Egemenlik, tarih boyunca farklı anlamlara sahip olsa da belli bir temel/spesifik anlama sahiptir: belli bir toprak parçası üzerindeki en üst otoriteye sahip olmak. Egemenlik, modern bir siyasal otorite anlayışıdır. Tarihsel varyantları, üç yönden anlaşılabilir – egemenliğin sahibi, egemenliğin mutlaklığı ve de egemenliğin iç ve dış boyutları. Devlet, egemenliğin vücuda geldiği siyasal örgütlenmedir. Devletlerin bir araya gelmesiyle egemen devletler sistemi oluşur diyebiliriz.

Egemenliğin tarihi, hem pratik kurumlarda hem de siyasal düşüncede tezahür eden iki geniş hareket üzerinden anlaşılabilir. Bunlardan ilki, bir egemen devlet sisteminin 1648 tarihli Westphalia Barışı ile nihayete varan gelişim sürecidir. Bu gelişme ile eşzamanlı olarak Machiavelli, Luther, Bodin ve Hobbes’un yazıları ile siyasi düşüncede egemenlik önem kazanmıştır. İkinci hareket ise egemen devlete sınırlar getirilmesidir, ki pratikte 2. Dünya Savaşı’ndan sonra başlamış ve o zamandan beri Avrupa entegrasyonu ve insan haklarını korumaya yönelik kanun ve uygulamaların güçlendirilmesi ile devam etmiştir. Bu hareketliliğin düşünce dünyasındaki en öne çıkan kökenleri ise Bertrand de Jouvenel ve Jacques Maritain gibi egemenliği eleştirenlerin yazılarında bulunabilir.


1. Egemenliğin Tanımı

2. Egemen Devletin Yükselişi: Teori ve Pratik

3. Egemen Devletin Sınırlandırılması: Teori ve Pratik

Kaynaklar
Akademik Araçlar
Diğer İnternet Kaynakları
İlgili Diğer Girdiler

1. Egemenliğin Tanımı

Ortaçağ uzmanı Ernest Kantorowicz, The King’s Two Bodies [Kralın İki Bedeni] (1957) isimli klasik eserinde Orta Çağlar boyunca siyasal otorite kavramının yaşadığı derin dönüşümü tarif eder. Bu değişimin başlangıcı; İsa Mesih’in bedeni kavramının, biri kilise mihrabının kutsal mukimi olan corpus naturale, diğeri ise kilisenin ona eşlik eden idari yapıyı da kapsayan sosyal bedeni olan corpus mysticum olmak üzere iki bedenin bulunduğu fikrine evrilmesidir. Zaman içinde varlığını koruyan mistik bir özü haiz kolektif bir sosyal örgütlenmeye ilişkin bu ikinci kavram, daha sonra siyasal yapılara [body politic] de aktarılacaktı. Kantorowicz daha sonra Shakespeare’in 2. Richard’ında canlılık kazandırılan ve erken modern siyasal yapıya uygulanabilir olan kralın iki bedeni  kavramının geç Orta Çağlardaki ortaya çıkışını anlatır. Kralın doğal, ölümlü bedeni onun ölümüyle birlikte ortadan kalkarken; siyasal yapının [body politic] mistik onurunu ve adaletini temsil ettiği için suikast ile dahi yok edilemeyecek doğaüstü ve kalıcı bir bedeni daha olduğuna inanılırdı. Erken modern Avrupa’da baskınlık kuran modern siyasal yapı, Kantorowicz’in tarif ettiği kolektivitenin özelliklerini barındırıyordu – tek ve birleşik, mülki sınırlar içerisine kısıtlanmış, yekpare bir yapı oluşturacak şekilde derlenmiş ve siyasal yapının çıkarlarını savunmakta üstün yetkiye sahip bir otorite tarafından yönetilen bir yapı. Her ne kadar erken modern dönemde bu otorite kralların elinde olsa da daha sonradan bu gücü icra edecek olanlar arasında anayasa vasıtasıyla yöneten halk, milletler, Komünist Parti, diktatörler, cuntalar ve teokrasiler bulunur. Modern siyasal yapının adı devlettir ve onun bünyesindeki otoritenin en temel karakteristiği de egemenlik.

Kantorowicz’in tarif ettiği evrim süreci, modern siyasetin oluşumunda biçimlendirici rol oynamıştır; nitekim egemenlik, modern siyasetin alametifarikasıdır. Bazı alimler, istikrarlı ve özlü (essential) bir egemenlik kavramının mevcudiyetinden şüphe etmişlerdir. Fakat gerçekten de egemenliğin erken modern Avrupa’da ne anlama geldiğini yakalayan bir tanım vardır ve daha sonraki tanımların çoğu bunun bir çeşididir: bir toprak parçası içindeki en üstün otorite. Erken modern devletlerin sahip olduğu fakat Orta Çağların büyük kısmında papaların, imparatorların, kralların, piskoposların ve çoğu soylu ile vasalın yoksun bulunduğu nitelik işte budur.

Bu tanımın her bir bileşeni, kavramın önemli bir yönünü vurgular. İlkin, egemenliğin taşıyıcısı otorite sahibidir. Bu da demektir ki o kişi yahut entite, A’nın B’ye aksi halde yapmayacağı bir şeyi yaptırma gücü olarak tanımlanan cebri kuvvete başvurmamakla kalmamaktadır. Otorite, daha ziyade filozof R. P. Wolff’un öne sürdüğü şeydir: “buyruk verme hakkı ve buna mütekabil itaat edilme hakkı” (Wolff, 1990, 20). Burada en önemli olan, meşruiyet çağrışımını beraberinde getiren “hak” terimidir. Egemenliğin taşıyıcısı, otoritesini karşılıklı olarak kabul edilen bir meşruiyet kaynağından elde eder – doğal hukuk, ilahi bir yetki, miras yoluyla aktarılan bir yasa, bir anayasa, hatta uluslararası hukuk. Çağdaş dönemde, her yerde egemenliğin kaynağı bir kanunlar kümesidir.

Ancak egemenlik bir otorite meselesi ise, alelade bir otorite değil üstün bir otorite meselesidir. Bu üstünlük, Birleşik Devletler anayasasını Pensilvanya yönetimine üstün kılan veya herhangi bir egemenlik taşıyıcısını bir polis şefinden ya da şirket yöneticisinden farklı kılan şeydir. Egemenliğin taşıyıcısı, kendi alanındaki tüm diğer otoriterlerden üstündür. Bu üstünlük de modernitenin yaygın bir özelliğidir. Orta Çağlarda muhtelif otoriteler icra ettikleri otorite için bir tür yasal gerekçeye sahipti. Bu gerekçe feodal, kutsal metinlere dayalı ya da başka türlü olabilirdi. Gel gelelim böyle bir gerekçe çok nadiren otorite sahibine bu tür bir üstünlük bahşetmiştir.

Egemenliğin son unsuru, yine modernitede siyasal otoritenin bir özelliği olan mülkiliktir. Mülkilik, bir topluluğun mensuplarının tanımlanmasına yarayacak bir ilkedir. Onların mensubiyetinin bazı sınırların içerisinde ikamet etmelerinden kaynaklandığını belirler. Bu kuvvetli bir ilkedir, çünkü topluluğa mensubiyeti kimliklerle örtüşmeyebilecek bir şekilde tanımlar. Egemen bir devletin sınırları bir “halkı” ya da “ulusu” kapsamayabilir ve hatta ulusal self determinasyon ve irredentist hareketlerin gösterdiği üzere bu kimliklerin birden fazlası bir egemen devletin sınırları içerisinde bulunabilir. İnsanların bir devlete aidiyeti ve onun yöneticisinin otoritesi altına girmesi, yalnızca coğrafi sınırlar içerisinde bulundukları konum nedeniyledir. Modern egemenlerin üstün otoritesi, coğrafi bir alanın içerisinde geçerlidir.

