Felsefe Röportajları #4 Murat Baç

231 Okunma

1-Hocam öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkürler; kendiniz ve ilgi alanlarınız hakkında bilgi verir misiniz?

Elbette. Ben mühendis kökenli felsefeciler kulübünde yer almaktayım. Mezuniyetten sonra üç ay mecburiyetten mühendislik yaptım, sonra felsefe bölümünde asistan oldum. Hayatımın en mutlu anlarından biriydi. Tabii, kendisi de mühendis olan babam o kadar mesut olmamıştı. Akademik yolum kısaca şöyle oldu: ODTÜ Elektronik Mühendisliğinden sonra ODTÜ Felsefe’de yüksek lisans, ardından da Kanada’da doktora ve doktora-sonrası düzeyde araştırmalar yaptım. Türkiye’ye 2003’te dönüp 14 yıl boyunca Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde çalıştım. 2017’den bu yana da yuvaya dönmüş durumdayım. İlgi alanlarım biraz dağınık. Yayınlarımın çoğu çağdaş epistemoloji ve ontoloji üzerine. Ancak felsefe tarihi, bilim felsefesi, bilişsel bilimler, Heidegger’in varlık anlayışı ve kültürel eleştiri gibi konularda da yazı ürettim. Uzmanlık alanlarıma ek olarak Alman ve Fransız felsefe gelenekleri ilgi kapsamımda yer alıyor.

2- Uzun zamandır akademi içerisindesiniz hocam. Bildiğiniz gibi ülkemizde 80 civarında felsefe bölümü mevcut, ortaya konulan işlere baktığımızda akademik anlamda Türkiye’de felsefenin durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ülkemizdeki felsefe bölümlerine dair genellemeler yapmak istemem çünkü yalnızca ODTÜ ve Boğaziçi’nin ortamını yakından biliyorum. Ancak akademik dünyamıza dair bazı gözlemlerimi aktarabilirim. Açıkçası çok moral verici şeyler söyleyemeyeceğim bir konu bu.

Öznel ve spekülatif konuşmalar yapmaktansa olgusal gözlemlere bakalım. Bu ülkeden Amerika veya Kanada’ya lisansüstü eğitimi almaya giden öğrencilerin çoğu gerçekten başarılı bir eğitim süreci geçirir. Bunu yıllar boyunca tanıdığım öğrencilere dayanarak söylüyorum. Ancak bununla birlikte, bu öğrencilerin çoğu buradaki ve oradaki eğitim kurumları arasındaki nitelik, ciddiyet, öğrenciden akademik beklentiler ve öğrenciye yüklenen okuma miktarı gibi konulardaki farkların büyüklüğünü kavradıklarında biraz şaşkınlık ve hüzün yaşarlar. Genelde, oralardaki hocaların öğrencilerine karşı akademik ilgi düzeylerinin bizdekinden yüksek olduğunu da aktarırlar. Buna ek olarak, bizdeki akademisyenlerin yeterliliklerine ilişkin de benzer karşılaştırmalı tablolar çizilebilir. Bu türden göstergeler üzerinde iyi düşünmemiz ve samimi olmamız gerekiyor. Eğer ülkemizde öğrencilerin aldığı eğitimin Amerikalı ve Avrupalı üniversitelerde verilene eşlenik veya yakın olduğunu söylersek dürüst olmayan bir yorum yapmış oluruz.

Sorunuzda yer alan diğer konu da önemli. Bizimki gibi bir ülkede 80 civarında felsefe bölümü olması akılcı bir vaziyet değil. Niceliği niteliğe tercih eden toplumlardan birine dönüşüyoruz iyice. Ve herkesin bu ve benzeri konularda bir çaresizlik duygusu içinde olduğu görülüyor. Ancak şu da var: öğrencileri çalıştıkları konuya motive edip, esaslı bir eğitim verip, ciddi düzeyde rehberlik yaparsanız, o öğrenciler başta alanlarına ısınmamış olsalar bile yavaş yavaş nitelikli işler üretmeye başlarlar. Ama bunun için altyapısı sağlam olan ve yaptığı işi kalben benimseyen hocalara gereksinim var. Hocalarının kayda değer bir kısmının bu iki ölçütten en az biri açısından yetersiz düzeyde olduğu bir ülke, akademik olarak kolayca niteliksel aşamalar kaydedemez.

