Feminist Epistemoloji: Bir Şeyi Bilip Bilemeyeceğimiz, Cinsiyet ile Sınırlandırılmış Olabilir mi? – Taner Beyter

296 Okunma
Okunma süresi: 15 Dakika

Saplantılı bir epistemolog, epistemolojiye dair neredeyse her şey ile ilgilenme konusunda cüretkar ve azimli olmaya dikkat edecektir. Bu nedenle baştan belirtmekte fayda görüyoruz ki bu yazı, bir epistemoloji yazısıdır ve epistemoloji açısından konuyu ele almaktadır. Yazar, feminist kuram hakkında öne sürmek veya söz etmek durumunda kaldığı her konuda eleştiriye ve önerilere açıktır. Diğer yandan daha önce ele aldığımız epistemolojiye giriş, dini ve reformcu epistemoloji, doğallaştırılmış epistemoloji, erdem epistemolojisi ve Gettier problemi yazılarımızı okumanız, bu içeriğin sizin için daha verimli olmasına katkı sağlayacaktır. Çünkü çağdaş epistemolojideki yaklaşımlar birçok tartışma başlığı altında çoğunlukla birbiriyle ilişkilidir.

Bilen birinin kültürel aidiyeti, cinsiyeti, bireysel deneyimleri, eğitim süreci veya başka türden bir kimliği, bilme sürecinin kendisinde etkili midir? Bu farklılıklar bilişsel mekanizma olarak bilme aygıtı ya da işlemcisi olan zihnimize dışarıdan gelen girdilerin farklılığına işaret etmektedir. (Quine’ın işaret ettiği gibi!) Bu farklı girdiler, zihinsel çıktılar üzerinde bir etki sahibi olabilir. İşte tam bu noktada bir erkek ve bir kadının deneyimlerinin farklılıklarını düşünün. Örnek olarak bir doğumun acısını bilmeyi ele alın, bir erkek bu bilmeye epistemik olarak asla tam anlamıyla sahip olamaz gibi görünüyor. Çünkü bu acı ve doğum sürecinin bilişsel girdisini hiçbir zaman (en azından yakın zamanda) deneyimlemeyecek gibi duruyor. Bu haliyle bir erkek, kadınların bu ve benzeri konularda deneyimleri, bilişsel süreçleri ve bunların çıktıları hakkında bir bilgi sahibi, tam anlamıyla, olabilir mi? Şimdi analitik felsefenin epistemolojiye dair klasik örneğine tekrar dönelim;

Sosyal Epistemolojinin Etkisi

Geleneksel epistemolojide uzun süre kabul edilen tanım şöyleydi: S, P’yi bilir ancak:

  • S, P’ye inanıyorsa (zihinsel kabul)
  • P doğruysa (doğruluk unsuru: doğru olmayan şey bilinemez!)
  • S, P’yi gerekçelendirmişse.

Bilme sürecinin büyük oranda bu üç unsur (inanç, doğruluk ve gerekçelendirme unsurları) ile şekillendiği Gettier’in itirazına kadar epistemoloji tarihinde genel bir kabuldü. Bu üç parçalı bilgi tanımı bilgiye, “gerekçelendirmiş doğru inanç” adını veriyordu.

Çağdaş epistemoloji yönünü 1963 yılında yayınlanan Gettier’in bu ünlü makalesi ile büyük oranda gerekçelendirme kuramlarına dönmüştü. Doğru inancı bilgi yapan şeyin ne olduğu ve gerekçelendirmenin tam anlamıyla şans faktörünü dışlayıp dışlayamadığı hala birçok açıdan önemini koruyan bir başlıktır. Söz konusu makale, Gettier problemi ile epistemolojinin tam anlamıyla göbeğine oturmuştur. Zaman içerisinde içselcilik ve dışsalcılık olarak bilinen iki büyük epistemik gerekçelendirme kuramı kümesi Gettier problemiyle beraber bilginin doğası ve mimarisi üzerine yapılan tartışma başlıklarına yönelmiştir. Feminist epistemolojiyi tam anlamıyla kavramak için bu tartışma tarihi ve sosyal epistemoloji üzerine söz etmezsek çok şey eksik kalır.