Mülkilik, artık tümüyle kesin sayılmaktadır. Dünyanın her yerinde otoritenin bir özelliği durumundadır. Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler gibi uluslar üstü (supranational) ve uluslararası kurumlar dahi üyelikleri mülki olarak tanımlanan devletlerden müteşekkildir. Bu biçimin evrenselliği moderniteye özgüdür ve egemenliğin modernite ile bağlantısına işaret eder. Her ne kadar mülkilik farklı yerlerde ve dönemlerde de var olmuş olsa da, aile, akrabalık, din, kabile ve feodal bağlar gibi diğer mensubiyet ilkeleri de büyük prestije sahipti. Mülkilikle en keskin şekilde çatışan şey, otorite yapısı belli bir toprak parçası ile tamamen ilişkisiz olan göçebe bir kabiledir. Mülkilik, yurttaşların hangi nitelikleri dolayısıyla otoriteye tabi olduklarını belirler – belli sınırlar içerisindeki coğrafi konumları dolayısıyla. Uluslararası ilişkiler kuramcıları egemenlik ile toprağın çizgiler marifetiyle ayrıldığı başka bir kurum, yani özel mülkiyet arasındaki benzerliğe dikkat çekmiştirler. Gerçekten de bu ikisi, Thomas Hobbes’un düşüncesinde birlikte öne çıkmışlardır.

Egemenliğin genel tanımı budur; bir toprak parçası üzerindeki en üstün otorite. Egemenliğin tarihsel tezahürleri neredeyse her zaman bu genel tanımın özgül örnekleridir. Esasen filozofların ve siyasal motivasyonlarla hareket edenlerin şu kişinin veya bu yasalar bütününün egemenliğini öne sürerken bahsettikleri şey bu örneklerdir. O halde egemenliği anlamak, egemenlik iddialarını da anlamayı, en azından bu iddialardan en önemli olanlarını anlamayı içerir.

Geride bıraktığımız yarım milenyum içerisinde bu iddiaların büründüğü biçimler olağanüstü bir çeşitlilik göstermiştir – ana devletlerden bağımsızlığını ilan eden uluslar, sömürgecilerden özgürlüklerini kazanmaya çalışan komünistler, ancien regime’lerle münakaşa eden vox populi’ler, seküler devletlerin otoritesini reddeden teokrasiler ve daha nicesi. Bu kadar çeşitli otorite türlerine uyum sağlamış olması gerçekten de egemen devletin esnekliğinin ve direngenliğinin bir nişanesidir. Bu otoritelerin bir kataloğunu çıkarmak burada mümkün olmasa da, bunları kategorize etmeye yardımcı olacak üç boyut üzerinden anlaşılmaları mümkündür: egemenliğin taşıyıcıları, egemenliğin mutlak ya da mutlak olmayan doğası ve egemenliğin içsel boyutları ile dışsal boyutları arasındaki ilişki.

Yukarıda öne sürüldüğü gibi, egemenliği haiz otoriteler çeşitlilik göstermiştir – krallar, diktatörler, anayasalar vasıtasıyla yöneten halklar vb. Bir toprak parçası içindeki üstün otoritenin taşıyıcısının karakteri muhtemelen egemenliğin en önemli boyutudur. Erken modern zamanlarda Fransız kuramcı Jean Boden, egemenliğin tek bir kişide bulunması gerektiğini düşünüyordu. Hem o hem İngiliz filozof Thomas Hobbes, egemeni hukukun üzerinde, hukukla bağlı olmayan bir güç olarak kavradı. Daha sonra gelen düşünürler egemenlik için yeni konumlar tasavvur ederek bundan farklılaştılar ama yine de egemenlik ilkesine bağlı kaldılar.

Egemenlik mutlak olabilir veya olmayabilir. Eğer egemenlik yukarıda bahsettiğimiz anlamı ile üstünse, aynı zamanda nasıl mutlak olmayabilir? Neticede Alan James gibi alimler egemenliğin ya mevcut ya da namevcut olabileceğini, yalnızca kısmen var olamayacağını öne sürmektedir (James 1999, 462–4). Ancak burada mutlaklık egemenliğin karakterine değil, ki bu her zaman üstün olmalıdır, daha ziyade bir otorite sahibinin egemen olduğu meselelerin kapsamına ilişkindir. Bodin ve Hobbes, toprak parçası içerisindeki bütün meselelere kayıtsız ve şartsız uzanan mutlak bir egemenlik öngördüler. Bir otoritenin bir toprak parçası üzerindeki bazı meselelerde egemen olup diğerlerinde olmaması mümkündür. Bugün Avrupa Birliği üyesi pek çok ülke mutlak olmayan bir özellik sergilemektedir. Milli savunmalarının yönetimi konusunda egemendirler. Avrupa Birliği hukuku uyarınca AB otoriteleri ile işbirliği içinde idare ettikleri konular olan para birimlerinin yönetimi, ticaret politikaları ve pek çok sosyal refah politikası konusunda ise egemen değildirler. Mutlak egemenlik, tüm niteliklerini haiz hali ile modern egemenliktir. Ama son on yıllarda Avrupa Birliği gibi kurumlar, BM’nin müdahale yetkisi verme uygulamaları ve uluslararası ceza mahkemesi ile mutlak egemenlik sınırlandırılmaya başladı.

Egemenliği tanımlayan son bir sıfatlar çifti ise “içsel” ve “dışsal” egemenliktir. Bu vakada içsel ve dışsal sözcükleri birbirini dışlayan farklı egemenlik türlerini değil, egemenliğin birlikte var olan ve her yerde mevcut bulunan farklı yönlerini ifade eder. Egemen otorite belli sınırlar içerisinde icra edilir ama aynı zamanda tanımı gereği dışarıdakilere nazaran da icra edilir ve bu dışarıdakiler egemenin hükmetmesine karışamazlar. Başka devletlerin yönetme yetkisine müdahalenin gayrimeşru hale geldiği 1648 Vestfalya Barışı’ndan beri dış egemenliğin başlıca taşıyıcısı devlet olmuştur. Uluslararası hukukta egemenlik kavramı büyük çoğunlukla dış egemenliği çağrıştırır. Alan James benzer bir şekilde dış egemenliği anayasal bağımsızlık olarak tasavvur eder – bir devletin temel yetkileri hususunda dış etkilerden ari olması (James 1999, 460–462). Dış egemenliğin diğerleri tarafından tanınmaya bağlı olması önemlidir. Devletler için bu tanınma, özel mülkiyet için el atmayı önleyen yasalar ne ise odur –mülkiyete ya da devlete dış müdahaleye karşı dokunulmazlık veren bir karşılıklı anlayışlar kümesi. Uluslararası ilişkilerin temel durumunu tesis eden de dış egemenliktir –anarşi, yani daha düşük otoriteler üzerinde iddiaları bulunan yüksek bir otoritenin yokluğu. Hem içsel hem de dışsal olarak egemen olan devletler topluluğu, egemen yapıların ittifaklar kurduğu, ticaret yürüttüğü, savaşa girdiği ve barış sağladığı bir uluslararası sistemi oluşturur.

2. Egemen Devletin Yükselişi: Teori ve Pratik

Belli bir toprak parçası üzerindeki en üstün otorite tanımı içerisine yerleştirildiğinde egemenliği daha net bir şekilde anlamanın yegane yolu onu tarihi üzerinden ele almaktır. Bu tarih, iki geniş çaplı hareketten müteşekkil olarak anlatılabilir. Bunlardan ilki, egemen devletlerden oluşan bir Avrupa kıtasına ve giderek onlardan oluşan bir dünyaya doğru yüzyıllar süren bir evrim sürecidir. İkincisi ise yirminci yüzyılın ikinci yarısında mutlak egemenlik yetkilerinin sınırlandırılmasıdır.