3- Başta epistemoloji olmak üzere Ontoloji, Bilim Felsefesi, Teknoloji Felsefesi ve Metafelsefe olmak üzere felsefenin birçok alanıyla ilgilendiğinizi ve oldukça önemli yayınlarınız olduğunu biliyoruz. Bilhassa epistemoloji hakkındaki sahip olduğunuz yaklaşımı merak ediyoruz. Sanki bu alana biraz daha fazla ağırlık vermişsiniz gibi görünüyor, bunun nedeni nedir? Genç felsefeciler epistemolojiyle neden ilgilenmelidir sizce?

Elektronik mühendisliğinden felsefeye geçiş yaptığımda Teo Grünberg hocamdan epistemoloji dersleri almıştım. Kendisi sağ olsun benimle epeyce ilgilendi ve bilgi felsefesi kapsamında bir tez üretmeye teşvik etti. Bundan dolayı hala son derece memnunum. Epistemoloji bence çok temel bir sorunsallar dizisi sunuyor ve heyecan verici bir araştırma alanına karşılık geliyor. Çalışmalarım sırasında kendi kuramlarımı üretme ve geleneksel çözümlemelere radikal bir şekilde karşı çıkan fikirler üretme olanağım oldu. Katıksız epistemolojik çalışmalara ek olarak, Kanadalı bir bilişsel bilimciyle disiplinler arası denebilecek bir çalışma da ürettim. Yalnızca geleneksel epistemolojinin konuları içinde değil, örneğin, hakikat veya varlık sorunsalı üzerinde de uğraşmayı seviyorum. Bu iki alanı “onto-epistemik” kavramıyla bir araya getiriyorum. Hem tarihsel olarak hem de çağdaş tartışmalar bağlamında bu iki eksenli düzlemin çok verimli ve keyifli bir tartışmalar dizisi içerdiğini düşünüyorum. Meraklısına tavsiye edilir.

4- Analitik Felsefe geleneğinin içerisine sığmayıp felsefenin çok farklı alan ve geleneklerine ilgili olduğunuzu ilk fark ettiğimde oldukça şaşırdığımı hatırlıyorum. Analitik felsefenin farklı alanlarıyla ilgilenip aynı zamanda Heidegger gibi kıta filozoflarının da fikirleri üzerine eğilmeniz nasıl mümkün oldu? Daha doğrusu böylesi geniş bir perspektif sahibi olmanızda ne gibi etkenler söz konusu?

Analitik-Kıta felsefesi ayrımı bizim çalışma alanımıza yapışmış ve kolayca bir yerlere gitmeyecek merkezcil bir tema veya etiket. Bazıları, hangi kanatta olurlarsa olsunlar, bu ayrım bağlamında kolayca sinirlenip çok ciddi bir savunma duruşu alıyorlar. Ben o tavırda değilim. Öncelikle, bence bu bayağı eğlenceli bir mevzu; eşeleyip derinleştirmekten, çekiştirmekten, gerekirse gıybet yapmaktan çekinmeyelim, tadını çıkaralım derim. Benim bu tavrım belki de her iki alanın metinleriyle ve felsefecileriyle ilgilenmekten, her iki taraftan da zevk almaktan geliyor. Bunun temel nedeni de felsefe etkinliğini polikromatik (yani çok renkli) bir alan olarak betimlemem sanırım. Ben Spinoza’nın da, Kierkegaard’ın da, Bakhtin’in de, Gettier’in de, Davidson’ın da felsefeci olduğuna inanıyorum. Ancak bu, örneğin, epistemoloji ile uğraşırken analitik standartlarımı aniden değiştireceğim ve bilginin analizini irdelerken argüman yerine küçük bir post-yapısalcı deneme yazan bir öğrenciye geçer not vereceğim anlamına gelmiyor. Felsefenin hangi odasındaysak onun hakkını vermek ve o patikada ilerlerken nitelikli iş üretmek gibi bir sorumluluğumuz oluyor nihayetinde.