Doğum sancısı

“S, P’yi biliyor.” dediğimizde S’nin erkek mi yoksa kadın mı olduğuna çoğunlukla dikkat etmemişizdir. Ancak burada P’yi doğum sancısı olarak düşünürsek, “Her S gerçekten P’yi bilir mi?” sorusu daha ilgi çekici bir hal alır. Artık bu soruya cevap vermek için S’lerin kadın mı erkek mi olduğunu sormamız gerekiyor gibi görünüyor. S’nin erkek mi yoksa kadın mı olduğuna odaklanmayan, soyut ve evrensel bilen özne olarak S’yi tasavvur eden yaklaşıma Kartezyen epistemoloji adını veriyoruz; bunu yazı boyunca lütfen aklınızda tutun.

Örneğimize geri dönelim. Diyelim ki arkadaş grubumuzdayken Berkay, Can’a sigara içmenin zararlarını sordu. Ve Can’da doğru olarak kabul edilebilecek cevapları sıraladı. Bu durumda Berkay, Can’ı “bilenler” grubuna dahil edebilir. Peki Can’a doğum sancısını sorsak? Bilenler grubuna dönüp baktığımızda hepsinin kadın olduğunu fark edecek ve bilginin cinsiyet ile ilişkisine odaklanmamız gerektiğini anlayacağız denilebilir. Bu örnek dışında bir çok başka örnek de verilebilir, kolay anlaşılması adına böylesi bir doğum vakası seçmeyi uygun gördük.

Şöyle etraflıca baktığımızda Feminist epistemoloji soyut özne temelli, bireysel epistemoloji adını verebileceğimiz Kartezyen epistemoloji yaklaşımına şiddetle karşı çıkarak kendini temellendirmiştir. Açıktır ki Kartezyen özne için bilen; bedensizdir! Feminist epistemologlar ise bilenin bedenine ve bu bedenin toplumsal olan ile ilişkisine işaret etmektedir. Kartezyen epistemoloji için bireylerin zihinsel yetileri bilme süreci için yeterlidir. Bu bakışta zihin, adeta kendini çevreleyen şartlardan ve unsurlardan bağımsız olarak, özerk bir konumdadır. İşte bu nokta önemli bir ayrıma işaret ediyor; bilen özne içinde yaşadığı toplumdan bağımsız olarak tek başına bilebilir mi? Bilme süreci için sosyal unsurlar nasıl bir etkiye sahiptir? Sosyal epistemoloji adını verdiğimiz yaklaşım bu soruları sorarak gözümüzü bilen soyut özneden, toplumun bir parçası olan epistemik özneye çevirmemizi söylüyor. Feminist epistemoloji de tam olarak böyle bir anlayışın içinden doğmuştur. Bunu biraz açalım.

Tanıklık bilgisi, bilme araçlarından biridir; bireyler arası etkileşim ve epistemik sürece işaret eder. Felsefe tarihinde bu konuya ilk dikkat çekenlerden birisi David Hume’dur. (Başdemir, H. Y. , s. 270). Hume’un işaretinden beri bilme sürecinin yalnızca soyut ve özerk özne ile sınırlandırılmasına şüphe ile yaklaşılıyor denilebilir.

Epistemik sürecin gerçekleştiği unsur olarak zihin, bilme sürecinin tüm kapsamını tek başına kontrol edemez gibi duruyor. Zihin birçok yönden kendisini çevreleyen koşullar ve diğer zihinler ile etkileşim içerisindedir. Epistemik sürecin önemli bir parçası da tam olarak bu etkileşim ve söz konusu etkileşimin bilginin doğasına olan yansımalarını konu alıyor. Toplumsal boyuta işaret etmek, sosyal epistemoloji ve ondan bir şekilde etkilenmiş olarak feminist epistemolojinin en önemli başlangıç noktalarından biridir. Böylesi bir yaklaşım bilgiyi toplumsal ve tarihsel süreçlerin toplamı olarak ele alır ve bu toplamı, bireylerin sahip oldukları doğru inançlar ile karşılaştırma yoluna gider. Doğal olarak bu çalışma alanında evrimsel psikoloji, bilim ve bilgi sosyolojisi, bilişsel bilimler, antropoloji gibi alanlara da dikkat çekilir. Peki bu tür bir anlayış için bilgi nasıl tanımlanır?

Tarihsel Arka Plan

Yakın geçmişe baktığımızda feminist hareketin ikinci dalgası devam ederken, analitik felsefe camiasındaki kadın epistemologlar şu soruyu sormaya başladı: Bilim felsefesi ve epistemoloji alanında neden bu kadar az kadın var?

