneme ilişkin defin işlemleri, çok minimal düzeyde de olsa kimi spiritüel inançları yansıtıyor ve insan bilincinin doğasına ilişkin kimi düşüncelerin olduğuna dair belirli kanıtlar sağlıyor gibi görünmektedir. (Pearson 1999, Clark and Riel-Salvatore 2001). Yazı öncesi toplumlara bakıldığında da aynı şekilde, bilinçli farkındalığı doğasına ilişkin belirli fikirlere sahip olduklarını gösteren bir tür spiritüel veya en azından animist inanışlara ilişkin öğeler görülebilmektedir.

Tüm bunlarla birlikte, bazı düşünürler bugün bildiğimiz anlamıyla bilincin, Homerik dönemden sonra ortaya çıkmış olan ve tarihsel açıdan görece yeni bir düşünce olduğunu söylemektedirler (Jaynes 1974). Bu görüşe göre, bundan önceki dönemlerdeki insanlar (Truva Savaşında savaşanlar da dahil olmak üzere) kendilerini düşünce ve eylemlerinin bütünleşik, içsel özneleri olarak görmüyorlardı (en azından bizim bugün gördüğümüz şekliyle). Bazı diğer düşünürler ise, Klasik dönemde bile Antik Yunanca’da “bilinç” sözcüğüne karşılık gelen bir kelime olmadığını söylemektedirler (Wilkes 1984, 1988, 1995). Her ne kadar antik dönemde yaşayan insanların zihinsel durumlarla ilgili söyleyecek pek çok sözleri olsa da, bizim bugün “bilinç” olarak bahsettiğimiz duruma ilişkin kafalarında spesifik bir konsept olup olmadığı veya bu konuya herhangi bir ilgilerinin olup olmadığı belirsizdir.   

Yunanca bir kil tablet.

Her ne kadar bugün “bilinç(consciousness)” ve “vicdan(conscience)” kelimeleri son derece farklı anlamlarda kullanılıyor olsa da,  ikincisinin doğruluğa ilişkin bir içsel kaynak olarak görülmesi yönünde yapılan reformasyon, kendiliğe ilişkin modern görüşümüzde bir tür içe dönüş yaşanmasına sebep olmuştur. 1600’de Hamlet sahneye doğru yürürken, kendisini ve dünyayı son derece modern gözlerle görmüştür.

1700’lerde modern dönemin başlamasıyla birlikte bilinç, zihinle ilgili düşüncenin tümüyle merkezi konumuna gelmiştir. Aslında, 17.yüzyılın ortalarından 19.yüzyılın sonlarına kadar, bilinç büyük ölçüde zihnin eş anlamlısı veya esas özelliği olarak görülüyordu. René Descartes kendi düşünce (pensée) görüşünü dönüşümsel bilinç (veya öz-farkındalık) cinsinden açıklamıştır. Felsefenin İlkeleri (1640) adlı eserinde şöyle demiştir;

Düşünce (‘pensée’) kelimesinden tüm anladığım, içimizde işlev gördüğü şekliyle bilinçli varlıklar olmamız.

Daha sonraları, 17. Yüzyılının sonlarına doğru, John Locke belki biraz daha komplike denilebilecek bir iddiada bulunmuştur;

                Ben, insanların uyku esnasında onu sezemiyor olmalarından ötürü insanların ruhları olmadığını söylemiyorum. Ama benim söylediğim şey, ister uyurken isterse de uyanıkken, insan, ruhunu sezinleyemediği sürece düşünemez. Ruhu sezinleyebilmemiz, düşüncelerimizin oluşması için gereklidir ve onlar için her zaman gerekli olacaktır.

Locke açıkça bir şekilde ortaya bilincin tözsel temelleri ve onun madde ile olan ilişkisine ilişkin bir hipotez koymaktan kaçınmaktadır. Fakat açıkça görülmektedir ki, Locke bilince düşünce ve bireysel kimlik (personal identity) için kesin olarak gerekli görmektedir.

Locke’un çağdaşlarından G.W. Leibniz,  diferansiyel ve integrasyon  üzerine yapmış olduğu matematiksel çalışmalardan esinlenerek “Metafizik üzerine Söylem”(1686) adlı eserinde bir zihin teorisi ortaya koymuştur. Bu zihin teorisi, sonsuz sayıdaki farklı düzeyde bilince müsaade eden, hatta Leibniz’in “küçük algılar”(petites perceptions) adını verdiği kimi bilinçsiz düşüncelere bile müsaade eden bir zihin kuramıdır. Leibniz, aynı zamanda algı ile özalgı arasında(kabaca farkındalık ile öz farkındalık diyebiliriz) açık bir şekilde ayrım yapan ilk düşünürdür. Monadoloji (1720) adlı eserinde kullandığı meşhur değirmen analojisi ile de, bilincin sadece maddi olan hiçbir nesne tarafından üretilemeyeceği tezini ortaya koymuştur. Leibniz okuyuculardan sanki bir değirmenin içinde geziyormuş ve tüm mekanik aktivitelerini(diğer bir deyişle fiziksel doğasını) gözlemliyormuşçasına, bir beynin içinde gezdiklerini hayal etmelerini istemektedir. Leibniz’e göre, bunu yapan hiç kimse beyinde bilinçli düşüncelere dair hiçbir şey göremeyecektir.

Leibniz’in bilinçsiz düşünceleri onaylamış olmasına karşın, sonraki yaklaşık iki yüzyıl boyunca bilinç ve düşünce hemen hemen aynı şey gibi görülmüştür. Çağrışımcı Psikoloji(Her ne kadar Locke,18. Yüzyılda David Hume(1739) veya 19. Yüzyılda James Mill (1829) tarafından takip edilmiş olup olmadığı tartışılıyor olsa da), bilinçli  düşünce ve fikirlerin birbirleriyle etkileşime girmesini veya birbirlerini etkilemesini sağlayan mekanizmaları keşfetmeye çalışmıştır. James Mill’in oğlu,  John Stuart Mill babasının Çağrışımcı Psikoloji üzerine olan çalışmalarını devam ettirmiştir. Fakat, bunu yaparken bir yandan da fikirlerin bir tür kombinasyonuyla oluşan bileşkelerin, onun bileşeni olan zihinsel öğelerin toplamının daha ötesinde bir yapı olabileceği düşüncesini de ortaya koyarak, zihinsel belirim (Mental Emergence) denilen yaklaşımın erken bir modelini de ortaya koymuştur.

Leibniz ile ilgili komik bir görsel.

Tümüyle çağrışımcı olan yaklaşım, 18. Yüzyılın sonlarına doğru deneyimin ve fenomenal bilince yönelik yeterli bir açıklamanın çok daha zengin bir zihinsel ve yönelimsel(intentional) organizasyona ihtiyaç duyduğunu söyleyen  Immanuel Kant (1787) tarafından eleştirilmiştir. Kant’a göre, fenomenal bilinç sadece birbiriyle etkileşimde olan fikirlerin ortaya çıkardığı bir şey olamaz. En azından uzay, zaman ve nedenselliğe göre yapılandırılmış olan nesnel bir dünyada bulunan bir özbenliğin deneyimleri olmalıdır. Anglo-Amerikan dünyasında, Çağrışımcı yaklaşım 20.yüzyıla kadar hem felsefe hem de psikolojide etkili olmaya devam ederken, Almanya ve Avrupa çevresinde deneyimin daha geniş olan yapısına ilişkin daha büyük bir ilgi vardı ve bu ilgi Edmund Husserl (1913,1929), Martin Heidegger (1927) ,Maurice Merleau-Ponty (1945) gibi düşünürlerin çalışmalarında da görülebileceği üzere bir çok düşünürü Fenomenoloji çalışmalarına yönlendirdi. Diğer taraftan, yine Avrupa çevresindeki pek çok filozof ise bilinç çalışmalarını sosyal, bedensel ve bireyler arası alanlara doğru genişletti.

19.yüzyılın ortalarında(Modern bilimsel Psikoloji’nin başlangıç aşamalarında), zihin hala büyük ölçüde bilince eşdeğer görülüyordu ve içgözlemsel metodlar Wilhelm Wundt (1897), Hermann von Helmholtz (1897), William James (1890) ve Alfred Titchener (1901)’ın çalışmalarında da görüldüğü üzere bu bilimsel çalışma alanını domine etmekteydi. Fakat, T.H. Huxley’in  aşağıda yer alan meşhur cümlesinde de belirttiği gibi, beyin ile bilinç arasındaki ilişki hala büyük bir gizemdi;  

                Bir bilinç durumu kadar olağanüstü bir şeyin bir sinir dokusundaki aktiviteler sonucunda ortaya çıkması, Alaaddin ovaladıktan sonra lambadan bir cinin çıkması kadar anlaşılmazdır(1866).

20.yüzyılın başları, Amerika’da Davranışçılık (Watson 1924, Skinner 1953) akımının yükselişe geçmesi sebebiyle, bilimsel Psikoloji alanında bilinç araştırmaları açısından bir tutulma dönemidir(her ne kadar Avrupa’da Gestalt psikolojisi gibi hareketler bilinci süregelen bilimsel meselelerle ilişkili ve onların bir parçası olarak görmeye devam etse de (Köhler 1929, Köffka 1935). 1960’larda, Davranışçılığın etkisi, bilgi işleme ve içsel zihinsel süreçlerin modellenmesi gibi meselelere büyük önem veren bilişsel psikoloji’nin yükselişiyle birlikte zayıfladı (Neisser 1965, Gardiner 1985). Fakat, her ne kadar hafıza, algı ve dil anlama kapasitesi gibi bilişsel yeteneklerin açıklanmasına önem verilse dahi, bilinç halen büyük ölçüde görmezden gelinen bir konuydu ve birkaç on yıl daha öyle kaldı.

1980 ve 90’lara gelindiğinde ise, hem bilimsel hem de felsefi araştırmalarda, bilincin doğası ve temelleri hususunda ciddi bir diriliş yaşandı (Baars 1988, Dennett 1991, Penrose 1989, 1994, Crick 1994, Lycan 1987, 1996, Chalmers 1996). Bilincin tekrar tartışılmaya başlanması üzerine, bu konuda yapılan araştırmalarda ciddi bir artış gerçekleşti. Pek çok kitap ve makalenin yanı sıra, özellikle bu konuya ilişkin dergiler çıkarılmaya (The Journal of Consciousness Studies (Bilinç Çalışmaları dergisi), Consciousness and Cognition (Bilinç ve Biliş), Psyche(Psişe)), bu konuya has profesyonel topluluklar (Association for the Scientific Study of Consciousness—ASSC(Bilimsel Bilinç Çalışmaları Derneği)), ve yine yalnızca bu konunu araştırılmasına yönelik olarak düzenlenen yıllık organizasyonlar ortaya çıkmaya başladı (“The Science of Consciousness” (Bilinç Bilimi).

2) Bilincin Konseptleri

“Bilinç” ve “Bilinçli” kelimeleri pek çok zihinsel durumu kapsayan şemsiye terimlerdir. Her ikisi de pek çok farklı anlamda kullanılmaktadır. Ayrıca “bilinçli” sıfatı hem tüm bir organizma için- Varlık Bilinci-, hem de belirli zihinsel süreç ve durumlar için-durum bilinci- kullanılabilen heterojen bir kavramdır. (Rosenthal 1986, Gennaro 1995, Carruthers 2000).

2.1 Varlık Bilinci

Bir hayvan, insan veya diğer bilişsel sistemlere nasıl “bilinçli” denilebileceği konusunda pek çok farklı görüş vardır.

 1) Duyarlılık: Bu yaklaşıma göre bilinçli varlık  hisseden – etrafında olanları hissedebilen ve dış dünyaya tepki verebilen duyarlı varlıktır(Armstrong 1981).  Yine bu yaklaşıma göre bilinç farklı derecelere ayrılabilir, fakat bilinçli sayılabilmek için ne gibi duyusal kapasitelere sahip olunması gerektiği hususu kesin sınırlarla belirlenebilmiş değildir. Örneğin, balıklar, karideslar veya arılar bu yaklaşıma göre bilinçli midir?

2) Uyanıklık: Bu yaklaşıma göre ise belirli yeteneklere ve yönelimlere sahip olması bir canlıyı bilinçli olarak tanımlamak için yeterli değildir, bu canlının söz konusu kabiliyetlerini kullanıyor olması da gereklidir. Diğer bir deyişle, bir organizma sadece uyanıkken – ve alarma geçmeye hazır vaziyetteyken – bilinçli olarak nitelendirilebilir. Buna göre, derin bir komadayken veya uykudayken hiçbir varlık bilinçli değildir. Yine bu konuda da kesin çizilmiş sınırlar yoktur ve arada gibi görünen örneklerden bahsetmek mümkündür. Örneğin, füg durumundayken, hipnotizeyken veya rüya görüyorken bir varlık hala bilinçli midir?

3) Özbilinç: İlk 2 görüşten daha iddialı olan bu 3. görüşe göre, bir varlığın bilinçli sayılabilmesi için, bir şeyin ve durumun farkında olmasının yanı sıra farkında olduğunun da farkında olması gerekmektedir, yani varlık bilinci bir tür özbilinçtir. (Carruthers 2000). Yine özbilincin ne olduğu konusunda da pek çok farklı yaklaşım mevcuttur, ve bu yaklaşımlardan hangisinin benimsendiği de bir varlığın bilinçli olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği konusundaki görüşü belirleyecektir. Eğer kabul edilen yaklaşım kavramsal bir özbilinçlilik ise, pek çok hayvan ve hatta belli yaşın altındaki çocuklar bile bilinçli sayılamayacaktır. Fakat daha basit bir özbilinçlilik anlayışının benimsenmesi durumunda ise, dil kullanmayan pek çok hayvanın dahi özbilince sahip olduğu söylenebilir.

4) Bir Şey Gibi Olmak: Thomas Nagel’ın (1974) meşhur “bir şey gibi olmak” kavramı, bilinçli bir varlık olma durumunun farklı ve öznel bir tarafına dikkat çekmektedir. Nagel’a göre, bir organizma ancak ve ancak “o varlık gibi bir şey olmak” (o varlığın zihin ve deneyimlerin açısından dünyanın subjektif olarak nasıl algılandığı) durumundan söz edebiliyorsak bilinçli sayılabilir. Yine Nagel’ın örneğine göre, yarasalar bilinçli varlıklardır, çünkü “bir yarasa gibi bir şey olmak”(diğer bir deyişle, yarasaların  insanların kendi perspektiflerinde baktıklarında empatik olarak anlayamayacakları sübjektif bir dünyayı anlama biçimleri(yarasaların kendilerine has ekolokasyon sistemleri) vardır)durumundan bahsedilebilir.

Küçük bir yarasa

5)Bilinçli Durumların Öznesi: Diğer bir yaklaşım ise bilinçli varlıkları bilinçli durumlar üzerinden tanımlamaya yöneliktir. Bu yaklaşımı benimseyen biri, öncelikle bir zihinsel durumu bilinçli yapanın ne olduğunu açıklamalı, ardından da bu bilinçli durum yaklaşımı üzerinden bilinçli varlığın ne demek olduğunu açıklamalıdır. Diğer bir deyişle, bir kişinin bilinçli varlık yaklaşımı, o kişinin bilinçli zihinsel durum yaklaşımına dayanmaktadır (bkz. Bölüm 2.2).

6) Geçişken Bilinç: Bu yaklaşımların dışında, bilinçli varlıkları “pek çok şeyin farkında/bilincinde olan varlıklar” olarak açıklayan yaklaşımlar da mevcuttur. Bu farklı yaklaşımlar bazen “geçişken ve geçişsiz bilinç yaklaşımları” olarak tanımlanırlar ve ilk yaklaşımın getirdiği açıklamalar bilincin yönelmiş olduğu belli nesneleri de kapsamaktadır(Rosenthal 1986).

2.2 Durum Bilinci

“Bilinçli Zihinsel Durum” yaklaşımı da pek çok farklı fakat birbiriyle ilişkili anlama gelmektedir. Bu konuda 6 farklı temel görüşten söz edilebilir.

1) Birisinin farkında olduğu durumlar: Bu popüler anlayışa göre, bilinçli zihinsel durum basitçe birinin o zihinsel durumda olduğunun farkında olduğu zihinsel durumdur (Rosenthal 1986, 1996). Bu bağlamda, bilinçli durumlar bir tür meta-zihinsellik veya meta-yönelimsellik içermektedir(çünkü bir zihinsel duruma bilinçli demek için, zihinsel durumlar hakkında olan zihinsel durumları gerektirmektedir). Örneğin, bir fincan kahveye yönelik bilinçli bir isteğim olduğunu söyleyebilmem için, hem bir bardak kahveye yönelik bir istek duyuyor olmam, hem de duyduğum bu isteğin farkında olmam gerekmektedir. Bu bağlamda, bilinçsiz düşünceler veya arzular, basit dikkatsizlikler veya daha derin psikanalitik sebeplerden ötürü farkında olmadığım düşünce ve arzuları ifade etmektedir.

2) Niteliksel Durumlar: Hangi durumların bilinçli olduğu konusuna, çok daha farklı ve niteliksel bir açıdan da bakılabilir. Bu yaklaşıma göre, bir zihinsel durum, “Qualia” veya “ham duyusal algılar” olarak ifade edebileceğimiz tarzdaki niteliksel veya deneyimsel niteliklere sahipse bilinçli sayılabilir. (bkz. Qualia Başlığı) Buna göre, birisinin içtiği Merlot şarabına veya dokunduğu bir nesnenin dokusuna dair algısı bilinçli zihinsel durumlardır, çünkü bu durumlar pek çok duyusal Qualia içermektedirler. (ör. Şarabı içen insanda oluşan tat qualia’sı veya bir elbiseye bakan insanda oluşan renk qualia’sı). Bu tarz qualiaların doğasına ilişkin pek çok tartışma mevcuttur (Churchland 1985, Shoemaker 1990, Clark 1993, Chalmers 1996). Hatta Qualia’nın varlığı bile tartışmalıdır. Geleneksel anlamda Qualia, deneyimlerin içsel, özel ve tanımlanamaz monadik özellikleri olarak görülmektedir, ama yeni Qualia teorileri, bu özelliklerin bile en azından bir kısmını reddetmektedir (Dennett 1990).

3)Fenomenal Durumlar: yukarıdaki başlıkta bahsedilen qualialara kimi zaman fenomenal özellikler ve bu qualialarla ilgili bilince de Fenomenal Bilinç denilmektedir, fakat aslında ikinci terim sadece duyusal qualianın çok daha ötesinde olan, öznel deneyimlere ilişkin tüm sistemi nitelemek için kullanılabilecek bir terimdir. Bilincin fenomenal yapısı, çevremizdeki dünyaya ilişkin deneyimimizin mekânsal, zamansal ve kavramsal pek çok öğesini, ve o dünyanın içerisinde yer alan varlıklar olarak bizleri de içermektedir.(Bkz. Bölüm 4.3)  Buna göre, fenomenal bilinç ve niteliksel (kalitatif) bilinç kavramalarını (her ne kadar birbirleriyle ciddi bir kesişimleri olsa da) birbirinden ayrı tutmak en doğrusu olacaktır.

4) ”Öyle olmak nasıl bir şeydir” durumları: Önceki 2 yaklaşımın ikisi de Thomas Nagel’ın(1974)”bilinçli varlık” yaklaşımıyla ilişkilidir. Bu yaklaşıma göre, bir zihinsel durum sadece “o zihinsel durumda olmak nasıl bir şeydir” sorusunu sorabiliyorsanız bilinçli bir zihinsel durum sayılabilir. Aslında Nagel’ın kriteri, bir zihinsel durumun nasıl bilinçli bir zihinsel durum sayılabileceğine ilişkin bir birinci kişi yaklaşımı veya bir tür içsel yaklaşım ortaya koymaya çalışmaktadır.

5) Erişim Bilinci: Zihinsel durumların bilinçli sayılıp sayılamayacaklarına erişimsel bağlamda da bakılabilir. Burada zihin-içi ilişkiler daha ön plana çıkmaktadır. Bu yaklaşıma göre, bir zihinsel durumun bilinçli olup olmadığı, onun diğer zihinsel durumlarla etkileşime girip giremediği ve o zihinsel duruma sahip olan varlığın o durumun içeriğine erişip erişemediğiyle ilgilidir. Ned Block’un (1995) “Erişim Bilinci” dediği bilince daha fonksiyonel yaklaşan bu yaklaşıma göre, örneğin bir görsel algı durumunun bilinçli sayılıp sayılamaması o durumun niteliksel veya bir tür” o durumda olmak nasıl bir şeydir” sorusunun sorulabileceği bir içeriğe sahip olup olmamasıyla alakalı değildir. Bilinçliliği belirleyen şey, o deneyimin taşıdığı bilginin, genel anlamda o deneyimi yaşayan varlığın kullanımına açık olup olmadığıdır. Bir zihinsel durumun taşıdığı bilgi, söz konusu zihinsel duruma sahip organizmanın kullanımına açıksa, o durum Nagel’ın ortaya attığı gibi niteliksel veya fenomenal bir içeriğe sahip olmasa bile bilinçli bir zihinsel durumdur.

6) Öyküsel Bilinç: Zihinsel durumlar, “bilinç akışı” (stream of consciousness) kavramına bağlanabilecek şekilde öyküsel bilinç içerisinde değerlendirilebilirler. Bilinç Akışı dediğimiz kavramı, gerçek  bir öznenin perspektifinden bakıldığında farklı bölümlerin (zihinsel durumların) sürekli olarak devam etmekte olan bir anlatımı olarak düşünebiliriz. Bu yaklaşım bir kişinin bilinçli durumlarını, söz konusu akışın içinde görülen zihinsel durumlara eşitlemektedir. (Dennett 1991, 1992).

Her ne kadar bu 6 yaklaşım birbirinde bağımsız yaklaşımlar gibi ele alınmış olsa da, aralarında kimi bağlantıların olduğu da, kimi diğer olası açıklamaların var olma olasılığını tümüyle dışarıda bırakmadıkları da ortadadır. Belirli bağlantılar kuran birisi, sadece ama sadece bir zihinsel durumun farkında olduğumuz takdirde, o durumun bir bilinç akışının içerisinde görülebileceğini iddia ederek, ilk olarak bahsedilen bilinçli durumlara ilişkin meta-zihinsel yaklaşım ile bilinç akışı veya anlatımsal yaklaşım arasında bir bağ kurabilir. Veya başka biri, niteliksel veya fenomenal içerikli durumların içeriklerinin, o zihinsel durumlara sahip olan varlıklar için son derece ulaşılabilir olduğunu öne sürerek, Niteliksel ve fenomenal yaklaşımlar ile erişim yaklaşımı arasında bir bağ kurabilir. Bu 6 seçeneğin de ötesine geçmek isteyen birisi, zihin-içi dinamiklerine ve salt erişim ilişkileri yerine etkileşimsel ilişkilere bakarak bilinçli durumları bilinçsiz durumlardan ayırmak yoluna gidebilir. Örneğin, bilinçli durumları çok daha zengin, içeriğe duyarlı etkileşimler olarak görebilir ya da daha üst düzeyde, düşüncenin benlik kontrolü üzerinde esnekçe rehberlik ettiğini söyleyebiliriz. Alternatif olarak, bilinçli durumlar bilinçli varlıklar üzerinden açıklanmaya çalışılabilir. Örneğin birisi önce bilinçli bir varlık veya bilinçli bir özne olmanın ne demek olduğunu açıklayıp, ardından da böyle bir varlığın bir durumu olmak cinsinden bilinçli durumları açıklamaya çalışabilir. Bu yaklaşım, yukarıda en son bahsedilmiş olan ve bilinçli varlıkları bilinçli durumlar cinsinden açıklamaya çalışan durumun tam tersi yönde bir yaklaşımdır.