Şu “tadını çıkarma” işine dönelim. Benim felsefeye bu çok-renkli yaklaşımım nedeniyle geçmişte başıma epeyce matrak şeyler de geldi. Bir keresinde, yıllar önce, meslektaşlarımla masa etrafında oturup muhtelif konuları görüşürken, Analitik-Kıta geriliminin yaşandığı bir an oldu. Ve tartışmanın hararetli bir anında her iki taraftan da bazı arkadaşlarımın başlarını aynı anda bana çevirerek, “Bunlar sıkıştırıyor, bir destek atsan yahu!” der gibi baktıklarını gördüm. Çok eğlenceli bir andı. İnsan akademik felsefe dünyasında “Koşun, Rıfkı abiyi sıkıştırmışlar!” türünden bir mahallemizden manzaralar görüngüsüyle karşılaşacağını tahmin edemiyor ama bu öyle ilginç bir düşünsel çekişme ki, beklenmeyen şeyler bir noktada gerçekleşebiliyor.

Tabii ben bu gerilime bir muharebe olarak yaklaşmıyorum. Mühendislik öğrencisiyken felsefe okumaları yapmaya Hegel ve Foucault ile başladım. Bu iyi bir başlama noktası mıdır çok emin değilim ama nihayetinde bir yerlerden serüvene başlıyoruz; bu da bir başlangıçtır. Sonra nasıl olsa hermeneutik bir spiral çizip eski okumalarımıza tekrar dönüyoruz, ilk okumalarımızın ve yorumlarımızın eksikliklerini keşfediyoruz. Ben zaman içinde Analitik konularda uzmanlaştım; fakat bununla birlikte Kıta felsefesinin sorunsallarıyla ilgilenmeye hiç ara vermedim. Şunu da ekleyeyim, her ne kadar günümüz felsefesinde bu iki ekolün arasında bir iletişim ve alışveriş havasının oluşmaya başlamasını gayet olumlu bulsam da, bu konuda sınırların olduğunu düşündüğümü ekleyeyim. Dahası, indirgemeci diyebileceğimiz meta-felsefi tavırlar konusunda da mesafeliyim. Bazı analitik düşünürler tarafından ileri sürülen “Analitik felsefe diğer tüm ekollerin ürettiği felsefi fikirleri ve sorunları bünyesinde temsil edip yeterli düzeyde ifade edebilir.” şeklinde dile getirilebilecek tezi pek doğru bulmuyorum. Bir felsefeci, her felsefe sorununu kendi bulunduğu öz zemininden irdeleyemeyebilir. Örneğin, Varoluşçu Görüngübilimin özgün etkinliği analitik gereçlerle tam olarak formüle edilemeyebilir. Bunun bir nedeni, analitik felsefenin zahmetsizce çizdiği biçim-içerik ayrımının farklı felsefe geleneklerinde bazen çizilemeyecek olmasıdır. Biçimsel girdapları, dehlizleri ve edebi oyunları analitik felsefeciler pek çok bağlamda gereksiz üslup süslemeleri olarak alma ve kınama eğilimine girerler. Oysa, mesela, Görüngübilimsel bir çalışma, argümanları peş peşe dizmekten ziyade veya ondan önce düşüncenin ilerlemesi için bir patika açma veya uygun ruh hali yerleştirme gibi hedefler taşıyabilir. Bu tür bir işleve eşlik eden ve analitik felsefecileri sinir eden üslup çeşitlendirmeleri ve zenginlikleri de aslında sadece biçime dair yan unsurlar olmayabilirler. Tam tersine, uğraşılan konunun içeriksel yapısı ve bazı metinlerin iç hayatı o biçimi veya biçemi gerektiriyor olabilir. Analitik felsefecilerin o tür “post-modern” metinlere tepki duymadan önce böylesi faktörleri göz önüne almaları yararlı olabilir.

Sonuçta, örneğin, felsefede ontolojik sorunlarla hem analitik bir düzlemde hem de Heideggerci bir perspektifte ilgilenilebilir. Bunlardan birinin diğerine indirgenmesi veya birinin diğerine üstün gelmesi düşüncesini yanıltıcı ve yararsız buluyorum. Varlık sorununu tek bir geleneğin kavramsal ve söylemsel gereçlerini kullanarak irdeleyen bir bakış açısıyla karşılaştırıldığında, farklı geleneklerin yaklaşımlarına kulak veren bir tavrın ödülünün yüksek olduğunu düşünüyorum. Heidegger’in yazılarını “Yine ne saçmalamış bakalım.” tavrıyla gözden geçirdiğinizde pek bir şey anlamazsınız, yalnızca kendi kendinize malumun ilanını yaptığınız için rahatlarsınız. Ancak felsefeci rahatlık arayan insan değildir. Heidegger gibi bir düşünürün anlamamızı bir adım öteye götürecek sıra dışı bir perspektif sunabileceği düşüncesine açık olan bir kafayla metne yaklaşıp zahmete girerseniz, beklenmedik bir yarar da sağlayabilirsiniz. Bırakın önce adam misafir odasına bir girsin, samimi bir şekilde anlamaya çalıştıktan sonra yine de bir elektrik alamazsanız o zaman kapıyı gösterirsiniz.

