Empatiye Karşı – Paul Bloom

/
288 Okunma
Okunma süresi: 18 Dakika

Ne üzerine çalıştığım sorulduğunda genellikle “empati hakkında bir kitap yazıyorum” diyorum. İnsanlar gülümsüyor ve kafa sallıyor. Sonrasında “Empatiye karşıyım” cümlesini ekliyorum. Bu da genellikle tatsız bir gülümseme ile karşılanıyor.

Bu tepki ilk başlarda beni şaşırtıyordu fakat empatiye karşı bir pozisyon almanın yavru kedilerden nefret ettiğinizi söylemenize benzer bir durum olduğunu fark ettim – o kadar saçma bir ifade ki yalnızca bir şaka olabilir. Dolayısıyla; söylediğimi açıklaştırmayı, ahlaka, şefkate, kibarlığa, sevgiye, iyi bir komşu olmaya, doğru olanı yapmaya ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye karşı olmadığımı açıklamayı öğrendim. İddia ettiğim şey aslında bunun zıttı: Eğer iyi olmak istiyorsanız ve iyi şeyler yapmak istiyorsanız empati sizin için kötü bir rehberdir.

“Empati” kelimesi pek çok farklı şekillerde kullanılıyor fakat burada en yaygın anlamıyla, yani Adam Smith gibi 18. yüzyıl filozoflarının “sempati” olarak adlandırdığı şeye karşılık gelen anlamıyla kullanıyorum. Dünyayı diğerlerinin deneyimlediği gibi veya en azından onların deneyimlediğini düşündüğünüz gibi deneyimleme sürecini ifade ediyor. Başka birisiyle empati kurmak kendinizi onun yerine koymak, acısını hissetmek demek. Bazı araştırmacılar bu kavramı daha soğukkanlı bir süreç olan diğer insanların ne düşündüğünü, motivasyonlarını, planlarını ve inandıkları şeyleri değerlendirmeyi kapsayacak şekilde kullanıyor. “Duygusal” empatinin aksine, bu durum bazen “bilişsel” empati olarak adlandırılıyor. Burada bu geleneği takip edeceğim fakat ikisinin ayrı olduğunu akılda tutmakta fayda var – farklı beyin süreçleri sonucunda ortaya çıkıyorlar; birine çok fazla sahip olurken diğerinin çok azına sahip olabilirsiniz – ve empatinin ahlaki imaları hakkındaki tartışmaların çoğu onun duygusal tarafına odaklanıyor.

Kısmi seviyede duygusal empati içimize yerleşmiş durumda. Birisinin acı çektiğini görmek veya duymak, bebekler için rahatsızlık verici bir his ve yeteri kadar hareket edebilir hale geldikleri andan itibaren, üzüntü içerisindekileri okşayarak ve teskin ederek yardım etmeye çalışıyorlar. Bu durum insanlara özgü değil: Primatolog Frans de Waal, şempanzelerin genellikle bir saldırının kurbanın çevresine ellerine koyduklarını ve onu okşayıp tımar ettiklerini belirtiyor.

Empati otomatik bir şekilde, hatta gönülsüzce ortaya çıkabilir. Smith, bir dilencinin yaralarını fark eden “narin yapılı insanlar”ın nasıl da “vücutlarının tekabül eden kısımlarında bir kaşıntı veya huzursuzluk hissetmeye eğilimli olduklarını” anlatıyor. John Updike şöyle yazıyor:

Büyükannem yemek masasında boğulur gibi olurdu ve sempati içerisinde boğazımın daraldığını hissederdim.

Ayrıca empati hayal aracılığıyla genişletilebilir. Başkan olmadan önce, Barack Obama dünyayı bizden farklı olanların gözünden – aç olan çocuğun, işten kovulan çelik işçisinin, fırtına şehri vurduğunda inşa ettikleri tüm hayatlarını kaybeden ailenin gözünden – görmenin önemini vurguladı. Bu şekilde düşündüğünüzde – ilgi dairenizi genişlettiğinizde ve yakın arkadaşlarınız mı yoksa uzak yabancılar mı olduklarından bağımsız olarak diğerlerinin yüküyle empati kurduğunuzda – harekete geçmemek, yardım etmemek daha zor hale geliyor.

Obama son kısımda haklı; psikolog C. Daniel Batson’ın “Empati-Altruizm Hipotezi” olarak adlandırdığı şey için olağanüstü kanıtlar var: Başkalarıyla empati kurduğunuzda onlara yardım etmeniz daha olası. Genel olarak, empati bir insan ile diğeri arasındaki sınırları çözmeye hizmet ediyor; bencillik ve kayıtsızlığa karşı bir kuvvet empati.