2.3 Bir Töz olarak Bilinç

“Bilinç” terimi de tıpkı “Bilinçli” sıfatında olduğu gibi pek çok farklı anlamda kullanılmaktadır. Varlık bilinci ile durum bilinci arasında ayrım yapılabileceği gibi, her iki kategorinin kendi içindeki farklı yaklaşımlar arasında da ayrım yapılabilir. Bir kişi spesifik olarak fenomenal bilinç, erişim bilinci, dönüşümsel veya meta-zihinsel bilinç ya da anlatı bilinci hakkında konuşabilir. Buraya kadar bahsettiğimiz yaklaşımlarda bilince herhangi bir şekilde tözsel bir yapı gibi yaklaşılmamıştır. Bunun yerine, “bilinçli” sözcüğünün kullanıldığı bağlama bağlı olarak belirtilmeye çalışılan nitelikleri ifade etmek için kullanılmıştır. Erişim bilinci sadece bir tür içsel erişim kapasitesine sahip olma niteliğini ifade eder, niteliksel bilinç ise zihinsel durumların niteliksel yönlerine yüklenilen nitelikleri betimlemek için kullanılır. Bu yaklaşımların kendi başlarına bir insanı bilincin ontolojik statüsü hakkında ne düşünmeye yönlendireceği, bir Platoncunun genel anlamda tümeller hakkında ne düşündüğüne bağlıdır (bkz. “Ortaçağda Tümeller Problemi” başlığı). Bu yaklaşımlardan hiçbirinin bir insanı bilincin ayrı bir töz olarak varolduğuna ilişkin bir görüşe yönlendirmesi gerekmemektedir. (tıpkı kare, kırmızı, kibar gibi kavramların çoğu insanı karelik, kırmızılık, kibarlık gibi varlıkların olduğu görüşüne yöneltmediği gibi). Genel kabul görmüş bir norm olmasa bile, bazı insanlar bilinci gerçekliğin temel bir parçası olarak gören çok daha realist görüşleri savunabilirler. Bu görüşü savunan birisinin bilinci elektromanyetik alanlarla eşdeğer görmesi mümkündür. Dirimselcilik/Vitalizm dediğimiz yaklaşımın terk edilmesinden beri, yaşamı yaşayan organizmalardan ayrı bir şey olarak düşünmüyoruz. Yaşayan varlıklar (organizmalar, durumlar, özellikler, toplumlar ve organizmaların evrimsel soy hatları vb.) vardır, fakat yaşam dediğimiz olgu herhangi bir şekilde yaşayan varlıkların ötesinde bir olgu, gerçekliğin bir parçası değildir. Canlı formların içine girerek onları canlı hale getiren ekstra bir yaşam gücü yoktur. Bugün “yaşayan” sıfatını pek çok varlık için doğru olarak kullanabilmekteyiz. Fakat bunu yaparken aslında yaptığımız tek şey onların yaşadığını ifade etmektir. “Yaşam” sözcüğüne gerçekliğin bir parçası olarak ekstradan anlam yüklemeyiz.

Elektromanyetik alanlar ise, yaşamın tam tersine gerçek ve fiziksel dünyanın parçası olarak görülürler. Her ne kadar bazıları elektromanyetik alanları içlerindeki parçacıkların davranışları cinsinden dile getirmeyi tercih ediyor olsalar da, elektromanyetik alanlar genellikle sadece içlerindeki parçacıkların birbiriyle ilişkilerinin bir tür soyutlaması olarak değil, gerçekliğin temel yapıtaşlarından biri olarak görülürler.

Benzer şekilde bir kişi “bilinç” sözcüğünü, “bilinçli” varlıkları betimlemek için kullanılan soyut bir kavramın ötesinde, kendisini bilinçli varlık ve durumlarda gösteren gerçekliğin temel bir parçası olarak da görebilir. Bu görüş bugün her ne kadar genel olarak kabul gören bir görüş olmasa da, yine de olası bir seçenek olduğu unutulmamalıdır.

İşte bu yüzden hem “Bilinç” hem de “Bilinçli” kelimeleri, hiçbirisi genel olarak kabul görmemiş pek çok farklı anlamda kullanılabilmektedir. Fakat bu durum yanlış anlaşılmamalıdır. Bilinç dünyanın son derece kompleks bir özelliğidir ve bilinci ve onun farklı yönlerini anlamak pek çok farklı kavramsal aracı gerektirmektedir. Kavramsal çokluk bu sebepten ötürü istenen bir şeydir. Bu yüzden, bilinç veya bilinçlilik kavramlarının herhangi birinin anlamı hakkında kesin bir kanıya sahip olmaktan çekinen birisi için, bilinci bütün zenginliğiyle kavramamıza yardım edebilecek bir kavramsal çeşitlilik tercih edilesidir. Ama bu kavramsal çeşitliliğin göndergesel bir farka işaret ettiği düşünülmemelidir. Farklı bilinç konseptlerimiz, aynı bütünleşik zihinsel fenomenin farklı yönlerini ele almaya çalışmaktadır. Bunu gerçekten yapıp yapamadıkları veya ne ölçüye kadar yapabildikleri hala tartışmalı bir konudur.    

3. Bilinçle İlgili Problemler

Bilinci anlama görevi de pek çok farklı yönü olan bir projedir. Zihnin pek çok farklı yönünün bilinçli olarak nitelendirilebir olmasının yanı sıra, zihnin tüm bu farklı yönlerine yönelik pek çok farklı açıklama ve modelleme yapılması da mümkündür. Diğer bir deyişle, bilinci açıklama mevzusu sadece açıklanması gereken şeyler açısından değil, sorulabilecek sorular ve alınabilecek cevapların çokluğu açısından da gerçek bir çoğulculuk içermektedir. Bir tür aşırı basitleştirme riskine rağmen, bilinçle ilgili sorulabilecek sorular “Ne” , “Nasıl” ve “Neden” soruları olarak 3 başlık altında toplanabilir:

Tanımlayıcı Sorular: Bilinç Nedir? Temel nitelikleri nelerdir ve bunlar nasıl keşfedilebilir, tanımlanabilir ve modellenebilir?

Açıklayıcı Sorular: Bu türde bir bilinç nasıl ortaya çıktı? Bilinç gerçekliğin temel bileşenlerinden biri mi? Eğer değilse, Bilinçsiz varlıklar veya süreçler nasıl bilincin oluşumuna sebep olmuş olabilir veya bilince sahip olabilir?

Fonksiyonel Sorular: Neden bilincimiz var? Bilincin bir fonksiyonu var mı, var ise ne? Bilinç nedensel ilişkilere bağlı olarak mı bir işlev görüyor, eğer öyle ise ne gibi şeyler bilince etki edebilir? Bilinç, ait olduğu sisteme ve onun aktivitelerine etki edebiliyor mu? Eğer edebiliyorsa neden ve nasıl bunu yapabiliyor?

Bu üç soru sırasıyla bilincin özelliklerini, bilince sebep olan süreçleri ve bilincin temellerini, son olarak da bilincin rolünü ve değerini açıklamaya çalışmaktadır. Bu üç soru arasındaki ayrımda aslında bir şekilde yapaydır ve birisinin bu sorulardan herhangi birine vereceği cevap, diğer sorulara vereceği cevaplara da bağlı olacaktır. Örneğin, bir kişinin bilincin ona sahip olan yapıdaki fonksiyonuna yönelik düşüncelerini tümüyle göz ardı ederek, bilinçle ilgili tanımlayıcı türdeki bir soruya cevap vermesi mümkün olmayacaktır. Yine bir kişinin bilincin nasıl bilinçsiz süreçler sonucunda ortaya çıkabileceğini cevaplaması, o kişinin bir sürecin bilinci ortaya çıkarıyor olabilmesi için ne gibi özelliklere sahip olması gerektiğine dair net bir görüşü bulunmadığı takdirde mümkün değildir. Tüm bunlara rağmen, bu tüm soruları 3 ana kategoriye ayırma yöntemi, hem bilinci açıklamaya yönelik girişim açısından hem de belirli bilinç teorilerinin ve modellemelerinin doğruluğunu değerlendirmek açısından son derece işlevsel bir altyapı oluşturmaktadır.

4. Tanımlayıcı soru: Bilincin nitelikleri nelerdir?

“Ne?” sorusu, bilincin temel niteliklerinin açıklanması ve modellenmesine yöneliktir, fakat burada hangi tür niteliklerin ele alınması gerektiği, ne tür bir bilinçten bahsettiğimize bağlıdır. Erişim bilincine ilişkin temel nitelikler, niteliksel veya fenomenal bilince ait temel niteliklerden tümüyle farklı olabilir, veya dönüşümsel bilince ya da anlatı bilincine dair temel nitelikler diğer 2 bilinç türününkinden de farklı olabilir. Fakat, her bilinç türüne dair detaylı teoriler geliştirerek, bu farklı bilinç türleri arasında kimi önemli bağlantılar bulmak, hatta ne gibi temel niteliklerinin kesiştiğini görmek mümkün olabilir.

4.1 Birinci Şahıs ve Üçüncü Şahıs Verileri

Genel açıklayıcı girişim pek çok farklı araştırma metodunu gerektirmektedir (Flanagan 1992). Her ne kadar birisinin pek naif bir şekilde bilinçle ilgili olguları veri toplamak için sistematik metodlar gerektirmeyecek kadar apaçık olarak görme ihtimali olsa bile, söz konusu epistemik mevzu tartışmasız olmaktan uzaktır.(Husserl, 1913)

Birinci-şahsın bilince yönelik içgözlemsel erişimi bilinçli zihinsel yaşantımıza ilişkin son derece zengin ve temel bir bilgi kaynağı olsa da, ne kendi başına yeterlidir ne de sistematik ve disiplinli bir şekilde kullanılmadığı takdirde faydalıdır. Deneyimlerimizin yapısıyla ilgili gerekli kanıtları toplamak için, hem fenomenolojik açıdan bilgili bir şekilde kendini gözlemleyebilen şahıslar olmamız, hem de söz konusu iç gözlemsel verileri dışarıdan gözlem yapanların ulaşabildiği üçüncü-şahıs verileriyle bütünleştirebiliyor olmamız gerekmektedir. (Searle 1992, Varela 1995, Siewert 1998) Fenomenologların bir yüzyıldan uzun bir süredir bildiği üzere, bilinçli deneyimlerin yapısını keşfedebilmek, gündelik hayatımızdaki öz-farkındalığımızdan son derece farklı içe yönelimsel bir duruşu gerektirmektedir (Husserl 1929, Merleau-Ponty 1945). Bu konuda gerekli gözlemleri yapabilmek ciddi bir çalışma, efor ve şahsi deneyimler üzerine pek çok farklı perspektife sahip olabilmeyi gerektirmektedir. Dış gözlemciler tarafından toplanmış olan empirik üçüncü-şahıs verilerine yönelik ihtiyaç, özellikle erişim bilinci gibi fonksiyonel bilinç türleri açısından son derece açık bir şekilde görülebilse bile, fenomenal bilinç ve niteliksel bilinç gibi bilinç türleri söz konusu olduğunda da gereklidir. Örneğin, belirli bölgelerde oluşan nöral ve fonksiyonal hasarlarla bilinçli deneyimlerde gözlemlenen anomaliler arasında ilişki kuran çalışmalar, fenomenal bilincin  günlük içgözlemsel aktivitelerimizle fark edemediğimiz kimi yönlerini fark etmemizi sağlayabilir. Bu tarz çalışmaların gösterdiği üzere, birinci şahıs bakış açımızdan bakıldığından birbirinden ayrılamaz şekilde bütünleşik görülen durumlar, aslında daha temel parçalarına ayrılabilmektedir (Sacks 1985, Shallice 1988, Farah 1995). Ya da başka bir örneği ele alırsak, üçüncü şahıs verileri, bir eyleme geçmeye yönelik deneyimlerimizle bir eylemin zamanlamasını yapmaya yönelik deneyimlerimiz birbirlerini (salt içgözlemsel veriler aracılığıyla kavrayamayacağımız şekilde) nasıl etkiledikleyebildiklerini kavramamız konusunda bize yardımcı olabilir (Libet 1985, Wegner 2002). Hatta, söz konusu üçüncü-şahıs yöntemi aracılığıyla elde edilen veriler sadece bilincin temelleri veya sebepleriyle ilgili olmayabilir; bazen söz konusu veriler fenomenal bilincin yapısı ile doğrudan ilgilidir. Birinci-şahıs, üçüncü-şahıs ve hatta ikinci-şahıs (Varela 1995) yöntemlerinin hepsi gerekli kanıtları toplamak için gereklidir.Tüm bu verileri kullanarak, pek çok farklı türdeki bilinci açıklamaya yarayacak detaylı açıklayıcı modeller geliştirmemiz mümkün olmaktadır. Her ne kadar farklı bilinç türleri açısından en önemli olan niteliklerin neler olduğu fark edecek olsa da, bilinci açıklamaya yönelik girişimimizin, ilerleyen bölümlerde ele alacağımız bilinçle ilgili 7 genel konuya bir açıklama getirmesi gerekmektedir (bölüm 4.2 – 4.8).

4.2 Niteliksel Karakter

Niteliksel karakter genelde “ham duyu verileri” ile eşdeğer görülmektedir ve bir kişinin olgun bir domatese baktığı zaman deneyimlediği kırmızılık duyusu veya birisinin aynı şekilde olgun bir ananası tattığı zaman deneyimlediği spesifik tatlılık gibi durumlarla örneklendirilmektedir (Locke 1688). Söz konusu niteliksel karakter sadece duyusal durumlarla sınırlı değildir, fakat genel anlamıyla deneyimsel durumların(örneğin deneyimlenen düşünce ve arzuların) bir niteliği olarak ele alınmaktadır. (Siewert 1998).

Bu tarz hislerin varlığı kimilerine göre, gerçekten bilinçli olan varlıklar ve durumlar ile bilinçli olmayan varlıklar ve durumlar arasındaki ayrımı yapmamızı sağlayan sınır görevini görmektedir. Örneğin, eğer bir organizma etrafında olanları hissedebiliyor ve çevresine tepki verebiliyor olduğu halde qualia’dan yoksun ise, bu varlık gerçek anlamda bilinçli değildir. Ya da en azından fenomenal bilinci bilimsel ve felsefi açıdan “bir şey gibi olmak nasıl bir şeydir” yönünden ele alanlar için böyle olduğu söylenebilir (Nagel 1974, Chalmers 1996). Qualia probleminin pek çok farklı formu (Tersine çevrilmiş qualia mümkün müdür? (Block 1980a 1980b, Shoemaker 1981, 1982), Qualialar epifenomenal midir? (Jackson 1982, Chalmers 1996), Nöral durumlar nasıl qualia’ya sebep olabilir? (Levine 1983, McGinn 1991) yakın geçmişte ortaya çıkmıştır. Fakat “Ne” sorusu daha temel bir qualia problemini ortaya çıkartmaktadır; qualia alanımızın açık bir tanımını vermek ve bu alan içindeki qualia’nın içeriğini açıklamak.

Böyle bir açıklama modelimiz olmadan, hem olgusal hem de tanımsal yanlışların ortaya çıkması olasıdır. Örneğin, bir kırmızı durumunun deneyimlenmesiyle söz konusu deneyimin nöral temeli arasındaki ilişkinin anlaşılamaz oluşu konusundaki iddialar, kimi zaman söz konusu renk quale’ini basit ve kendine özgü bir nitelik olarak ele almaktadır(Levine 1983), fakat gerçekte fenomenal kırmızılık, pek çok sistematik boyutun ve benzerlik ilişkisinin bulunduğu kompleks bir renk alanının içerisinde yer almaktadır(Hardin 1992). Söz konusu spesifik renk quale’ini daha büyük ilişkisel bir yapının içerisinde kavrıyor olmak, bize sadece onun söz konusu niteliksel doğasını daha yetkin bir tanımlama olanağı sunmaz, aynı zamanda anlaşılabilir psiko-fiziksel bağlantıları kurma konusunda kimi ipuçları da sunabilir. Renkler, ilgili niteliksel alanları hakkında spesifik ve iyi geliştirilmiş bir formal anlayışımızın olması bağlamında bir istisna sayılabilirler, fakat bu tarzdaki alanların genel anlamda niteliksel özellikleri kavramamız konusundaki önemleri açısından bir istisna gibi görünmemektedirler (Clark 1993, P.M. Churchland 1995). (Bkz. “Qualia” başlığı.)

Kırmızı elmalar.

4.3 Fenomenal Yapı

Her ne kadar “qualia” ile “fenomenal nitelikler” kavramları literatürde sıklıkla birbirleri yerine kullanılıyor olsa da, “fenomenal yapı” ile “niteliksel yapı” kavramları birbirlerine karıştırılmamalıdır. “Fenomenal örgütlenme”, deneyimin alanı içerisinde bulunun her türlü yapıyı ve düzeni kapsamaktadır(bize göründüğü şekliyle dış dünyanın alanında bulunan her türlü düzeni). Çok açık bir şekilde fenomenal olan ile niteliksel olan arasında pek çok önemli bağlantı vardır. Aslında qualia en doğru şekliyle fenomenal veya deneyimsel nesnelerin niteliklerini ifade eder, fakat “fenomenal” olan ham duyu verilerinden çok daha fazlasını içermektedir. Kant (1787), Husserl (1913) ve fenomenoloji geleneğinden gelen düşünürlerin  gösterdiği üzere, deneyimin fenomenal yapısı büyük ölçüde yönelimseldir ve sadece duyusal fikir ve nitelikleri değil, aynı zamanda zaman, mekan, neden, beden, kendi, dünya ve içinde yaşadığımız gerçekliğin kavramsal olan ve kavramsal olmayan pek çok  kompleks temsilini barındırır. Pek çok bilinçli olmayan durumun da yönelimsel ve temsili nitelikleri olduğu için, fenomenal yapıyı özel bir türdeki yönelimsellik ve temsili organizasyon ve içeriği barındıran, özel olarak bilinçle alakalı bir yapı olarak düşünebiliriz (Siewert 1998). (Bkz. “Temsilci Bilinç Kuramları” başlığı)

“Ne” sorusuna cevap vermek, belirli deneyimlerin içerisinde yer aldığı temsili sistemin dikkatli bir şekilde ele alınmasını gerektirir. Bu sistemin büyük bir kısmı sadece deneyimin kendi örgütlenişi içerisinde saklı olduğu için, salt içgözlem yoluyla anlaşılamaz. Fenomenal alanın sahip olduğu yapıyı açık ve anlaşılır bir şekilde ifade etmek uzun ve zorlu bir çıkarsama yapma ve model geliştirme sürecidir.(Husserl 1929). İçgözlem bu konuda yardımcı olabilir, fakat ciddi bir teori inşası ve yaratıcılıkta gerekmektedir.

Yakın zamanda, (özellikle inanmak ve düşünmek gibi kimi bilişsel durumlar özelinde) fenomenal anlamda kendisini sunan ve bilinçli deneyimlerde kendisini açık bir şekilde gösteren zihinsel niteliklerin çeşitliliğine ilişkin pek çok tartışma ortaya çıkmıştır. Bazı düşünürler, fenomenal niteliklerin sadece ama sadece renkler, şekiller ve duyular gibi temel duyusal niteliklerle sınırlı olduğunu öne süren daha naif bir görüşü savunmaktadırlar. Bu kuramcılara göre, Paris’in Fransanın başkenti olduğuna veya 17’nin bir tek sayı olduğuna “inanma” gibi durumlar kendilerine özgü bir “Gibi olmak nasıl bir şeydir?” durumunu içermemektedir(Tye, Prinz 2012). Bazı imgeler (örn. Eiffel Kulesi) belirli bir konuda belirli bir düşüncemiz olması durumuna eşlik ediyor olabilir. Fakat bu durum tesadüfidir ve söz konusu mental durumun kendisi fenomenal bir yapı içermez. Yine bu naif görüşe göre, algısal durumların fenomenal nitelikleri da aynı şekilde temel duyusal özellikler ile sınırlıdır; örneğin bir kişi Winston Churchill’in bir resmini gördüğünde, o kişinin algısal fenomenolojisi sadece resimdeki suratın mekânsal özellikleriyle sınırlıdır.

4.4 Öznellik

Öznellik, literatüre bakıldığında yine pek çok zaman bilincin fenomenal veya niteliksel özellikleri yerine kullanılsa da, öznelliği (en azından kimi formlarını) bilincin ayrı bir niteliği olarak ele almak için iyi sebepler vardır. Özellikle, öznelliğin epistemik formu bilinçli deneyimle ilgili pek çok olgunun  bilinebilirliği veya anlaşılabilirliğinin sınırlarıyle ilgilenmektedir. (Nagel 1974, Van Gulick 1985, Lycan 1996).

Thomas Nagel’a(1974) göre, “bir yarasa gibi olmak” durumu bu bağlamda özneldir, çünkü ancak bir yarasanın bakış açısından tam olarak anlaşılabilir. Sadece aynı türdeki deneyimleri yaşama olanağı olan veya o tür deneyimleri yaşayan varlıklar empatik anlamda “bir şey gibi olmak” durumunun nasıl olduğunu anlayabilirler. Bilinçli deneyimler, dışarıdaki bir üçüncü-kişinin (objektif fiziksel bilimlerin) bakış açısından tam olarak anlaşılamaz. Üçüncü-kişinin bakış açısına ilişkin benzer bir görüş, Frank Jackson’un(1982) hayatı boyunca renk içermeyen bir oda’da yaşadığı için kırmızı rengini deneyimlemenin nasıl bir şey olduğunu bilemeyen Mary adlı renk bilimciyle ilgili geliştirmiş olduğu “Mary’nin Odası” adlı düşünce deneyinde de görülebilir. Her ne kadar, deneyimle ilgili olguların epistemik açıdan bu şekilde sınırlarının olup olmadığı tartışmalı olsa da(Lycan 1996), bilinci anlamanın, bilme eyleminin kimi özel formlarını ve içsel bir bakış açısını gerektirdiği görüşü sezgisel açıdan makul görünmektedir ve uzun bir tarihsel geçmişi vardır(Locke 1688). Bu yüzden, “Ne” sorusuna verilecek olan uygun bir cevabın, bilincin epistemik statüsüne(hem bilince hem de bilincin sınırlarını anlamaya yönelik yeteneklerimize) bir açıklama getirmesi gerekmektedir. (Papineau 2002, Chalmers 2003). (Bkz. “Özbilgi” Başlığı).

4.5 Öz-Perspektifsel Örgütlenme

Her ne kadar bilincin perspektifsel yapısı onun fenomenolojik örgütlenişinin niteliklerinden sadece biri olsa da, kendi başına da tartışılmaya değer bir konudur. Bilinçten bahsederken üzerinde konuşulan temel bakış açısı bilinçli olan kendinin bakış açısı olduğundan dolayı, bu spesifik özellikten “öz-perspektifsellik” olarak söz edilebilir. Bilinçli deneyimler izole “zihinsel atomlar” olarak varolan yapılar değildirler, bilinçli bir kendinin veya bilinçli öznenin durumları olarak vardırlar(Descartes 1644, Searle 1992, Hume 1739). Mavi bir küreye ilişkin görsel algı her zaman için o mavi küreyi algılayan bilinçli bir özne veya kendiye aittir. Keskin ve şiddetli bir ağrı her zaman için bilinçli bir özne tarafından deneyimleniyor olmalıdır. “Kendi” açık bir şekilde deneyimlerimizin bir bileşeni gibi görünmek zorunda değildir, fakat Kant’ın(1787) belirttiği gibi, “düşünüyorum” söylemi bilinçli bir kendiyi de içermelidir.

Bu bağlamda “kendi”yi, nesneler dünyasının kendi deneyimlerine yansıtıldığı bir perspektife sahip yapı olarak ele alabiliriz(Wittgenstein 1921). O(kendi), sadece dünyaya ilişkin deneyimlerimiz için gerekli olan zamansal ve mekânsal bir perspektifi sağlamaz, aynı zamanda anlam ve anlaşılabilir olma durumlarını da içerir. Deneyimsel alanın yönelimsel uyumluluğu, kendi ile dünya arasındaki karşılıklı birbirine bağlı olma durumuna dayanmaktadır: Kendi, nesnelerin kendisi tarafından bilindiği bakış açısını ifade ederken, dünya ise deneyimlenme ihtimalleri kendi’nin konumu ve doğasını tanımlayan nesne ve olayların bütünleşik yapısını ifade eder(Kant 1787, Husserl 1929). Bilinçli organizmalar açıkça birleşik ve uyumlu bir Kendi oluşturmaları açısından diğer organizmalardan ayrılıyor oldukları gibi, içerdikleri deneyimlerin barındırdığı perspektifselliğin derecesi açısından da diğer organizmalardan ayrışıyor gibi görünmektedirler(Lorenz 1977). Bilinç, geleneksel kartezyen bağlamda ayrı ve tözsel bir kendi gerektirmeyebilir, fakat en azından belirli bir dereceye kadar pespektifsel açıdan kendi-benzeri bir örgütlenme, bir deneyimin bilinçli deneyim sayılabilimesi için gerekli görünmektedir. Nasıl ki dalgaların içinde hareket edebilecekleri bir okyanus olmadan var olmaları mümkün görünmemekteyse, deneyimlerin de onlara sahip olacak bir kendi veya özne olmadan varolmaları mümkün görünmemektedir. Bu sebepten ötürü Tanımlayıcı Soru, deneyimin öz-perspektifsel yönüne ve deneyimin bağlı olduğu bilinçli zihnin kendi-benzeri örgütlenişine ilişkin bir açıklamaya sahip olmalıdır (söz konusu açıklama her ne kadar kendiye yönelik görece daraltıcı ve onu görsel bir kendiye indirgeyen bir açıklama olsa bile (Dennett 1991, 1992)).