Avrupa’nın Orta Çağlar’dan bir egemen devletler dünyasına uzun geçişinin pekişmesi, 1648 yılında Vestfalya Barışı ile gerçekleşti. Tarihçi J. R. Strayer’e göre 1300 yılı dolaylarında Britanya ve Fransa egemen devletlere epey benziyorlardı, nitekim kralları sınırları çizilmiş toprak parçaları üzerinde üstün yetkiyi haizdi. Ama Reformasyon’un başladığı 1517 gibi geç bir tarihte dahi Avrupa hala Vestfalya’daki durumdan uzaktı. Tam bu esnada İspanya’da 5. Charles’ın tahta çıkması ile tarihsel momentumda büyük bir tersine dönüş yaşandı. Charles; Kastilya’yı, Aragon’u ve Hollanda’yı birleştirdi, aynı zamanda Kutsal Roma İmparatoru oldu, Orta Avrupa toprakları üzerinde yetkiler edindi ve Katolik Kilisesi’nin İmparatorluk içerisinde hala epeyce geniş olan dünyevi yetkilerini, özellikle de dini ortodoksinin uygulanmasını üstlendi. Fakat İmparatorluk içerisinde 5. Charles da egemen konumda değildi, nitekim prensler ve soylular Charles’ın kontrolü dışındaki yetkilerini ellerinde tutmaya devam ettiler. 1555’te bir egemen devletler sisteminin önemli bir mevzi kat etmesiyle sonuçlanan Augsburg Barışı’nın cuius regio, eius religio formülü, Alman prenslerinin kendi inançlarını kendi toprakları içinde dayatmasına izin verdi. Ancak Augsburg istikrarsız bir durum içindeydi. Anlaşmanın hükümlerine dair muhtelif uyuşmazlıklar, sürekli çatışmalara neden olarak ancak 1648’de Vestfalya Barışı ile noktalanacak olan Otuz Yıl Savaşları’na kadar vardı.

Vestfalya’nın hangi özellikleri onu egemen devletler sisteminin kökeni kılmaktadır? Esasen bütün uzmanlar Vestfalya’nın bu statüyü hak ettiği kanaatinde değildir (bkz. Krasner 1999). Antlaşma hükümlerinin hiçbir yerinde bir egemen devlet sistemi, hatta meşru hükümran bir birim olarak devlet dahi öngörülmez. Muhakkak ki Vestfalya bir egemen devletler sistemini ex nihilo [yoktan] yaratmamıştır. Nitekim bu sistemin bileşenleri antlaşmaya varana kadar yüzyıllar boyunca birikmekte idi ve akabinde de bazı Orta Çağdan kalma çarpıklıklar varlığını sürdürmüştür. Yine de Vestfalya iki açıdan, hem yasal yetkiler hem de pratik güç bakımından bir egemen devletler sisteminin üstün çıkması ile sonuçlanmıştır. Bunlardan ilki, artık otoriteleri Kutsal Roma İmparatorluğu’nun arz ettiği ciddi bir meydan okuma ile karşı karşıya olmayan devletlerin, Avrupa’daki yegane esaslı anayasal otorite biçimi olarak ortaya çıkmasıdır. Hollanda ve İsviçre tartışmasız egemenlik kazandı, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun Cermen eyaletleri imparatorluk dışında ittifaklar kurma hakkını elde ettiler, ve bu esnada çağın büyük güçlerinin hem diplomatik iletişimleri hem de dış politika yaklaşımları bir egemen devlet sistemine dair müşterek bir anlayış ortaya koydu. Kilisenin dünyevi yetkileri de artık herhangi bir devletin egemenliğine halel getiremeyecek denli azaltıldı. Buna tepki olarak Papa X. Innocentius, imzalanan barış akitlerini “hükümsüz, geçersiz, haksız, adaletsiz, lanetli, namussuzca, budalaca, tüm zamanlar için anlamdan ve etkiden yoksun”(aktaran Maland 1966, 16) diyerek kınadı.

İkincisi, Vestfalya ile o zamana kadar egemenlik yetkilerine yönelik en yaygın kısıtlama hamlesi olan dini meselelere ilişkin müdahalelerin hakim olduğu uzun tarihsel döneme son verdi. On yıllar süren silahlı ihtilaftan sonra Augsburg Barışı’nın öngördüğü düzen, tam olarak 1555’te öngörülen şekilde olmasa da nihayet pekiştirilmiş ve kralların ve prenslerin din üzerindeki otoritesini etkin bir şekilde tesis etmişti. Her ne kadar dini meselelere ilişkin müdahaleler mutlak surette sona ermese de, Avrupa’nın din savaşları ile parça parça bölündüğü önceki 130 yılla kıyaslandığında keskin bir fark oluşturacak şekilde, son derece nadir görülmeye başladı. Takip eden on yıllarda egemen devletler sistemi daha da genelleştikçe bu müdahale yasağı da genelleşecek ve uluslararası sistemin temel normlarından biri haline gelecekti.

Tekrar etmek gerekirse, tüm uzmanlar Vestfalya’nın bu “kuruluş momenti” statüsünü hak ettiğinde hemfikir değildirler. Daniel Philpott, (Philpott, 2001)’de ortodoks görüşü savundu. Ancak son yıllarda bazı uzmanlar Vestfalya mitinin yapı-bozuma uğratılıp bir kenara bırakılması gerektiğini savunmaya başladılar (Krasner, 1999; Carvalho, Leira, and Hobson, 2011; Nexon, 2009; Osiander, 1994; Osiander, 2001; Teschke, 2009). Bu uzmanlar genellikle devletliğin önemli unsurlarının Vestfalya’dan çok önce mevcut bulunduğunu ve “hiyerarşi”nin ya da egemenliğin yukarıdan kısıtlanmasının önemli unsurlarının Vestfalya’dan çok sonraları da varlığını koruduğunu vurgulamaktadırlar. Vestfalya’nın gelecekte nasıl değerlendirileceğini yalnızca uzmanların uzun vadeli konsensüsü belirleyebilir.

Egemen devletler sistemi ister Vestfalya’da konsolide olmuş, ister nihai şeklini daha sonra kazanmış isterse de daima heterodoks kalmış olsun, her halükarda takip eden üç yüzyılda bu sistemin temel biçimi dünya çapında yayılmış, bu yayılış da 20. yüzyıl ortasında Avrupalı sömürgeci imparatorlukların düşüşü ile birlikte devletin tarih boyunca tüm dünya sathını kaplamış yegane siyasal örgütlenme tarzı olmasıyla sonuçlanmıştır. Bugün egemenlik normları Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde düzenlenmekte olup bu belgenin 2(4) maddesi “siyasal bağımsızlığa ve toprak bütünlüğüne” karşı saldırıları yasaklamakta ve 2(7) maddesi müdahaleleri keskin bir şekilde kısıtlamaktadır.

Bir sonraki bölümde İkinci Dünya Savaşı’nı müteakiben egemenliğin sınırlandırılması detaylarıyla ele alınacaktır, fakat bu geniş tarihsel eğilim egemenliğin ne şekillerde mevcudiyetini sürdürdüğünü ve hatta son yıllarda tekrar gün yüzüne çıktığını gözden kaçırtmamalı. Uluslararası ilişkiler uzmanı Roland Paris (2020), önemli bir makale yazarak küresel siyasette Vestfalyacı egemenlikle ve onun devletlerin yasal eşitliğini ve iç ilişkilere müdahale etmemeyi esas alan normlarıyla çelişen “ekstra legal” ve “organik” versiyonları da dahil olmak üzere Vestfalya öncesi egemenlik nosyonlarının tekrar ortaya çıkışına şahit olunduğunu öne sürmüştür. Paris bu yeniden ortaya çıkışın Başkan Vladimir Putin yönetimindeki Rusya’da, Başkan Xi Jinping yönetimindeki Çin’de ve Başkan Donald Trump yönetimindeki Birleşik Devletler’de gerçekleştiğini belgelendirir.