O halde empatinin nasıl bir ahlaki iyi olabildiğini görmek oldukça kolaydır ve pek çok savunucusu vardır. Obama sıklıkla empati hakkında konuşur; Papa Francis ile olan ilk görüşmesinden sonra dile getirdiği şu iddiaya bakın:

Savaşlara saplanmamızı bu kadar kolay yapan empati yoksunluğudur. Caddelerdeki evsizleri görmezden gelmemize yol açan şey empati yoksunluğudur.

The Empathetic Civilization’da (2009) (Empatik Medeniyet) Jeremy Rifkin türümüzün savaştan, çevresel bozunumdan ve ekonomik çöküşten kurtulmasının yegane yolunun “küresel empati”nin genişletilmesi olduğunu iddia eder. Geçtiğimiz haziranda Bill ve Melinda Gates Stanford mezuniyet konuşmalarını öğrencilerden daha iyi bir dünya için elzem olan empatik kabiliyetlerini geliştirmelerini ve genişletmelerini isteyerek sonuçlandırdı.

Pek çok insan empatinin faydalarını gerekçelendirmeye ihtiyaç duymayacak kadar bariz görüyor. Bu bir hatadır.

Pek çok insan empatinin faydalarını ırkçılığın kötülüklerine benzer görüyor: gerekçelendirmeye ihtiyaç duymayacak kadar bariz. Bence bu bir hata. Başka platformlarda empatinin belirli özelliklerinin onu sosyal politikalar için kötü bir rehber yaptığını iddia ettim. Empati taraflıdır; çekici olan ve bizim gibi görünen ya da bizimle aynı etnik veya ulusal geçmişi paylaşan insanlara empati duymaya daha fazla yatkınızdır. Ayrıca empati kısıtlıdır; bizi, gerçek veya hayali belirli insanlarla bağlar fakat sayısal farklılıklar ve istatistiksel verilere duyarsızdır. Rahibe Teresa’nın dediği gibi: “Eğer bir yığına bakıyorsam asla harekete geçmem. Fakat karşımda sadece bir kişi varsa, harekete geçerim.” Laboratuvar çalışmaları, bir kişi hakkında kişisel bilgiye sahip olduğumuz sürece yığındansa bir kişiyi daha fazla önemsediğimizi gösterir.

Bu özelliklerin ışığında, kamusal kararlarımız empatiyi bir kenara koyduğumuz zaman daha adil ve daha ahlaki olacaktır. Bin ölümün bir ölümden daha kötü olduğunu kavradığımızda (o bir kişinin adını bilsek bile) ve uzak bir ülkedeki birinin yaşamının bir komşumuzun yaşamı kadar değerli olduğunu kabullendiğimizde (duygularımız bizi farklı bir yöne çekse bile) politikalarımız gelişecektir. Empati olmadan çocukları aşılamanın ve iklim değişimine yanıt vermenin önemini daha iyi anlıyoruz. Bu eylemler burada ve şu anda gelecekteki soyut faydalar uğruna gerçek insanların üzerinde zarar oluşturuyor. Dolayısıyla, onları ele almak günümüz bireylerinin rahatını ve sağlığını kollayan empatik tepkileri aşmayı gerektirebilir. Etraflıca düşünülmüş, hatta karşı empatik bir ahlaki yükümlülük ve onun olası sonuçlarının analizini kullanmayı tercih ederek insani yardımı ve ceza adaleti sistemini gözden geçirebiliriz.

puppet in Hanoi.

Fakat bu argümanı kabul etseniz bile, yaşam kamusal politikalardan daha fazlasıdır. Ebeveyn ve çocuklarımız, eşlerimiz ve arkadaşlarımızla yaşadığımız günlük etkileşimleri düşünün. Bununla birlikte doktor ve hasta veya terapist ve danışan gibi bazı özel ilişkileri de düşünün. Empati politika aşamasına yükselemeyebilir fakat bu samimi ilişkilere gelindiğinde empati saf bir iyi olarak görünmektedir – ne kadar çok o kadar iyi.

Geçmişte buna inanırdım fakat artık emin değilim.

Empatinin en önde gelen savunucularından birisi psikolog Simon Baron-Cohen’dir. 2011 yılında yayımlanan kitabı The Science of Evil’da (Kötülüğün Bilimi) kötülük kavramının “empati erozyonu” kavramı ile yer değiştirmesinin gerektiğini ve yüksek seviye empatinin iyi insanların ve iyi toplumların nedeni olduğunu iddia etmek için psikoloji ve nörobilimden yararlanır.