4.6 Birlik

Birlik öz-perspektifle yakından ilişkili bir konudur, fakat Birlik kendi başına da bilincin örgütlenişinin temel bir niteliğini oluşturmaktadır. Bilinçli sistemler ve bilinçli zihinsel durumlar Birlik dediğimiz durumun pek çok farklı formunu içerirler. Bunlardan bazıları eylemlerin bütünleşikliğiyle ve  bütünleşik bir fail tarafından kontrolüyle alakalı nedensel birliklerdir. Diğerleri ise pek çok farklı türdeki içeriklerin bütünleşikliğini içeren temsili ve yönelimsel birlik formlarıdır(Cleeremans 2003). Bu tarzdaki bütünleşmelerden bazıları görece lokaldir, çünkü tek bir duyusal algı durumunda birbirinden farklı pek çok özellik saptandığında, bu özellikler onları taşıyan objelerin temsillerinde birleştirilir(örn. Bir kişinin yeşil çizgili bir peçetenin üzerinden geçen kırmızı bir çorbaya ilişkin sahip olduğu bilinçli bir görsel deneyim) Yönelimsel birliğin diğer formları çok daha çeşitli pek çok içeriği kapsamaktadır. Bir odada oturan bir kişinin o andaki deneyimsel içeriği, o kişinin birbirinden bağımsız olarak var olan fakat mekânsal açıdan birbiriyle ilişkili bir dünyadaki  bir gözlemcinin anlık olarak varlığının farkında olmasıyla ilişkili olan, çok daha büyük bir yapıdaki konumuna bağlıdır (Kant 1787, Husserl 1913). Bireysel deneyim, sadece ama sadece bu daha büyük bütünleşik temsil yapısı içerisinde bulunması yoluyla sahip olduğu içeriğe sahip olabilir (Bkz. “Bilincin Birliği” başlığı). Son zamanlarda, filozoflar özellikle fenomenal birlik ve onun temsili, fonksiyonel ve nöral bütünleşme içeren diğer bilinçli birlik formlarıyla olan ilişkileri üzerinde durmaktadır(Bayne 2010). Bazı düşünürler fenomenal birliğin temsili birliğe indirgenebileceğini savunurken(Tye 2005), diğer kimi düşünürler böyle bir indirgemenin mümkün olmadığını savunmuştur(Bayne 2010).

Tim Bayne’in bir görseli.

4.7 Yönelimsellik ve Şeffaflık

Bilinçli durumlar genellikle temsili veya yönelimsel içeriğe sahip olarak görülürler, çünkü onlar bir şeyler hakkındadır, bir şeylere refere ederler veya kimi yeterlilik/kabul edilebilirlik koşulları vardır. Bir kişinin görsel deneyimi, eğer gerçekten de masanın üzerindeki beyaz vazonun içerisinde leylaklar var ise (veya bir kişinin bilinçli anısı Dünya Ticaret Merkezine yapılmış olan saldırı hakkında ise, ya da bir kişinin bilinçli arzusu gerçekten de bir bardak soğuk su içinse) dünyayı doğru şekilde temsil ediyor demektir(Travis 2004). Fakat, bilinçsiz durumlar da benzer şekilde yönelimsel içeriğe sahip olabilir, bu yüzden bilinçli durumların temsili niteliklerinin bilinçsiz durumlarınkine ne gibi yönlerden benzediği ve ne gibi yönlerden farklı olduğunu anlamak önemlidir (Carruthers 2000). Searle (1990) bu noktada sadece bilinçli durum ve hal/eğilimlerin gerçekten yönelimsel olabileceği şeklinde karşıt bir tez savunmuş olsa da, çoğu kuramcı bilinçsiz durumların da yönelimsel olabileceği görüşünü savunmaktadır. (Bkz. “Bilinç ve Yönelimsellik” Başlığı)

Aradaki farkın ne olabileceğine dair önemli bir konsept “şeffaflık” konseptidir(şeffaflık, birbiriyle alakalı 2 farklı metaforik bağlamda bilincin en önemli özelliklerinden biridir. Bu iki anlamın ikisi de yönelimsel, deneyimsel ve fonksiyonel niteliklere sahiptir.) Bilinçli algısal deneyimler genelde şeffaf (ya da G.E. Moore’un(1922) tabiriyle yarısaydam (diaphanous)) olarak görülürler. Biz şeffaf bir biçimde duyusal algılarımız üzerinden dünyaya bakarız, çünkü dış dünyaya baktığımızda, bize dış dünyadaki objeleri temsil eden deneyimlerin herhangi bir niteliğinin farkında olmadan direkt olarak dış dünyadaki objelerin farkında oluruz. Dışarıda rüzgarın dalgalandırdığı çayırlara baktığımızda, farkında olduğum tek şey dalgalı bir şekilde hareket eden çimenlerdir, görsel deneyimimin sahip olduğu herhangi bir yeşillik niteliği değildir(Bkz. “Temsilci Bilinç Kuramları” Başlığı). Moore’un kendisinin bahsedilen ikinci türdeki niteliklerinde yoğun bir çaba ve yönlendirme/yeniden yönlendirme yoluyla farkına varabileceğimizi düşünmesine rağmen, günümüzde şeffaflık görüşünün kimi savunucuları bu yaklaşımı reddetmektedir (Harman 1990, Tye 1995, Kind 2003). Bilinçli düşünce ve deneyimler de, sahip oldukları anlamların onlara sahip olan kişiler tarafından anında bilinebiliyor olmasından ötürü semantik anlamda da şeffaftırlar (Van Gulick 1992). Bu bağlamda, bu tarz düşünce ve deneyimlerin anlamları ve temsil ettikleri şeyler hakkında anında düşündüğümüz söylenebilir. Bu söz konusu semantik anlamda şeffaflık, kısmen de olsa John Searle’ün “Bilincin “İçsel Yönelimselliği”” dediği konseptle kesişmektedir. (Searle 1992).

Bu bağlamda zihinsel durumlarımızın anlamı, onu yönelimsellik taşıyıcıları ve onların semantik veya göndergesel nesneleri arasındaki nedensel, karşıolgusal ve enformasyonel ilişkiler temelinde açıklayan zihinsel içeriğe ilişkin dışsalcı teorilerin iddia ettiğinin aksine, zihinsel durumların içsel olarak barındırdığı bir şeydir. Bilinçli içeriklerin içsel olarak belirlendiği ve yine içsel olarak apaçık olduğu şeklindeki görüş, kimi durumlarda “Kavanozdaki Beyin” tarzındaki, kavanozlanmış bir beynin bilinçli zihinsel durumlarının da,  dünyayla nedensel ve enformasyonal açıdan her türlü bağlantısını kaybetmiş olmasına rağmen tüm normal yönelimsel içeriklerine yine de sahip olabileceğini öne süren tarzdaki düşünce deneylerine başvurarak da desteklenmeye çalışılmaktadır(Horgan and Tienson 2002). Bu tarzdaki durumlar ve bilinçli yönelimsellik konusunda birbirleriyle çatışan içselci (Searle 1992) ve dışsalcı(Dretske 1995) görüşler üzerine yapılan tartışmalar hala devam etmektedir. Her ne kadar birbirleriyle kimi benzerlikleri olsa da, semantik şeffaflık ve içsel yönelimsellik aynı şeymiş gibi düşünülmemelidir, çünkü ilkini anlam ve zihinsel içeriğe dair daha dışsalcı yaklaşımlarla da uzlaştırmak mümkündür. Hem duyusal hem de semantik şeffaflık açık bir şekilde bilincin temsili ve yönelimsel yönleriyle ilgili olsa da, aynı zamanda bilinçli hayatın deneyimsel yönleriyle de ilgilidirler. Bu durumlar, “bir şey gibi olmanın” ve fenomenal anlamda bilinçli olmanın ne demek olduğuyla ilgilidirler. Her ikisinin de aynı zamanda fonksiyonel bir yönü de vardır, çünkü bilinçli deneyimler onların içeriklerine ilişkin son derece şeffaf olan kavrayışımızı açıkça ortaya koyacak şekilde ve içeriksel açıdan uygun olan yollarla pek çok farklı şekilde birbirleriyle etkileşime de girmektedirler.

4.8 Dinamik Akış

Bilincin devinimleri, onun sürekli değişen yapısı ve öz dönüşümleriyle de uyumlu olacak şekilde açıkça görülebilmektedir, ki William James(1890) bu duruma “Bilinç Akışı” adını vermiştir. Deneyimin bazı zamansal dizileri tümüyle içsel faktörler sonucunda oluşmaktadır(örn. Bir kişinin bir puzzle hakkında düşünmesi), diğerleri ise dışsal sebeplere bağlıdır(örn. Birisinin havada uçan bir topu takip ettiği zaman oluştuğu gibi). Fakat ikinci durumdaki dizin bile büyük ölçüde bilincin kendisini dönüştürmesi süreci tarafından şekillenmektedir. İster dışsal etkilere cevap niteliğinde isterse de tümüyle içsel olsun, deneyimin anbean tüm dizinleri ondan önce gerçekleşmiş olan dizinlerden doğmakta ve kendi temelini oluşturan düzen tarafından şekillendirilmiş olan kimi bağlantı ve sınırların global yapısı tarafından mümkün kılınmakta ve sınırlandırılmaktadır(Husserl 1913). Bu bağlamda bilinç kendi kendini yaratan ve organize eden (autopoietic) bir sistemdir(Varela and Maturana 1980).

Bilinçli bir zihinsel fail olarak ben, odamı incelemek, onun zihinsel bir görüntüsünü oluşturmak, hafızam aracılığıyla yeni bir restoran yemeğini ve onun barındırdığı tüm tat ve kokuları gözden geçirmek, kompleks bir problem hakkında akıl yürütmek, bir market alışverişi planı yapmak ve markete gittiğinde de o planı yerine getirmek gibi pek çok eylemi yapabilirim. Bu eylemlerin tümü günlük sıradan eylemler olsa da, bunların tümü önceden gerçekleştirilmiş olan deneyimlerin yönelimsel niteliklerinin ve birbiriyle bağlantılı olan içeriklerinin üstü kapalı pratik bir anlayışı ortaya koyacak şekilde yeniden üretilmesini gerektirir(Van Gulick 2000).Bilinç dinamik bir süreçtir, bu sebepten ötürü “Ne?” sorununa verilecek olan cevap sadece statik ve anlık niteliklerden fazlasını barındırmalıdır. Özellikle bilincin zamansal dinamiklerine ve bilincin kendini dönüştürmeye yönelik akışlarının ve bulundukları dünyayla yakın ilişki içerisinde bulunan autopoietic sistemler olarak bilinçli zihinlerin organize kontrolleri içerisinde bulunan, onun yönelimsel uyumluluğunu ve semantik öz-kavrayışını nasıl yansıttığına yönelik açıklamaları olmalıdır. Kapsamlı ve tanımlayıcı bir bilinç açıklaması, sadece bu 7 özelliğe cevap vermekle kalmamalıdır. Fakat bu 7 soruya doyurucu cevaplar verebilmek “Bilinç Nedir?” sorusunu cevaplama konusunda ciddi yol almamızı sağlayacaktır.

5. Açıklayıcı Soru: Bilinç nasıl var olabiliyor?

“Nasıl” sorusu tanımlamadan ziyade açıklamaya odaklanan bir sorudur. Bilincin temel statüsü ve doğadaki yerinin ne olduğu problemleriyle ilgilenir. Bilinç kendi başına gerçekliğin temel özelliklerinden biri midir, yoksa varlığı fiziksel, biyolojik, nöral, bilgisayımsal vb. kimi bilinçsiz yapıların varlığına mı bağlıdır? Eğer cevap ikincisiyse, söz konusu bilinçsiz varlıklar nasıl bilince sahip olabilirler veya bilincin ortaya çıkmasına sebep olabilirler? Daha basit bir tabirle, bilinçsiz olan yapılardan bilinçli bir yapı elde etmeyi nasıl başarabiliriz?

5.1 Açıklamaya yönelik Girişimlerin çeşitliliği

“Nasıl” sorusu aslında tek bir soru değildir, bir çok spesifik sorunun bir toplamıdır(Van Gulick 1995). Bu sorulardan her birisi bilincin farklı bir yönünü açıklamaya çalışmaktadır, fakat bu yaklaşımların tümü açıklamaya çalıştıkları spesifik konu, getirdikleri açıklamalar üzerindeki kısıtlar ve başarılı bir açıklamanın ne olacağı konusunda belirledikleri kriterler üzerinden birbirlerinden ayrılırlar. Örneğin, Erişim Bilincine yönelik, bilgisayımsal bir modeldeki gerekli erişim ilişkilerini taklit ederek bilgisayımsal bir açıklama getirip getiremeyeceğimiz üzerine bir soru sorulabilir. Veya bilinçli bir varlığın beyin süreçleriyle ilgili nöral özelliklerin tümünün açıklanmasından yola çıkarak söz konusu varlığın zihninin fenomenal veya niteliksel özelliklerinin çıkarsanıp çıkarsanamayacağına ilişkin bir soru sorulabilir. Bunları tümü “Nasıl?” sorularıdır, fakat bunlar farklı konuları açıklamaya yönelik sorulardır, dolayısıyla bu sorulara verilen cevaplar da farklı olacaktır (Lycan 1996). Tüm “Nasıl?” sorularını listelemek pek elverişli olmayabilir, fakat bazı temel seçeneklerden bahsetmek mümkündür.

Explananda(Açıklanmaya çalışılan konular): Mümkün explanandalar yukarıda açıklanmış olan pek çok farklı durum ve varlık bilincini içerebileceği gibi, “Ne” sorusuna verilen bilincin 7 temel özelliğini de içerebilir. Bu iki türdeki explanandalar birbiriyle kesişmektedir. Örneğin, Fenomenal Bilincin veya Erişim Bilincinin dinamik yönünün nasıl açıklanabileceğine dair bir soru sorulabilir. Veya Nitliksel ya da Meta-Zihinsel Bilincin öznel yönünün nasıl açıklanabileceğine ilişkin bir soru sorulabilir. Her özellik her bilinç türünde bulunmayabilir, ama bu özelliklerin her biri birden çok bilinç türünde vardır. Birinin, belirli bir bilinç türüyle ilişkili olarak bir özelliğe getirdiği açıklama, başka bir bilinç türüyle ilişkili olarak aynı özelliğe dair getirdiği açıklamayla uyuşmayabilir.

Explanans(Getirilen Açıklamalar): Mümkün açıklamalar da son derece çeşitlidir. En geniş formuyla “Nasıl” sorusu, bilinçsiz türlerin nasıl olup ta herhangi türdeki bir bilinci ortaya çıkarabileceğidir, fakat bu genel sorudan yola çıkarak çok daha spesifik pek çok soru elde edebilmek mümkündür. Örneğin biri, nöral süreçlerin, biyolojik yapıların, fiziksel mekanizmaların, fonksiyonel veya teleofonksiyonel ilişkilerin, bilgisayımsal örgütlenmelerin, hatta ve hatta bilinçsiz zihinsel durumların nasıl olupta bilincin herhangi bir özelliğini ortaya çıkarabildiğini sorabilir. Açıklamanın ne kadar başarılı olduğu da hangi sorunun sorulduğuna göre değişecektir. Genel anlamda, getirilen açıklamalar ne kadar basit ve sınırlı ise, söz konusu açıklamanın bilincin nasıl üretildiği sorusunu açıklaması da o denli zordur(Van Gulick 1995).

Açıklama Kriterleri: 3’ncü kilit parametre ise bir kişinin başarı kriterini nasıl tanımladığıdır. Örneğin birisi, explanandum’un explanans’dan a priori olarak çıkarsanabiliyor olmasının başarılı bir açıklama için gerekli olduğunu söyleyebilir(her ne kadar bu koşulun bilinci açıklamak için bir yeter koşul mu yoksa gerek koşul mu olduğu tartışmalı olsa da(Jackson 1993)). Bu yaklaşıma göre bir açıklamanın yeterliliği, çıkarsamanın yapıldığı öncüllerin doğasına bağlıdır. Mantığın bir gerekliliği olarak, bu iddiada bulunan birisinin bilinçle ilgili önermeleri veya cümleleri, onunla ilgili olmayanlara bağlayacak kimi birleştirici ilkelere ihtiyacı vardır. Eğer birinin öncülleri fiziksel veya nöral olguları içeriyorsa, bu kişinin bu olguların bilinç ile ilgili olgularla bağlantısını kurabileceği birleştirici ilkelere ihtiyacı vardır(Kim 1998). Basit bağlantılar, ister mantıksal yasalar ister açıkça doğrulanmış korelasyonlar olsunlar, mantıksal açıdan bakıldığından bilinçle ilgili kim çıkarımlar yapmak için elverişli bir bağlantı olabilir. Fakat yine de bu tür bağlantılar, büyük ihtimalle neden veya nasıl böyle bağlantıların varolduğunu açıklayamayacak, dolayısıyla da bilincin nasıl varolduğunu açıklama konusunda yetersiz kalacaktır(Levine 1983, 1993, McGinn 1991).

Bu durumda birisi haklı olarak, neden söz konusu bağlantıların var olduğunun anlaşılması konusunda daha fazla açıklama talebinde bulunabilir. Alışıldık tarzda, makro özellikleri mikro yapılar üzerinden açıklamaya yönelik iki aşamalı bir model zaten önerilmiştir. İlk aşamada, fonksiyonel durumlar cinsinden makro nitelikler analiz edilir, sonrasında da kendi boyutlarının kurallarına uyan mikro yapıların  mantık yasaları gereği söz konusu fonskiyonel durumların ortaya çıkmasını garanti etmek açısından yeterli olduğu gösterilir (Armstrong 1968, Lewis 1972).

20o derece sıcaklıkta bir araya gelmiş H2O moleküllerinin mikro özellikleri, oluşturdukları suyun akışkanlık özelliği göstermesi için gereken koşulları sağlamaktadır. Dahası, bu model mikro özelliklerin akışkanlığı nasıl ürettiği konusunu da anlaşılır kılmaktadır. Bilincin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya yönelik yetkin bir açıklamanın da benzer bir iki aşamalı yapıya sahip olması gerekiyor gibi görünmektedir. Bu olmaksızın, a priori çıkarsanabilir olma durumu açıklayıcılık açısından yeterli görünmemektedir(her ne kadar bu tarz bir iki aşamalı modelin gerekliliği de tartışmalı olsa da(Block ve Stalnaker 1999, Chalmers ve Jackson 2001)).

5.2 Açıklayıcı Boşluk

Günümüzde yaşamakta olduğumuz uygun ve anlaşılır bir bağlantı bulamama durumu, Joseph Levine(1983) tarafından bir tür Açıklayıcı Boşluğun , yani bilincin nasıl bilinçsiz, özellikle de fiziksel olan daha temel bir yapıya bağlı olabileceği konusundaki anlayışımızın yetersizliğinin göstergesidir. Bu Açıklayıcı Boşluk iddiasının birbirinden son derece farklı güçteki pek çok formu vardır.

En zayıf formuyla bu önerme, mevcut açıklayıcı girişimlerimizin belli sınırları olduğuna, mevcut teorilerimiz ve modellerimizin aracılığıyla anlaşılabilir bağlantılar kuramadığımıza işaret eder. Bu iddianın daha güçlü bir formu ise, insan olarak kapasitemizin (insanın bilişsel sınırlarının) bu boşluğu dolduracak bir kuram geliştirme hususunda asla yeterli olmayacağını söyler. Biz ve bilişsel açıdan bizim gibi olan varlıklar için, bu konu bir gizem olarak kalacaktır (McGinn 1991). Colin McGinn (1995), özü itibariyle uzamsal bir doğaya sahip olan algısal konspetlerimiz ve onlardan yola çıkarak çıkarsadığımız bilimsel konseptlerimizle birlikte, bizim psikofiziksel bağlantıların doğasını anlamaya uygun varlıklar olmadığımızı iddia etmiştir. Bu konudaki bağlantılarla ilgili gerçekler bizim bilişsel olarak ulaşımımıza kapalıdır(tıpkı çarpım ve karekök ile ilgili gerçeklerin armadillolara kapalı olduğu gibi). Bu tür gerçekler bilişsel repertuarımızda yer almazlar. Bu iddianın da daha güçlüsü olan diğer bir form ise, bizim bilişsel  yapımız üzerindeki sınırlamaları da ortadan kaldırır ve hiçbir bilişsel fail tarafından söz konusu boşluğun doldurulamayacağını söyler.   

Boşluk iddiasını öne sürenlerin de kendi aralarında, varsaydıkları epistemik limitlerden çıkarttıkları metafiziksel sonuçların(eğer herhangi bir metafiziksel sonuç çıkıyorsa) ne olacağı konusunda anlaşmazlıkları mevcuttur. Örneğin Levine, bu iddiasından anti-fizikalist ontolojik sonuçlar çıkarma konusunda isteksizdir(Levine 1993, 2001). Öte yandan, bazı neo-düalist düşünürler, söz konusu boşluğun varlığını fizikalizmi reddetmek için kullanmaya çalışmaktadır(Foster 1996, Chalmers 1996). Epistemolojik öncül ne kadar güçlüyse, metafiziksel sonuçlar çıkarabilme umudu da o kadar fazladır. Bu sebepten ötürü, düalist çıkarımlar genelde söz konusu boşluğun prensipte bile kapatılmasının imkansız olduğu şeklindeki varsayımdan destek almaktadır.

Eğer birisi bilincin asla anlaşılabilir bir şekilde fiziksel bir şey tarafından meydana geldiğinin açıklanamayacağına ilişkin a priori bir temel bulursa, bu durumun gerçekten de bu şekilde gerçekleşmediğini iddia etmek için sağlam bir temel bulunabildiği anlamına gelmez.(Chalmers 1996) Ne var ki, böyle bir epistemik iddianın gücü, metafiziksel sonucun doğruluğunu farz etmeyi kolaylaştırmaktadır. Yine de fizikalizmi reddetmek için prensipte güçlü bir boşluk iddiasında bulunmak isteyenler, iddialarını desteklemek için farklı dayanaklar bulmak zorundadırlar. Bazıları bu noktada iddialarını desteklemek için düşünülebilirlik argümanlarına başvurmaktadırlar(Moleküler anlamda bilinçli insanlarla tümüyle aynı olan fakat fenomenal bilinçten mahrum olan zombilerin düşünülebilirliğiyle ilgili argüman gibi (Campbell 1970, Kirk 1974, Chalmers 1996)). Bu konudaki diğer bir argüman ise, bilincin (sahip olduğu öne sürülen) fonksiyonel olmayan doğası ve bu doğasının, kompleks özellikleri (genetik baskınlık gibi) fiziksel olarak gerçekleşen fonksiyonel durumlar olarak ele alan standart bilimsel metoda karşı olan direncinden destek almaya çalışmaktadır(Block 1980a, Chalmers 1996). Bu tarzdaki argümanlar anti-fizikselci soruya yalvarmaktan kaçınmaktadırlar, fakat bu iddialar da son derece tartışmalı olan ve bireyin fizikalizmle ilgili görüşlerinden tümüyle bağımsız olmayan kimi iddialara ve sezgilere dayanmaktadırlar. Bu konudaki tartışmalar hala devam etmektedir(Chalmers 1996).

Mevcut durumda söz konusu boşluğu kapatacak durumda olmayışımız sezgilerimiz üzerinde de bu boşluğun hiç kapatılamayacağı şeklinde bir baskı oluşturuyor olabilir, fakat bu durum basitçe gerçekten de prensipte kapatılması mümkün olmayan bir boşluk olmasının değil, mevcut kuramsallaştırma düzeyimizin kimi limitleri olduğunun bir göstergesi de olabilir(Dennett 1991). Dahası, kimi fizikalistler açıklayıcı boşlukların bulunmasının normal olduğunu ve hatta bu durumun ontolojik fizikalizmin kimi mantıklı versiyonlarının gerektirdiği bir durum olduğunu iddia etmektedirler. Örneğin bu yaklaşımı savunanlardan bazıları insanı fiziksel olarak gerçekleşmiş kendi evrimsel geçmişinden ve yerleşik bağlamsal anlama biçiminden kaynaklı özsel sınırlara sahip bilişsel sistemler bütünü olarak görmektedirler(Van Gulick 1985, 2003; McGinn 1991, Papineau 1995, 2002). Bu yaklaşıma göre, açıklayıcı boşluğun varlığı fizikalizmi reddetmekten ziyade, onu doğrulamaktadır. Bu konu üzerine tartışmalar ve yaşanan anlaşmazlıklar devam etmektedir.