Aristoteles’ten Locke’a Rousseau’dan Kant’a dek filozofların ve dolayısıyla felsefi kuramların erilliğini tartışmanın vakti gelmiş olabilir. (Söz konusu filozofların kadınlara yönelik tutumları birçok açıdan eril ve cinsiyetçi olarak tanımlanabilir.) Feminist epistemologlar var olan cinsiyetçi ve eril bakış açısının izlerini, bilim felsefesi ve epistemoloji içerisinde sürme konusunda epey ısrarcıdır.

Tam burada bir soruyu açıkça sormak yerinde olacaktır: Bilme süreçleri ve bilişsel mekanizma sınırı tamamen biyolojik olarak mı belirlenmiştir? Eğer tamamen biyolojik bir belirlenim, etkileşim ve neden olma söz konusu ise bunlar tüm bireylerde ve cinsiyetler de eşit oranda mı dağılmıştır? Eğer eşit dağıldıysa bundan tam anlamıyla nasıl emin olabiliriz, eşit dağılmadıysa ne yapmalıyız? Bu sorular oldukça önemli görünüyor, ancak soruyu cevaplamadan önce feminist epistemologların bilgi yaklaşımının sınırlarını belirginleştirmeye çalışalım.

Bu yaklaşımda bilginin izini üniversiteler, okullar, sendikalar, meslek örgütleri, ev, aile, sokak gibi toplumsal alanlarda aramamız gerektiği vurgulanır. Bu kurumlarda bilgi oluşturulur, dağıtılır, analiz edilir, tekrar ele alınır, tekrar dağıtıma girer ve modası geçer/saf dışı bırakılır. Sosyal süreçte bilgi sürekli inşa edilir ve bireylerin bu bilginin oluşum sürecinin bir parçası olarak kurumsallaşmış doğru inançları bilgi olarak kabul eder.

Örneğin sayısız defa, birçok farklı şekilde doğrulanan Evrim Teorisi ile hiçbir bilimsel temeli veya geçerliliği olmayan düz dünya safsatasını ele alalım. İki bilgi de epistemik olarak toplumsal bir süreçten geçerler; aralarındaki en önemli farklardan biri, Evrim Teorisi’ni destekleyen daha güçlü sosyal kurumların olması ve epistemik araçlar tarafından daha güçlü bir şekilde desteklenmesidir. Bu noktada Barnes ve Bloor gibi Edinburg Okulu temsilcilerinin tüm önermelerin güvenilirlik olarak eşit seviyede ele alınması gerektiğini söylediğini hatırlatalım. Bu bize, felsefenin başlangıç pozisyonu olarak prensipte tüm önermelere eşit düzeyde şüpheci yaklaşmamız gerektiğini de hatırlatır; ancak sadece başlangıç pozisyonunda! Öyle görülüyor ki dünya düz değildir ve bu inancı paylaşanların sahip oldukları şey de bilgi olarak adlandırılmamalıdır; felsefi bir sezgi ile bu söylediğimiz gayet açık görünüyor. Ancak düz dünyacıların paylaştığı şey bilgi değilse, tam olarak nedir?

Dünya

Demin söz ettiğimiz “Gerekçelendirilmiş doğru inanç” şeklindeki geleneksel tanıma yönelik sosyal epistemologlar (dolayısıyla feminist epistemologlar) iki çeşit pozisyon alacaklardır. İlkinde bu tanımdaki gerekçelendirme unsurunu tamamen dışarı atmak ve bilgi toplumundaki bireylerin uzlaşım ile elde ettikleri “doğru inançlar toplamı” olarak görmektir. İkinci pozisyonda ise gerekçelendirme kavramını anlamı ve içeriğini değiştirip gevşek bir gerekçelendirme önerisi bulunur: Gerekçelendirme ile kast edilen, normatif bir içeriğe sahip olmayan bir tür onaylamadır. Bu yaklaşımda bilginin doğruluğu, Viyana Çevresi’nden beri var olan doğrulama prensibi (İng: “verification principle”) ile değil, kolektif uzlaşım ve yargı ile belirlenir. Böylesi bir bakış açısı epistemik bir unsur olarak doğruluğu kolektif ve toplumsal bir unsur haline getirir. Steven Shapin’in yüksek sesle dile getirdiği bu fikirler çoğu kişinin düşündüğü üzere Thomas Kuhn’un bilim felsefesi/sosyoloji ile birçok ortaklıklar barındırmaktadır. Ancak bunu başka bir yazımızın konusu olarak bir not alalım.