Egemen devletin Avrupa kıtasını parça parça işgal ederek en nihayetinde bütün dünyayı işgal edecek olan sistemi oluşturduğu erken modern zamanlarda, dönemin siyaset felsefecileri bu siyasal örgütlenme tarzını kucakladılar ve onu meşru kılanın ne olduğunu tarif ettiler. Kavramın mucidi onlar değillerdi, nitekim Orta Çağda dahi Dante ve Padovalı Marsilius gibi filozoflar dünyevi iktidar ve dini iktidar arasında dünyevi yöneticiye yetki aktarımı yoluyla gerçekleştirilecek bir ayrımın bulunmasını savunmuştular. Erken modern dönemde birbiri ile aşağı yukarı çağdaş olan iki düşünür, egemenlikten açık ve bilinçli bir şekilde bahsetmeseler bile öne sürdükleri fikirlerin içeriği ile egemenlik kavramını önemli ölçüde geliştirdiler. Makyavelli yaşadığı Rönesans İtalya’sındaki şehir devletlerinin siyasetini gözlemledi ve bir prensin kendisine sahip olduğu toprak parçası içerisinde üstün otorite bahşedecek şekilde başarılı bir cumhuriyeti yükseltmek için ne yapması gerektiğini tarif etti. Açıktı ki doğal hukuk, kilise hukuku, kutsal kitabın emirleri ya da Hıristiyan dünyasının mensuplarını yükümlülük altına alan normlardan ve otoritelerden herhangi biri onu bağlamayacaktı. Daha ziyade, prens “iyi olmamaya” ve kötülük yapmaya hazır olacak. Bu kötülüğün kötülük olmaktan çıkmasından kaynaklı değil, Makyavelli için merkezi önemde olan, düşüncesindeki birleştirici fikir olarak öne çıkan bir amaca hizmet etmek içindi: devletin gücü ve iyi yönetimi. Prensin yükümlülüğü raison d’état idi. O, devletin toprakları içerisinde en üstün konumdaydı ve bu tekil ve yekpare bedenin sıhhatinden mesuldü.

Martin Luther egemenliği oldukça farklı bir bakış açısıyla ele aldı. Onun Reformasyon teolojisi sahip olduğu pek çok yetkiden, yalnızca dini olanlardan değil her türlü modern tanıma göre dünyevi sayılacak yetkilerinden de koparmayı savunuyordu. Luther Kilise’nin artık gözle görülür ve hiyerarşik bir kurum olarak görülmemesi gerektiğini, daha ziyade doğru doktrine tabi olan yerel kiliselerin görünmez bir şekilde bir araya gelmiş toplamı olduğunu düşünüyordu. Dolayısıyla Katolik Kilisesi artık vergilendirdiği, savunduğu ve adalet işlerini yerine getirdiği büyük toprak parçalarının meşru sahibi değildi. Artık Kilise’nin piskoposlarının prenslerin ve kralların altında dünyevi makamlar işgal etmeleri gayrimeşru idi. Papa ise aforoz yetkisi ile seküler yöneticileri koltuklarından indiremeyecekti. En önemlisi de Kutsal Roma İmparatorunun artık Katolikliğe yekpare bir tâbiyeti meşru bir şekilde dayatamayacak olmasıydı. Artık Kilise ve onun adına hareket edenler siyasal ya da ekonomik otorite icra edemeyecekti. Peki terk edilen bu yetkileri kim alacaktı?: Bölgesel (territorial) prensler. Filozof J. N. Figgis şöyle yazıyordu: “Kilisenin bağımsızlığının ve toprak sınırlarını aşan kamuoyu üzerindeki etkisinin kırılması ile birlikte, devletin iç birliğinin önündeki son engel de kalkmış oldu”. (72) Vestfalya’da üstün çıkan işte bu vizyondu.

Martin Luther (1483–1546) © traveler1116—Digital Vision/Getty Images

Luther’in siyasal ilahiyatı tüm bunları açıklayabiliyordu. Luther’in öğretisi Tanrı’nın otoritesinin altında iki yönetim biçimi ile iki alemin mevcut olduğunu söylüyordu. “Ruhlar alemi” İsa’nın inananların ruhu ile ilişkilendiği alemdi. Dünyevi alem ise sivil otoritelerin kanun ve cebir yoluyla yönetimsel kurumları işlettiği seküler toplumun alemi idi. Her iki alem de inananların iyiliğine hizmet ediyordu, fakat bunu farklı anlamlarda yapıyorlardı ve ayrı ayrı örgütlenmeleri gerekiyordu. Kilisenin liderleri ruhani görevleri ifa edecekti; prensler, krallar ve yargıçlar da dünyevi görevleri yerine getirecekti. Papanın ve Katolik Kilisesi’nin gücünden özgürleşmiş ve onların alanındaki dünyevi yetkileri ele geçirmiş olan prensler, artık fiilen egemenlerdi. O dönemde prensler Protestan kiliseleri üzerinde dahi hatırı sayılır nüfuza sahiptiler ve “Erastianism”* doktrininin tarif ettiği şekilde Protestan kiliselerinin bölgesel liderlerini atıyorlardı. (Çev. Not.: Erastianism: Kalvinist düşünür Thomas Erastus’un ismiyle anılan, dini meselelerde devletin kiliseye karşı üstün yetkiye sahip olduğunu öne süren dini ve siyasi öğreti) Her ne kadar ne  Luther ne de diğer Protestan reformcular egemenlik doktrinini detaylı bir şekilde tartışmışsa da  bu doktrinin içeriğini tümüyle prenslere reçete ettiler. Tekrar Figgis’ten aktarırsak:

Egemen toprağa dayalı devletin birliği ve evrenselliği ve de özü itibariyle haklılığı, bununla birlikte her türlü toprak dışı ya da bağımsız komünal hayat tarzının reddi, Luther’in siyasete kalıcı katkılarıdır. (91)

Diğer erken modern filozoflar tabi ki egemenlik doktrinini açıktan savundular ve bu sebeple daha yaygın olarak bu doktrinle ilişkilendirildiler. Fransız filozof Jean Bodin, egemenlik kavramını geniş çaplı biçimde ele alan ilk Avrupalı filozoftu. Souveraineté kavramı, Fransa’nın Kalvinistlerle Katolik monarşisi arasındaki iç savaşla parçalara bölündüğü bir zaman olan 1576’da yazdığı De la république çalışmasında merkezi bir yer işgal ediyordu. Bodin, düzen meselesine merkezi önem atfetti ve bu meselenin katmanlı toplum yapısı tasavvur eden demode Orta Çağ kavrayışlarıyla çözülemeyeceğini düşündü. Ona göre bu sorun ancak yönetenlerle yönetilenlerin diğer tüm beşeri hukuktan üstün olan ve hatta beşeri hukukun kaynağı olan tek ve yekpare bir siyasal bünyeye dahil edilmesi yoluyla çözülebilirdi. Bu kavram, egemenlikti. Parçalanmış bir topluluğu yalnızca bir toprak parçasındaki en üst otorite güçlendirebilirdi.