5- Ülkemizde felsefe anlayışı karikatürlere ve ‘sorgulama, arayış içinde’ olma gibi kavramlara indirgenmiş durumda. Halk nazarında felsefe yapmanın bazı olumsuz çağrışımları var gibi duruyor. Sizce bu durumun sebebi nedir?

Bu konu bence felsefenin olduğu kadar sosyal bilimlerin de alanına giriyor. Uzmanı olmadığım mevzulara girmesem iyi olur. Ancak kısaca ifade edersem, benim gözlemlerime göre biz felsefe kapsamında irdelenen bazı zihinsel işlevlere çok da yatkın olmayan bir toplumuz. Genelde çok şikayet eden ancak az eleştirel olabilen bir yapımız var. Bunun temel nedeni de, şikayetten farklı olarak, nitelikli eleştirinin iyi bilgilenmeyi, aklın bir parça evrensel işlev görmesini ve mümkün olduğu kadar nesnel bir tavrı gerektirmesi. Biz hem aldığımız malumatı hem de kendi eylemlerimizi nesnel eleştiriye tabi tutma konusunda tahminen dünya sıralamasının sonlarındayız. Sonuçta da felsefe yapan kişiler böylesi bir toplumda ayrık otu gibi bir rol edinebiliyorlar. Başka bir açıdan bakarsak da, tüm bunlar bizimki gibi bir toplumda analitik becerilerin gelişmesi ve yerleşmesinin neden kritik bir öneme sahip olduğunu gösteriyor.

Bunlara ekleyeceğim bir şey daha var. Biz dışarıdan gelen etkileri, ürünleri ve akımları çok fazla filtrelemeden akıl almaz bir hızda benimseyip özümseyebiliyoruz. Akıllı telefonlar, sosyal medya kullanımı veya selfie gibi pratikler buna örnek olarak verilebilir. Bununla ilintili bir şekilde, özellikle bizimki gibi toplumlarda, örneğin uyduruk kişisel gelişim eserleri çok kolayca gerçek felsefenin yerini alıp onun kitlelere ulaşmasına az da olsa engel teşkil edebiliyor. O yüzden, sorunuzda dediğiniz gibi, felsefenin karikatürü olan kültürel ürünler veya pratikler karşısında felsefenin kitlelere ulaşma şansı biraz daha zayıflayabiliyor. Tabii yüzyıllar önce de felsefe kitlelere mal olmuş bir etkinlik değildi. Ancak günümüzdeki özel zorluk felsefenin toplumda hiç yer etmemesinden ziyade, felsefe taklidi pek çok başka şeyin onun yerine zihinlere veya kişisel dünyalara kolayca girmesinde yatıyor. Bunu katı pozitivist kaygılarla söylemiyorum. Yalnızca, günümüze egemen olan, “Öyle çok fazla tarih, politika, felsefe bilmesen de olur; bir iç yolculuğa çıkarsan aydınlanmaya ulaşırsın.” türü akımların en kötü örneklerinin bile bizimki gibi toplumlara çok hızlı sirayet edebildiği ve zaten çok derin çalışmayan zihinleri iyice uyuşturabildiğini ifade etmeye çalışıyorum.

6- Öncül Analitik Felsefe Dergisi olarak çalışmalarınızı uzun zamandır yakından takip ediyoruz ve dergimiz hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyoruz açıkçası. Bize yönelik eleştiri ve tavsiyeleriniz nelerdir?

Süper iş çıkarıyorsunuz, aynen devam edin! Ülkemizin kültür ortamında özellikle analitik düşünmeye kendini adamış bir düşünsel mecranın olması bana epeyce keyif veriyor. Keşke bu girişim çok önceleri yapılsaydı.

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, din, epistemoloji ve siyasetle ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Bazı Feministler, Sosyalistleri Suçlamaktan Yorulmaz mı? – Taner Beyter

Sonraki Gönderi

Sonuççuluk’u Anlamak: Rachels'ı Eleştirmek – Taner Beyter

En Güncel Haberler Felsefe Röportajları