Böylece epistemik unsurların önemli bir kısmı paylaşılan inançlarda uzlaşıma dayalıdır diyebilir miyiz? Eğer bu doğruysa kimlerin ve hangi grupların (erkek-kadın, ezen-ezilen, Avrupalı-Asyalı vb.) hangi inançları paylaştığına odaklanmamız anlamlı olacaktır. Benim gibi analitik epistemolojide normatiflik ve nesnellik vurgusuna önem veren kişiler için bu iddialar oldukça ilginç ama bir o kadar da çekici görünüyor.

Öyleyse diyebiliriz ki feminist epistemolojinin ortaya attığı soru oldukça açık: Bilme süresinde sosyal kurumlar, tabakalar, kimlikler ve cinsiyet rolleri etkiliyse kadın ve erkeğin bilme süreçleri ve edimler tam anlamıyla özdeş midir? Erkek bir doktorun kürtaj hakkında bilmediği ve deneyimlediği ne olabilir? Erkek bir doktor kürtajın ne olduğunu epistemik olarak tam anlamıyla bilebilir mi?

Teorisyenler Grubunun Homojenliği Sorunu

Feminist bilim ve bilgi kuramcıları için araştırma veya felsefe yapanlar kümesi (veya epistemologlar kümesi)’nin homojenliği önemli bir konu başlığıdır. Bu başlıktaki odak noktası, belli bir cinsiyetin çoğunlukta olduğu cemaatin kuramlarının da bir tür homojenlik içererek çeşitliliği ve alternatifliği yok edeceği yönündedir. Homojenlik, kuram içerisindeki kavramların da homojenliği anlamına gelecektir. Sosyal yapılara odaklanma yönünde bir reçete içeren bu açıklama en temelde Descartes ile başlayan klasik epistemolojiye yönelik oldukça karşıt bir pozisyonu temsil eder.

Feministler epistemologlar epistemik sürecin sosyal boyutuna dikkat etmektedirler. Bu yönde bir girişim birçok açıdan kendisini Quine’ın doğallaştırılmış epistemoloji anlayışına yaslanırken de bulabilir; bu nedenle feminist doğallaştırılmış epistemoloji kavramsallaştırması da yapılmaktadır. Çünkü Quine, Kartezyen epistemolojinin bu soyut bilen öznesine karşı sosyal ve çevresel faktörlerin etkisine işaret eden ve biyolojik süreçleri de işin içine katan ilk filozoftu. Feminist epistemologlar da bilmenin sosyal ve biyolojik boyutlarına odaklanarak Quine’ı farklı bir patikadan takip etmektedir demek yanlış olmazdı.

Temelci, klasik veya teknik ismiyle Kartezyen (Descartesçı) epistemoloji, temel kavramlarını sosyal yapı ve kurumlardan soyutlanmış bireylerin varlığı üzerine inşa etmekteydi. Bu dönemde, evrensel olan ve öznede içkin olan zihin, üretim merkezi gibi çalışan soyut bir makine olarak tasavvur edilmişe benziyor. Bilen kişi cinsiyetinden ve toplumsal konumundan bağımsız düşünülür ve bu soyut “bilen özne” ile epistemolojik problemlere yöneliriz. Öyle görülüyor ki hem Kartezyen epistemoloji hem de çağdaş analitik epistemoloji bilen kişileri birbirine benzeyen varlıklar olarak düşünür; feminist epistemologlar tam olarak buraya dikkat kesilmektedirler. Onlar açıkça şu soruyu soruyorlarmış gibi görünüyor:

Bilgi ve bilgiye bağlı fenomenler, insanları ve toplulukları birbirinden ayıran özellikler bilinmeden, tanımlanıp kuramsallaştırılabilir mi? Biz buna şüpheyle yaklaşıyoruz!