Şüphesiz ki Bodin, egemenliği icra eden organın, hiçbir beşeri yasa onu yargılayamayacak olsa da, doğal ve ilahi yasaya tabi olduğunu düşünüyordu. Daha da merak uyandırıcı bir şekilde, doğru icra edilen egemenliğin örfi haklara ve mülkiyet haklarına saygılı olacağını da düşünüyordu. Böyle bir kısıtlamanın egemen otoritenin üstün niteliği ile nasıl bağdaştırılacağı net değildir. Bodin’in bu tür hakların, kendisi de diğer otoritelere karşı egemen olan bir yasal rejimin özellikleri olacağını düşünmüş olması mümkündür. Gerçekten de Bodin, her ne kadar monarşiyi tercih etse de, egemen yetkileri icra eden hükümetin biçiminin meşru bir şekilde demokrasi, monarşi ve aristokrasi arasında çeşitlilik gösterebileceğini düşünmüştür. Fakat egemen organ neye benzerse benzesin, kendi toprakları içerisinde hiçbir dışsal beşeri yasaya yahut otoriteye tabi olmayacaktır. F.H. Hinsley şöyle yazıyor:

Yönetilenlerle yönetenler arasındaki çatışmanın sona ermesinin zorunlu hale geldiği bir zamanda Bodin, ancak zorunlu olarak sınırsız bir yönetici iktidarın tesis edilmesinin ve bu iktidarın tüm yasaları ve düzenlemeleri göz ardı etmekte özgür bir mutlakiyetçilikten ayırt edilmesinin mümkün olması halinde bu çatışmanın çözülebileceğini fark etti. Bu etkileyici bir entelektüel başarıydı. Bodin bunu, bu iktidarın yasallığını ve münasip kullanımını belirleyen sınırlamaları, hem yöneteni hem de yönetileni ihtiva eden bir siyasal toplum olarak siyasal bünyenin doğası üzerine inşa ederek yaptı. Bodin’in ortaya koyduğu egemenlik bunun zorunlu ve mümkün olan tek sonucuydu. (124-125)

Bodin’in düşüncesi üzerine önemli bir inceleme çalışması da Daniel Lee’nin The Right of Sovereignty (2001) isimli kitabıdır. Kitap, Bodin’in egemenliği modern hukuki pozitivizmde görüldüğü gibi dizginsiz bir buyruk gücü olarak değil, doğal hukukun, milletler hukukunun ve anlaşmaların bağladığı normatif bir otorite olarak gördüğünü savunur. Bodin’inki modern Avrupa felsefesinin ilk sistematik “egemenlik beyanı” idi ve dolayısıyla kilometre taşı statüsünü hak etmektedir.

İngiliz filozof Thomas Hobbes da eserlerini bir iç savaş döneminde yazdı ve o da çözüm olarak egemenlik kavramına ulaştı. Hobbes’a göre insanlar, bütün haklarını soyut devlet kavramını temsil eden Leviathan’a devrettikleri bir sözleşme vasıtasıyla egemen otoriteyi tesis ettiler. Leviathan’ın iradesi her şeyin üzerinde idi ve ona yönelik haklarından yabancılaşmış olanların tümünün iradesini temsil ediyordu. Bodin’in egemeni gibi Hobbes’un Leviathan’ı da kanunun üzerinde, hiçbir anayasa ile veya hiçbir üçüncü kişi ile yapılmış bir anlaşmayla bağlı olmayan ölümlü bir tanrıydı. Bodin gibi Hobbes da egemenin Tanrıya ve kuvvetle muhtemel ki bir tür doğal yasaya karşı hesap verebilir olduğunu düşünüyordu. Fakat bunun haricinde kanun egemen hükümdarın buyruğundan ibaretti, onun iradesinden tenasül ediyordu ve bu kanuna uyma yükümlülüğü mutlak bir yükümlülüktü.

Hem Bodin hem de Hobbes, en üst otorite olarak egemenliği savundular. Bu kavram tüm dünyada devletlerin siyasal yönetiminin altındaki varsayım olarak mevcudiyetini korumaya devam etmektedir, ki buna egemen kanunların hükümeti sınırladığı ve bireylere medeni haklar tanıdığı devletler de dahildir. Bodin veya Hobbes’tan çok farklı bir yerde konumlanan Rousseau, bir devletteki kolektif halkı genel iradeleri yoluyla yöneten egemen olarak gördü. Anayasal yönetimlerde, yürürlükteki kanunlar yoluyla yöneten halk egemendir. Bu, günümüz dünyasında en yaygın biçimde meşruiyet doğuran versiyondur.

Thomas Hobbes (1588 – 1679)

Gelgelelim Hobbes’u ve Bodin’i çağrıştıran egemenlik versiyonları yirminci yüzyılda da varlığını sürdürdü. Örneğin erken yirminci yüzyılda faal olan Alman filozof ve hukukçu Carl Schmitt, bu iki filozofun her ikisine de açıkça başvuruyordu. Schmitt’in 1922 tarihli kitabı, “Egemen, istisnaya karar verendir.” (İng. çev. G. Schwab, 1985) cümlesiyle başlar. Schmitt egemenin her türlü anayasa hukukunun üzerinde olduğunu ve olağanüstü hallerde devletin iyiliği adına “karar verebilmesi” gerektiğini düşünüyordu. Liberal anayasacılığa pek saygı duymuyor, onu siyasetin barındırdığı iktidar mücadelesini dizginlemekte tümüyle yetersiz buluyordu. En azından bu çalışmasında Schmitt’in egemeni ilahi yasa ya da doğal yasa ile bağlı gördüğünü gösterir pek az şey vardır. Weimar Almanya’sının liberal anayasacılığı Schmitt’in bu kanaati için sahip olduğu başlıca delildi; 1930’lu yıllarda tam da gerekli olduğuna kani olduğu olağanüstü hal yetkileriyle donatılmış Nazi rejimini ateşli bir şekilde destekledi.

3. Egemen Devletin Sınırlandırılması: Teori ve Pratik

Egemenliğin siyaset felsefecileri tarafından tarif edilen ve hatta alkışlanan yükselişi ve küresel ölçekte genişleyişi, modern zamanların en hayranlık uyandırıcı ve başarılı siyasal eğilimlerinden birine tekabül eder. Fakat ilk günlerinden itibaren egemenliğe şüpheyle yaklaşanlar ve bazı şerhler düşerek destekleyenler olmuştur. Bunların pek çoğu, herhangi bir kanunlar dizgesinin egemenlik statüsüne sahip olma iddiasında bulunmasını bir tür putperestlik saymışlar, bazen de bunu yöneticilerin dışarıdan gelen meşru irdelemelerden ari bir şekilde zalimlik ve adaletsizlik yapabilmek için arkasına saklandıkları bir kabuk olarak değerlendirmişlerdir. Gerçekten de egemenliğin üzerindeki anlamlı yasal ve kurumsal kısıtlamalar Holokost’tan sonra ortaya çıkmış ve bunların pek çoğu egemen devletlerin haklarını oldukça önemli bir ölçekte daraltmıştır. En öne çıkan iki sınırlandırma, insan hakları sözleşmeleri ve Avrupa entegrasyonudur.

1948 yılında devletlerin büyük çoğunluğu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni imzalayarak bireylere tanınan otuzdan fazla ayrı hakka saygı duymayı taahhüt etti. Beyanname yasal olarak bağlayıcı olmadığı ve tenfiz hükümleri barındırmadığı için devletlerin egemenliğini de kısıtlamıyordu, ancak devletleri iç ilişkilerinde bazı uluslararası, evrensel yükümlülüklere bağlama yolunda bir ilk adım niteliğindeydi. On yıllar içinde bu insan hakları giderek daha güçlü bir yasal statü kazanacaktı. En güçlü insan hakları sözleşmelerinden biri olan ve tahkim mekanizmaları ile devlet egemenliğini hafifçe de olsa gerçekten kısıtlayan İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, 1950’de hazırlandı. Bu sözleşmenin neredeyse çağdaşı olan ve 9 Aralık 1948’de imzalanan Soykırım Sözleşmesi de imzacı devletlere soykırım yapmama ve soykırımı cezalandırma yükümlülüğü yüklüyordu. Daha sonra, 1960’larda iki sözleşme –Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi- dünya devletlerinin çoğunu haklarının insan haklarına saygı duymaya yasal olarak yükümlü kıldı. İmzacıların anayasal otoritesi yine büyük ölçüde sözleşmeden etkilenmiyordu, nitekim bu yükümlülüklerin hiçbirinin egemenliklerini ihlal etmesine izin verilmeyecekti. Akabinde ortaya çıkan ve yine dünya devletlerinin kahir ekseriyetinin imzaladığı insan hakları sözleşmeleri de benzer şerhler taşıyordu.

