Epistemoloji: Bilgi Felsefesi – Casey Scott

Sahip olduğumuz inançlarımızın gerekçelendirilmiş olup olmadığını nasıl bilebiliriz? Bu makalede, epistemolojiyi anlamaya çalışırken bu zor soruyu araştırıyoruz.

/
1049 Okunma
Okunma süresi: 9 Dakika

Epistemoloji; bilgi felsefesi veya bilginin kendisinin, ne olduğu ve nasıl mümkün olduğu üzerine çalışma yapmaktır. Bilgi, ilk olarak Platon tarafından; gerekçelendirilmiş doğru inanç olarak tanımlanmıştır. Platon’dan sonra ise, Antik Yunan şüphecileri, bir inancı gerekçelendirmenin kesin bir yolu olmadığını iddia etmişlerdir. Biz de, felsefenin zor sorularından biri olan “İnancımın gerekçelendirilmiş olduğunu nasıl bilebilirim?” sorusuyla ilgileneceğiz. Başlarken; gerekçelendirilmiş inanca ve bu meselenin problemlerine bir göz atalım ve sonrasındaysa felsefenin bu probleme yönelik bazı çözümlerini inceleyelim.

Epistemoloji: Munchhausen Trilemma (veya Munchhausen Üçlemesi)

‘Munchhausen Trilemma’ terimi Alman filozof Hans Albert tarafından icat edilmiş olup; gerekçelendirilmiş inancın epistemolojisindeki üç-katlı probleme atıfta bulunmaktadır: Bu yaklaşıma göre tüm inançlar; ya temel gerçeklere dayanan diğer inançlar tarafından gerekçelendirilir ya da kendi kendini gerekçelendirir/doğrular.

Şayet ilk yaklaşım doğru ise bu inançlarımızı gerekçelendirmiş olmaz; çünkü sonsuz bir gerilemeye düşeriz. İkinci durumda, bazı inançlarımızın doğru olduğuna yönelik inancımıza güvenmeliyiz. Üçüncü durumdaysa, sahip olduğumuz inançlarımız gerekçelendirilemez çünkü bunlar döngüsel akıl yürütme örnekleri doğuracaklardır. Burada ne demek istediğimizi daha da açmak için, The Big Bang Theory’deki bir popüler kültür örneğine bakalım.

The Big Bang Theory’nin The Bad Fish Paradigm adlı bir bölümünde Sheldon, Munchhausen Trilemma’sını kullanarak dairesinden Leonard’a taşınma sebebini açıklar.

  • Sheldon Cooper: Leonard, ben taşınıyorum.
  • Leonard Hofstadter: Ne demek taşınıyorsun? Niye ki?
  • Sheldon Cooper: Bir sebep olması gerekiyor değil mi?
  • Leonard Hofstadter: Evet, biraz öyle.
  • Sheldon Cooper: Kesinkes değil. Bu, Munchhausen’in Trilemma’sının klasik bir örneğidir: Sebep; ya sonsuz bir gerilemeye yol açan bir dizi alt sebebe dayanır; veya keyfi aksiyomatik ifadelere geri döner; ya da nihayetinde döngüseldir: Yani; taşınıyorum, çünkü taşınıyorum!

Sheldon, taşınma sebebini gerekçelendirmenin üç yolu olduğunu ve her yöntemin taşınma nedenini doğru bir şekilde gerekçelendirmediğine işaret etmektedir. Eğer argümanını başka gerekçelerle dayanarak ileri sürerse, argümanı ya sonsuz bir gerilemeye dönüşür ya da döngüsel hale gelir. Çoğumuzun söz konusu bu problemle ilgili bazı deneyimleri vardır; defalarca ‘niçin?’ diye soran çocuklar veya bir şeyi neden yapmalarının istendiğini soran çocukları düşünün. Çoğu kez, ebeveynin yorgunluktan pes ettiği ve “Çünkü sana söylemiştim” dediği bir nokta vardır. İşte burası, pratikte epistemolojidir.