5.3 İndirgemeci ve İndirgemeci Olmayan Açıklamalar

Anlaşılabilir bir bağlantıya duyulan ihtiyacın gösterdiği üzere, a priori indirgenebilirlik ne kendi başına başarılı bir açıklama için yeterlidir(Kim 1980), ne de açık bir şekilde gereklidir. Çok daha basit bir mantıksal bağlantı pek çok farklı açıklayıcı bağlamda yeterli olabilir. Bazen kendimizi tatmin etmek için, bir türdeki gerçeklerin nasıl diğer bir türdekilere bağlı olduğu üzerine konuşmaya meyilliyizdir, fakat gerçekte her ne kadar birincisine ilişkin gerçekleri ikincisine ilişkin gerçeklerden direkt olarak çıkarsayamasakta, ikincisi gerçekten de birincisine sebep olmaktadır.

Katı kuramlararası çıkarsama, Mantıksal ampiristlerin bilimin birliği yaklaşımları bağlamında indirgeyici bir norm olarak ele alınmıştır(Putnam and Oppenheim 1958), fakat daha yakın zamanda, pek çok farklı bilim dalı arasında daha zayıf ve indirgemeci olmayan ilişkileri öngören bir yaklaşım destek görmüştür. Özellikle, indirgemeci olmayan fizikalistlerin iddia etmiş olduğu “Özel Bilimlerin Otonomisi” (Fodor 1974) yaklaşımına göre, içinde yaşadığımız dünyayı anlamak için pek çok farklı kavramsal ve anlatımsal sistem gerekmektedir. Bu sistemler katı bir şekilde birbirlerine çevrilebilen veya ara düzeysel ilişkilere ilişkin eski çıkarımsal paradigmanın gerektirdiği gibi  birbirleriyle sıkı bir şekilde benzer yapıda olmak zorunda değillerdir(Putnam 1975). İktisat genellikle bu duruma örnek olarak verilir(Fodor 1974, Searle 1992). İktisadi gerçekler, altlarında yatan fiziksel süreçler sonucunda gerçekleşiyor olabilirler, fakat hiç kimse ilgili iktisadi gerçekleri, onların temelinde yatan fiziksel yapıların detaylı bir tanımından çıkarsayabileceğimizi, veya İktisadın kavram ve söz dağarcığıyla fiziksel bilimlerdeki arasında sıkı bir benzerlik olması gerektiğini iddia etmez. Yine de, karşılaşıyor olduğumuz söz konusu çıkarım yapamama sorunu ontolojik bir şüpheye sebep olmaz; örneğin “para – madde problemi” diye bir problem yoktur. Tek ihtiyacımız olan şey iktisadi nitelik ve ilişkilerin altlarında nasıl fiziksel nitelik ve ilişkilerin yattığına dair çıkarımsal anlayışınkinden daha zayıf ve daha genel anlayışlar geliştirmektir. Dolayısıyla birisi, “Nasıl” sorusunu yorumlamak ve bilinçsiz nesnelerin nasıl bilince sebep olabildiğini açıklama noktasında, çıkarımsal anlayışınkine benzer farklı bir kriter belirlemeyi tercih edebilir.  Fakat, bazı eleştirmenler(örneğin Kim(1987), hem indirgemeci olmayan hem de fizikalist olmaya çalışan görüşlerin uygun oluşuna yönelik ciddi meydan okumalarda bulunmuşlardır. Fakat bu meydan okumalara da söz konusu görüşlerin destekçileri tarafından cevaplar verilmiştir(Van Gulick 1993).

Kimi diğer düşünürler ise sahip olduğumuz objektif ve sübjektif anlama biçimlerimizin farklılıklarından ötürü, bilincin fiziksel terimlerle açıklanamayacağını iddia etmektedirler. Thomas Nagel’ın(1974) meşhur argümanında da belirttiği üzere, bir yarasanın deneyiminin fenomenolojisini anlama noktasında gerçek anlamda kaçınılmaz pek çok sınırımız vardır. Bunun sebebi ise, bir yarasanın yankıyla yön belirleme yoluyla kendi dünyasını deneyimlemesi durumunu karakterize eden deneyimsel perspektifi empatik olarak anlayamamamızdır. Bu noktada, doğa bilimleri bize ne kadar üçüncü-kişi perspektifinden dışsal, objektif veri sağlarsa sağlasın, hiçbiri yarasanın kendi içsel, birinci-şahıs pespektifinden yaşadığı deneyimi anlamamız için yeterli olmayacaktır.

5.4 Açıklayıcı Başarının Olasılığı

Dolayısıyla “Nasıl” sorusu, bilincin hangi spesifik türünün veya özelliğinin açıklanmaya çalışıldığına, getirilen açıklamalar üzerindeki kısıtlamaların ne olduğuna ve açıklayıcı bir başarının hangi kriterlere göre belirleneceğine bağlı olarak pek çok farklı alt soruya ayrılabilir. Bu söz konusu sorulardan bazılarını açıklamak görece daha kolaydır. Bilincin bazı “kolay problemlerine” ilişkin ilerleme kaydedilmiş gibi görünmektedir; örneğin erişim bilincinin dinamiklerini beynin fonksiyonel ve bilgisayımsal düzeniyle açıklanması gibi konularda(Baars 1988). Bazı diğer problemler, özellikle de “zor problem” (Chalmers 1995) daha zor çözülebilir gibi görünmektedir. Zor problem ise kabaca, fenomenal veya “bir şey gibi olmak” türündeki bilincin beynin nöral veya fiziksel süreçleri dolayısıyla nasıl oluşabileceğine ilişkin anlaşılabilir ve tatmin edici bir açıklama bulunması problemidir.

Nasıl sorusunun belli versiyonlarına pozitif cevaplar vermeye yakın gibi görünsek de, diğer bazı sorular hala son derece kafa karıştırıcı görünmektedir. Diğer bir yandan da, her sorunun bir pozitif cevabının olmayabileceğini de akılda tutmak gerekir. Eğer düalizm doğruysa, bilincin en azından bazı formları son derece basit ve temel formlardır. Eğer öyleyse, bilinçsiz yapıların nasıl bilinçli yapıların oluşumuna sebebiyet verebildiği sorusunun bir cevabını bulmak mümkün olmayacaktır, çünkü gerçekte de zaten böyle olmamaktadır.

Bir kişinin bilincin açıklanmasının olasılığına ilişkin görüşü temelde o kişinin kendi perspektifine bağlıdır. Optimist fizikalistler mevcut açıklayıcı boşlukları henüz araştırmaya çok yeni başlamış olmanın bir sonucu olarak görecek ve çok uzak olmayan bir gelecek bu boşlukların kapatılacağını düşünecektir(Dennett 1991, Searle 1992, P. M.Churchland 1995). Düalistler içinse, gördüğümüz açıklayıcı boşluklar fizikalist programın çöküşünün kanıtıdır ve bilinç gerçekliğin temel bileşenlerinden biri olarak kabul edilmelidir(Robinson 1982, Foster 1989, 1996, Chalmers 1996). Burada asıl önemli olan kişinin nerede durduğudur ve bilinci açıklamaya yönelik proje, onun statüsünün ne olduğunu ve açıklayıcı başarının ölçütünün ne olacağına dair tartışmalarla birlikte devam edecektir.

6. Fonksiyonel soru: Neden Bilinç var?

Fonksiyonel soru, veya “Neden” sorusu, bilincin rolü ve değeri üzerine, yani indirekt olarak kökeni üzerine bir sorudur. Bilincin bir fonksiyonu var mıdır, var ise nedir? Bilinç, ona sahip olan sistemlerin işleyişi üzerinde herhangi bir etkiye sahip midir, eğer öyleyse nasıl ve neden bu etkiye sahiptir?  Eğer bilinç biyolojik sistemlerin kompleks bir özelliği ise, onun adaptif değeri evrimsel kökeniyle ilgili olacaktır. Ve tabii ki de, bilincin şu andaki fonksiyonunun(eğer bir fonksiyonu var ise), ilk ortaya çıktığı zamanki fonksiyonuyla aynı olmaması gerekir. Adaptif fonksiyonlar biyolojik süreçte değişebilir. Bilincin değerine ilişkin soruların en az iki farklı açıdan ahlaki bir boyutu da vardır. Bir organizmanın ahlaki durumunu değerlendirirken, bu durumun en azından belirli ölçüde o organizmanın doğası ve bilinç durumu tarafından belirlendiğini düşünmeye eğilimliyizdir. Bunun yanı sıra bilinçli durumların, özellikle de bilinçli afektif/duygusal durumların (haz va acı gibi), ahlaki bir teorinin altında yatan pek çok değer üzerinde önemli bir rolü olduğu açıktır(Singer 1975). “Ne” ve “Nasıl” sorularında olduğu gibi, “Neden” sorusu da, daha spesifik pek çok soruya bölünebilecek genel bir problem üzerine sorulmuş bir sorudur. Bilincin pek çok farklı türü (ör.erişim, fenomenal, meta-zihinsel bilinç) olduğu sürece -ki böyle farklı bilinç türleri olup olmadığı da hala tartışmalıdır- bu spesifik bilinç türleri büyük ihtimalle sahip oldukları spesifik rol ve değerler açısından da farklılık gösterecektir. Bu yüzden “Neden” sorusunun muhtemelen tek ve bütünleşik bir cevabı yoktur.

6.1 Bilincin Nedensel Statüsü

Neden sorusunun her versiyonu için sorulabilecek belki de en temel soru, ilgili türdeki bilincin herhangi bir nedensel etkisinin olup olamayacağıdır. Eğer bilincin hiçbir etkisi yoksa ve nedensel açıdan hiçbir fark yaratmıyorsa, o zaman bilinç ona sahip olan sistem ve organizmalar üzerinde hiçbir önemli rol oynamıyor demektir. Dolayısıyla, daha en baştan bilincin değeriyle ilgili pek çok sorunun altı oyulmuş olur. Epifenomenal alakasızlık iddiasının oluşturduğu tehditte hemen olası bir seçenek değilmiş gibi değerlendirilerek def edilemez, çünkü son dönemlere ait literatüre bakarsak bilincin kimi formlarının ciddi anlamda nedensel bir statüden yoksun olduğu iddia edilmektedir(bkz. “Epifenomenalizm” başlığı). Bilincin nedensel etkisiyle ilgili bu tarz endişeler özellikle qualia ve niteliksel bilinç bağlamında ortaya çıkmıştır(Huxley 1874, Jackson 1982, Chalmers 1996), fakat benzer meydan okumalar meta-zihinsel bilinç gibi bilincin diğer formlarına karşı da öne sürülmüştür(Velmans 1991).

Bu türdeki iddiaları desteklemek için hem metafiziksel hem de empirik argümanlar üretilmiştir. İlkine ilişkin üretilen argümanlar arasında zombilerin hayal edilebilirliği ve mantıksal açıdan mümkünlüğüne ilişkin sezgilerimize dayanan meşhur argüman bulunmaktadır. Burada zombiden kastedilen davranış, fonksiyonel organizasyon ve fiziksel yapı olarak bizimle tümüyle aynı olan fakat qualia veya niteliksel bilinçten mahrum olan varlıklardır. Bazı düşünürler(Kirk 1970, Chalmers 1996) bu tarz varlıkların bizim dünyamızla tümüyle aynı fiziksel yasalara sahip bir dünyada mümkün olduğunu iddia ederken, kimi diğer düşünürler ise bu görüşü reddetmektedir(Dennett 1991, Levine 2001). Eğer zombiler söz konusu dünyalarda mümkünse, o zaman bu demektir ki bizim dünyamızda dahi, qualia bizim davranışlarımızı oluşturan fiziksel olayların üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Eğer bu olaylar qualia olsa da olmasa da aynı şekilde gerçekleşecek ise, o zaman qualia en azından fiziksel dünyada gerçekleşen olaylar açısından etkisiz veya epifenomenal gibi görünmektedir.  Fakat bu tarz argümanlar ve üzerine kurulu oldukları zombi varsayımı son derece tartışmalıdır ve ne kadar sağlam bir düşünce deneyi olduğu üzerinde herhangi bir görüş birliği yoktur(Searle 1992, Yablo 1998, Balog 1999).

David Chalmers.

Empirik diyebileceğimiz türdeki argümanlar ise meta-zihinsel bilincin nedensel statüsüne, en azından onun varlığının bir kişinin zihinsel durumunu bildirebilme becerisi yönünden ölçülebilir bir şey olduğu yönündeki görüşe karşı çıkmaktadır. Bilimsel kanıtların, ne bu tarz bir bilince sahip olmanın hiçbir zihinsel yetenek için gerekli olduğunu, ne de bu tarz bir bilincin nedeni olduğu iddia edilen zihinsel süreçlere sebep olabilecek kadar erken geçekleşmediğini gösterdiği iddia edilmektedir (Velmans 1991). Bu iddialarda bulunanlara göre, bilinç gerektirdiği iddia edilen söz konusu zihinsel yetenekler, gerektirdikleri öne sürülen öz-farkındalık olmadan da bilinçsiz olarak gerçekleşebilirler. Dahası, bilinçli öz-farkındalık olsa bile, bu öz farkındalık söz konusu eylemin sebebi olabilmek için fazla geç gerçekleşmektedir, öyle ki söz konusu eylemlerin nedeni yerine sonucu olmaları veya en iyi ihtimalle her ikisinin de paylaştığı bir önceki nedenin ortak etkileri olmaları daha olasıdır(Libet 1985). Bu argümanlara göre öz-farkındalık veya meta-zihinsel bilinç, bir tür başlatıcı neden olmaktansa daha çok bir tür psikolojik artçıl-etkidir(tıpkı bilgisayarın cevabını ve bu cevabın ekranda gösterimini sağlayan asıl işlemci faaliyetlerinden sonra alınan çıktı veya veya ekranda meydana gelen gösterim gibi.)

Benjamin Libet.

Tekrardan bu argümanlar da tartışmalıdır, ve hem söz konusu veriler hem de bu verilerin yorumlanmasına ilişkin pek çok itiraz vardır(bkz. Flanagan 1992, Velmans 1991). Her ne kadar empirik argümanların, tıpkı zombi argümanının yaptığı gibi, bizi bilincin bazı formlarının nedensellik açısından normalde varsaydığımızdan daha az etkili olabileceği konusunda düşünmeye sevk etmesi gerekse de, pek çok kuramcı empirik verilerin de gerçek anlamda bilincin nedensel statüsü için bir tehdit oluşturmadığını düşünmektedirler.

Eğer epifenomenalistler yanılıyorsa ve bilinç (pek çok farklı formuyla) nedensel etkiye sahipse, o zaman bilinç ne gibi etkilere sahip ve bilincin olması ne gibi farklar yaratıyor? İlgili türdeki bilince sahip zihinsel süreçler, bilince sahip olmayanlardan ne gibi yönleriyle farklı? Bilinç ne gibi bir işlevsel rol oynuyor olabilir. Sıradaki 6 bölüm (6.2 – 6.7) bu soruya verilmiş en genel cevapları tartışıyor. Her ne kadar pek çok fonksiyon birbiriyle kesişse de, her bir fonksyion birbirinden ayrı fonksiyonlardır ve benzer şekilde ilişkili oldukları bilinç türleri açısından da birbirlerinden ayrılmaktadırlar.

6.2 Esnek Kontrol

Yüksek düzeyde esneklik ve karmaşıklaşmış kontrol. Bilinçli zihinsel süreçler son derece yüksek bir esnekliğe ve adaptif kontrol formlarına sahipmiş gibi görünmektedir. Her ne kadar bilinçsiz otomatik süreçler son derece etkili ve hızlı olsa da, bilinçli öz-farkındalık içeren süreçlere nazaran bu süreçler çok daha sabit ve önceden belirlenmiş bir şekilde işlemektedirler (Anderson 1983). Bu yüzden bilinçli farkındalık, özellikle birisi yeni bir durumla ve daha önce karşılaşılmamış bir sorunla veya taleple karşılaştığında önem kazanmaktadır (Penfield 1975, Armstrong 1981).

Beceri edinmeye yönelik standart yaklaşımlar, öğrenimin ilk aşamalarındaki bilinçli farkındalığın önemi üzerinde durmaktadırlar. Bu aşamadaki bilinçli farkındalık, aşamalı olarak daha az dikkat ve bilinçli yönetim gerektiren aşamalara geçişi sağlayacaktır(Schneider and Shiffrin 1977). Bilinçli işleme, temel birimlerden özel olarak uygun hale getirilmiş rutinlerin inşasına veya derlenmesine olarak sağlamakta olduğu gibi, aynı zamanda söz konusu rutinlerin yerine getirilmesi hususunda bilinçli bir kontrol sağlanmasını da sağlar. 

Esneklik ile sürat arasında alışılmış olunan bir tür ödünleşim vardır, bilinçli süreçler sahip oldukları kişiselleştirilmiş çok yönlülüğün bedelini, hızlı ve otomatik bilinçsiz zihinsel aktivitelerin aksine yavaş ve çaba isteyen süreçler olarak ödemişlerdir (Anderson 1983). Söz konusu esnekliğe ilişkin yükseliş, ileri düzey öz-farkındalığa bağlı süreçleri kontrol etmeye yönelik gelişmiş kabiliyetinden dolayı, en yakından meta-zihinsel ve üstel-düzey bilinç formlarıyla ilişkili görünmektedir. Fakat, esneklik ve karmaşık kontrol durumları fenomenal ve erişim bilinciyle de ilişkili olabilir.

6.3 Sosyal Kordinasyon

Gelişmiş sosyal-kordinasyon kapasitesi. Meta-zihinsel bilinç sadece öz-farkındalığa ilişkin bir artışı değil, aynı zamanda zihne sahip öteki varlıkların, özellikle de aynı sosyal gruba ait varlıkların zihinsel durumlarını anlamaya yönelik gelişmiş bir anlama becerisi de içerebilir(Humphreys 1982). Meta – zihinsel anlamda bilinçli olan varlıkların sadece inançları, güdüleri, algıları ve yönelimleri yoktur, ayrıca bu tarz durumlara sahip olmanın ne olduğunu bilirler ve hem kendilerinin hem de bu tarz durumlara sahip olan diğer varlıkların bu durumlara sahip olduğunun farkındadırlar.Bu karşılıklı olarak birbirlerinin zihinleriyle ilgili paylaşılan bilgilerin artması, söz konusu organizmaların çok daha gelişmiş ve adaptif yollarla birbirleriyle etkileşime girmesini, iletişim kurmasını ve işbirliği yapmasını sağlamaktadır. Her ne kadar meta-zihinsel bilinç bu tarz sosyal açıdan koordine edici bir rolle en ilişkili olan bilinç türü gibi görünse de, bilinç akışıyla alakalı olan öyküleyici bilinci de, bir kişinin sosyal aktivititelerinden kaynaklanan, kendi durumuyla ilgili açıklayıcı becerileri içerdiği için, açıkça sosyal açıdan koordine edici bir rolle ilişkilidir.

6.4 Bütünleşik Temsil

 Gerçeğin daha birleşik ve yoğun ölçüde bütünleşik temsili. Bilinçli deneyimler bize uzay zamanda bağımsız olarak varolan bir nesneler dünyasını sunar. Bu objeler bize, sahip olduğumuz arkaplan bilgisi, hafıza ve pek çok duyusal kanaldan gelen verilerin entegrasyonunu içeren çok yönlü bir biçimde sunulur. Bilinçli deneyimler bize izole nitelikler ve özellikler değil, sürüp gitmekte olan bağımsız bir dünyadaki nesne ve olayları sunarlar. Bunu, kolektif olarak bir nesneler dünyasının anlamlı yapısını oluşturan ilişkiler ve bağlantılar ağının deneyimsel organizasyonu ve dinamiklerini bütünleştirerek yaparlar(Kant 1787, Husserl 1913, Campbell 1997). Tabii ki de, tüm duyusal bilgilerin davranışlar üzerinde adaptif bir etkisi olması için deneyimlenmesi gerekmemektedir. Adaptif ve deneyimsel olmayan duyusal-motor bağlantılar hem basit organizmalarda, hem de daha kompleks organizmaların daha direkt ve dönüşümsel süreçlerinde görülebilir. Fakat bir deneyim sunulduğu anda, gerçekliğin daha birleşik ve bütünleşik bir temsilini sunarlar- daha fazla yanıt verme seçeneğine olanak veren bir sunuma – (Lorenz 1977). Örneğin, duyusal girdi kanalları basit bir şekilde hareketle veya beslenme veya avlarını yakalama gibi az sayıdaki sabit mekanizmayla bağlantılı olan bir organizmada bir alanın temsilini düşünün. Sonra da onu, mekânsal enformasyonunu çevresinde esnek yön bulma ve sahip olabileceği çevreyle ilgili tüm hedefler için kullanabilen bir canlınınkiyle(örn. Ofisini veya mutfağını görsel olarak tarayan bir insan) kıyaslayın(Gallistel 1990).

Yukarıda bahsedilenlerden ikincisindeki temsil, bilinçli deneyimle ilişkili olan bütünleşik bir sunum sayesinde mümkün hale gelmektedir. Deneyimlenen alanın birliği nesnel bir dünyaya ilişkin bilinçli farkındalığımızın bütünleşikliğiyle alakalı örneklerden sadece biridir(bkz. “Bilincin Birliği” başlığı.)

Bilincin bu bütünleştirici rolü ve değeri en direkt olarak erişim bilinciyle ilişkilidir, fakat yine açık bir şekilde deneyimin fenomenal ve yönelimsel yapısıyla da açıkça bir ilişkisi vardır. Hatta qualia’nın birleşik bir alan veya manzaradaki bütünleşik nesneleri deneyimlememiz noktasında son derece önemli bir rolü olmasından ötürü, söz konusu bütünleştirici rol niteliksel bilinç ile de direkt olarak ilişkilidir. Yine aynı konsept, “Ne” sorusuna bir cevap olarak geliştirilmiş olan deneyimin şeffaflığı yaklaşımıyla da – özellikle de semantik şeffaflıkla- yakından ilişkilidir(Van Gulick 1993). Bilginin entegrasyonu son zamanda ortaya çıkmış olan bilince ilişkin pek çok nörobilişsel teoride – özellikle  Global Çalışma Alanı Teorisinde( bkz. bölüm 9.5) ve Giulio Tononi’nin Entegre Edilmiş Enformasyon Teorisinde (bkz. Bölüm 9.6) – önemli rol oynamaktadır.

6.5 Bilgiye Erişim

Daha global bir bilgiye ulaşım. Bilinçli zihinsel durumlarda taşınan bilgi pek çok zihinsel alt sistem tarafından kullanılabilir ve pek çok potansiyel durum ve eylemle karşılaşıldığında da başvurulabilirdir (Baars 1988). Bilinçsiz bilgi ise belirli zihinsel modüller arasında kapsüllenmiş vaziyette bulunmaya ve sadece söz konusu alt sistemin faaliyetleriyle bağlantılı durumlarda başvurulabilir olmaya daha meyillidir(Fodor 1983). Bir bilgiyi bilinçli yapmak temelde onun etki edebileceği alanı ve adaptif bir şekilde yönlendirebileceği veya şekillendirebileceği içsel ve dışsal davranışların aralığını arttıracaktır. Bir durumun bilinçli sayılabilmesi belli ölçüde Dennett’ın “Serebral Ünlü” dediği duruma, yani onun diğer zihinsel durumlar üzerinde içeriğine uygun bir etki bulundurabilmesine bağlıdır. Bilincin bu yönü en direkt olarak erişim bilinciyle ilişkilidir(Block 1995), fakat meta-zihinsel bilinç ve fenomenal ve niteliksel bilinç formları da makul bir biçimde bilginin artmakta olan erişilebilirliğiyle bağlantılıdır (Armstrong 1981, Tye 1985). Çeşitli bilişsel ve nörobilişsel teoriler erişimi bilinç ve bilinçli bilgi işlemenin temel özelliklerinden biri olarak ele almaktadırlar. Global Çalışma Alanı teorileri, Prinz’in Katılımsal Ara seviye Temsil (KAT) yaklaşımı (Prinz 2012) ve Tononi’nin Entegre Edilmiş Enformasyon Teorisi’nin (EET) tümü bilinçli zihinsel durumları ve süreçleri, en azında belirli ölçüde söz konusu durumun sahip olduğu içeriğe ilişkin sahip olduğumuz erişim olanağı açısından diğer durumlardan ve süreçlerden ayırmaktadırlar(bkz. Bölüm 9.6).