Bireyler empati duyma eğilimlerinde farklılık gösterirler ve Baron-Cohen 0’dan başlayan (bu aşamada empati neredeyse hiç yoktur) ve bir insanın “sabit bir aşırı uyarılmışlık hali içerisinde, sürekli olarak başka insanların duygularına odaklandığı” (öyle ki, diğer insanlar asla radarlarından çıkmaz) 6. aşamaya doğru giden bir empati eğrisi önerir. Bu tarz bir aşama 6 insan tasarlar:

Hannah başkalarının nasıl hissettiğine duyarlı olmasını sağlayan bir kabiliyete sahip olan bir psikoterapisttir. Siz odaya girer girmez o sizin yüzünüzü, yürüyüş şeklinizi ve duruşunuzu okumaya başlamıştır bile. Size sorduğu ilk şey “Nasılsınız?”dır fakat bunu formalite icabı söylememiştir. Tonlaması – siz ceketinizi çıkarmadan önce bile – sır vermeye, açıklamaya ve paylaşmaya bir davettir. Siz soruyu kısa bir şekilde cevaplasanız bile, sesinizin tonu Hannah’ya sizin iç ve duygusal halinizi aktarır ve sonrasında sizin cevabınızı takiben “Sesin birazcık üzgün geliyor. Seni üzecek ne oldu?” sorusunu sorar.

Bunu bilmeden önce, sadece huzur ve endişenize ortak olmak, hislerinize ayna tutmak için söze giren, sizi desteklemek ve sizin kendinizi değerli hissetmeniz için sıklıkla teselli edici kelimeler kullanan bu olağanüstü dinleyiciye içinizi dökersiniz. Hannah bunu işi dolayısıyla yapmaz. O da tıpkı danışanları, arkadaşları ve hatta henüz tanıştığı insanlar gibidir. Hannah’nın arkadaşları kendilerini Hannah tarafından değer görüyormuş gibi hissederler ve arkadaşlıkları güven paylaşma ve karşılıklı destek etrafında kuruludur. Durmak bilmez bir empati dürtüsüne sahiptir.

Baron-Cohen’in burada neyi etkileyici bulduğunu anlamak zor değildir. Hannah kulağa iyi bir terapist gibi geliyor ve aynı zamanda genç çocuklarına iyi bir anne de olacaktır.

Ancak Hannah gibi olmanın nasıl bir şey olacağını düşünün. Hannah’nın diğer insanlar için endişesi onlara yönelik bir minnettarlık veya bir saygıdan kaynaklanmıyor; endişesi ayrım gözetmeyen türden ve hem arkadaşları hem de yabancılar için geçerli. Şefkat ve kibarlığa dayanan bir kılavuz ilke de benimsemiyor. Aksine, Hannah’ı buna sürükleyen aşırı uyarılmışlıktır – dürtüsü durdurulamaz bir durumdadır. Deneyimi bencilliğin tam zıttıdır fakat aynı seviyede aşırıdır. Bencil bir insan yaşamını başkalarının haz ve acılarına duyarsız bir şekilde geçirebilir – onun için %99, başkaları için %1. Hannah’nın kafasında ise hep başkalarının duyguları vardır –  başkaları için %99, onun için %1.

Baron-Cohen’in örnek olarak bir kadın seçmesi tesadüf değildir. Bir ampirik ve teorik makaleler serisinde, psikolog Vicki Helgeson ve Heidi Fritz kadınların depresyon deneyimleme oranının neden erkeklere göre iki kat daha fazla olduğunu keşfetti. Buldukları sonuçlar bu farklılığın kısmen “başkalarına yönelik aşırı bir endişe ve başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koymak” olarak tanımlanılan “tam ortaklık” eğilimindeki cinsiyet farklılığı tarafından açıklandığını iddia ediyor. Helgeson ve Fritz, cevaplayıcıların “Mutlu olmam için başkalarının da mutlu olması gerek,” “Birisi benden yardım istediğinde hayır diyemem” ve “Genellikle başkalarının sorunlarına üzülürüm.” gibi sorulara katılıp katılmadıklarını belirttikleri bir dokuz soruluk anket tasarladı. Bu ölçekte kadınlar genellikle erkeklerden daha yüksek skora sahip oluyor; ve muhtemelen Hannah’nın skoru da yüksek çıkardı. 