Yalnızca askeri kuvvetle ya da güçlü yargısal süreçlerle desteklenmiş bir insan hakları pratiği egemenliği ciddi bir biçimde kısıtlayabilirdi. Soğuk Savaş sonrası dönemde Vestfalya Barışı’nın tarihsel bir revizyonu ile bu yönde ilerleme kaydedilmeye başlandı. Bu revizyonla Vestfalya Barışı’nın antlaşmalarının güçlü bir şekilde öne sürdüğü bir norma, yani müdahalesizliğe, kısıtlama getiriliyordu. 1990’da başlayan bir dizi süreçte Birleşmiş Milletler ya da diğer bir uluslararası örgüt, daha önceleri devletlerin geniş konsensüsü tarafından iç ilişkilere gayrimeşru müdahale olarak görülecek ve genellikle askeri güç de içeren siyasi eylemleri destekledi. Bu süreçler, bir devletin sınırları içerisindeki ya da polis operasyonları gibi iç meselelerin idaresinin dışında kalan bir adaletsizliğin giderilmesi adına gerçekleştirilen askeri operasyonların tasdikini içeriyordu. Soğuk Savaş dönemindeki barış koruma operasyonlarının aksine bu operasyonlar genellikle hedef devletin hükümetinin rızası alınarak yapılmıyordu. Bu operasyonlar Irak’ta, eski Yugoslavya’da, Bosna’da, Kosova’da, Somali’de, Ruanda’da, Haiti’de, Kamboçya’da, Liberya’da, Libya’da ve başka yerlerde gerçekleştirildi. Tek tek müdahalelerin meşrulukları ve yerindelikleri devletler arasında tartışmalıdır. Örneğin Irak’ın 1999’da ABD tarafından bombalanması, NATO’nun Kosova’ya müdahalesi ve ABD’nin 2003’teki Irak işgali BM Güvenlik Konseyi’nin onayını kazanamamıştır. Gelgelelim genel bir pratik olarak müdahalecilik, muhtemelen BM Güvenlik Konseyi’nde ve diğer uluslararası örgütlerde geniş destek görmeye devam edecektir.

BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın emriyle toplanan bir komisyon olan  Müdahale ve Devlet Egemenliği Uluslararası Komisyonu tarafından 2001’de yazılan bir belge olan Koruma Sorumluluğu, uluslararası onayla yapılan dış müdahalelere olanak tanıyacak şekilde egemenlik kavramının gözden geçirilmesine yönelik açık bir çağrıda bulunuyordu. Belge, klasik egemenlik anlayışının, egemenliğin devlet yönünden kendi yurttaşlarına karşı bir “koruma sorumluluğu” içereceği ve bu sorumluluğun, devlet tarafından büyük adaletsizlikler işlendiğinde ya da devlet yurttaşlarını koruyamadığında dış aktörler tarafından üstlenilebileceği şekilde revize edilmesini güçlü bir şekilde öneriyordu. Koruma Sorumluluğu, uluslararası alanda büyük dikkat çekmiştir ve mutlak olmayan ve dış yükümlülüklere koşullanmış bir egemenlik anlayışının manifestosu niteliğindedir.

Egemenliğin kısıtlanmakta olduğu ikinci yol ise Avrupa entegrasyonudur. Bu fikir de pek çok Avrupalı liderin egemen devletlerin hesap verebilirlik eksikliğine bağladığı bir felaket olan Holokost’a tepki olarak doğmuştur. Gerçekten de tarihsel olarak Avrupa entegrasyonunun en coşkulu destekçileri Katolik Hristiyan demokratik partilerden çıkmıştır. Nitekim bu partilerin idealleri, en azından teoride hiçbir liderin egemen olmadığı ve tüm liderlerin evrensel bir değerler kümesi çerçevesinde sorumlu olduğu Orta Çağ Hristiyan dünyasına dayanmaktadır. Bunlar, Papa X. Innocentius’un Vestfalya Barışı’na dair şiddetli eleştirisini, modern insan hakları ve demokrasi dili ile tekrar etmektedirler.

Avrupa entegrasyonu 1950 yılında altı devletin Paris Antlaşması’nı imzalayarak Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu oluşturması ile başladı. Topluluk, bu altı ülkenin kömür ve çelik endüstrileri üzerinde müşterek uluslararası yetki tesis etti ve bu yetki, kalıcı bir bürokrasi ile her devletin dış işleri bakanından oluşan karar verici bir Bakanlar Konseyi’nin kurulması anlamına geliyordu. Bu modelin aynısı, 1957 Roma Antlaşması ile genel bir ekonomik bölgeye genişletildi. Yargısal bir organ olan Avrupa Adalet Divanı’nın ve doğrudan seçilen Avrupa ölçeğindeki bir yasama organı olan Avrupa Parlamentosu’nun eklenmesi ile model geliştirildi. Zaman içerisinde Avrupa entegrasyonu genişleyerek yirmi yedi üyeden oluşur hale geldi ve 1991 Maastricht Antlaşması ile derinleşerek yetkilerini genişletip kendisini Avrupa Birliği olarak yeniden tanımladı. Avrupa Birliği, devletlerin yerini alan bir şey olmaktan ziyade, devletlerin egemenliğinin önemli yönlerini onların eylem özgürlüğünü kısıtlayan “supra-nasyonal” bir kurumun havuzuna aktarır (Keohane & Hoffman 1991). Bu devletler artık mutlak egemenlik sahibi değildir. Son yıllarda Avrupa entegrasyonu önemli açılardan ilerleme kaydetmeye devam etti. 1 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe giren Lizbon Anlaşması, Avrupa Parlamentosu’nu ve Bakanlar Konseyi’ni güçlendirerek, yeknesak bir Avrupa Birliği pozisyonunu temsil etmek üzere Birlik Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği yaratarak ve Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi’ni kanunen bağlayıcı hale getirerek egemenliğin devletlerden alınıp ortak bir havuza aktarılması sürecini ileri taşıdı. Fakat son yıllarda Avrupa entegrasyonu da bazı gerilimlerle karşılaştı. 2004 yılında bir Avrupa Anayasası tesis eden bir antlaşma Avrupa Birliği’nin üye devletlerince imzalandı. Ancak Hollanda ve Fransa’da yapılan referandumlar bunu reddederek anlaşmanın onaylanıp yürürlüğe girmesini engelledi. 2016 yılında ise Birleşik Krallık’ta yapılan bir referandum, yaygın olarak “Brexit” diye bilinen Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çekilmesi talebinin zaferiyle neticelendi.