Eğer bu iddialara yakından bakarsak birçok epistemik kavram ve norm da farklı türden sosyal yargı ve anlamlar ile yoğrulmuş olabilir; tarafsızlık ve akılcılık kavramlarını ele alalım. Bu kavramlar birçok anlamda nesnellik ve gerekçelendirilmişlik ile de ilişkilidir. Peki bu temel epistemik kavramlarımız hakkında feministler ne düşünmektedir? Helen Longino gibi feminist epistemologlar nesnellik veya gerekçelendirme gibi epistemik kavramların ve normların toplumsal olduğuna işaret ederek sosyal epistemolojinin kökenlerine tekrar vurgu yapmaktadır. Bu yüzdendir ki bazı feminist epistemologlar bilmenin nesnellik unsuruna birazdan değineceğimiz üzere şüpheyle yaklaşmış ve bilgiyi, bilen ile bilenin çevresini içeren birleşik bir fenomen olarak tanımlamışlardı.

Öyle görülüyor ki insanlar çoğunlukla homojen cemaatlerde yetişmekte olup, sahip oldukları inançlarını test etmemektedir; böyle bir durumda nesnel bir “nesnellik” kavramından söz edebilir miyiz? Ne olduğu tam anlamıyla sınanmayan bir nesnellik kavramı, nesnellik olarak görülmeli midir?

Longino’ya bu soruyu sorsaydık yüksek ihtimalle, içinde bulunduğu grubun nesnellik anlayışı ve inancıyla baskılanmış bir nesnellik kavramından söz ederdi. Bu haliyle nesnellik epistemik bir topluluğun içini doldurduğu bir kavram olup sosyal bir biçim alır, bireysel ve objektif olan, soyut bir nesnellikten söz etmek zor görünür. Bu bakış açısının sosyal epistemoloji vurgusu bir hayli ilgi çekicidir, Longino gibi düşünürlerin “sosyal amprisist” olarak anılmasına şaşırmamalı.

Feminizm politika ve entelektüel alanların birçoğunda olduğu gibi epistemoloji içerisinde de ciddi tartışmalara dahil olmuştur.

Feminizmin epistemoloji ve bilim felsefesindeki eleştirilerinden birine yakından bakalım. Bu eleştiriye göre tarih boyunca birçok örneklem alanında bilgi ve bilim, erkekler tarafından yapıldığı kadar erkekler için de yapılmıştır denilebilir. Bu iddia bazen açıkça, bazen ise örtük olarak epistemik kurumların eril yapısına işaret etmektedir. Böylesi bir durum doğal olarak çalışılan söz konusu disiplinin ve alanın temel kavramları ile araçlarının da erilleşmiş olabileceği anlamına gelecektir.

Bu bakış açısına göre bilim yaparken veya bilme sürecinin kendisinde kullandığımız kavramlar belli bir grubun (erkekler veya ezenler) yargı ve anlamları ile yüklüdür. Doğal olarak bu kavramların içerildiği kuramlar da söz konusu grubun yargı ve anlamları ile yüklüdür denilebilir. Örneğin latince “virtus” kelimesinden gelen “virtue” kavramını ele alalım; bu kelimenin kökeni “vir”dir ve Latince “erkek” anlamına gelir. Bu kavramsallaştırma ve erdem teorisi, örtük bir şekilde erdemli olmanın erkeklere özgür bir yeti olduğunu varsayıyor olabilir (Hatta Aristoteles’in metinlerine bakarsak, o, varsaymaktan da öteye gitmiştir.) Bu kavramın Türkçeye “erdem” olarak çevrilmesi birçok anlamda kendi içinde tutarlıdır; çünkü “erdem” kavramındaki “er” kökü de cinsiyetçi bir yapıya ve erilliğe işaret etmektedir. Ahlak felsefesinin temel kavramlarından biri olan “erdem” kavramı ve erdem etiği kuramının belli bir toplumsal grubun yargıları ile yüklü olduğunu öne sürmek ve nesnel bir erdem kavramının nasıl mümkün olacağını sormak feminist epistemologların ilk itirazı olacaktır.

Feminist epistemologların büyük bir kısmı epistemoloji veya felsefenin herhangi bir alanının erilliği problemi ile çoğunlukla şunu kast eder: Bu alanda çalışma yapanların çoğu erkek olduğu için araçlar ve kavramlarda bu eril bakış açısına hizmet etmektedir, böylesi bir durum alanın homojenliği ile ilgilidir. Yani alan kendi içerisinde cinsiyet veya başka türden bir çeşitlilik barındırmadığı sürece homojen olma durumundan, bir çeşit yanlılık ve benzerlik içeren durum ortaya çıkacaktır. Tam bu noktada odağımız çeşitlilik olmalıdır; çünkü bu yaklaşım için bakış açısı ve ilginin çeşitliliği epistemik sürecin kendisine de etki edebilir. Eğer ki söz konusu felsefe alanında çalışma yapanlar çoğunlukla dişilerden oluşsaydı da benzer bir durum söz konusu olacaktı; homojen yapı bu sefer dişil bir biçim alabilirdi.