6.6 İrade Özgürlüğü

Yüksek seçim özgürlüğü veya özgür irade. Özgür irade konusu kökeni çok eskilere giden bir felsefi problemdir. Bu problem sadece özgür iradenin var olup olmadığıyla ilgili değildir, ayrıca özgür iradenin ne olduğu ve neye dayanması gerktiğiyle de ilgilidir (Dennett 1984, van Inwagen 1983, Hasker 1999, Wegner 2002). (bkz. “Özgür İrade” başlığı) Özgür irade nosyonu her ne kadar kendi başına bilincin rolüne ışık tutmak için fazla belirsiz ve tartışmalı olsa da, ikisinin birbirine derinden bağlı olduğuna ilişkin sezgisel bir yönelim vardır.

Bilincin bir olasılıklar dünyasına yani içinden seçim yapabileceği veya özgürce davranabileceği bir seçenekler alanına sahip olduğu düşünülür. En azından bilinç, bu tarz bir özgürlük veya otonomi için gerekli bir ön koşul gibi görünmektedir(Hasker 1999). Peki herhangi biri tümüyle bilinçsiz bir zihin halindeyken nasıl iptidai bir özgür seçenek durumuna bağlı özne olarak adledilebilir? Bir kişi onun bilincinde olmadan ve ona şekil verebilecek seçeneklerin farkında olmadan nasıl kendi iradesini belirleyebilir? Bir kişinin kendi eylemlerini seçme özgürlüğü ve kendi doğasını ve geleceğini belirleme becerisinin pek çok farklı varyasyonu ve derecesi olabilir ve pek çok farklı bilinç formu ve bilinç seviyesi de söz konusu farklı türde ve derecedeki özgürlük ve otonomiyle ilişkili olabilir(Dennett 1984, 2003). Özgür iradeyle en ilişkili olan bilinç formu öz farkındalığa verdiği önemden dolayı meta-zihinsel bilinç  formu gibi görünse bile, bilincin hemen her formuyla özgür irade arasında bağlatılar kurmak mümkündür.

6.7 İçsel Motivasyon

İçsel olarak motive edici durumlar. En azından kimi bilinçli durumlar içsel olarak bir tür harekete geçirme kuvvetine sahip gibi görünmektedirler. Özellikle bilincin hazlar ve acılar gibi afektif durumlarının fonksiyonel ve motivasyonel yönleri, söz konusu bilinç durumlarının deneyimsel karakteri açısından içseldir ve ve söz konusu durumların niteliksel ve fenomenal yönlerinden ayrılamaz bir yapıya sahiptirler (her ne kadar son zamanlarda bu görüşe itirazlar yükselmiş olsa da  (Nelkin 1989, Rosenthal 1991)). Bir hazzın atraktif ve pozitif motivasyonel yönü, tıpkı acının normal, patolojik olmayan deneyimlerdeki negatif afektif karakteri gibi, direkt olarak deneyimlenen fenomenal  hissin bir parçası gibi görünmektedir. Acı hissinin ve harekete geçirme gücünün abnormal durumlardaki kapsamının ne olduğu konusunda ciddi tartışmalar vardır ve bazı düşünürler acının bu içsel olarak motive edici yönünü tümüyle reddetmektedirler(Dennett 1991). Fakat, en azından normal vakalarda, acının negatif harekete geçirme gücü deneyim hissinin hemen içerisinde oluşuyor gibi görünmektedir.

Bu durumun nasıl böyle olduğu hala açıklığa kavuşturulabilmiş değildir ve hatta bu içsel ve direk olarak deneyimlenen harekete geçirici kuvvete ilişkin algımız bir illüzyon da olabilir. Fakat eğer gerçek ise, bilincin içinde bulunduğu zihinsel sistem ve süreçlerinde yarattığı en önemli ve evrimsel açıdan en eski yönlerden biri olabilir (Humphreys 1992). Bilincin rolü ve değerine ilişkin pek çok farklı öneri ortaya atılmıştır ve şüphesiz bu altısı olası seçeneklerin tümünü kapsamamaktadır. Fakat, bu 6 iddia yakın zamanda geliştirilmiş olan hipotezler içerisinde en öne çıkanlarıdır ve bilincin bir fark yarattığına inananlar tarafından “Neden” sorusuna verilen bu cevaplar söz konusu araştırma konusunda iyi bir araştırma temeli oluşturmaktadırlar.

6.8 Esas ve Olumsal Roller

Neden sorusu bağlamında bir başka noktanın daha açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bir kişinin temel vakalar ile olumsal vakalar arasında bir ayrım yapması gerekmektedir. İlkinde, bilincin söz konusu rolü yerine getirmesi ilgili anlamda bilinçli olmak anlamına gelirken, ikinci durumda ise söz konusu tipteki bilinç, ilgili rolün gerçekleşebileceği sayısız farklı olasılıktan sadece bir tanesidir(Van Gulick 1993). Örneğin, bir enformasyonu pek çok alt sistemin ve davranışın kullanımı için global olarak ulaşılabilir hale getirmek erişim bağlamında bir yapıyı bilinçli hale getirmektedir. Tam tersine, bilincin niteliksel ve fenomenal formları, objektif realitenin bütüleşik ve yoğun bir entegrasyona sahip bir temsilini içeriyor olsalar bile, bu tarz fonksiyonel karakteristiğe sahip olan fakat niteliksel veya fenomenal bir doğaya sahip olmayan kim yollardan da söz konusu temsillerin üretilmesi söz konusu olabilir.

İşin gerçeği şudur ki, söz konusu karakteristiğe sahip kimi temsili biçimlerinin aynı zamanda niteliksel veya fenomenal niteliklerinin de olması, aslında evrimsel geçmişte atalarımızda söz konusu sistemin tesadüfen bu şekilde gelişmesine bağlı olarak ortaya çıkmış olan olumsal bir gerçek olabilir. Eğer öyleyse söz konusu temsil biçimlerine sahip olmak için fenomenal veya niteliksel bilince sahip olma zorunluluğu yoktur. Her ne kadar fenomenal veya niteliksel bilinçle ilgili bu şekilde düşünmenin doğru bir düşünme yolu olup olmadığı kesin olmasa da, birleşik ve sıkıca entegre olmuş temsile olan bağ, aslında Erişim Bilincinde olduğu gibi içsel ve kurucuymuş gibi görülebilir (Carruthers 2000).  Bu mesele nasıl çözülürse çözülsün, bilincin fonksiyonu ve neden var olduğu açıklanırken, bilincin esas rolleriyle olumsal olarak bu şekilde olan rollerini birbiriyle karıştırmamak gerekir(Chalmers 1996).

7. Bilinç Teorileri

Ne, Nasıl ve Neden sorularına cevap olarak son yıllarda pek çok bilinç teorisi geliştirilmiştir. Fakat, bu teorilerin hepsi aynı konuyla ilgili teoriler değildir. Bu kuramlar sadece hangi bilinç türünü ele aldıkları açısından değil, aynı zamanda teorik hedefleri açısından da birbirinden son derece farklıdırlar. Bilinç kuramları arasındaki en büyük ayrım, bilinci gerçekliğin ontolojik şeması üzerinde konumlandırmaya çalışan genel metafiziksel teoriler ile bilincin doğası, özellikleri ve rolü üzerine odaklanan daha spesifik teoriler arasındadır. İki teori grubu arasındaki sınır biraz bulanık olsa da, pek çok spesifik bilinç teorisi içlerinde daha genel metafiziksel konular üzerine en azından bazı görüşleri içlerinde barındırmaktadır. Yine de, mevcut kuramlar analiz edilirken söz konusu ayrımı akılda tutmak gerekir.

8. Metafiziksel Bilinç Teorileri

Genel Metafiziksel Teoriler zihin-beden probleminin bilinçle alakalı olan versiyonuna cevap vermeye çalışmaktadır; “Fiziksel realiteye göre bilincin ontolojik statüsü nedir?”. Mevcut cevaplar, klasik zihin-beden problemine verilmiş olan cevaplara paralel bir şekilde düalizm ve fizikalizmin temel formlarını içerir.

8.1 Düalist Teoriler

Düalist teoriler bilincin en azından belirli yönlerinin fiziksel gerçekliğin dışında olduğunu iddia ederler, fakat bu yönlerin ne olduğu konusuna gelindiğinde düalizmin pek çok farklı formu birbirinden ayrılmaktadır(bkz. “Düalizm” başlığı) Geleneksel Kartezyen Düalizmi(Descartes 1644) de içine alan töz düalizmi, hem fiziksel olan hem de fiziksel olmayan tözlerin var olduğunu öne sürer. Bu teoriler, fiziksel olmayan zihinlerin varlığını veya içinde bir bilinci barındıran varlıklar olarak “kendilerin” varlığını zorunlu kılarlar. Her ne kadar töz düalizmi günümüzde büyük ölçüde gözden düşmüş olsa da, hala bazı çağdaş savunucuları vardır(Swinburne 1986, Foster 1989, 1996).

Pek çok farklı versiyonu bulunan nitelik düalizmi ise günümüzde çok daha fazla destek görmektedir. Bu teorilere göre, bilinçli/zihinsel nitelikler fiziksel niteliklerle ne özdeştirler, ne de onlara indirgenebilirdirler, fakat yine de fiziksel nitelikleri üreten töz tarafından üretilmektedirler. Bu yönlerinden dolayı  ‘çift veçhe’ teorileri olarak sınıflandırılırlar. Çünkü bu teoriler gerçekliğin belli bir parçasını alıp(organizmalar, beyinler, nöral durumlar veya süreçler) ondan 2 birbirinden ayrı türdeki özelliği ortaya çıkarmaktadırlar; fiziksel olanlar ve bilinçli, fenomenal veya niteliksel olanlar. Çift veçhe teorilerinin veya nitelik düalizmi teorilerinin en az 3 farklı formu vardır. Temel nitelik düalizmi bilinçli zihinsel nitelikleri, elektromanyetik yük gibi temel fiziksel niteliklerle eşit derecede, gerçekliğin temel bir bileşeni olarak kabul eder. Bu nitelikler, nedensel olarak veya yasa benzeri şekillerde, diğer temel niteliklerle (örneğin fiziksel olanlarla) etkileşime girebilirler, fakat zihinsel niteliklerin ne varlığı ontolojik olarak diğer niteliklere bağlıdır, ne de diğer herhangi bir niteliğin bir türevidirler(Chalmers 1996). Belirimci nitelik düalizmine göre ise, bilinçli nitelikler fiziksel temel bileşenlerin kompleks bir organizasyonunun sonucudur, fakat bu zihinsel nitelikler, kendi fiziksel sebeplerinin ötesindedirler ve kendilerini oluşturan sistemin fiziksel doğasından a priori olarak çıkarsanamazlar veya tümüyle fiziksel bir dille açıklanamazlar. Bu tarz belirimci görüşlerin tutarlılığına yönelik pek çok eleştiri getirilmiştir(Kim 1998), fakat pek çok destekçisi de vardır(Hasker 1999).

Nötral monist nitelik düalizmine göre ise, hem bilinçli zihinsel nitelikler hem de fiziksel nitelikler bir şekilde, gerçekliğin ne zihinsel ne de fiziksel olmayan daha temel bir bileşeninin türevidirler veya bu temel bileşene bağlıdırlar(Russell 1927, Strawson 1994). Fakat, eğer Düalizm birbirinden tamamen ayrı 2 temel varlık veya niteliğin olduğunu iddia eden bir görüş olarak ele alınırsa, Nötral monizm nitelik düalizminin bir formu olarak sınıflandırılamaz, çünkü nötral monizm zihinsel ve fiziksel nitelikleri mutlak veya temel olarak görmemektedir.

Panpsişizm, gerçekliğin tüm bileşenlerinin, sahip oldukları fiziksel niteliklerden bağımsız olarak, belirli ölçüde zihinsel, veya en azından proto-zihinsel niteliklere sahip olduğunu iddia eden bir görüş olarak(Nagel 1979) dördüncü Nitelik Düalizmi formu olarak ele alınabilir. Aslında nötral monizm, mikro bileşenlerin proto-zihinsel yönlerinin uygun koşullardaki birleşmesiyle tamamen gelişmiş bir bilinci ortaya çıkarabileceğini savunan panprotopsişizmin (Chalmers 1996) kimi formlarıyla son derece tutarli bir şekilde birleştirilebilir(bkz. “Panpsişizm” başlığı)Söz konusu proto-zihinsel yönlerin doğasının ne olduğu açık değildir, ayrıca söz konusu teoriler zor probleme yönelik bir cevap olarak öne sürülmeleri durumunda bir ikilemle karşılaşmaktadırlar; ya söz konusu proto-psişik nitelikler zor problemi ortaya çıkaran ilgili türdeki niteliksel ve fenomenal hisleri içermektedirler, ya da içermemektedirler. Eğer içeriyorlarsa, onların nasıl gerçekliğin her zaman her yerde bulunan nitelikleri olarak var olduğunu anlamak zordur. Örneğin, nasıl olur da bir elektron veya kuark deneyimsel bir hisse sahip olabilir? Fakat, eğer proto-zhinsel nitelikler bu tarzdaki hisleri içermiyorlar ise, o zaman da zor problemi çözmek ve niteliksel bilinci açıklamak noktasında nasıl fiziksel niteliklerden daha başarılı olduklarını anlamak kolay değildir. Panpsişizmin daha mütevazı bir versiyonu sinirbilimci Giulio Tononi (2008) tarafından savunulmuş ve Christof Koch (2012) gibi kimi diğer sinirbilimciler tarafından da desteklenmiştir. Bu versiyon Tononi’nin, bilinci pek çok farklı derecede bilgi entegre etme özelliğiyle tanımlayan entegre enformasyon teorisi’ne(EET) dayanmaktadır(bkz. Bölüm 9.6). EET’ye göre, tek bir ışık diyotu gibi basit bir endikatör bile  belirli derecede entegre edilmiş enformasyon barındırır ve bu yüzden sınırlı bir ölçüde de olsa bilince sahiptir. Hem Tononi hem de Koch, bu yaklaşımı bir tür panpsişizm formu olarak görmekte ve sahiplenmektedir.

Düalizmin ve diğer anti-fizikalist argümanların lehine pek çok farklı argüman geliştirilmiştir. Bu argümanlardan bazıları(Zombilerin hayal edilebilirliğine ilişkin argüman (Kirk 1970, Chalmers 1996) veya farkli versiyonları bulunan bilgi argümanı (Jackson 1982, 1986) gibi), doğası gereği a priori olan argümanladır ve bu argümanlar, üçüncü kişi perspektifiyle beyin süreçlerine bakarak bilincin niteliksel yönünü tümüyle anlama konusundaki yetersizliğimizden yola çıkarak bilincin ontolojisine ilişkin anti-fizikselci bir sonuca varmayı hedeflemektedirler(bkz Jackson 1998,2004, karşıt görüşler için bkz. “Zombiler” ve “Qualia: Bilgi Argümanı” başlıkları). Düalizm lehindeki diğer argümanlar ise daha çok empirik temellere dayanan argümanlardır; beyindeki fiziksel neden-sonuç ilişkisi zincirindeki nedensel boşluklara dayanan(Eccles and Popper 1977), veya bilinçli farkındalığın zamansal düzeninde var olduğu iddia edilen anomalilere(Libet 1982, 1985) ilişkin argümanlar gibi. İki tipteki argümanlar da fizikalistler tarafından eleştirilmiştir(P.S. Churchland 1981, Dennett and Kinsbourne 1992).

8.2 Fizikalist Teoriler

Diğer metafiziksel bilinç teorilerinin bir fizikalizmin bir versiyonudur.   Eleyici teoriler, indirgemeci bir şekilde bilinci ya da en azından bilincin genel olarak kabul gören kimi form ve özelliklerini reddederler(bkz. Eleyici Materyalizm başlığı) Radikal eleyiciler genel kabul görmüş bilinç nosyonunu karmaşık bularak reddederler ve bilinçli/bilinçsiz ayrımının zihinsel gerçekliği temel bileşenlerine ayırma konusunda başarısız olduğunu düşünürler(Wilkes 1984, 1988). Bu düşünürler bilinç fikrini, zihnin gerçek doğasını yansıtma konusunda daha başarılı olan konseptler ve ayrımlar tarafından elimine edilmesi ve bu konsept ve ayrımlarla değiştirilmesi  gereken hedef dışı bir fikir olarak görürler (P. S. Churchland 1983).

Paul Churchland.

Pek çok eleyici, negatif değerlendirmeleri konusunda çok daha temkinlidir. Bu eleyiciler, bilinç nosyonunu tümüyle reddetmek yerine, sadece bilincin sahip olduğu düşünülen  belirli önde gelen konseptlere karşı çıkarlar(örneğin  qualia (Dennett 1990, Carruthers 2000), bilinçli kendi (Dennett 1992), veya bilinçli deneyimlerin zamansal dizininin içsel olarak oluştuğu “Kartezyen Tiyatro” (Dennett and Kinsbourne 1992)). Dennett gibi daha ılımlı eleyiciler, “Çoklu Taslaklar Kuramı”nda kendi redlerini bilincin bu yönlerine ilişkin doğru olduklarına inandıkları görüşlerine dayanan pozitif teorilerle birleştirirler(bkz Bölüm 9.3).

Özdeşlik teorisi (en azından katı psiko-fiziksel tip-tip özdeşliği teorisi) bilinçli zihinsel nitelikler, durumlar ve süreçleri fiziksel olanlarla (özellikle de nöral veya nörofizyolojik olanlarla) özdeşleştirerek son derece indirgemeci başka bir seçenek daha öne sürmüş olur. Bu yaklaşıma göre fenomenal bir kırmızıya ilişkin niteliksel bilinçli bir deneyim, sadece ama sadece ilgili nörofizyolojik niteliklere sahip bir beyin durumunda olduğunuz anlamına gelir. Dolayısıyla bu tür deneyimsel nitelikler gerçektir fakat bu deneyimlerin gerçekliği açıkça fiziksel bir gerçekliktir. Bu teoriyeTip – Tip Özdeşlik Teorisi denmesinin sebebi de budur; bu teori tıpkı su olmanın niteliğiyle H2O moleküllerinden oluşuyor olma niteliğini özdeşleştirir gibi, zihinsel ve fiziksel nitelikleri birbiriyle özdeşleştirmektedir. Bu yaklaşım 1950 ve 60’ların başında, modern fizikalizmin ilk dönemlerinde popüler olsa da (Place 1956, Smart 1959), günümüzde pek fazla destekçisi yoktur. Bu durumun temel sebebi, zihinsel niteliklerin çok daha soyut olduğu ve bundan ötürü de çok farklı yapısal ve kimyasal alt özdekler tarafından da gerçekleştirilebileceklerini öne süren “çoklu gerçekleşebilime argümanı” gibi argümanlardır(Fodor 1974, Hellman and Thompson 1975). Eğer aynı bilinçli nitelik farklı organizmalardaki farklı nörofizyolojik( veya nörofizyolojik olmayan) nitelikler tarafından gerçekleştirilebiliyorsa, o zaman bu iki nitelik( bilinçli nitelik ve nörofizyolojik nitelik) katı bir şekilde özdeş değildir. Fakat yine de tip-tip özdeşlik teorisi, qualia veya fenomenal bilinç bağlamında, öncekinden daha naif te olsa bir desteklenme durumuyla karşı karşıyadır. Bu durumun ortaya çıkmasının sebebi, bazı düşünürlerin zihinsel ve fiziksel nitelikler arasındaki psiko-fiziksel bağlantıyı bir özdeşlik olarak görmenin, açıklayıcı boşluk problemini ortadan kaldırdığını iddia etmeleridir(Hill and McLaughlin 1998, Papineau 1995, 2003). Çünkü, eğer bilinçli niteliksel özellikler ve nöral özellikler birbiriyle özdeş ise, o zaman nasıl olup ta ikincisinin birincisine sebep olduğunu açıklamamıza gerek yoktur. Çünkü ikincisi birincisine sebep olmamaktadır, ikisi aynı şeydir. Bu yüzden de arada doldurulması gereken herhangi bir boşluk yoktur ve herhangi bir ek açıklama da gerekmemektedir. Özdeşlikler açıklanabilecek türdeki şeyler değildir, çünkü bir şey ancak kendisiyle özdeş olabilir ve bir şeyin neden kendisiyle özdeş olduğunu sormak anlamsızdır.

Fakat, diğer düşünürler bu soruna tip-tip özdeşlik durumunun uygulanmasının bir açıklama gereksinimini ortadan kaldırdığı görüşüne karşı çıkmaktadırlar (Levine 2001). Her ne kadar iki tanım veya konsept aynı niteliğe göndermede bulunuyor olsa da, yine de bu yakınsamaya ilişkin bazı açıklamalar olmasını beklemek akılcıdır, örneğin nasıl olup ta bu iki nitelik sezgisel olarak  böyle yapıyor gibi görünmese dahi aynı şeye gönderme yapmaktadır? Empirik olarak keşfedilmiş olan diğer nitelik özdeşliklerinde,(sıcaklık ve kinetik enerji gibi) eşgöndergesel yakınsamayı açıklamak mümkündür, ve benzer bir durumu psiko-fiziksel vakada da beklemek gerekmektedir. Dolayısıyla tip-tip özdeşliklere başvurmak tek başına açıklayıcı boşluk problemini ortadan kaldırmak için yeterli değildir. Çoğu fizikalist bilinç teorisi ne eleyicidir ne de tip-tip özdeşliklere dayanmaktadır. Bu teoriler bilincin gerçek olduğunu kabul etmektedir, fakat onu belirli psiko-fiziksel ilişkiler temelinde (katı niteliksel özdeşliklere başvurmadan) fiziksel dünya içerisinde konumlandırmaya çalışmaktadırlar.

Mevcut fizikalist teoriler 1) bilinci fiziksele bağlı olan bir yapı olarak gören, 2) bilinci fizikselden oluşan bir yapı olarak gören ve 3) bilinci fiziksel tarafından gerçekleştirilen bir yapı olarak gören teoriler diye 3’e ayrılabilir. Fonksiyonalist teoriler, bilinç ve fiziksel arasındaki ilişkiyi açıklama konusunda özellikle “gerçekleşme”  nosyonunu kullanmaktadırlar. Fonksiyonalizme göre, bir durumun veya sürecin zihinsel veya bilinçli sayılabilmesi, onun uygun organize bir sistemde üstlendiği fonksiyonel rolle ilişkilidir(Block 1980a). Belli bir fiziksel durum, kendisini içeren daha büyük fiziksel sistem içerisinde üstlenmesi gereken uygun rolü yerine getirerek ilgili bilinçli zihinsel durumu gerçekleştirir.(Bkz. “Fonksiyonalizm” başlığı). Fonksiyonalistler kimi zaman diğer seviyeler arası ilişkilerle ilgili( biyolojik ile biyokimyasal arasındaki, veya kimyasal ile atomik boyut arasındaki) analojilere başvururlar. Her bir örnekte, belli bir seviyedeki söz konusu nitelikler veya olgular daha temel bir düzeydeki kompleks etkileşimlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Fonksiyonalizmin eleştirmenleri, bilincin tümüyle fonksiyonel bir yaklaşımla layığıyla açıklanamayacağını söyleyerek fonksiyonalizmi eleştirmektedir (Block 1980a, 1980b, Levine 1983, Chalmers 1996). Onlara göre, bilinç belli fonksiyonel özelliklere sahip olabilir fakat onun doğası özü itibariyle fonksiyonel değildir. Bu iddialar kimi zaman, mümkün oldukları var sayılan “olmayan qualia” ve “ters qualia” gibi örneklerle(fonksiyonal olarak normal insanlarla aynı olan fakat ters qualiaya sahip olan veya hiçbir şekilde qualiaya sahip olamayan varlıkların mümkünatı) desteklenmektedir. Bu örneklerin geçerliliğinin ve mümkünatının ne olduğu tartışmalıdır(Shoemaker 1981, Dennett 1990, Carruthers 2000), fakat kabul edildikleri takdirde fonksiyonalizm için problem teşkil ediyor gibi görünmektedirler(bkz. “Qualia” başlığı)

Ontolojik fizikalizmini gerçekleşme ilişkisi üzerine inşa edenler, bu görüşlerini özel bilimlerin otonomisini, onların farklı tanımlama biçimlerini ve sağlamış oldukları  bilişsel erişimi savunan, kavramsal ve temsili bir düzeyde ve indirgemeci olmayan bir yaklaşımla birleştirirler.

Bu türdeki indirgemeci olmayan fizikalizm, temel özdekteki veya temel gerçekleşme seviyesindeki olguları açıklamamız için elverişli olan kuramsal ve kavramsal yapıların, bu temel seviye tarafından gerçekleştirilmiş olan “gerçekleşme seviyesindeki” olguları da açıklayabileceğini reddeder(Putnam 1975, Boyd 1980).  Yukarıda “Nasıl” sorusuna cevap verirken de belirtildiği gibi, bir kişi fiziksel bilimlerin İktisat çalışmak için gerekli tüm bilişsel ve kavramsal araçları bize sağladığını düşünmemesine rağmen, iktisadi gerçeklerin fiziksel olarak gerçekleşen gerçekler olduğunu düşünebilir(Fodor 1974).