Egemen devletin uluslararası normlar ve uluslar üstü (supranational) aracılığıyla kısıtlanmasına paralel olarak çağdaş filozoflardan da mutlak egemenlik nosyonuna saldıranlar çıkmıştır. Öne sürdükleri düşünceler tümüyle yeni değildir, nitekim erken modern zamanlarda bile Hugo Grotius, Alberico Gentili ve Francisco Suarez gibi filozoflar, devleti meşru bir kurum kabul etseler de devlet otoritesinin mutlak değil sınırlı olması gerektiğini düşündüler. Örneğin zalim bir prens, komşu prensler tarafından disipline edici eylemlere tabi tutulabilirdi ki bu çağdaş insani müdahale kavramlarına oldukça benzerdir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana egemenlik kavramına yönelik en çok öne çıkan saldırılardan ikisi, 1950’lerde Bertrand de Jouvenel ve Jacques Maritain’den gelmiştir. Jouvenel, Sovereignty: An Inquiry Into the Political Good (Egemenlik: Siyasal İyiye İlişkin Bir Sorgulama) isimli ve 1957 tarihli önemli çalışmasında egemenliğin modern siyasal otoritenin mühim bir özelliği olduğunu, devlet içindeki uyuşmazlıkları bastırmak ve dışarıdakilere karşı savunma amaçlı işbirliğini sağlamak için gerekli olduğunu kabul eder. Ama kuralların üstünde yer alan, emirleri sırf onun iradesinden sadır olduğu için meşru kabul edilecek bir iktidar yaratan modern egemenlik kavramını şiddetli bir biçimde reddeder. Jouvenel’e göre egemenlik, en üst noktasına Hobbes ile ulaştı. Hobbes’un “korkunç anlayışında her şey, egemenin istediği herhangi bir şekilde haklar bahşetmesine ya da yasalar dayatmasına olanak tanıyan kısıtlama araçlarına dayanmaktadır. Ama bu kısıtlama araçlarının kendileri, egemenin elinde yoğunlaşan toplumsal kuvvetlerin bir cüzünden başka bir şey değildir.” (197) Egemenliğin konumu ve biçimi hakkındaki ayrılıklarına rağmen Locke, Puffendorf ve Rousseau gibi daha sonra gelen düşünürler “bu mekanik olarak mükemmel inşanın cazibesini hissedeceklerdi”. (198) Bu, “kendi içinde egemenliğin zamanı” idi diye yazıyordu Joevenel, onun varlığını “o andan sonra inkar etmeye kimse cüret edemeyecekti” (198).

Hobbes’u tasvir ediş şeklinden anlaşıldığı üzere, Jouvenel erken modern mutlak egemenliğe büyük bir endişe ile yaklaşır. “Tehlikeli olan, bu fikrin kendisidir” diye yazar (198). Fakat bu kavramın tümüyle terk edilmesinden ziyade, egemenliğin, egemen otoritenin iradesini yalnızca meşru olandan yana kullanmasını sağlayacak şekilde yönlendirilmesi gerektiğini savunur. Ahlak asla egemen tarafından tanımlanmaz, onun bağımsız bir geçerliliği vardır. “Hristiyan düşünürlerin” bakış açısına başvurarak “bazı iradelerin adil, bazılarının ise gayrı adil” olduğunu savunur. (201) O halde “otorite, buyurulması gerekeni buyurma yükümlülüğünü içinde taşır.” (201) Bu, ancien regime’e hakim olan otorite anlayışıydı ve bu çerçevede etkili danışmanlar monarkın çabalarını ortak yarara yönlendirebiliyordu. Peki bugün egemen iradeyi ne yönlendirebilir? Jouvenel, yargısal ya da anayasal tasarımın tek başına kafi geleceğinden şüphe eder gibidir. Daha ziyade yurttaşların ortak ahlaki kavramlarından umut besler; çünkü bunlar, egemenin tercihleri üzerinde sınırlayıcı bir etkiye sahiptir.

Geçerliliğini hala koruyan 1951 tarihli Man and the State [İnsan ve Devlet] kitabında Jacques Maritain, egemenlik kavramına Jouvenel’in gösterdiği şerhli sempatiyi bile göstermez:

“Kanaatimce siyaset felsefesi, Egemenlik kelimesinden ve kavramından kurtulmalıdır. Eskimiş bir kavram olduğu gerekçesiyle ya da sosyolojik-hukuki bir ‘objektif yasa’ teorisinden ötürü değil, ve yalnızca Egemenlik kavramının uluslararası hukuk alanında üstesinden gelinemez zorluklara ve karışıklıklara yol açmasından ötürü de değil. Sebep şudur: Gerçek anlamıyla kullanıldığında ve ait olduğu gerçek ilmi alan, yani siyaset felsefesi bakımından, egemenlik kavramı doğası gereği yanlıştır ve kavramın artık reddedilemeyecek kadar uzun bir süre ve yaygın kabul gördüğünü varsayarak, kavrama içkin olan yanlış çağrışımların farkına varmaksızın onu kullanmaya devam ettiğimiz taktirde bizi hataya sürüklemesi kaçınılmazdır.(29-30)”  

Bodin’in ve Hobbes’un hatası, egemenliği halkın kalıcı olarak dışsal bir varlığa, bu durumda monarka, devrettiği yetki olarak tasavvur etmeleridir. Egemen, halkı temsil etmekten ve onlara hesap verebilir olmaktan ziyade onlardan bağımsız olarak üstün ve vazgeçilemez bir yönetme hakkına sahip olan aşkın bir varlık haline gelmiştir. Jouvenel gibi Maritain de egemenin iradesinin adil olanı onun çıkarına hizmet eden olarak tanımlayacak denli yüceltilmesine esefle bakar. Bu putperestliktir. Siyasal bedeninin otoritesin, kendisinin bir parçasına ya da dışsal bir varlığa –bu ister devlet aygıtı, ister monark ve hatta isterse de halk olsun- her türlü devri gayrimeşrudur. Nitekim bir yönetimin geçerliliği, onun doğal hukukla ilişkisine dayanır. Egemenlik üç bozukluğa yol açar: İlk olarak, egemenliğin dışsal boyutu uluslararası hukuku ve bir dünya devletini düşünülemez kılar ki Maritain bunların her ikisine de büyük sempati besler. İkincisi, egemenliğin içsel boyutu, yani devletin siyasal beden üzerindeki mutlak iktidarı, çoğulculuğa değil merkeziyetçiliğe yol açar. Üçüncüsü, egemen devletin her şeyin üstündeki iktidarı, demokratik hesap verilebilirlik nosyonuna ters düşer.

Katolik bir filozof olan Maritain’in argümanları, erken modern Avrupa’da mutlak egemenliği eleştiren Hristiyan filozoflarınkine benzerdir. Devletin ürkütücü varlığının yükselişine şahit olan bu filozoflar, onun iktidarına ve yetkilerine sınırlar koymaya çalışmışlardı. Günümüzde insan hakları adına, soykırımı ve afetleri bastırma ve dışarıdan yardım götürme hakkı adına, uluslararası bir ceza mahkemesi adına, ve ekonomik –hatta artık belki askeri- meselelerde yönetme gücünü üstlenen uluslar üstü (supranational) bir yapı adına devlet otoritesinin sınırlandırılmasını talep edenlerin ataları, işte bu düşünürlerdir.

Katolik gelenekte ve diğer Hristiyan geleneklerde egemenliğe sınırlar çizme fikri gücünü koruyor. Örneğin Papa XVI. Benedictus, 2008’de Birleşmiş Milletler’e yaptığı bir konuşmada Koruma Sorumluluğunu savundu. Son yıllarda liberal gelenekten düşünürler de egemenliğin sınırlandırılmasını savundular. Thomas Pogge (1992, and 2008, 174–201) ve Allen Buchanan (2004), buna verilebilecek iki örnektir. Her ikisi de egemenliğe önemli ama mutlak olmayan bir ahlaki statü atfederek Birleşmiş Milletler’in onayladığı insani müdahaleler ya da yoksullukla mücadele eden daha güçlü küresel kurumların geliştirilmesi gibi olasılıklara alan açmaya çalışırlar.