Empatiye karşı olan kuvvetli eğilimin maliyetleri var. Tam ortaklıkta yüksek skor elde edenler, başkalarını destekledikleri ama başkalarının onları desteklemedikleri asimetrik ilişkileri bildiriyorlar. Aynı zamanda depresyon ve anksiyeteden müzdarip olmaya daha yatkınlar. “Patolojik altruizm” üzerine daha farklı bir literatürden hareketle, Cold-Blooded Kindness (2011) (Soğukkanlı Kibarlık) kitabında, Barbara Oakley “Yaygın olarak kadınlarda görülen pek çok hastalığın ve sendromun kadınların genel olarak daha kuvvetli empati yetisine ve başkalarına odaklanmasıyla ilişkili olması oldukça şaşırtıcı.” şeklinde yazıyor.

Kibarlığı harekete geçiren tek kuvvet empatik uyarılmışlık değildir.

Burada ortaya çıkan problemler duygusal empati ile ilgili – başkasının acısını hissetmek. Bu durum psikologların empatik sıkıntı dedikleri şeye yol açıyor. Bunu empatik olmayan şefkat ile karşılaştırabiliriz – başkalarına yönelik daha mesafeli sevgi, kibarlık ve endişe. Bu tarz bir şefkat psikolojik açıdan bir artıdır. Başkalarına önem vermenin ahlaken doğru olduğu bariz gerçeğini bir kenara bırakırsak, kibarlık ve altruizm kısa dönemli ve uzun dönemli mutluluk da dahil olmak üzere, her türlü pozitif fiziksel ve psikolojik sonuçla ilişkilendirilir. Eğer mutlu olmak istiyorsanız başkalarına yardım etmek harika bir yöntemdir.

Burada empati ve şefkat arasındaki ayrımı açmak önemli çünkü en büyük empati taraftarlarından bazılarının bu noktada kafası karışıyor ve kibarlığı güdüleyebilecek yegane kuvvetin empatik uyarılmışlık olduğunu düşünüyorlar. Fakat bu hatalıdır. Yakın arkadaşınızın çocuğunun boğulduğunu hayal edin. Oldukça empatik bir tepki arkadaşınızla aynı duyguyu paylaşmak ve olabildiği kadar arkadaşınızın korkunç üzüntüsünü ve acısını deneyimlemek olur. Şefkat ise bunun aksine arkadaşınız için endişe etmeyi, sevgiyi ve arkadaşınıza yardım etme arzusu ve motivasyonunu içerir fakat arkadaşınızın acısına ayna tutmak zorunda değildir.

Veya uzak mesafe bağışlarını düşünün. Sanıyorum ki açlık çeken çocukları duyan birinin empatik bir süreç olan açlıktan ölmenin nasıl bir şey olacağını hayal etmesi anlaşılır bir durumdur. Fakat bu empatik endişe bağış yapmak için zorunlu değildir. Şefkatli bir insan, diğer yaşamlara teorik temelde değer verebilir ve açlıktan kaynaklanan sefaletin farkına vararak açlığı engellemeye yönelik hareket edebilir.

Özet olarak, şefkatli yardım hem sizin hem de başkaları için iyidir. Fakat empatik endişe uzun vadede birey için yıkıcıdır.

Aynı zamanda, acı verici ve yorucu olduğundan ve tükenmişliğe yol açtığından, başka insanlara da pek yardımcı olmayabilir. Bu mesele, ahlak konusu üzerine olan Budist literatürde incelenmiştir. Normal yaşam döngüsünde kalmayı ve yığınlara yardım etmeyi seçerek Nirvana’ya ulaşmamaya yemin etmiş bir ermiş insan olan bodhisattvanın hayatını düşünün. Bir bodhisattva gibi yaşamak nasıl bir şeydir? Consequences of Compassion (2009) (Şefkatin Sonuçları) kitabında, Charles Goodman Budist metinlerdeki, empatiye karşılık gelen “duygusal şefkat” ve empatik bağ veya endişe olmadan başkalarına yönelik sevgiyi içeren “ulu şefkat” arasındaki ayrıma dikkat çeker. Duygusal şefkat, “bodhisattva”yı tükettiğinden önlenmelidir. Goodman daha mesafeli ve sürdürülebilir olan ve sonsuz bir şekilde devam ettirilebilen ulu şefkati savunur.

Bu ayrım, bir psikolog ve bir nörobilimci olan Tania Singer ile bir Budist keşiş, meditasyon uzmanı ve eski bir bilim insanı olan Matthieu Ricard’ın ortak çalışmasında destek bulmuştur. fMRI beyin taraması kullandıkları bir dizi çalışmada, Ricard’dan acı çeken insanlar hakkında çeşitli şefkat meditasyonlarına girmesi isteniştir. Gözlemcilerin beklentilerinin aksine, bu meditatif haller meditasyon yapmayanlar başkalarının acıları hakkında düşündüklerinde normalde aktif hale gelen beyin kısımlarını aktive etmemiştir. Ricard kendi meditatif deneyimini “güçlü sosyal motivasyon ile birlikte içten bir pozitif hal” olarak tanımlamıştır.