İndirgemeci olmayan fizikalizm, kendi fizikalist aidatını indirgemeci paralarla ödeyemediği için eleştirilmiştir. Başka bir deyişle, indirgemeci olmayan fizikalizm, bilincin nasıl onun temelinde yatan nöral, fiziksel veya fonksiyonel yapılar veya süreçler tarafından gerçekleştirildiğine veya gerçekleştirilebileceğine ilişkin yeterli açıklamaya sahip olmadığı gerekçesiyle eleştirilmektedir. (Kim 1987, 1998). Dahası bazı filozoflar bu görüşü, fiziksel gerçekleştirme iddiasını , bu tarz bir gerçekleştirme ilişkinin kesin ve a priori olarak anlaşılabilir bir şekilde açıklanabilmesinin mümkün olmadığı görüşüyle birleştirmeye çalıştığı için  tutarsız olarak görmektedir (Jackson 2004). Fakat “Nasıl” sorusunda da bahsedildiği üzere, indirgemeci olmayan fizikalistler de psiko-fiziksel gerçekleşme konusunda belli açıklamalara ihtiyaç olduğunu kabul etmekte, fakat eklenen söz konusu açıklamanın açıklama noktasındaki taleplerimizi karşılasa dahi, a priori çıkarsanabilirliği sağlama konusunda yeterli olmayabileceğini de eklemektedirler(McGinn 1991, Van Gulick 1985). Bu konu hala tartışılmaktadır.

9. Spesifik Bilinç Teorileri

Her ne kadar pek çok genel metafiziksel/ontolojik bilinç teorisi olsa da, spesifik ve detaylı bilinç teorilerinin listesi daha da uzun ve daha da çeşitli olacaktır. Bu konuda kapsayıcı denilebilecek herhangi bir araştırma olmasa da, temel seçeneklerin ne olduğunu görebilmek için yedi ana teori türünden bahsedebiliriz; üstel-düzey teoriler, temsilci teoriler, öyküleyici anlatımsal teoriler, bilişsel teoriler, nöral teoriler, kuantum teorileri ve fiziksel olmayan teoriler. Bu teoriler birbirlerinden tümüyle ayrı değildir. Örneğin, pek çok bilişsel teori ilgili bilişsel süreçlerin nöral bir temeli olduğunu öne sürer. Fakat yine de bu teorileri 7 ana başlık altında toplamak, konuya ilişkin genel bir taslak çizilebilmesini sağlamaktadır.

9.1 Üstel Düzey Teoriler

Üstel düzey(ÜD) teorileri, bilinçli zihinsel durum nosyonunu dönüşümsel meta zihinsel öz farkındalık açısından analiz ederler. Bu teorilerin temel önermesi şudur; belirli bir zihinsel durumu (M) bilinçli bir zihinsel durum yapan şey, bu zihinsel duruma eşlik eden ve sahip olduğu içerik “kişinin şu anda M durumunda olması” olan eş zamanlı ve çıkarımsal olmayan üstel düzey bir zihinsel durumun var olmasıdır.Bir çikolataya yönelik bilinçli bir arzu duyuyor olma durumu 2 zihinsel durumu içerir; birincisi, o kişi gerçekten de bir çikolatayı arzuluyor olmalıdır, ikincisi ise bu kişi , içeriği o anda çikolata arzuluyor olması olan bir üstel düzey zihin durumuna sahip olmalıdır. Bilinçsiz zihinsel durumların bilinçsiz olmasının sebebi, bu tür zihinsel durumlarda ilgili üstel-düzey zihinsel durumlara sahip olmamamızdır. Onların bilinçsizliği, bizim o zihinsel durumlarda olduğumuzun direkt  veya dönüşümsel olarak farkında olamayışımızdandır.(bkz. Üstel Düzey Bilinç Teorileri) Üstel düzey teoriler meta-zihinsel durumlara ilişkin yaklaşımlarına göre ikiye ayrılır. Üstel düzey düşünce (ÜDD) teorileri, bilinçli durum için gerekli olan yüksek düzey durumu, bir tür yalın önermesel düşünce benzeri meta durum olarak ele alırlar(Rosenthal 1986, 1993). Üstel düzey algı(ÜDA)  teorileri ise, söz konusu üstel düzey durumu daha algı benzeri olarak ve bir tür içsel duyu ve zihin-içi gözetleme sistemiyle ilişkili tarzda ele alırlar(Armstrong 1981, Lycan 1987, 1996).

Bu teorilerin ikisinin de güçlü ve problemli yönleri vardır. ÜDD kuramcıları, herhangi bir içsel duyu organına sahip olmadığımızı ve dış dünyaya yönelik algılarımız tarafından bize yansıtılanlar dışında hiçbir duyusal veriye erişimimiz olmadığını iddia etmektedirler. Diğer yandan ÜDA kuramcıları ise, kendi teorilerinin ilgili Üstel-düzey durumların algı-benzeri doğası gibi ÜD teorilerinin doğal bir sonucu olarak açıklamak zorunda olduğu kimi ekstra durumları açıklayabildiğini öne sürmektedirler. Bir durumu bilinçli hale getiren meta-durumların çıkarımsal olmaması ve kendilerinden daha alt düzeydeki zihinsel durumlarla eşzamanlı olarak gerçekleşiyor olmaları durumu, algılara uygulanan paralel durumların açıklandığı şekilde açıklanabilir. Şu anda ne olduğunu algılamaktayız ve bunu herhangi bir çıkarım (en azından açıkça bireysel düzeyde olan bir çıkarım) içermeden yapmaktayız. Bu durumların açıklamasının yapılması  ÜDD teorileri için de gerekliyken, ÜDD teorileri bu soruyu cevapsız bırakmaktadır ve bu durum ÜDA yaklaşımına(her ne kadar bazı ÜDD kuramcıları bu durumun tersini iddia etse de(Carruthers 2000))  bazı açıklayıcı avantajlar sağlıyor gibi görünmektedir(Lycan 2004, Van Gulick 2000).

Kendilerine has avantajları ne olursa olsun, her iki teorinin de ortak olarak karşılaştığı, genellik problemi  gibi belli zorluklar vardır. Herhangi bir X nesnesi(bir kaya, kalem veya patates) hakkındaki bir düşünce veya algı, o X nesnesini bilinçli bir X nesnesi yapmaz. Bir patatesle ilgili bir düşünce veya algıya sahip olmamız, o patatesi bilinçli bir patates haline getirmez. O halde neden bir arzu veya hatırayla ilgili belli bir düşünce veya algıya sahip olmamız o arzu veya anıyı bilinçli hale getirsin ki(Dretske 1995, Byrne 1997). Burada, “bilinçli” terimini algıladığımız veya hakkında bir düşüncemiz olan kayalar veya kalemler için değil, sadece algıladığımız veya hakkında bir düşüncemiz olan zihinsel durumlar için kullanabileceğimizi söylemekte yeterli bir açıklama olmayacaktır(Lycan 1997, Rosenthal 1997). Bu söz doğru olabilir, fakat bu tutumun neden doğru olduğuna ilişkin iyi bir açıklamaya da ihtiyaç vardır.

Üstel-düzey görüş en belirgin şekliyle meta-zihinsel bilinç formlarıyla ilgilidir, fakat bu yaklaşımın bazı destekçileri yüksek düzey görüşü diğer bilinç türlerini açıklamak için de kullanmaya çalışırlar(sübjektif “bir şey gibi olmak” ve niteliksel bilinç tipleri gibi). Bu durumda izlenen en genel stratejilerden biri, qualia gibi durumları bilinçsiz olarak gerçekleşebilen zihinsel özellikler olarak ele almaktır. Örneğin bu tür durumlar, yapısal benzerlik ilişkileri dünyadaki objektif benzerliklerle ilgili inançların ortaya çıkmasına sebep olan içsel durumların nitelikleri olarak görülebilir (Shoemaker 1975, 1990). Her ne kadar bilinçsiz qualia bu fonksiyonel görevi yerine getiriyor olsa da, bir şey gibi olmak diye bir durumdan yine de bahsedemiyor olmamız gerekir(Nelkin 1989, Rosenthal 1991, 1997). ÜD kuramcılarına göre, bir-şey-gibi olma durumu sadece ilgili birinci-düzey durum ve onun niteliksel özelliklerinin, onlarla ilgili meta-zihinsel bir durum sayesinde farkında olunduğu durumlarda ortaya çıkar.

ÜD görüşünün muhalifleri bu iddiayı tartışmışlardır ve bazıları bu görüşün dayanmış olduğu bilinçsiz qualia düşüncesini tutarsız bulmuştur(Papineau 2002). ÜD savunucuların söz konusu qualia yaklaşımı başarılı olsa da olmasa da unutulmamalıdır ki çoğu ÜD savunucusu, bilincin sadece bazı özel meta-zihinsel formlarıyla ilgili değil, bilince ilişkin kapsamlı bir teori, ya da en azından böyle bir teorinin merkezinde yer alabilecek bir teoriyi savunduklarını iddia etmektedirler. ÜD teorisinin bazı diğer varyantları, standart ÜDD ve ÜDA yaklaşımlarının ötesine geçmekte ve bilinci yüksek-düzey düşünce durumları yerine eğilimsel açıdan analiz etmeye çalışmaktadır(Carruthers 2000). Diğer kimi destekçiler ise, belirgin bir yüksek-düzey anlayışı yerine daha üstü kapalı bir yaklaşıma başvurmakta ve meta-durumun, onun daha düşük düzeyinde yer alan nesneden tümüyle ayrı olduğu yönündeki standart varsayımı zayıflatmaya ve hatta tümüyle ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar (Gennaro 1995, Van Gulick 2000, 2004). Bu yaklaşımların yine bu bölümde bahsedilecek olan dönüşümsel teorilerle kesişen pek çok noktası vardır. Yeni ÜD teorileri hala ortaya çıkmaya devam etmekte  ve bu yaklaşımın destekçileri ve muhalifleri arasındaki tartışmalar sürmektedir.(bkz Gennaro 2004’teki son makaleler.)

9.2 Dönüşümsel Teoriler

Dönüşümsel teoriler de tıpkı yüksek-düzey teoriler gibi bilinç ile öz farkındalık arasındaki güçlü bağlantıya dikkat çekmektedir. Fakat bu iki yaklaşımın temel farkı, dönüşümsel teorilerin öz farkındalığı ayrı bir meta-zihinsel durum içerisinde değil, direkt olarak söz konusu bilinçli durumun içerisinde konumlandırmalarıdır. Bilinçli durumların çifte yönelimsellik içerdiği görüşünün kökeni en azından Brentano’ya kadar(1874) gider. Bilinçli durumlar hem kendileri dışındaki bir nesneye karşı yönelimseldir(bilinçli algı durumunda bir ağaç veya sandalyenin olduğu gibi), hem de kendilerine karşı yönelimseldir. Aynı durum hem dışarıya dönük bir farkındalığa, hem de kendi öz farkındalığına sahiptir. Yeni geliştirilen pek çok kuram bu dönüşümsel farkındalığın bilinçli zihinsel durumların temel bir özelliği olduğunu iddia etmektedir. Yine bu teorilerin savunucularından bazıları kendi teorilerini üstel-düzey kuramın bir varyantı olarak görürken (Gennaro 2004, 2012), diğerleri ise yüksek-düzey kategorisini reddederek kendi teorilerinin bilince ve öz-farkındalığa ilişkin bir “aynı-düzey” yaklaşımını savunduğunu öne sürmektedirler(Kriegel 2009). Yine de bazıları meta-yönelimsel içeriği bilinçli durumların fenomenal birinci-düzey içeriğine içkin durumlar olarak analiz etmekte, ve bu yaklaşımlarına Yüksek Düzey Global Durum(YGDD) modeli diyerek düzey ayrımına karşı çıkmaktadırlar. Dönüşümsel yaklaşımı hem destekleyen hem de eleştiren pek çok makale, Kriegel ve Williford’da(2006) bulunabilir.

9.3 Temsilci Teoriler

Neredeyse tüm bilinç teorilerine göre bilincin temsili özellikleri vardır, fakat temsilci teoriler denilen teorilerin bu şekilde anılmasının temel sebebi, bu yaklaşıma göre bilincin temsili özelliklerinin onun zihinsel özelliklerinin tümüyle içini boşaltmasıdır (Harman 1990, Tye 1995, 2000). Temsili teorinin savunucularına göre, bilinçli zihinsel durumların sahip oldukları temsili özellikler dışında herhangi bir zihinsel özelliğe sahip değildirler. Bu yüzden, iki bilinçli veya deneyimsel durum eğer tümüyle aynı temsili özelliklere sahipse, aralarında zihinsel açıdan hiçbir fark olmayacaktır.Bu iddianın ne kadar sağlam bir iddia olduğu, “temsili açıdan aynı olma” tabiriyle ne kastedildiğine bağlıdır, çünkü bu konuda akla yatkın pek çok alternatif kriter vardır. Örneğin bu durum sağlanma ve doğruluk koşulları cinsinden tanımlanabilir, fakat bu tarzdaki bir tanımlamayla temsilci tez açıkça yanlış görünmektedir. Belirli durumların aynı sağlanma ve doğruluk koşullarını paylaştığı halde zihinsel olarak farklı olabilmesinin pek çok yolu vardır(aynı kavramsallaştırma moduna sahip ve söz konusu koşulları sergileyen durumlar dahil). Bu görüşün tam zıttı şekilde, iki zihinsel durumun kendi temsili fonksiyonları veya aktiviteleri üzerinde bir etkiye sahip olan özelliklerinden herhangi birinin farklı olması durumunda temsili açıdan ayrı olacakları iddia edilebilir. Bu son derece liberal olan görüşe göre, içerik taşıyıcılarında olan herhangi bir farklılık, söz konusu iki taşıyıcı aynı yönelimsel ve temsili içeriğe sahip olsa bile temsili bir fark olarak değerlendirilmelidir; iki taşıyıcı sadece temsil şekilleri açısından farklıdır, içerikleri aççısından değil.

Bu tarz bir okuma, şüphesiz ki bilinçli durumların temsili niteliklerinin onu zihinsel niteliklerinin içini boşalttığı, fakat bunu temsilci tezi zayıflatarak, hatta önemsizleştirerek yaptığı görüşünü daha cazip hale getirmektedir. Bu yüzden temsili yaklaşımı savunanların, salt doğruluk koşullarının ötesine geçen ve gerçekleşme düzeyindeki süreçlerin içeriksel olmayan özelliklerindeki basit farklara karşı hassas olmadığı halde temsilin yönelimsel ve içeriksel tüm yönlerini yansıtan bir temsili aynılık yorumuna ihtiyaçları vardır. Bu yüzden çoğu temsil kuramcısı bilinçli deneyim için hem bir içerik koşulu hem de bazı nedensel işlev veya biçimsel gereksinimleri içeren koşulların var olması gerektiği fikrini savunmaktadır(Tye 1995, Dretske 1995, Carruthers 2000). Diğer temsil kuramcıları ise qualianın varlığını kabul etmekte, fakat onun sanki dış dünyadaki nesneler ona sahipmişçesine bize yansıtılan objektif bir nitelik olduğunu öne sürmektedirler; yani qualiaya zihinsel durumların veya temsillerin bir niteliği olarak değil, temsil edilen bir nitelik olarak görürler(Dretske 1995, Lycan 1996).Temsilcilik, eleyiciliğin bir formu olarak ta görülebilir, çünkü temsilcilik bilinçli zihinsel durumların tümünün sahip olduğu düşünülen (veya sahipmiş gibi göründükleri) zihinsel olan fakat temsili olmayan niteliklerin varlığını reddetmektedir. Qualia( en azından  bilinçli durumların  iç gözlem yoluyla erişilebilen içsel monadik nitelikleri olarak ele alındığında) bu tarz bir elemenin en açık hedeflerinden biridir. Aslında Temsilciliğin temel arzularında biri, fizikalist bir çerçevenin içerisinde, qualia veya diğer görünüşte temsili olmayan zihinsel niteliklere yer vermeye gerek duymadan, bilinçle ilgili tüm gerçekleri içinde barındıran bir teori geliştirilebileceğini göstermektir (Dennett 1990, Lycan 1996, Carruthers 2000).

Temsilcilik son yıllarda son derece popüler olmuş bir görüştür ve pek çok savunucusu vardır, fakat buna rağmen hala son derece tartışmalıdır ve kilit vakalar ile düşünce deneyleri hakkındaki görüşler arasında ciddi çarpışmalar olmaktadır(Block 1996). Özellikle tersine çevrilmiş qualianın olanaklı olup olmadığı konusu son derece önemli bir test etme vakasıdır. Temsilcilik karşıtlarına göre, ters qualianın mantıksal olanaklılığı bilinçli durumların temsili açıdan özdeş olabilmesine karşın zihinsel açıdan ciddi farklılıklara sahip olabileceklerini göstermektedir. Buna karşın temsilciler, hem bu durumun olanaklı olduğu görüşünü, hem de  onun olası sonucu olarak yapılan çıkarımı reddetmektediler(Dretske 1995, Tye 2000). Temsilcilik görüşünün hem lehinde hem de aleyinde pek çok argüman geliştirilmiştir; örneğin farklı duyu modalitesine ve aynı koşullara sahip olan algıların(aynı kübü görmek ve hissetmek), ilgili durumların dünyayı temsil etme şeklinden ayrı olarak kimi zihinsel farklılıkları içerdiği iddiası en meşhur karşı örneklerden biridir(Peacocke 1983, Tye 2003). Her türlü vakada, iki tarafta güçlü argümanlar  ve argüman geliştirmeye yönelik büyük bir ustalık sergilemektedir. Tartışmalar hala devam etmektedir.

9.4 Öyküsel Yorumlayıcı Teoriler

Bazı bilinç teorileri, bilinçle ilgili olguların yorumlayıcı doğasına odaklanmaktadır. Bu görüşlere göre, neyin bilinçli olup olmadığı her zaman için kesin olarak belli bir olgu değildir, ya da en azından daha geniş bağlamdaki yorumlayıcı yargılardan çok da bağımsız değildir. Bu yaklaşımın günümüzde en önde gelen örneği, Daniel Dennett(1991) tarafından geliştirilmiş olan Çoklu Taslaklar Modelidir(ÇTM). Bu teori, hem temsilciliğin hem de üstel-düzey teorilerinin belli öğelerini birleştirmekte, fakat bunu bilince ilişkin daha yorumsal olan daha standart modeller ile daha zayıf realist bilinç görüşleri arasında geçiş yapacak bir şekilde yapmaktadır.

ÇTM birbirinden ayrı fakat birbiriyle ilişkili pek çok özelliği içermektedir. Bu yaklaşımın ismi de , herhangi bir verili anda, pek çok farklı türdeki içerik saptamalarının beyin içinde gerçekleşiyor olduğu gerçeğinden gelmektedir.  Bu içerikleri bilinçli yapan şey onların ayrıcalıklı bir uzamsal veya fonksiyonel bölgede(Kartezyen Tiyatro denilen yerde) gerçeklşiyor olması ya da özel bir modda veya formatta gerçekleşiyor olması değildir. ÇTM bunların hepsini reddetmektedir. Bu durumda, Dennett’ın tabiriyle bir “ Serebral Ünlü” durumu, yani verili bir içeriğin beyindeki diğer içeriklerin oluşumunu ve gelişimini ne ölçüde etkileyebildiği(özellikle de bu etkilerin o kişinin kendi bilinçli durumunun göstergesi olabilecek çeşitli baskılara karşı gösterilen davranış ve sözlerde kendisini nasıl gösterdiği) ile ilgili bir durum söz konusudur. ÇTM’nin temel iddialarından biri farklı eğilim durumlarının(örn. Kişiye farklı sorular sorulması ya da farklı davranışsal istekleri ortaya çıkarabilecek farklı durumlarda bulunmak) o kişinin bilinçli zihin durumuyla ilgili farklı gerçekleri su yüzüne çıkarabilir. Dahası, ÇTM’ye göre, bir kişinin bilinçli zihin durumunun gerçekte ne olduğu konusunda eğilimlerden bağımsız herhangi bir gerçek olmayabilir. İşte “Çoklu Taslaklar Modelindeki “çoklu” kısmı buradan gelmektedir.

ÇTM, bilinci içerik ilişkileri açısından analiz ettiği için temsilci bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım aynı zamanda qualiayı da reddetmektedir, bu yüzden bilinçli durumlar ile bilinçsiz durumları qualianın varlığı açısından ayırmaya çalışan yaklaşımları da reddetmektedir. ÇTM yine kartezyen tiyatro içinde veya başka bir yerde olduğu farketmeksizin, içsel bir gözlemci olarak kendi yaklaşımını da reddetmektedir. ÇTM’ye göre “kendilik”, bir sistem içerisindeki içeriklerin interaktif etkileşimi sonucunda oluşmuş olan uyumlu ve seri sayılabilecek bir anlatının görsel veya belirimsel bir tarafıdır.  Bu içeriklerin bir çoğu, algılar olarak veya görece bütünleşik ve zamansal uzama sahip bir bakış açısı sonucunda elde edilmiş tespitler olarak, yönelimsel seviyede birbirlerine bağlı olarak bulunurlar(süregelmekte olan bir kendinin deneyimleriymiş gibi birbirleriyle uyumludurlar). Bu durum ÇTM için çok önemli olan bağlılık düzenidir. İlgili içerikler birleşik değildir çünkü onların hepsi tek bir kendi tarafından gözlemlenmektedir, fakat tam ters şekilde. İlgili içerikler birleşik değildir, çünkü onlar tek bir kendinin(en azından tek bir gerçek kendinin) deneyimleri olarak, içerik seviyesinde birleşik ve uyumludur.

İşte bu bağlamda ÇTM Yüksek-düzey teorilerinin belli elementlerini de içerisinde barındırmaktadır. Seri anlatıyı oluşturan içerikler, en azından dolaylı olarak süregelen gerçek bir kendinin sahip olduğu içeriklerdir ve bu içeriklerin, bireyin pek çok farklı baskıya cevap verirken bilinçli durumu vasıtasıyla ortaya koyduğu tepkilerde ifade edilmeleri son derece muhtemeldir. Bu yüzden, bu içerikler üstel düzey teoriler için son derece önemli olan içgözlemselliği veya öz-farkındalığı belirli ölçüde barındırmaktadırlar. Fakat üstel-düzeylik durumu, Standart ÜD teorilerinde olduğu gibi belirgin bir durum değil, içerik akışlarının örtülü bir özelliğidir.

Dennett’in ÇTM yaklaşımı son derece etkili bir yaklaşım olmakla birlikte, özellikle bilince ilişkin yaklaşımını yeterince realist bulmayan ve bilinci tümüyle açıklama yönündeki hedefine ulaşma açısından teorinin yetersiz olduğunu düşünenler tarafından pek çok eleştiriye maruz kalmıştır(Block 1994, Dretske 1994, Levine 1994). Bu yaklaşımın pek çok eleştirmeni,  bu teorinin sahip olduğu kavrayışı ve teorinin değerli olduğunu kabul etmekle birlikte, bilinçle ilgili , yine onun tarafından saptanabilenler dışında herhangi bir olgusal gerçek olmadığı görüşünü reddetmektedirler(Rosenthal 1994, Van Gulick 1994, Akins 1996).

Sinirbilimci Michael Gazzaniga (2011) ise, daha empirik bir perspektiften bakarak, beynin sol yarımküresinde bulunan ve hareketlerimizi dolaylı olarak anlamlı kılan ve davranış ve deneyimlerimizin süregelen bir anlatısını oluşturan “çevirmen modülü” fikrini geliştirmiştir. Bu teori her ne kadar bilince ilişkin tam ve kapsayıcı bir teori olma iddiasında olmasa da, yorumlayıcı anlatımsal aktivitelere son derece büyük önem vermektedir.

9.5 Bilişsel Teoriler

Pek çok bilinç teorisi bilinci ayrı bir bilişsel yapı veya o bilişsel yapıdaki özel bazı faaliyetler kalıbıyla ilişkilendirmektedir.

Global Çalışma alanı: Bilişselci yaklaşıma ilişkin en önemli psikolojik örneklerden biri Global Çalışma Alanı Teorisidir. İlk olarak by Bernard Baars (1988) tarafından geliştirilmiş olan bu teori bilinci, geniş çapta erişim ve kullanım için enformasyon “yayımlayan”  sınırlı kapasitedeki kaynaklar için birbiriyle rekabet eden işlemci ve çıktılar cinsinden tanımlar. Bu bağlamda, global çalışma alanı tarafından erişilebilir olan enformasyonlar, en azından erişimsel anlamda bilinçlidir. Bu enformasyon rapor edilmek ve davranışların esnek bir kontrolünü yapmak çin erişilebilir durumdadır. Dennett’ın “serebral ünlü”sü gibi, çalışma alanında  “yayınlanmak” bu enformasyonu diğerlerine göre  daha erişilebilir ve etkili kılar. Aynı zamanda orijinal içerik, çalışma alanından ve uyumlu olduğu diğer içeriklerden kendisine gelen destek sayesinde daha da güçlenmiş olur. Çalışma alanı üzerindeki kapasite limiti, pek çok bilişsel modelde odaksal dikkat ve çalışma belleği üzerindeki limitlere karşılık gelmektedir. Bu model daha sonra Stanislas Dehaene ve diğer(2000) araştırmacılar tarafından öne sürülen belirli nöral ve fonskiyonel beyin sistemleri arasındaki bağlantılarla daha da geliştirilmiştir. Bu yaklaşımların en önemli iddiası, hem erişimsel hem de fenomenal anlamda bilincin, sadece ama sadece ilgili içeriğin hem primer duyusal alanı hem de dikkatle ilişkili frontal ve parietal alanları içeren daha büyük bir global çalışma alanına girmesiyle ortaya çıkar. Dehaene’ye göre bilinçli algı sadece daha büyük global çalışma alanının “ateşlenmesiyle” ortaya çıkabilir; primer duyusal alanlardaki aktiviteler ne kadar yoğun veya tekrarlanan aktiviteler olursa olsun, tek başına yeterli olmayacaktır.(bkz. Bölüm 9.7 -Viktor Lamme’nin karşıt görüşü) 

Katılımsal Ara seviye Temsil: Bir diğer bilişsel teori ise Jeese Prinz’in(2012) Katılımsal Ara seviye Temsil teorisidir(KAT). Bu teori bilince ilişkin bir tür nöro-bilişsel hibrit yaklaşıma sahiptir. KAT teorisine göre, bilinçli algı hem gerekli bilişsel hem de nöral koşulları sağlamalıdır. Bu algı aynı zamanda algısal olarak ara seviyedeki bir niteliğin algısı olmalıdır, çünkü Prinz’e göre sadece bu nitelikler bilinçli deneyim esnasında farkında olduğumuz niteliklerdir(dış dünyadaki nesnelerin sadece renkler, şekiller, tonlar ve hisler gibi temel özelliklerini deneyimleriz). Prinz’e göre, İleri düzey niteliklere(örn. Bir çam ağacı olmak ve araba anahtarlarım) yönelik farkındalığımız tümüyle yargısal bir içeriğe sahiptir ve bilinçli bir deneyim değildir. Bu durum bu kuramın Ara düzey Temsil (AT) yönüdür. Bilinçli olmak için aynı zamanda bu temsil edilen içeriklerin Katılımsal (K) olması gerekmektedir. Prinz bu kuramın her bir parçası için belli bir nöral temel önermektedir. Ara seviye Temsilleri duyusal korteksteki gama (40-80 hz) taşıyıcı aktivitelerle, dikkatle ilgili olan kısmı ise gama taşıyıcı aktiviteleri kapsayabilecek senkronize salınımlarla özdeşleştirmektedir.

9.6 Bilgi Entegrasyonu Teorisi

Pek çok farklı kaynaktan gelen bilgilerin entegrasyonu, yukarıda da bahsedildiği gibi(bkz. Bölüm 6.4) bilincin çok önemli bir özelliğidir ve hatta onun en önemli fonksiyonlarından biridir. İçerik entegrasyonu özellikle Global Çalışma Alanı teorisi(bkz. Bölüm 9.3) olmak üzere pek çok farklı teoride önemli bir rol oynamaktadır. Fakat, sinirbilimci Giulio Tononi(2008) tarafından öne sürülen bir iddia, bilinci entegre edilmiş enformasyonlarla özdeşleştirmenin ötesine geçmiş ve ilgili türdeki  bilgi entegrasyonunun bilinç için, ne türdeki bir alt maddede gerçekleştiğine bakılmaksızın(yani bu alt madde nöral veya biyolojik olmak zorunda değildir) gerekli ve yeterli olduğunu öne sürmüştür. Tononi’nin Bilgi Entegrasyonu Teorisine (BET) göre, bilinç tümüyle sistemlerin enformasyon-kuramsal bir niteliğidir. Tononi teorisi için matematiksel bir ölçü birimi olan φ’yi öne sürmüştür. Bu sembolün amacı,  sadece verili bir sistemin parçalarının taşıdığı enformasyonu değil, parçalarının da ötesinde, organizasyonun tümünde yer alan enformasyonu da ölçmektir. Bu yüzden φ sistemin bilgi entegrasyonu seviyesine karşılık gelmektedir. Bu tarz bir sistem pek çok kompleks yapıyı barındırabilir ve BET’e göre bu kompleks yapılardan en büyük φ değerine sahip olanı bilinçli olacaktır.

BET’e göre, bilinç miktarsal olarak pek çok çeşide sahip olabilir ve φ değerine bağlı olarak pek çok farklı dereceye de ayrılabilir. Bu yüzden, tek bir fotodiyot gibi basit bir sistem bile, daha kompleks bir yapının bir parçası olmadığı sürece bir dereceye kadar bilinçli olacaktır. Bu anlamda BET, Tononi’nin de açıkça desteklediği üzere bir tür Panpsişizmi işaret etmektedir. BET’e göre, ilgili türdeki bilincin niteliği, ilgili kompleks sistemdeki enformasyonel ilişkilerin bütünselliği tarafından belirlenmektedir. Yani BET, fenomenal bilincin hem niteliksel hem de niceliksel yönünü açıklamaya çalışmaktadır. Diğer pek çok sinirbilimci, özellikle de Christof Koch, BET’i desteklemektedir(Koch 2012). 

9.7 Nöral Teoriler

Nöral bilinç teorilerinin pek çok formu vardır, fakat bu teorilerin çoğu günümüzde “Bilincin Nöral Bağlantıları” veya BNB konusuyla ilgilenmektedir. Fakat eğer birisi düalist veya diğer fizikalist olmayan görüşlerden birini savunuyorsa, salt korelasyonların varlığı yeterli değildir, en azından bazı BNB’ler bilincin esas alt maddesi olmalıdır. Açıklayıcı bir nöral teori hem neden ve nasıl ilgili korelasyonun var olduğunu açıklamalıdır, hem de  eğer söz konusu teori Fizikalist bir teori olacaksa nasıl olupta temelde yatan nöral yapının nöral bağlantılarla özdeş olabileceğini, ya da en azından nasıl olupta gerekli görev ve koşulları sağlayarak söz konusu korelasyonu gerçekleştirebildiğini açıklamak zorundadır(Metzinger 2000).

Bu tarz teoriler hem başvurdukları nöral süreçler ve nitelikler bakımından, hem de bilincin açıklamaya çalıştıkları yönü bakımından son derece çeşitlidir. Açıklamaya çalıştıkları konuya bağlı olarak bu kuramlardan bazıları beynin yüksek düzeydeki sistemik özellikleri üzerine kuruluyken, diğerleri daha spesifik fizyolojik ve yapısal özelliklere odaklanmaktadır. Bu teorinin kuramcılarından bir çoğu, kendi teorilerini bilinci açıklamaya çalışan diğer teorilerle (Bilişsel, temsili ve üstel-düzey teorileri ile) birleştirmeye çalışmaktadır.

En yeni nöral teorilerden bazıları; global entegre alanlar(Kinsbourne), eş zamanlı salınım yoluyla bağlanma(Singer 1999, Crick and Koch 1990), NMDA- aracılığıyla sağlanmış geçici nöral birleşimler(Flohr 1995), kortikal aktivasyonun talamik(orta beyinsel) olarak ayarlanmış kalıpları  (Llinas 2001), girintili kortikal döngüler(Edelman 1989), frontal ve ortabeyin bölgeleri arasında sürekli  hareket-tahmin-değerlendirme döngüleriyle uğraşan karşılaştırıcı mekanizmalar (Gray 1995), sol hemisfere dayanan yorumlayıcı süreçler(Gazzaniga 1988),  frontal limbik bağlantılara dayanan emotif somatosensoryel hemostatik(kan durdurucu) süreçler (Damasio 1999) ve periakuaduktal gri(Panksepp 1998) gibi modelleri içinde barındırmaktadır.

Her türlü vakada amaç ilgili nöral seviyedeki organizasyon veya aktivitenin nasıl olup ta herhangi bir türdeki bilinci veya bir bilinç özelliğini ortaya çıkarabildiğini açıklamaktır. Global entegre alanlar veya geçici eş zamanlı birleşimler fenomenal bilincin yönelimsel birliğinin temelinde yatıyor olabilir. NMDA-temelli plastisite , korteksteki spesifik talamik aktiviteler, veya regüler titreşimli dalgaların tümü, farklı konularda özelleşmiş beyin modüllerinin bölgesel aktiviteleri dışında entegre bilinçli deneyimleri oluşturmak için gereken kısa süreli fakat geniş çaplı  nöral kalıpların ve gerekli düzenin oluşmasına katkıda bulunabilir. Sol-hemisfer yorumlayıcı süreçler bilinçli öz farkındalığın anlatısal formunun oluşması noktasında bir temel oluşturabilir. Bu yüzden birbirinden ayrı pek çok nöral teorinin doğru olması mümkün olabilir, her bir teori pek çok farklı formu olan bilincin pek çok farklı seviyede kompleks organizasyon ve yapıları bulunan aktif bir beyinle arasındaki bağlantının kurulması noktasında farklı kısımlara yönelik açıklamalar getirebilirler.

Yakın zamanda ortaya çıkmış olan yeni bir tartışma ise, global veya lokal herhangi bir yinelenen aktivitenin fenomenal bilinci oluşturmak için yeterli olup olmadığı üzerinedir. Global Nöronal Çalışma Alanı Teorisinin savunucuları(Dehaene 2000) herhangi bir türdeki bilincin sadece ama sadece, frontal ve pariyetal bölge ile korteksin primer duyusal bölgelerini içeren yinelenen aktiviteleri içinde barındıran büyük ölçekli bir yapının belli içerikleri aktive etmesi sonucunda ortaya çıkabileceğini iddia etmektedirler. Bunun dışında, özellike psikolog Viktor Lamme(2006) ve filozof Ned Block(2007) ise, duyusal korteksin(örn. görsel korteks) üst ve alt seviyeleri arasındaki bölgesel yinelenen aktivitelerin, erişim bilincine ilişkin sözsel olarak ifade edilebilme ve benzeri özelliklerin yokluğu koşulunda bile, fenomenal bilinci sağlamak için yeterli olduğunu öne sürmektedirler.

9.8 Kuantum Teorileri

Diğer fiziksel teoriler nöral seviyelerin ötesine geçer ve bilincin doğal konumunu çok daha temel, kuantum fenomenlerinin gerçekleştiği mikro-fiziksel bir seviyeye yerleştirirler. Bu teorilere göre, bilincin doğası ve temelleri klasık mekaniğin çerçevesinden bakarak tam olarak anlaşılamaz, fakat gerçekliğe ilişkin kuantum mekaniğinin sağladığı temel çerçeveyle anlaşılabilir. Kuantum temelli bilinç argümanının savunucuları, kuantum fiziğinin radikal ölçüde alternatif ve hatta mantığa aykırı görünen doğasının tam da psiko-fiziksel boşluğu kapatmaya çalışan daha standart girişimlerin karşılaştığı sorunları çözmek için gerekli olduğunu düşünürler. Yine bilincin pek çok farklı özelliğini açıklamaya yönelik pekçok farklı kuantum fenomenine başvuran sayısız kuantum temelli bilinç teorisi ve modeli vardır. Dolayısıyla burada ne tüm o teorileri kataloglamak ne de başvurdukları temel kuantum mekaniksel fenomenlari açıklamak mümkün değildir. Fakat, kısa bir özet geçmek, he ne kadar kısmi ve üstü kapalı olsa da, öne sürülen alternatifler hakkında bir fikir sahibi olmayı sağlayabilir. Fizikçi Roger Penrose(1989, 1994) ve anestezist Stuart Homeroff(1998) bilincin nöronların içinde bulunan mikrotübül denilen hücrealtı yapılardaki kuantum aktiviteleri sonucu ortaya çıktığını öne süren bir model geliştirdiler. Bu model “objektif çöküş” denilen, kuantum sistemlerinin pek çok mümkün durumun olduğu bir süperpozisyondan tek ve belirli bir duruma geçmesi, fakat bu durumun çoğu kuantum modelinde olduğunun aksine bir gözlemcinin müdahalesi veya bir ölçüm olmadan gerçekleşmesi durumunu var saymaktadır. Penrose ve Homeroff’a göre, mikrotübüllerin içindeki ortam objektif çöküşler için özellikle uygundur ve bu çöküşler, nöronal aktiviteleri düzenleyen algoritmik olmayan zihinsel süreçleri mümkün kılan uyumlu akışların üretilmesini sağlar.

Psikiyatrist Ian Marshall bilincin uyumlu birliğini açıklamaya yönelik beyinde bir fiziksel durumun nasıl üretildiğine dayanan ve bu durumu Bose-Einstein yoğunlaşmasıyla benzeştiren bir model ortaya koymuştur. Bu durumlardan ikincisi bir kuantum fenomenidir  ve bu durum, bir grup atomun uyumlu tek bir varlıkmış gibi harkete etmesi ve atomlar arasındaki ayrılığın ortadan kalkması durumunu ifade eder. Her ne kadar beyin bir Bose-Einstein yoğunlaşması örneği olmasa da, beynin neden benzer bir uyumluluk gösterebilecek durumları üretebileceğiyle ilgili kimi gerekçeler öne sürülmüştür(Marshall and Zohar 1990). Yine bilincin temelini kuantum mekaniğinin bütüncül doğasında ve dolaşıklık denilen fenomende (aralarında belirli bir etkileşim olan parçacıkların bu etkileşiminin ve birbirine bağlılıklarının birbirlerinden ayrıldıktan sonra bile devam etmesi durumu) arayan yaklaşımlar da vardır. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu kuramlar öncelikle bilincin uyumluluğu konusunu açıklamak için öne sürülmüştürler, fakat bu yaklaşımlar aynı zamanda, bir bütünün sahip olduğu özelliklerini onun parçalarının sahip olduğu özellikler artı onların bütünleşme biçimi olduğu şeklinde açıklayan ve bu yaklaşımla denediği bilince yönelik bütüncül bir açıklama getirme konusunda başarısız olarak görülebilecek klasik fiziğin atomcu yaklaşımına karşı da önemli bir meydan okumadır (Silberstein 1998, 2001).

Kimileri ise, kuantum mekaniğinin bilincin fiziksel gerçekliğin temel niteliklerinden biri olduğunu göstermek için kullanmaya çalışmışlardır, bunun için de zaten bilinci olabilecek en temel seviyeye indirmek gerekmektedir(Stapp 1993). Bu görüşü destekleyenler özellikle dalga fonksiyonunun çökmesi hususundaki gözlemcinin rolüne başvurmaktadırlar(örn. Ölçüm yapıldığında kuantum gerçekliğinin  pek çok mümkün durumun olduğu bir süperpozisyondan tek ve belirli bir duruma çökmesi). Bu tarz modeller, fiziksel gerçekliğin onun bilinçli olarak gözlemlenip gözlemlenmediğine bağlı olup olmadığı konusundaki görüşlerine göre idealizm-benzeri görüşler olabilir veya olmayabilir. Literatüre bakıldığıda daha pek çok kuantum temelli bilinç modeli bulunabilir (bu modellerden bazıları  radikal ölçüde revizyonist bir metafiziği savunurken, bazıları ise savunmamaktadır), fakat bu dört model , her ne kadar alternatiflerin küçük bir kısmını temsil etselerde, söz konusu alternatifler arasından seçilmiş iyi bir örneklem oluşturmaktadırlar.

9.9 Fiziksel Olmayan Teoriler

Pek çok spesifik bilinç teorisi -bilişsel, nöral veya kuantum temelli olanlar- bilinci fiziksel dünyanın doğal bir özelliği olarak açıklamaya veya modellemeye çalışmaktadır. Fakat bilince ilişkin fizikalist bir ontolojiyi reddedenler, bilinci gerçekliğin fiziksel olmayan bir veçhesi olarak modellemenin yollarını bulmak zorundadırlar. Dolayısıyla, düalist veya anti-fizikalist bir metafiziksel görüşü benimseyenler, yukarıda önerilmiş olan beş farklı tipteki modelden farklı olarak kendi spesifik bilinç modellerini geliştirmek zorundadırlar. Hem töz düalistleri hem de nitelik düalistleri kendi teorilerini, gerçekliğin bilinci açıklamak için başvurduğu veya bilinçle özdeş gördüğü fiziksel-olmayan niteliklerinin spesifik doğasını açıklayacak şekilde detaylandırmak zorundadır.

Bu tarzda pek çok model geliştirilmiştir. David Chalmers(1996) panpsişizmin son derece spekülatif bir versiyonu olan ve enformasyon nosyonuna dayanan bir görüş geliştirmiştir. Chalmers’ın bu nosyona başvurmasının sebebi sadece fenomenal olarak gerçekleşen ve fiziksel olarak gerçekleşen enformasyon alanları arasındaki psiko-fiziksel değişmezliği açıklamak değil, enformasyonel olandan türeyen olarak  fiziksel olanın ontolojisini açıklamaktır(bir tür “enformasyondan varoluş” teorisi). Benzer bir şekilde, Gregg Rosenberg(2004) nedensel ilişkilerin kategorik temellerini işaret eden bir bilinç yaklaşımı ortaya koymuştur. Hem bilinçli durum hem de nedensel durum için Rosenberg; bir ilişkisel-fonskiyonel  durumun mutlaka bir kategorik ilişkisel-olmayan temele bağlı olmak zorunda olduğunu öne sürmüş ve hem nedensel ilişkilerin hem de niteliksel-fenomenal durumların aynı temele bağlı olduğunu öne süren bir model geliştirmiştir. Ayrıca, hemen yukarıda (Bölüm 9.8) belirtildiği üzere, bazı kuantum teorileri bilince  gerçekliğin temel bir niteliği muamelesi yapmaktadır(Stapp 1993) ve bu tutum devam ettiği sürece bu teoriler de fiziksel-olmayan teoriler olarak nitelendirilebilir.

10. Sonuç

Bilince ilişkin kapsamlı bir anlayış geliştirebilmek için pek çok farklı türdeki pek çok teoriye ihtiyaç varmış gibi görünmektedir. Bir kişi hiçbir çelişkiye düşmeden kendi yöntemleriyle bilincin fiziksel, nöral, bilişsel, fonksiyonel, temsili ve üstel-düzey yönlerini açıklayan birçok teoriyi kabul edebilir. Bilincin anlamaya çalıştığımız tüm yönlerini tek başına açıklamayı başarabilen tek bir bir yaklaşımın olabileceğini düşünmek çok gerçekçi görünmemektedir. Bu yüzden, sentetik çoğulcu bir yaklaşım ilerleme sağlamak için en ideal yol gibi görünmektedir.

Robert Van Gulick – “Consciousness” (Erişim Tarihi: 02.01.2020) Erişim: https://plato.stanford.edu/entries/consciousness/#PhyThe, Çevirmen: Berk Çakan

Kaynakça

  • Akins, K. 1993. “A bat without qualities?” In M. Davies and G. Humphreys, eds. Consciousness: Psychological and Philosophical Essays. Oxford: Blackwell.
  • Akins, K. 1996. “Lost the plot? Reconstructing Dennett’s multiple drafts theory of consciousness.” Mind and Language, 11: 1–43.
  • Anderson, J. 1983. The Architecture of Cognition. Cambridge, MA: Harvard University Press.
  • Armstrong, D. 1968. A Materialist Theory of Mind, London: Routledge and Kegan Paul.
  • Armstrong, D. 1981. “What is consciousness?” In The Nature of Mind. Ithaca, NY: Cornell University Press.
  • Baars, B. 1988. A Cognitive Theory of Consciousness. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Balog, K. 1999. “Conceivability, possibility, and the mind-body problem.” Philosophical Review, 108: 497–528.
  • Bayne, T. 2010. The Unity of Consciousness. Oxford: Oxford University Press.
  • Bayne, T. and Montague, M. (eds.) 2012. Cognitive Phenomenology. Oxford: Oxford University Press.
  • Block, N. 1980a. “Troubles with Functionalism,” in Readings in the Philosophy of Psychology, Volume 1, Ned Block,ed., Cambridge, MA : Harvard University Press, 268–305.
  • Block, N. 1980b. “Are absent qualia impossible?” Philosophical Review, 89/2: 257–74.
  • Block, N. 1990. “Inverted Earth,” Philosophical Perspectives, 4, J. Tomberlin, ed., Atascadero, CA: Ridgeview Publishing Company.
  • Block, N. 1995. “On a confusion about the function of consciousness.” Behavioral and Brain Sciences, 18: 227–47.
  • Block, N. 1994. “What is Dennett’s theory a theory of?” Philosophical Topics, 22/1–2: 23–40.
  • Block, N. 1996. “Mental paint and mental latex.” In E. Villanueva, ed. Perception. Atascadero, CA: Ridgeview.
  • Block, N. and Stalnaker, R. 1999. “Conceptual analysis, dualism, and the explanatory gap.” Philosophical Review, 108/1: 1–46.
  • Block, N. 2007. Consciousness, Accessibility and the mesh between psychology and neuroscience. Behavioral and Brain Sciences 30: 481–548
  • Boyd, R. 1980. “Materialism without reductionism: What physicalism does not entail.” In N. Block, ed. Readings in the Philosophy of Psychology, Vol. 1. Cambridge, MA: Harvard University Press.
  • Byrne, A. 1997. “Some like it HOT: consciousness and higher-order thoughts.” Philosophical Studies, 2: 103–29.
  • Byrne, A. 2001. “Intentionalism defended”. Philosophical Review, 110: 199–240.
  • Campbell, K. 1970. Body and Mind. New York: Doubleday.
  • Campbell, J. 1994. Past, Space, and Self. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Carruthers, P. 2000. Phenomenal Consciousness. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Carruthers, Peter and Veillet, Benedicte (2011). The case against cognitive phenomenology. In T. Bayne and M. Montague (eds.) Cognitive Phenomenology. Oxford: Oxford University Press.
  • Chalmers, D. 1995. “Facing up to the problem of consciousness”. Journal of Consciousness Studies, 2: 200–19.
  • Chalmers, D. 1996. The Conscious Mind. Oxford: Oxford University Press.
  • Chalmers, D. 2002. “Does conceivability entail possibility?” In T. Gendler and J. Hawthorne eds. Conceivability and Possibility. Oxford: Oxford University Press.
  • Chalmers, D. 2003. “The content and epistemology of phenomenal belief.” In A. Jokic and Q. Smith eds. Consciousness: New Philosophical Perspectives. Oxford: Oxford University Press.
  • Chalmers, D. and Jackson, F. 2001. “Conceptual analysis and reductive explanation”. Philosophical Review, 110/3: 315–60.
  • Churchland, P. M. 1985. “Reduction, qualia, and direct introspection of brain states”. Journal of Philosophy, 82: 8–28.
  • Churchland, P. M. 1995. The Engine of Reason and Seat of the Soul. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Churchland, P. S. 1981. “On the alleged backwards referral of experiences and its relevance to the mind body problem”. Philosophy of Science, 48: 165–81.
  • Churchland, P. S. 1983. “Consciousness: the transmutation of a concept”. Pacific Philosophical Quarterly, 64: 80–95.
  • Churchland, P. S. 1996. “The hornswoggle problem”. Journal of Consciousness Studies, 3: 402–8.
  • Clark, A. 1993. Sensory Qualities. Oxford: Oxford University Press.
  • Clark, G. and Riel-Salvatore, J. 2001. “Grave markers, middle and early upper paleolithic burials”. Current Anthropology, 42/4: 481–90.
  • Cleeremans, A., ed. 2003. The Unity of Consciousness: Binding, Integration and Dissociation. Oxford: Oxford University Press.
  • Crick, F. and Koch, C. 1990. “Toward a neurobiological theory of consciousness”. Seminars in Neuroscience, 2: 263–75.
  • Crick, F. H. 1994. The Astonishing Hypothesis: The Scientific Search for the Soul. New York: Scribners.
  • Davies, M. and Humphreys, G. 1993. Consciousness: Psychological and Philosophical Essays. Oxford: Blackwell.
  • Damasio, A. 1999. The Feeling of What Happens: Body and Emotion in the Making of Consciousness. New York: Harcourt.
  • Dehaene, S. and Naccache, L. 2000. Towards a cognitive neuroscience of consciousness: basic evidence and a workspace framework. Cognition 79:1–37.
  • Dennett, D. C. 1978. Brainstorms. Cambridge: MIT Press.
  • Dennett, D. C. 1984. Elbow Room: The Varieties of Free Will Worth Having. Cambridge: MIT Press.
  • Dennett, D. C. 1990. “Quining qualia”. In Mind and Cognition, W. Lycan, ed., Oxford: Blackwell, 519–548.
  • Dennett, D. C. 1991. Consciousness Explained. Boston: Little, Brown and Company.
  • Dennett, D. C. 1992. “The self as the center of narrative gravity”. In F. Kessel, P. Cole, and D. L. Johnson, eds. Self and Consciousness: Multiple Perspectives. Hillsdale, NJ: Lawrence Erlbaum.
  • Dennett, D. C. 2003. Freedom Evolves. New York: Viking.
  • Dennett, D. C. and Kinsbourne, M. 1992. “Time and the observer: the where and when of consciousness in the brain”. Behavioral and Brain Sciences, 15: 187–247.
  • Descartes, R. 1644/1911. The Principles of Philosophy. Translated by E. Haldane and G. Ross. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Dretske, F. 1993. “Conscious experience.” Mind, 102: 263–283.
  • Dretske, F. 1994. “Differences that make no difference”. Philosophical Topics, 22/1–2: 41–58.
  • Dretske, F. 1995. Naturalizing the Mind. Cambridge, Mass: The MIT Press, Bradford Books.
  • Eccles, J. and Popper, K. 1977. The Self and Its Brain: An Argument for Interactionism. Berlin: Springer
  • Edelman, G. 1989. The Remembered Present: A Biological Theory of Consciousness. New York: Basic Books.
  • Farah, M. 1990. Visual Agnosia. Cambridge: MIT Press.
  • Flanagan, O. 1992. Consciousness Reconsidered. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Flohr, H. 1995. “An information processing theory of anesthesia”. Neuropsychologia, 33/9: 1169–80.
  • Flohr, H., Glade, U. and Motzko, D. 1998. “The role of the NMDA synapse in general anesthesia”. Toxicology Letters, 100–101: 23–29.
  • Fodor, J. 1974. “Special sciences”. Synthese,28: 77–115.
  • Fodor, J. 1983. The Modularity of Mind. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Foster, J. 1989. “A defense of dualism”. In J. Smythies and J. Beloff, eds. The Case for Dualism. Charlottesville, VA: University of Virginia Press.
  • Foster J. 1996. The Immaterial Self: A Defence of the Cartesian Dualist Conception of Mind. London: Routledge.
  • Gallistel, C. 1990. The Organization of Learning. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Gardiner, H. 1985. The Mind’s New Science. New York: Basic Books.
  • Gazzaniga, M. 1988. Mind Matters: How Mind and Brain Interact to Create our Conscious Lives. Boston: Houghton Mifflin.
  • Gazzaniga, M. 2011. Who’s In Charge? Free Will and the Science of the Brain, New York: Harper Collins.
  • Gennaro, R. 1995. Consciousness and Self-consciousness: A Defense of the Higher-Order Thought Theory of Consciousness. Amsterdam and Philadelphia: John Benjamins.
  • Gennaro, R., ed. 2004. Higher-Order Theories of Consciousness. Amsterdam and Philadelphia: John Benjamins.
  • Gennaro, R. 2012. The Consciousness Paradox. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Gray, J. 1995. “The contents of consciousness: a neuropsychological conjecture”. Behavior and Brain Sciences, 18/4: 659–722.
  • Hameroff, S. 1998. “Quantum computation in brain microtubules? The Penrose-Hameroff ‘Orch OR’ model of consciousness”. Philosophical Transactions Royal Society London, A 356: 1869–96.
  • Hardin, C. 1986. Color for Philosophers. Indianapolis: Hackett.
  • Hardin, C. 1992. “Physiology, phenomenology, and Spinoza’s true colors”. In A. Beckermann, H. Flohr, and J. Kim, eds. Emergence or Reduction?: Prospects for Nonreductive Physicalism. Berlin and New York: De Gruyter.
  • Harman, G. 1990. “The intrinsic quality of experience”. In J. Tomberlin, ed. Philosophical Perspectives, 4. Atascadero, CA: Ridgeview Publishing.
  • Hartshorne, C. 1978. “Panpsychism: mind as sole reality”. Ultimate Reality and Meaning,1: 115–29.
  • Hasker, W. 1999. The Emergent Self. Ithaca, NY: Cornell University Press.
  • Heidegger, M. 1927/1962. Being and Time (Sein und Zeit). Translated by J. Macquarrie and E. Robinson. New York: Harper and Row.
  • Hellman, G. and Thompson, F. 1975. “Physicalism: ontology, determination and reduction”. Journal of Philosophy, 72: 551–64.
  • Hill, C. 1991. Sensations:A Defense of Type Materialism. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Hill, C. 1997. “Imaginability, conceivability, possibility, and the mind-body problem”. Philosophical Studies, 87: 61–85.
  • Hill, C. and McLaughlin, B. 1998. “There are fewer things in reality than are dreamt of in Chalmers’ philosophy”. Philosophy and Phenomenological Research, 59/2: 445–54.
  • Horgan, T. 1984. “Jackson on Physical Information and Qualia.” Philosophical Quarterly, 34: 147–83.
  • Horgan, T. and Tienson, J. 2002. “The intentionality of phenomenology and the phenomenology of intentionality”. In D. J. Chalmers , ed., Philosophy of Mind: Classical and Contemporary Readings. New York: Oxford University Press.
  • Hume, D. 1739/1888. A Treatise of Human Nature. ed. L Selby-Bigge. Oxford: Oxford University Press.
  • Humphreys, N. 1982. Consciousness Regained. Oxford: Oxford University Press.
  • Humphreys, N. 1992. A History of the Mind. London: Chatto and Windus.
  • Husserl, E. 1913/1931. Ideas: General Introduction to Pure Phenomenology (Ideen au einer reinen Phänomenologie und phänomenologischen Philosophie). Translated by W. Boyce Gibson. New York: MacMillan.
  • Husserl, E. 1929/1960. Cartesian Meditations: an Introduction to Phenomenology. Translated by Dorian Cairns. The Hague: M. Nijhoff.
  • Huxley, T. 1866. Lessons on Elementary Physiology 8. London
  • Huxley, T. 1874. “On the hypothesis that animals are automata”. Fortnightly Review, 95: 555–80. Reprinted in Collected Essays. London, 1893.
  • Hurley, S. 1998. Consciousness in Action. Cambridge, MA: Harvard University Press.
  • Jackson, F. 1982. “Epiphenomenal qualia”. Philosophical Quarterly, 32: 127–136.
  • Jackson, F. 1986. “What Mary didn’t know”. Journal of Philosophy, 83: 291–5.
  • Jackson, F. 1993. “Armchair metaphysics”. In J. O’Leary-Hawthorne and M. Michael, eds. Philosophy of Mind. Dordrecht: Kluwer Books.
  • Jackson, F. 1998. “Postscript on qualia”. In F. Jackson Mind, Method and Conditionals. London: Routledge.
  • Jackson, F. 2004. “Mind and illusion.” In P. Ludlow, Y. Nagasawa and D. Stoljar eds. There’s Something about Mary: Essays on the Knowledge Argument. Cambridge, MA: MIT Press.
  • James, W. 1890. The Principles of Psychology. New York: Henry Holt and Company.
  • Jaynes, J. 1974. The Origins of Consciousness in the Breakdown of the Bicameral Mind. Boston: Houghton Mifflin.
  • Kant, I. 1787/1929. Critique of Pure Reason. Translated by N. Kemp Smith. New York: MacMillan.
  • Kim, J. 1987. “The myth of non-reductive physicalism”. Proceedings and Addresses of the American Philosophical Association.
  • Kim, J. 1998. Mind in Physical World. Cambridge: MIT Press.
  • Kind, A. 2003. What’s so transparent about transparency? Philosophical Studies 115(3): 225–44.
  • Kant, I. 1787/1929. Critique of Pure Reason. Translated by N. Kemp Smith. New York: MacMillan.
  • Kinsbourne, M. 1988. “Integrated field theory of consciousness”. In A. Marcel and E. Bisiach, eds. Consciousness in Contemporary Science. Oxford: Oxford University Press.
  • Kirk, R. 1974. “Zombies vs materialists”. Proceedings of the Aristotelian Society, Supplementary Volume, 48: 135–52.
  • Kirk, R. 1991. “Why shouldn’t we be able to solve the mind-body problem?” Analysis, 51: 17–23.
  • Köhler, W. 1929. Gestalt Psychology. New York: Liveright.
  • Köffka, K. 1935. Principles of Gestalt Psychology. New York: Harcourt Brace.
  • Koch, C. 2012. Consciousness: Confessions of a Romantic Reductionist. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Kriegel, U. 2009. Subjective Consciousness. Oxford: Oxford University Press, 2009.
  • Kriegel, U. and Williford, K. 2006. Self Representational Approaches to Consciousness. Cambridge, MA: MIT Press 2006.
  • Lamme, V. 2006. Toward a true neural stance on consciousness. Trends in Cognitive Science 10:11, 494–501.
  • Leibniz, G. W. 1686 /1991. Discourse on Metaphysics. Translated by D. Garter and R. Aries. Indianapolis: Hackett.
  • Leibniz, G. W. 1720/1925. The Monadology. Translated by R. Lotte. London: Oxford University Press.
  • Levine, J. 1983. “Materialism and qualia: the explanatory gap”. Pacific Philosophical Quarterly, 64: 354–361.
  • Levine, J. 1993. “On leaving out what it’s like”. In M. Davies and G. Humphreys, eds. Consciousness: Psychological and Philosophical Essays. Oxford: Blackwell.
  • Levine, J. 1994. “Out of the closet: a qualophile confronts qualophobia”. Philosophical Topics, 22/1–2: 107–26.
  • Levine, J. 2001. Purple Haze: The Puzzle of Conscious Experience. Cambridge, Mass: The MIT Press.
  • Lewis, D. 1972. “Psychophysical and theoretical identifications”. Australasian Journal of Philosophy, 50: 249–58.
  • Lewis, D. 1990. “What experience teaches.” In W. Lycan, ed. Mind and Cognition: A Reader. Oxford: Blackwell.
  • Libet, B. 1982. “Subjective antedating of a sensory experience and mind-brain theories”. Journal of Theoretical Biology, 114: 563–70.
  • Libet, B. 1985. “Unconscious cerebral initiative and the role of conscious will in voluntary action”. Behavioral and Brain Sciences, 8: 529–66.
  • Llinas, R. 2001. I of the vortex: from neurons to self. Cambridge, MA: MIT Press
  • Loar, B. 1990. “Phenomenal states,” in Philosophical Perspectives, 4: 81–108.
  • Loar, B. 1997. “Phenomenal states”. In N. Block, O. Flanagan, and G. Guzeldere eds. The Nature of Consciousness. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Locke, J. 1688/1959. An Essay on Human Understanding. New York: Dover.
  • Lockwood, M. 1989. Mind, Brain, and the Quantum. Oxford: Oxford University Press.
  • Lorenz, K. 1977. Behind the Mirror (Rückseite dyes Speigels). Translated by R. Taylor. New York: Harcourt Brace Jovanovich.
  • Lycan, W. 1987. Consciousness. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Lycan, W. 1996. Consciousness and Experience. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Lycan, W. 2004. “The superiority of HOP to HOT”. In R. Gennaro ed. Higher-Order Theories of Consciousness. Amsterdam and Philadelphia: John Benjamins.
  • Marshall, I. and Zohar, D. 1990. The Quantum Self: Human Nature and Consciousness Defined by the New Physics. New York: Morrow.
  • McGinn, C. 1989. “Can we solve the mind-body problem?” Mind, 98: 349–66
  • McGinn, C. 1991. The Problem of Consciousness. Oxford: Blackwell.
  • McGinn, C. 1995. “Consciousness and space.” In T. Metzinger, ed. Conscious Experience. Paderborn: Ferdinand Schöningh.
  • Merleau-Ponty, M. 1945/1962. Phenomenology of Perception (Phénoménologie de lye Perception). Translated by Colin Smith. London: Routledge and Kegan Paul.
  • Metzinger, T., ed. 1995. Conscious Experience. Paderborn: Ferdinand Schöningh.
  • Metzinger, T. ed. 2000. Neural Correlates of Consciousness: Empirical and Conceptual Questions. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Mill, J. 1829. Analysis of the Phenomena of the Human Mind. London.
  • Mill, J.S. 1865. An Analysis of Sir William Hamilton’s Philosophy. London.
  • Moore, G. E. 1922. “The refutation of idealism.” In G. E. Moore Philosophical Studies. London : Routledge and Kegan Paul.
  • Nagel, T. 1974. “What is it like to be a bat?” Philosophical Review, 83: 435–456.
  • Nagel, T. 1979. “Panpsychism.” In T. Nagel Mortal Questions. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Natsoulas, T. 1983. “Concepts of consciousness.” Journal of Mind and Behavior, 4: 195–232.
  • Nelkin, N. 1989. “Unconscious sensations.” Philosophical Psychology, 2: 129–41.
  • Nemirow, L. 1990. “Physicalism and the cognitive role of acquaintance.” In W. Lycan, ed. Mind and Cognition: A Reader. Oxford: Blackwell.
  • Neisser, U. 1965. Cognitive Psychology. Englewood Cliffs: Prentice Hall.
  • Nida-Rümelin, M. 1995. “What Mary couldn’t know: belief about phenomenal states.” In T. Metzinger, ed. Conscious Experience. Paderborn: Ferdinand Schöningh.
  • Panksepp, J. 1998. Affective Neuroscience. Oxford: Oxford University Press.
  • Papineau, D. 1994. Philosophical Naturalism. Oxford: Blackwell.
  • Papineau, D. 1995. “The antipathetic fallacy and the boundaries of consciousness.” In T. Metzinger, ed. Conscious Experience. Paderborn: Ferdinand Schöningh.
  • Papineau, D. 2002. Thinking about Consciousness. Oxford: Oxford University Press.
  • Peacocke, C. 1983. Sense and Content, Oxford: Oxford University Press.
  • Pearson, M.P. 1999. The Archeology of Death and Burial. College Station, Texas: Texas A&M Press.
  • Penfield, W. 1975. The Mystery of the Mind: a Critical Study of Consciousness and the Human Brain. Princeton, NJ: Princeton University Press.
  • Perry, J. 2001. Knowledge, Possibility, and Consciousness. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Penrose, R. 1989. The Emperor’s New Mind: Computers, Minds and the Laws of Physics. Oxford: Oxford University Press.
  • Penrose, R. 1994. Shadows of the Mind. Oxford: Oxford University Press.
  • Pitt, D. 2004. The phenomenology of cognition or what is it like to believe that p? Philosophy and Phenomenological Research 69: 1–36.
  • Place, U. T. 1956. “Is consciousness a brain process?” British Journal of Psychology, 44–50.
  • Prinz, J. 2012. The Conscious Brain. Oxford: Oxford University Press.
  • Putnam, H. 1975. “Philosophy and our mental life.” In H. Putnam Mind Language and Reality: Philosophical Papers Vol. 2. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Putnam, H. and Oppenheim, P. 1958. “Unity of science as a working hypothesis.” In H. Fiegl, G. Maxwell, and M. Scriven eds. Minnesota Studies in the Philosophy of Science II. Minneapolis: University of Minnesota Press.
  • Rey, G. 1986. “A question about consciousness.” In H. Otto and J. Tuedio, eds. Perspectives on Mind. Dordrecht: Kluwer.
  • Robinson, H. 1982. Matter and Sense: A Critique of Contemporary Materialism. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Robinson, D. 1993. “Epiphenomenalism, laws, and properties.” Philosophical Studies, 69: 1–34.
  • Rosenberg, G. 2004. A Place for Consciousness: Probing the Deep Structure of the Natural World. New York: Oxford University Press.
  • Rosenthal, D. 1986. “Two concepts of consciousness.” Philosophical Studies, 49: 329–59.
  • Rosenthal, D. 1991. “The independence of consciousness and sensory quality.” In E. Villanueva, ed. Consciousness. Atascadero, CA: Ridgeview Publishing.
  • Rosenthal, D. M. 1993. “Thinking that one thinks.” In M. Davies and G. Humphreys, eds. Consciousness: Psychological and Philosophical Essays. Oxford: Blackwell.
  • Rosenthal, D. 1994. “First person operationalism and mental taxonomy.” Philosophical Topics, 22/1–2: 319–50.
  • Rosenthal, D. M. 1997. “A theory of consciousness.” In N. Block, O. Flanagan, and G. Guzeldere, eds. The Nature of Consciousness. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Russell, B. 1927. The Analysis of Matter. London: Kegan Paul.
  • Ryle, G. 1949. The Concept of Mind. London: Hutchinson and Company.
  • Sacks, O. 1985. The Man who Mistook his Wife for a Hat. New York: Summit.
  • Schacter, D. 1989. “On the relation between memory and consciousness: dissociable interactions and consciousness.” In H. Roediger and F. Craik eds. Varieties of Memory and Consciousness. Hillsdale, NJ: Erlbaum.
  • Schneider W. and Shiffrin, R. 1977. “Controlled and automatic processing: detection, search and attention.” Psychological Review, 84: 1–64.
  • Searle, J. R. 1990. “Consciousness, explanatory inversion and cognitive science.” Behavioral and Brain Sciences, 13: 585–642.
  • Searle, J. 1992. The Rediscovery of the Mind. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Seager, W. 1995. “Consciousness, information, and panpsychism.” Journal of Consciousness Studies, 2: 272–88.
  • Seigel, S. 2010. The Contents of Visual Experience. Oxford: Oxford University Press.
  • Siewert, C. 1998. The Significance of Consciousness. Princeton, NJ: Princeton University Press.
  • Shallice, T. 1988. From Neuropsychology to Mental Structure. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Shear, J. 1997. Explaining Consciousness: The Hard Problem. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Shoemaker, S. 1975. “Functionalism and qualia,” Philosophical Studies, 27: 291–315.
  • Shoemaker, S. 1981. “Absent qualia are impossible.” Philosophical Review, 90: 581–99.
  • Shoemaker, S. 1982. “The inverted spectrum.” Journal of Philosophy, 79: 357–381.
  • Shoemaker, S. 1990. “Qualities and qualia: what’s in the mind,” Philosophy and Phenomenological Research, Supplement, 50: 109–131.
  • Shoemaker, S. 1998. “Two cheers for representationalism,” Philosophy and Phenomenological Research.
  • Silberstein, M. 1998. “Emergence and the mind-body problem.” Journal of Consciousness Studies, 5: 464–82.
  • Silberstein, M 2001. “Converging on emergence: consciousness, causation and explanation.” Journal of Consciousness Studies, 8: 61–98.
  • Singer, P. 1975. Animal Liberation. New York: Avon Books.
  • Singer, W. 1999. “Neuronal synchrony: a versatile code for the definition of relations.” Neuron, 24: 49–65.
  • Skinner, B. F. 1953. Science and Human Behavior. New York: MacMillan.
  • Smart, J. 1959. “Sensations and brain processes.” Philosophical Review, 68: 141–56.
  • Stapp, H. 1993. Mind, Matter and Quantum Mechanics. Berlin: Springer Verlag.
  • Stoljar, D. 2001. “Two conceptions of the physical.” Philosophy and Phenomenological Research, 62: 253–81
  • Strawson, G. 1994. Mental Reality. Cambridge, Mass: MIT Press, Bradford Books.
  • Strawson, G. 2005. Real intentionality. Phenomenology and the Cognitive Sciences 3(3): 287–313.
  • Swinburne, R. 1986. The Evolution of the Soul. Oxford: Oxford University Press.
  • Titchener, E. 1901. An Outline of Psychology. New York: Macmillan.
  • Tononi, G. 2008. Consciousness as integrated information: a provisional manifesto. Biological Bulletin 215: 216–42.
  • Travis, C. 2004. “The silence of the senses.” Mind, 113: 57–94.
  • Triesman, A. and Gelade, G. 1980. “A feature integration theory of attention.” Cognitive Psychology, 12: 97–136.
  • Tye, M. 1995. Ten Problems of Consciousness. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Tye, M. 2000. Consciousness, Color, and Content. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Tye, M. 2003. “Blurry images, double vision and other oddities: new troubles for representationalism?” In A. Jokic and Q. Smith eds., Consciousness: New Philosophical Perspectives. Oxford: Oxford University Press.
  • Tye, M. 2005. Consciousness and Persons. Cambridge,MA: MIT Press.
  • Tye, M. and Wright, B. 2011. Is There a Phenomenology of Thought? In T. Bayne and M. Montague (eds.) Cognitive Phenomenology. Oxford: Oxford University Press.
  • Van Gulick, R. 1985. “Physicalism and the subjectivity of the mental.” Philosophical Topics, 13: 51–70.
  • Van Gulick, R. 1992. “Nonreductive materialism and intertheoretical constraint.” In A. Beckermann, H. Flohr, J. Kim, eds. Emergence and Reduction. Berlin and New York: De Gruyter, 157–179.
  • Van Gulick, R. 1993. “Understanding the phenomenal mind: Are we all just armadillos?” In M. Davies and G. Humphreys, eds., Consciousness: Psychological and Philosophical Essays. Oxford: Blackwell.
  • Van Gulick, R. 1994. “Dennett, drafts and phenomenal realism.” Philosophical Topics, 22/1–2: 443–56.
  • Van Gulick, R. 1995. “What would count as explaining consciousness?” In T. Metzinger, ed. Conscious Experience. Paderborn: Ferdinand Schöningh.
  • Van Gulick, R. 2000. “Inward and upward: reflection, introspection and self-awareness.” Philosophical Topics, 28: 275–305.
  • Van Gulick, R. 2003. “Maps, gaps and traps.” In A. Jokic and Q. Smith eds. Consciousness: New Philosophical Perspectives. Oxford: Oxford University Press.
  • Van Gulick, R. 2004. “Higher-order global states HOGS: an alternative higher-order model of consciousness.” In Gennaro, R. ed. Higher-Order Theories of Consciousness. Amsterdam and Philadelphia: John Benjamins.
  • van Inwagen, P. 1983. An Essay on Free Will. Oxford: Oxford University Press.
  • Varela, F. and Maturana, H. 1980. Cognition and Autopoiesis. Dordrecht: D. Reidel.
  • Varela, F. 1995. “Neurophenomenology: A methodological remedy for the hard problem.” Journal of Consciousness Studies, 3: 330–49.
  • Varela, F. and Thomson, E. 2003. “Neural synchronicity and the unity of mind: a neurophenomenological perspective.” In Cleermans, A. ed. The Unity of Consciousness: Binding, Integration, and Dissociation. Oxford: Oxford University Press
  • Velmans, M. 1991. “Is Human information processing conscious?” Behavioral and Brain Sciences, 14/4: 651–668
  • Velmans, M. 2003. “How could conscious experiences affect brains?” Journal of Consciousness Studies, 9: 3–29.
  • von Helmholtz, H. 1897/1924. Treatise on Physiological Optics. Translated by J. Soothly. New York: Optical Society of America.
  • Wilkes, K. V. 1984. “Is consciousness important?” British Journal for the Philosophy of Science, 35: 223–43.
  • Wilkes, K. V. 1988. “Yishi, duo, us and consciousness.” In A. Marcel and E. Bisiach, eds., Consciousness in Contemporary Science. Oxford: Oxford University Press.
  • Wilkes, K. V. 1995. “Losing consciousness.” In T. Metzinger, ed. Conscious Experience. Paderborn: Ferdinand Schöningh.
  • Watson, J. 1924. Behaviorism. New York: W. W. Norton.
  • Wegner, D. 2002. The Illusion of Conscious Will. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Wittgenstein, L. 1921/1961. Tractatus Logico-Philosophicus. Translated by D. Pears and B. McGuinness. London: Routledge and Kegan Paul.
  • Wundt, W. 1897. Outlines of Psychology. Leipzig: W. Engleman.
  • Yablo, S. 1998. “Concepts and consciousness.” Philosophy and Phenomenological Research, 59: 455–63.

Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesinden mezun olmuştur. Şu anda Ernst&Young'da bağımsız denetçi olarak çalışmaktadır. Zihin Felsefesi ve Nörobilim başlıca ilgi alanları olmakla birlikte Bilişsel Bilimler, Evrimsel Biyoloji ve Kuantum Fiziğine de ilgi duymaktadır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Hayvanların Yaşama Hakkı Var Mı? – Tom Regan

Sonraki Gönderi

Güvenilircilik Gettier Problemine Çözüm Bulabilmiş midir? - Zeynep Vuslat Yekdaneh

En Güncel Haberler Stanford Felsefe Ansiklopedisi