Birçok feminist kuramcıya göre insan cinsiyeti iki yönlüdür; ilk yön biyolojik cinsiyettir ve genetik temellerde vücut bulur, biyolojik bir açıklama sunar ve fiziksel özelliklerin toplamını ifade eder. Bu genetik temel bir atanma durumunu doğurur; biyolojik dişiler “kadın” biyolojik erkekler ise “erkek” cinsiyetine atanırlar. Bu cinsiyetin ikinci yönü olan atanmış cinsiyete örnektir. (Moser, P., s. 433) Atanmış olduğumuz cinsiyetimiz bize toplumsal roller biçer ve bu rollere uygun davranmamız gerektiğini tembihler. O halde şu soru yerindedir; bu ‘atanmanın’ kendisi bir tür zorunluluk mudur yoksa bir mutabakat durumunun doğal bir sonucu yani toplumsal bir inşa mıdır?

Filozofların çoğunlukla erkek olması feminist felsefecilerin ilk dikkatini çeken şeylerden biriydi.

Eğer ki bu türden cinsiyet atamalarının doğal bir şekilde var olduğunu iddia ediyorsak özcü (İng: “essentialist”) bir açıklamaya sahibizdir. Kadın ve erkekler özleri itibariyle bu atamaları yaşamak durumundadır. Diğer yandan tüm bu mekanizma ve atanma sürecinin sosyal bir inşa olarak düşünürsek bir tür sosyal anlaşmacı-inşacı konumu benimsediğimiz söylenebilir.

Özcü açıklama; bir felsefeci, araştırmacı veya epistemoloğun biyolojik cinsiyetinin, kuramcının ortaya attığı teori, kuram ve açıklamalarda ciddi bir etkisi olduğunu kabul eder. Bu etki; aldığı eğitim, bireysel deneyimler, kültürel ve pratik etkilerden bağımsız bir niteliktedir. Kadınların dil becerisinin FOXP2 geni veya benzer bir biyolojik sebepten ötürü erkeklerden daha yüksek olduğunu, bu nedenle başarılı simültane çevirmenler ve İngilizce öğretmenlerinin büyük bir kısmını kadın olduğunu iddia etmek ile hormonların etkisiyle ve genetik sebeplerle erkeklerin matematik, mühendislik gibi alanlarda daha yüksek beceriye sahip olduğunu iddia etmek, eşit düzeyde özcü bir perspektifi yansıtır.

Diğer yandan sosyal anlaşmacı konum, araştırmacının biyolojik cinsiyeti ile ilgili olan toplumsal rolünün, ortaya atılan kuram veya beceride etkisi olduğunu düşünmeye eğilimlidir. Bu yöndeki tartışmalar yalnızca feminizm değil Heath’in ifade ettiği gibi birçok alanda devam etmektedir. (Heath’in konuya dair fikirlerinin insan doğası başlığı altında özetleyen yazısını Zafer Kılıç Türkçeleştirdi) Öyle görülüyor ki feminist epistemologların büyük bir kısmı Kartezyen epistemolojiye karşı sosyal anlaşmacı pozisyonu veya bu pozisyonun bir çeşidini savunmaktadır. Sosyal anlaşmacı pozisyondaki feministlerin büyük bir kısmı bir tür bakış açısı teorisine yaslanmaktadır. Peki bu ne anlama gelir? En temelde sosyal inşacılık doğruysa tekrar inşa etmek mümkündür!

Bazı sosyal inşacı feminist epistemologlar için, toplumsal tabakalaşmanın olduğu bir yapıda, farklı türden sosyal pozisyon ve sınıflar birbirlerinden farklı epistemik konumlar yaratırlar. Bu epistemik konumlardan bazıları ahlaki anlamda ve prensip olarak diğerlerinden daha iyi bir niteliktedir. Örneğin ezilenlerin ve zulmedenlerin epistemik pozisyonlarını ele alalım; prensipte ezilenlerin bakış açısı ve pozisyonu daha iyidir. Zulmedenler kendi zulmetme araçları ve pozisyonlarını belli türden epistemik kabuller ile argümanlaştırmaktan çekinmeyecek, ezilenler ise buna inanmanın kendilerinin menfaatine olduğunu duyacaktır. İşte bu noktada kuramcıların çoğunun ifadesine göre ezilenler bu hikayeye inanmayarak kendi pozisyonlarını eleştirel bir şekilde ele almaya başlarsa bir bilinçlilik durumu içerisine girerler.

Öyle görülüyor ki epistemik araçlar olarak dikkat, tanıklık, tahminde bulunma, çıkarım yapma gibi epistemik alışkanlıklarımız ve sezgilerimiz cinsiyetimize ve sosyal pozisyonumuza göre değişkenlik göstermektedir. Eğer bu doğruysa ortaya attığımız kuramlar, kuram oluşturmacının epistemik alışkanlık ve sezgilerinden bağımsız olamaz. Bilme süreci ve dolayısıyla bilmenin doğası hakkında sosyal epistemoloji ile doğallaştırılmış epistemoloji arasında bulunan feminist epistemoloji yalnızca bu değişkenliğe işaret etmesi anlamında dahi oldukça önemli bir pozisyonda durmaktadır.

Sonuç

Bilim evrenselliği ve nesnelliğine şüphe ile yaklaşan feminist epistemolojinin en temel araştırma motivasyonlarından biri, bilgi ve bilme sürecinin kendisi ile doğrudan ilişkili olan bilme kavramlarının içeriğinin erkek egemen toplumsal yapının bir ürünü olduğudur. (Keller & Longino, s. 235-248) Nesnellik, akılcılık ya da evrensellik gibi epistemik kavramların, bu kavramların içeriğini oluşturan erkeklerden bağımsız olmadığı düşüncesi, kavramların toplumsal bir değer yargısı ile yüklü olduğunu ileri onaylar. Bu temel iddiaya karşı eleştirel yaklaşmak adına matematiksel kavramların ve içeriğin toplumsal içeriğinin ne olduğu veya erillik içerip içermediğini sormamız anlamlı olacaktır.

Tüm bunların yanı sıra bilme sürecinin zaman, toplumsal şartlar ve belli bir grubun yargılarından bağımsız olmadığı düşüncesi oldukça anlamlıdır ve feminist epistemologlar bu konuda yüksek ihtimalle haklıdır. Bu türden iddiaları daha iyi kavramak için Bell Hooks, Sandra Harding, Ruth Bleier, Fox Keller ve Helen Longino gibi araştırmacıların iddialarını ayrıntılı ele almak yerinde olacaktır. Bu yazı, en nihayetinde Türkçe felsefe ve epistemoloji literatürüne bir katkı sağlamayı amaçlayan bir “alana giriş” yazısıdır.

Kaynakça:

  • H. Y. Başdemir. (2011). Çağdaş Epistemolojide Bilginin Tanımı Sorunu. Yayınevi: Hitit Kitap Yayınevi.
  • P. Moser. (2018). Epistemoloji. Yayınevi: Adres Yayınları.
  • S. Harding. (1996). “Rethinking Standpoint Epistemology: What Is ‘Strong Objectivity’”. Yayınevi: Oxford University Press.

İleri okuma:

  • Mirriam Solomon- Social Empiricism (Cambridge, Mass: MIT Press Bradford Books, 2001)
  • Elizabeth Anderson- Knowlegde, Human Interest and Objectivity in Feminst Epistemology, Philosophical Topic 23 (1995): 27-58.
  • Sandra Harding, Rethinking Standpoint Epistemology: ‘What Is Strong Objectivity?’ : Feminist Epistemology, The Centennial Review Vol. 36, No. 3 (FALL 1992), pp. 437-470
  • Bell Hooks, Feminist Theory: From Margin to Center, Boston: South End, 1984)

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, din, epistemoloji ve siyasetle ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Martin Heidegger’in Savaş Sonrası Felsefesi - Doğan Göçmen

Sonraki Gönderi

Kavanozdaki Beyinler (BIV) Argümanı: Hepimiz Kavanozdaki Beyinler Olabilir miyiz? - Taner Beyter

En Güncel Haberler Felsefe Ağacı