Sonrasında ise kendini emptik bir hale sokması istenmiş ve o esnada tarama yapılmıştır. Bu durumda empatik endişe ile ilişkili olan devreler aktive olmuştur. Ricard “empatik paylaşım bana çok hızlı bir şekilde katlanılamaz hale geldi ve duygusal olarak yorgun hissettim, tükenmişliğe çok benzer bir durumdu.” demiştir.

Singer ve meslektaşları tarafından yürütülen devam eden deneylerde de birisi benzer ayrımı fark eder. Bu deneylerde katılımcılara ya başkalarının acılarını deneyimleme kapasitesine odaklanan empati eğitimi ya da katılımcıların acılara içtenlilik ve önem duyguları ile tepki vermelerinin öğretildiği şefkat eğitimi verilmiştir. Singer’ın sonuçlarına göre, empati eğitimi alan öznelerin arasında “negatif etki hem sıkıntı içerisindeki insanlara hem de günlük yaşam durumundaki insanlara karşı olarak artmıştır… Bu sonuçlar empatik yankılanmada bulunmanın oldukça caydırıcı bir deneyim olduğu ve tükenmişlik için bir risk faktörü olduğu inancını vurgular.” Başkalarının algılanan sıkıntısına karşı empatik uyarılmışlığı içermeyen şefkat eğitimi daha etkiliydi. Hem artan olumlu duygulara hem de artan altruizme yol açmıştı.

Bu da bizi empatinin hedeflerine getiriyor. Bu yazıyı yazdığım sırada, kanser olan yaşlı bir akrabam hastaneler ve rehabilitasyon merkezleri arasında gidip geliyor. Doktorlarla etkileşime girerken ve doktorların onun hakkında ne düşündüğünü öğrenirken onu izliyorum. Onu dinlemek için zamanını ayıran ve onun durumu anlayan doktorlara değer veriyor; bu tür bilişsel empatiden faydalanıyor. Fakat duygusal empati daha karmaşık. En fazla faydayı onun gibi hissetmeyen fakat akrabam endişeliyken kendisi sakin olan, akrabam kuşkuluyken kendisi emin olan doktorlardan alıyor. Ayrıca, doğrudan empati ile pek az ilgisi olan yetkinlik, dürüstlük, profesyonellik ve saygı gibi belirli erdemlere özel olarak değer veriyor.

Leslie Jamison yeni makale koleksiyonu The Empathy Exams’de (Empati Sınavları) benzer bir noktaya değiniyor. Jamison bir zamanlar bir tıbbi aktördü – eğitimlerinin bir parçası olarak kendisine tanı koyan tıp öğrencileri için semptom rolleri yapardı. Aynı zamanda onların yeteneklerini puanlardı. Kontrol listesindeki en önemli madde 31. maddeydi: “Durumum/problemim için sesli empati” Fakat doktorlarla olan gerçek deneyimleri paylaştığında empati değerlendirmesi daha karışık oluyor. Soğuk ve endişelerine sempatik olmayan bir doktorla karşılaşmıştı ki bu durum da onda acıya sebep oldu. Fakat onaylayıcı bir mesafe takınan ve objektif olan başka bir doktora minnettar: “Onun annem olmasına ihtiyacım yoktu – bir gün bile – sadece onun ne yaptığını bilmesine ihtiyacım vardı.” diye yazıyor. “Sakinliği beni terk edilmiş hissettirmedi, güvende hissettirdi … Ona bakıp korkumun zıttını görmeye ihtiyacım vardı, yankısını değil.”

Veya arkadaşlık ve sevgiyi düşünün. Hannah’nın “rahatlatıcı kelimeleri”, “konfor ve endişe sesleri” ve başkalarının duygularına ayna tutması belirli bir terapistin bir danışanına veya bir belirli bir ebeveynin endişeli çocuğuna nasıl davrandığını resmediyor. Fakat arkadaşlık genelde böyle yürümüyor. Arkadaşlığın temelinde hiçbiri terapik ilişkide bulunmayan simetri ve eşitlik, paylaşılan planlar, alay, şakalar, dedikodu vardır.  Aşırı endişeli ve depresif hissettiğimde bir arkadaşımın terapisinden faydalanabilecekken arkadaşlarımın bana, keyifsiz olduğumu hissettiklerinde, yumuşak bir şekilde temin cümleleri fısıldayarak acı çeken bir hasta gibi davranmalarını istemem. Hannah’nın “Birazcık üzgün geliyor sesin. Seni üzecek ne oldu?” cümleleri Jamison’ın “Empati her zaman tehlikeli bir şekilde hediye ve ihlal arasına konumlanır.” sözüyle neyi kastettiğini örnekliyor.

Uç örnekleri bir kenara bırakırsak, daha empatik insanlar daha iyi arkadaş ve eşler mi oluyorlar? Bildiğim kadarıyla bu hiç çalışılmadı. Elbette arkadaşlarımızın bizi anlamalarını ve bize önem vermelerini isteriz. Sevdiğim birinin çektiğim acı karşısında irkilmemesi veya sevincimle sevinmemesi sinir bozucu olur. Fakat bunun nedeni arkadaşlarımın duygularıma ayna tutmasını istemem değildir; aksine, eğer beni seviyorlarsa benim talihsizlerim hakkında üzülmeleri ve işlerim iyi gittiğinde keyiflenmeleri gerekliliğidir. Tamamen bencil bir bakış açısından bakarsak, onların empatik yankılanmasını istemeyebilirim, özellikle de kötü hissettiğimde. Benim paniğimi sakinlikle ve üzüntümü neşeyle karşılamalarını tercih ederim. Cicero’nun da dediği gibi, “arkadaşlık – genel anlamda yakın ilişkiler hakkında da söylemiş olabilir – neşemizi iki katına çıkararak ve kederimizi bölerek mutluluğu artırır ve acıyı azaltır.”

Baron-Cohen’in Aşama 0 empati olarak tanımlayacağı diğer uçtaki bireyleri düşündüğümüzde, doğal olarak psikopatları, sosyopatları veya antisosyal/psikopatik kişilik tiplerini düşünüyoruz (bu kavramlar genellikle aynı anlama gelecek şekilde kullanılıyor).  Psikopatlar popüler kültürde kötülüğün vücut bulmuş hali olarak tanımlanıyor. Kavram avcı CEO’lardan duygusuz politikacılara, Jeffrey Dahmer ve kurgusal karakter Hannibal Lecter gibi katil yamyamlara kadar herkesi tanımlıyor.

İyi bir insan olmak, bireysel kontrol ve adalet anlayışı ile birlikte daha mesafeli şefkat ile ilgilidir.

Psikolog Robert Hare tarafından geliştirilen standart bir psikopati testi vardır. Yaşam boyu hapis gibi sorunlar da dahil olmak üzere suçlular hakkında yasal kararlar almada kullanılır. Aynı zamanda, skorlarının cinsel şiddete karşı tutum ve ahlaki muhakeme tarzlarıyla nasıl ilişkili olduğunu keşfetmeleri için testi lisans öğrencilerine veren deneysel psikologlar tarafından da kullanılır. Eğer bu tarz şeyleri seviyorsanız, testi çevrimiçi ortamda bulabilir, kendinizi “akıcılık/yüzeysel cezbedicilik,” “pişmanlık veya suçluluk yoksunluğu” ve “gelişigüzel cinsel davranış” gibi özelliklerde puanlandırabilirsiniz.

Birçok insan için en önemli madde “duyarsız/empati yokluğu.” Job Ronson’ın 2011 en çok satanlar arasındaki kitabı The Psychopathy Test (Psikopati Testi) gibi birçok popüler psikopati tedavisi empati yoksunluğunu psikopatinin esas eksikliği olarak görüyor. İşte burada bilişsel ve duygusal empati ayrılıyor çünkü psikopati tanısı koyulan birçok insan başkalarının zihinlerini okumada oldukça başarılılar. Onların bu kadar usta düzenbaz, sahtekar ve ayartıcı olmalarını sağlayan şey bu. Fakat duygusal kısmın olmadığı düşünülüyor – başkalarının acısını hissedemiyorlar – ve psikopatların korkunç insanlar olmalarının nedeni ise bu.

Popüler resim bu olsa da gerçek daha karmaşıktır. Her şeyden önce, filozof Jesse Prinz’in de işaret ettiği gibi psikopatlar sadece empatiden değil; tüm duygusal tepkilerin körleşmesinden muzdaripler. Bu genel duygusal körleşme – veya “sığlık etkisi” – kontrol listesindeki kriterlerden bir tanesidir. Hayvey Cleckley tarafından ilk klinik psikopati tanımını sağlayan 1941 yılındaki kitabı The Mask of Sanity’de (Akıllılık Maskesi) gözlemlenmiştir:

Üzüntü, kin, hızlı ve değişken sahte şefkat göstergeleri, fevri alınganlık, sığ kendine acıma duygudurumları, çocuksu kibir tavırları ile absürt ve şatafatlı kızgınlık pozları onun duygu ölçeğinin içerisindedir ve bağımsız bir şekilde yaşamın koşullarının ona karşı oynadığı oyunlar gibi bir etki bırakır. Fakat olgun, içten öfke, doğru ve tutarlı kızgınlık, dürüst, gerçek keder, uzun gurur, yoğun sevinç ve hakiki umutsuzluk bu ölçeğin içersinde bulunma olasılığı olmayan tepkilerdir.