Epistemoloji ve Şüpheci Agrippa’nın Felsefesi

Elbette Hans Albert, epistemolojideki bu probleme işaret eden ilk filozof değildi. Bu probleme yönelik ilk açıklamalarından biri; ilk olarak Yunan filozof Şüpheci Agrippa’ya atfen filozof Sextus Empiricus (MS 1. veya 2. c.) tarafından tanımlanmıştır.

Agrippa’ya göre, niçin kesin inançlara sahip olamadığımızın beş ilkesi:

  1. Fikir ayrılığı veya Anlaşmazlık: Bu ilke, insanların bir konuda anlaşmazlığa düşmesinden kaynaklanan belirsizliktir.
  2. Argument ad infinitum (Sonsuz Gerileme): Tüm inançlar, kendileri de başka sebeplere dayanan, ad infinitum sebeplere dayanır (Ç.N.: Sonsuz gerilemeye düşme kast ediliyor; sürekli bir önceki nedeni sorarak sonsuz gerilemeye düşme çağdaş epistemoloji de temelselcilik ve bağdaşımcılık gibi yaklaşımlar için öncelikli olarak çözülmesi gerekilen bir sorundur).
  3. Bağlam/İlişkisellik: Farklı bakış açıları ve bağlamlar şeylerin anlamını değiştiriyor gibi görünüyor, budan ötürü bir şeyin tam olarak ne anlama geldiğini tanımlamak güçtür.
  4. Varsayım: Çoğu doğruluk iddiaları ve argümanlar (belki de hepsi), desteklenmemiş/gerekçelendirilmemiş varsayımlar barındırır.
  5. Döngüsellik: Genellikle; inançlarımızı inançlarımızın sebebi olarak kullanıp, inançlarımızı gerekçelendirmeye çalışırız. Örneğin, iyi oldukları için muzları severim. Fakat iyi olmasalardı açıkçası pek sevmezdim. Bu, muzları sevdiğim için muzları sevdiğimi söylemek ile aynı şey. İşte bu örnek, döngüsel akıl yürütme olarak bilinir.

Bu beş ilke, bize bir inancı gerekçelendirmenin zor olabileceğini gösteriyor. Öyleyse inançlarımızın gerekçelendirilmiş/haklı olduğunu nasıl bilebiliriz? Bu makalenin geri kalanında, Munchhausen’in Trilemma’sında gördüğümüz üç ana epistemolojik problemin her birine yönelik olası çözümlere bakacağız: Sonsuz gerileme (infinite regress), dogmatizm (dogmatism) ve döngüsellik (circularity). Bunların olası çözümler ise Sonsuzculuk (infinitism), Temelselcilik (foundationalism) ve Bağdaşımcılık (coherentism)’tır.

Sonsuzculuk ve Epistemoloji

Sonsuzluk, Munchhausen Trilemma’nın ilk boynuzu olan sonsuz gerilemeye itiraz etmez ve onu kabul eder. Sonsuzluk, mevcut sebeplerimizin, diğer nedenlerle desteklenmiş olan başka nedenlere dayandığı görüşüdür. Sonsuzluğun tartışmalı yönü, bu sebepler zincirinin sonsuza kadar devam ettiğini iddia etmesidir. Başka bir deyişle A nedeni B nedeni ile; B nedeni C nedeni ile; C nedeni D nedeni ile desteklenir… vb. bu böyle sonsuz dek gider.

Peki ama kişi, epistemik gerekçelendirme modeli olarak sonsuzculuğu niçin seçsin ki? Ne de olsa bu yaklaşım, tüm inançlarımızın nihayetinde temelsiz olduğunu göstermiyor mu? Belki de gösteriyordur. Bununla birlikte, sonsuzculuk yanlıları, sonsuzculuğun temelselcilikten veya bağdaşımcılıktan daha az sorunla karşılaştığını ve bu durumun da onu daha sade kıldığını savunuyorlar.