Kaynakça

  • Atanassow, Ewa, Thomas Bartscherer, and David A. Bateman (eds.), 2023. When the People Rule: Popular Sovereignty in Theory and Practice, New York, NY: Cambridge University Press.
  • Barkin, J. Samuel, 2021. The Sovereignty Cartel, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Bartelson, J., 1995. A Genealogy of Sovereignty, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Bodin, J., 1992. On Sovereignty: Four Chapters From Six Books of the Commonwealth, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Brown, Wendy, 2010. Walled States, Waning Sovereignty, Brooklyn: Zone Books, 2010
  • Buchanan, Allen, 2004. Justice, Legitimacy, and Self-Determination, Oxford: Oxford University Press.
  • de Carvalho, Benjamin, Halvard Leira and John Hobson, 2011. ‘The Myths That Your Teachers Still Tell You about 1648 and 1919,’ Millennium, 39(3): 735–758.
  • Ciorciari, John D., 2021. Sovereignty Sharing in Fragile States, Stanford, CA: Stanford University Press.
  • Elshtain, Jean Bethke, 2008. Sovereignty: God, State, and Self, New York: Basic Books.
  • Ferrara, Alessandro, 2023. Sovereignty Across Generations: Constituent Power and Political Liberalism, Oxford: Oxford University Press.
  • Figgis, J. N., 1907. From Gerson to Grotius 1414–1625, 2nd edition; reprinted, Cambridge: Cambridge University Press, 1916.
  • Fowler, M. R. and J. M. Bunck, 1995. Law, Power, and the Sovereign State, University Park, PA: Penn State Press.
  • Grimm, Dieter, and Belinda Cooper, 2015. Sovereignty: The Origin and Future of a Political and Legal Concept, New York: Columbia University Press.
  • Grotius, Hugo, 1625. The Rights of War and Peace, London: M. Walter Dunne, 1901.
  • Herzog, Don, 2020. Sovereignty, RIP, New Haven: Yale University Press.
  • Hinsley, F. H., 1986. Sovereignty, second edition, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Hobbes, Thomas, 1651. Leviathan, Harmondsworth: Penguin, 1968.
  • International Commission on Intervention and State Sovereignty: Report, 2001. The Responsibility to Protect, International Development Research Centre Publications [Preprint available online].
  • Jackson, Robert, 2007. Sovereignty: The Evolution of An Idea, Cambridge: Polity Press.
  • James, Alan, 1986. Sovereign Statehood, London: Allen & Unwin.
  • James, Alan, 1999. ‘The Practice of Sovereign Statehood in Contemporary International Society,’ Political Studies, 47(3): 457–473.
  • de Jouvenel, Bertrand, 1957. Sovereignty: An Inquiry Into the Political Good, Chicago: University of Chicago Press.
  • Kallis, Aristotle, 2018. ‘Populism, Sovereigntism, and the Unlikely Re-Emergence of the Territorial Nation-State,’ Fudan Journal of the Humanities and Social Sciences, 11(3): 285–302.
  • Kalmo, Hent, and Quentin Skinner, 2014. Sovereignty in Fragments: The Past, Present, and Future of a Contested Concept, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Kantorowicz, Ernst, 1957. The King’s Two Bodies: A Study in Medieval Political Theology, Princeton: Princeton University Press.
  • Keohane, Robert O. and Stanley Hoffmann, 1991. ‘Institutional Change in Europe in the 1980s,’ in The New European Community: Decisionmaking and Institutional Change, R. O. Keohane and S. Hoffmann (eds.), Boulder: Westview Press.
  • Krasner, Stephen D., 1999. Sovereignty: Organized Hypocrisy, Princeton: Princeton University Press.
  • Kratochwil, Friedrich, 1989. Rules, Norms, and Decisions: On the Conditions of Practical and Legal Reasoning in International Relations and Domestic Affairs, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Lee, Daniel, 2021. The Right of Sovereignty: Jean Bodin on the Sovereign State and the Law of Nations, Oxford: Oxford University Press.
  • Luther, Martin., 1523. Temporal Authority: To What Extent It Should Be Obeyed, Philadelphia: Westminster Press, 1967.
  • Machiavelli, Niccolo, 1532. The Prince and the Discourses, New York: The Modern Library, 1950.
  • Maland, David, 1966. Europe in the Seventeenth Century, London: Macmillan.
  • Maritain, Jacques, 1951. Man and the State, Chicago: University of Chicago Press.
  • Nexon, Daniel H., 2009. The Struggle for Power in Early Modern Europe: Religious Conflict, Dynastic Empires, and International Change, Princeton: Princeton University Press.
  • Osiander, Andreas, 1994. The States System of Europe, 1640–1994, Oxford: Clarendon Press.
  • Osiander, Andreas, 2001. ‘Sovereignty, International Relations, and the Westphalian Myth,’ International Organization, 55(2): 253–254.
  • Paris, Roland, 2020. ‘The Right to Dominate: How Old Ideas About Sovereignty Pose New Challenges for World Order,’ International Organization, 74(3): 1–37.
  • Pavel, Carmen, 2014. Divided Sovereignty: International Institutions and the Limits of State Authority, Oxford: Oxford University Press.
  • Philpott, Daniel, 2001. Revolutions in Sovereignty: How Ideas Shaped Modern International Relations, Princeton: Princeton University Press.
  • Pogge, Thomas, 1992. ‘Cosmopolitanism and Sovereignty,’ Ethics, 103: 48–75.
  • Pogge, Thomas, 2008. World Poverty and Human Rights, 2nd. edition, Cambridge: Polity Press.
  • Schmitt, Carl, 1922. Politische Theologie: Vier Kapitel zur Lehre von der Souveränität, München und Leipzig: Verlag von Duncker & Humblot; translated as Political Theology: Four Chapters on the Concept of Sovereignty, G. Schwab (trans.), Chicago: The University of Chicago Press, 1985.
  • Spruyt, Hendrik, 1994. The Sovereign State and Its Competitors, Princeton: Princeton University Press.
  • Srivastava, Swati, 2022. Hybrid Sovereignty in World Politics (Cambridge Studies in International Relations), Cambridge: Cambridge University Press.
  • Teschke, Benno, 2009. The Myth of 1648: Class, Geopolitics, and the Making of Modern International Relations, London: Verso.
  • Wheatley, Natasha, 2023. The Life and Death of States: Central Europe and the Transformation of Modern Sovereignty, Princeton, NJ: Princeton University Press.
  • Wilks, Michael, 1964. The Problem of Sovereignty in the Later Middle Ages, Cambridge: Cambridge University Press
  • Wolff, R. P., 1990. The Conflict Between Authority and Autonomy, Oxford: Basil Blackwell.


Akademik Araçlar

sep man icon How to cite this entry.

sep man icon Preview the PDF version of this entry at the Friends of the SEP Society.

sep man icon Look up topics and thinkers related to this entry at the Internet Philosophy Ontology Project (InPhO).

sep man icon Enhanced bibliography for this entry at PhilPapers, with links to its database.


Diğer İnternet Kaynakları


İlgili Diğer Girdiler

authority | cosmopolitanism | Dante Alighieri | Hobbes, Thomas: moral and political philosophy | Maritain, Jacques | medieval philosophy | nationalism | rights: human | world government


Daniel Philpott – “Sovereignty“, (Erişim Tarihi: 18.06.2026)

Çevirmen: Ege Aydın

Editör: Taner Beyter

Ege Aydın

Ege Aydın

Pamukkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde lisans eğitimini tamamladı. Antalya Barosu'na kayıtlı stajyer avukat olarak çalışmaktadır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Yazı

Immanuel Wallerstein’ın Eserleri Kapitalizmin Derinleşen Krizlerini Anlamamıza Yardımcı Olabilir – Gregory P. Williams

Sonraki Yazı

Dini Deneyim Argümanları: Richard Swinburne’ün “Safdillilik İlkesi” – Matthew Sanderson

Bu Yazıları Kaçırmayın

Çıktı: “Analitik Felsefe: Çok Kısa Bir Giriş”

Satın Alma Bağlantısı İçindekiler | Kitaptan Bir Bölüm | Dizin …

Çıktı: “Hayvan Etiği: Felsefi Bir Savunma”

Satın Alma Bağlantısı İçindekiler | Tadımlık | Dizin Çözümleyici Felsefe…