O halde psikopatinin merkezinde empati eksiliğinin mi olduğu yoksa empati eksikliğinin daha genel bir problemin sadece bir veçhesi mi olduğu belirgin değildir. Duyarsız/empati yokluğu maddesinin ve diğer ilişkili maddelerin gelecekte kötü davranışlarda bulunma ile korelasyon skorlarının ne kadar yüksek olduğuna bakılarak bu durum anlaşılabilir. Kapsamlı bir literatür analizinde, psikolog Jennifer Skeem ve iş arkadaşları bu maddelerin zayıf şiddet ve suçluluk ön göstergeleri olduğunu belirtti. Psikopati testinin kestirim gücü olmasının nedeni engelleme yoksunluğu ve zayıf dürtü kontrolü gibi faktörlerin yanı sıra geçmiş kötü davranışı – çocukluk suçları, suçlu çok yönlülüğü, parazitik yaşam tarzı ve benzeri – da değerlendirmesidir. Başka bir deyişle empati sorusunu ölçekten kaldırabilirsiniz ve psikopatları saptamada aynı seviyede başarı yakalarsınız.

Peki ya genel agresif davranış? Daha agresif olan insanlar daha az mı empatik? Bir şüpheci olan ben bile muhtemelen ileri seviyede empati yeteneğine sahip birinin başkalarına acı vermeyi nahoş bulacağı için empati ve agresiflik arasında kuvvetli bir ilişki olduğunu düşünürdüm. Fakat empati ve agresiflik arasındaki ilişkiye dair mevcut olan tüm çalışmalara yönelik yakın zamanlı bir özetleyici veri farklı bir sonuca ulaşıyor. “The (non)relation between empathy and agression: Surprising results from a meta-analysis”’in [Empati ve Agresiflik Arasındaki (olmayan) İlişki: Bir Meta-Analizin Şaşırtıcı Sonuçları] yazarları empatinin agresiflikteki değişkenliğin yalnızca yüzde birini açıkladığını raporladılar. Bu durum, eğer bir insanın agresifliğini tahmin etmek istiyorsanız ve psikiyatrik görüşmeler, yazılı testler, adli kayıtlar ve beyin taramaları da dahil olmak üzere bu kişi hakkında olağanüstü miktarda veriye sahipseniz bakmaya yelteneceğiniz son şeyin bu kişinin empati ölçümleri olduğu anlamına geliyor.

Son olarak, empati insanların kötü olmasına neden oluyor kuramını ölçmek için diğer bir belirleyici test ise empatiden yoksun olan fakat psikopatiyle ilişkilendiren diğer özellikleri de bulundurmayan bir grup insanla çalışma yapmaktır.  Bu tarz insanlar mevcut. Baron-Cohen Asperger sendromlu veya otizmli kişilerin genellikle düşük duygusal empatinin yanında düşük bilişsel empatiye – diğer insanların zihinlerini anlamakta güçlük çekiyorlar – de sahip olduklarını belirtiyor. (Psikopatlar hususunda, empatiye muktedir olmadıkları mı yoksa onu kullanmayı seçmedikleri mi konusunda tartışmalar vardır). Empati eksikliğine rağmen, bu tarz insanlar sömürü ve şiddet eğilimi göstermez. Esasında, güçlü ahlak kuralları vardır ve suçludansa mağdur olma ihtimalleri daha yüksektir.

Empatinin alakasız olduğunu veya etrafımızdakilere karşı tutumlarımızda yıpratıcı etkisi olduğunu mu söylüyorum? Bu aşırı iddialı bir sonuç olur. Empati seviyelerindeki farklılıklara bakan ve bu seviyeleri yardıma ihtiyacı olan birine yardım etmek gibi gerçek dünyadaki davranışlarla ilişkilendiren pek çok çalışma var. Fakat bu çalışmaların çoğu yetersiz bir şekilde yapılmıştır. Empatiyi çoğunlukla bireysel bildirim yoluyla ölçerler ve dolayııyla insanların kendini gördüğü veya empatik olarak görülmek mi istediğinin aksine gerçek empatiyi değerlendirdiğinizi bilemezsiniz. Dahası, başkalarına yardım eden insanlar empatik olduğunu varsayarlar çünkü insanlar çoğunlukla kendi davranışlarından sonuç çıkararak kendileri hakkında yorum yaparlar.