Temelselcilik

Temelselcilik, üçlemenin ikinci boynuzuna itiraz etmez ve onu kabul eder: Bazı inançlar tartışmasız bir şekilde-apaçık olarak temeldir ve daha fazla gerekçe gerektirmezler. Temelselcilik bu türden inançlara, temel inanç derler. Örneğin, çoğu insan dünyadaki şeylerin var olduğunu ve onların bu varoluşlarının bize onların var olduğuna inanmamız için bir gerekçe sunduğunu tartışmaz. Kedimin var oluşu, onun var olduğuna inanmak için başlı başına bir sebeptir. Temel inançlar, gerekçelendirilmek için daha fazla açıklama istemeyen inançlardır.

Elbette Temelselciliğe yönelik de eleştiriler mevcuttur. Temelselcilik aleyhine en yaygın argüman, bazı inançların daha fazla açıklama gerektirmediği inancının bizzat kendisinin açıklama gerektirdiğidir. Eğer öyleyse, bu daha fazla açıklama ve dolayısıyla daha fazla destekleyici neden gerektirecektir. Durum böyleyse daha fazla açıklama ve gerekçelendirmeye ihtiyacımız var demektir. Şayet bu tür eleştirilerin bir doğruluk payı varsa; o halde Temelselcilik birinci boynuz yani sonsuz bir gerilemeye veya üçüncü boynuz yani döngüselliğe düşüyor gibi görünüyor.

Bağdaşımcılık

Tutarlılık, üçlemenin üçüncü boynuzu olan döngüselliğe meydan okur. Bağdaşımcılığın temel yaklaşımı; inançların, diğer inançlara uygun olan ve onlarla mantıksal olarak uyumlu olan sebep/gerekçe kümesi ile bağdaştıklarında gerekçelendirilmiş olduğudur. Yani; A inancı bir dizi B inancıyla tutarlıysa, o halde gerekçelendirilmiş olduğu söylenebilir. En azından anlamlı ve makul olduğu söylenebilir.

Çağdaş filozof Jamie Watson, bağdaşımcılığın kendileriyle tutarlı olan çelişkili inanç kümeleri problemiyle karşı karşıya olduğunu ve bu nedenle de birbirleriyle bağdaşmayan inançları eşit derecede gerekçelendirdiğini öne sürüyor (Ç.N.: Bu izolasyon problemiyle ilgilidir). Eski Yunanlılar, çelişkili inançların eşit derecede makul ve gerekçelendirilmiş göründüğü bu fenomene işaret eden bir terime sahipti; muadillik/denklik (equipollence). Bu terim, herhangi bir inancın diğerinden daha gerekçelendirilmiş ve haklı olup olmadığına dair soruları gündeme getiriyor.

Bertrand Russell (1872-1970)

Gördüğünüz gibi, filozoflar, sahip olduğumuz inançlarımızın doğru veya gerekçelendirilmiş olup olmadıklarını nasıl bilebileceğimizle uzun zamandır meşguller. Daha başka bir çok yol olmasına rağmen, epistemolojik şüpheciliğe yönelik en bilinen üç çözümü ele aldık. Şimdi birçok meşhur sima ve yaklaşıma göz atalım.

Yanılabilircilik

Epistemoloji alanında, Yanılabilircilik, inançlarımızın hataya meyilli olduğu görüşüdür. Başka bir deyişle, herhangi bir başka inanç ile; yanıldığımızın gösterilebileceğini de kabul ederiz. İngiliz filozof Bertrand Russell, New York Post’ta yayınlanacak olan bir röportajdaki “felsefesinin ölüp ölmeyeceğine” dair soruya şöyle cevap vermiştir:

“Tabii ki ölebilir… nihayetinde yanılıyor olabilirim.”