Ne var ki, empatik olmanın bir kişinin belirli durumlarda birine yardım etme olasılığını etkilediğine dair birtakım kanıtlar mevcuttur. Bu ilişki çoğunlukla zayıftır ve her çalışmada rastlanmaz. Yine de, empati aşılamanın altruistik davranışların olasılığını artırdığını gösteren laboratuvar çalışmaları göz önüne alındığında, ahlaki yaşamlarımızda empatinin rolünü göz ardı etmek yanlış olur.

Fakat yüksek seviye empatinin birini daha iyi ve düşük seviye empatinin birini daha kötü bir insan yapmadığını biliyoruz. İyi bir insan olmak daha çok, zeka, öz kontrol ve adalet duygusunun yanı sıra, mesafeli şefkat ve kibarlık duygularıyla ilişkilidir. Kötü bir insan olmak ise daha çok başkalarına önem verme yoksunluğu ve arzuları kontrol edememe ile alakalıdır.

Öyleyse kendimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız ve toplumumuz için gerçekten ne kadar empati istiyoruz? Eğer bu soruyu cevaplamak istiyorsanız oldukça farklı bir duygusal tepki hakkında düşünmek yardımcı olacaktır – yani öfke hakkında düşünmek.

Empati ve öfke pek çok şey paylaşır. İkisi de erken çocuklukta ortaya çıkar ve tüm kültürlerde mevcuttur. İkisine de şempanze gibi diğer primatlarda rastlanır. İkisi de sosyaldir. Çoğunlukla deneyimler veya cansız şeyler tarafından kaynaklanan korku ve tiksinti gibi duyguların aksine, empati ve öfke diğer insanlara yöneliktir. Ve ikisi de ahlakidir. Empati ile gelen özdeşleştirme başkalarına yönelik kibar davranışı motive edebilir; öfke ise algılanan eşitsizlik, acımasızlık ve diğer gayri ahlaki eylemlere yönelik bir tepkidir.

Budist metinler öfkeye karşı empatiye karşı olduklarından daha şüphecidirler. Onu birey ve daha genelde dünya için yıkıcı olarak görürler. Bu geçerli bir endişedir. Fakat çocuğumun duygusal hayatını belirleyebilseydim, öfke kapasitesini dışarıda bırakmazdım. Öfkenin duygusal gücü bizi ve bize yakın olanları sömürü ve vahşilikten kurtarabilir. Hiçbir zaman öfkelenmeyen birisi kusursuz bir kurban olur. Öfke, daha genelde ahlaki davranış için teşvik edici bile olabilir; pek çok büyük ahlaki kahraman – örneğin Martin Luther King Jr. – başkalarının kayıtsız kaldığı durumlara öfkelenmelerine izin veren bireyler olmuşlardır.

Fakat öfkenin irrasyonel, keyfi ve kendine zarar veren veçhelerinden endişelenirdim. Dolayısıyla, çocuğumun fazlasına sahip olmasını istemezdim. Aynı zamanda, bolca zeka, başkaları için endişe ve öz kontrol eklemeyi de unutmazdım. Öfkenin düzenlenmiş, şekillendirilmiş ve rasyonel muhakeme tarafından yönlendiriliyor oluşundan emin olmak isterdim. Bazen harekete geçerdi fakat rasyonellik ve şefkat kapasitelerinin uşağı olurdu. Hepimiz bu şekilde olsaydık, öfkeyi yerine koyabilseydik dünyamız daha kibar ve daha iyi bir dünya olurdu.

Empati konusunda da bu şekilde düşünmeliyiz.


Paul Bloom -“ http://www.bostonreview.net/forum/paul-bloom-against-empathy”, (Erişim Tarihi: 25.11.2020)

Çevirmen: Can Kalender

Boğaziçi Üniversitesi'nde Dilbilim öğrencisi. İlgi alanlarını dilin kökeni, evrimsel psikoloji ve ahlak psikolojisi oluşturuyor. Felsefe özelinde ise zihin ve ahlak felsefesi ile ilgileniyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Paul Draper'in Acıya Dayalı Argümanı - Jonathan David Garner

Sonraki Gönderi

Görelilik, Beyinler ve Bilincin Birliği – Alexander Pruss

En Güncel Haberler Analitik Felsefe