Bu ifade, yanılabilirci bir yaklaşıma denk düşmektedir. Bilim, nihai gerçekleri bildiğini iddia etmediği için yanılabilirciliğe uygun olarak çalışır; yalnızca belirli bir zamanda bize açık olanları bilebiliriz. Bilim, yeni kanıtlar ışığında sürekli değişmektedir.

Delilcilik

Bu epistemoloji yaklaşımının arkasındaki fikir oldukça basittir: Herhangi bir inancın gerekçelendirilmesi için kanıtlarla desteklenmesi gerekir. Kanıt sunamıyorsanız, inancınız desteklenmiyor demektir. Delilciliğin ikna edici olması için neyin kanıt sayılıp neyin sayılmayacağına yönelik bir açıklama sunması gerektiğini düşünebiliriz, elbette bu kulağa oldukça basit geliyor. Farklı kültürlerdeki insanlar için ‘delil’ kelimesinin birçok farklı anlamı vardır. Hatta bilimde bile neyin kanıt sayılacağına dair tartışmalar mevcut.

Yanlışlamacılık

Delilcilikten yola çıkarak Yanlışlamacılığı geliştirdiğimizi söyleyebiliriz. Felsefeci Karl Popper, Yanlışlamacılığı, bilimsel hipotezleri sahte-bilimden ayırmanın epistemolojideki bir yolu ve bir inancın gerekçelendirilmiş olup olmadığını belirlemek için kullanılabilecek bir yöntem olarak tanımlar.

Tüm çimenlerin yeşil olduğu inancı gibi bir fikir eğer araştırmaya değer olacaksa, yanlışlanabilir olmalıdır; yani doğru olmadığının gösterilme olasılığı bulunmalıdır. Yanlışlamacılığa göre, bazı inançlar asla gerekçelendirilemez. Kesin kanıtlar yoluyla doğru veya yanlış olduğu gösterilemeyen düşünce biçimleri vardır. Bir örnek vermek gerekirse, hayaletlere inanmak gerekçelendirilemez çünkü hayaletlerin var olmadığına dair hiçbir kanıt sunulamaz (çünkü nihayetinde görünmez olmaları gerekir). Ama öte yandan, yeşil olmayan bir ot keşfedip tüm otların yeşil olduğu inancını yanlışlayabilmemiz mümkündür. Fakat, başka renklere sahip çimen türleri olduğunu gösteren hiçbir kanıt sunulamazsa, o halde çimenlerin yeşil olduğu biçimindeki inancım gerekçelendirilmiş olarak kalmaya devam eder.

Epistemolojik Nihilizm

En şüpheci epistemoloji yaklaşımı olan Epistemolojik Nihilizm ile yazımıza son vereceğiz. Epistemolojik nihilizmin bir epistemoloji yaklaşımı olup olmadığını söylemek dahi zordur. Çünkü epistemolojik nihilizm, belki de bu makalede tartışılan sebeplerden ötürü, ya bilginin var olmadığı ya da doğru bilginin var olmasının imkansız olduğu görüşüdür.

Açıktır ki, epistemolojik nihilizm, döngüsel nedensellik (begs the question) safsatası ile karşı karşıya kalıyor. Kişi hiçbir şey bilmediğini iddia ederse, bu sefer hiçbir şey bilmediğini nasıl bilebileceği sorusu ortaya çıkmış olur. Eğer hiç bir şey bilmediğimiz gibi bir iddia öne sürülmüş ise; burada bir yerde, bir tür bilgi var gibi görünüyor.


Casey Scott– “Epistemology: The Philosophy of Knowledge“, (Erişim Tarihi: 11.11.2021)

Çevirmen: Taner Beyter

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Niçin Hala Noel Mucizelerine İnanıyoruz? Felsefi Bir Açıklama – Yujin Nagasawa

Sonraki Gönderi

Paralel Evrenler – Marina Benjamin

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü