Patentler Akademik Bilimin Ruhunu Öldürüyor – Michael Eisen

Akademik bilimin ruhu her yeni patentle birlikte biraz daha ölüyor.

/
3 Okunma
Okunma süresi: 24 Dakika

Bakterilerin CRISPR immün sistemlerine dayalı gen ve genom düzenleme sistemlerini ticarileştirme hakkının kime ait olduğu konusunda Kaliforniya Üniversitesi ile Harvard ve MIT’ye bağlı Broad Enstitüsü arasında cereyan eden çirkin savaş, bu durumun en bariz örneği. Yaşanan tartışmada ismi geçen patentlerin sayısı zaten baş döndürücüyken, bundan çok daha fazla sayıda aktör de süreç içerisinde milyarlarca dolarlık telif ücreti alabilecekleri patentlerle ilgili hak iddia ediyorlar. Oysa meselenin özü son derece basit.

Kaliforniya Üniversitesi, Streptococcus pyogenes bakterisinin Cas9 proteininin DNA’nın kolay düzenlenmesine imkan tanıması amacıyla nasıl olup da bir silaha dönüştürülebildiğini Kaliforniya Üniversitesi Berkeley Kampüsünden Jennifer Doudna ve meslektaşlarının gösterdikleri gerekçesine dayanarak CRISPR temelli gen düzenlemesinin geniş haklarının kendilerine ait olması gerektiğini iddia ediyor. (Bir itiraf: Ben de Doudna’nın çalıştığı bölümde profesör olarak görev yapıyorum.) Broad ise buna Cas9’un ökaryot hücrelerdeki kullanımını, kendilerine göre, ilk kez Broad’dan Feng Zhang’ın göstermiş olması dolayısıyla insanlar ve diğer ökaryotlarda (yani bütün hayvanlar, mantarlar ve bitkiler – yani üzerinden para kazanılacak organizmaların çoğu) CRISPR temelli gen düzenleme uygulamalarının haklarının kendilerine verilmesi gerektiğini savunarak karşı çıkıyor.

Geçtiğimiz hafta Amerikan Patent Mahkemesi’nden[1] bir yargıçlar kurulu CRISPR temelli gen değiştirmenin insanlara ve diğer ökaryotlara uygulanmasının sistemin temel faydasının gösterilmesinin açık, kendiliğinden bir uzantısı olmadığına ve dolayısıyla bağımsız olarak patentlenebilecek bir buluş olduğuna hükmetti ve Broad’u haklı buldu.

Yargıçların kararını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Elimizdeki dava, çoğu kimsenin beklentisinin aksine, patent yasasının karmaşık dehlizlerine dalmayı gerektirmiyor ve CRISPR’ın bakteri ve deney tüpünden insan hücresine doğru genişletilmesi üzerinde herhangi biri tarafından, alanda ortalama yetenek ve tecrübe sahibi olan kimseler tarafından çalışılmasının beklenip beklenemeyeceği sorusuyla ilgili olması bakımından apaçık. Verilen karara katılmıyorum, ancak yargıçlar kendilerine nelerin sunulduğuna ve açıkladıkları karara nasıl vardıklarına dair açık ve kavraması oldukça kolay bir açıklama sunuyorlar.

Dava, derinine inilmediğinde alelade bir “Önce ben buldum! Hayır önce ben!” tartışması gibi görünmesine ve şimdiye dek görülmedik derecede büyük finansal riskler içermesine rağmen bana göre temsil ettiği şey bunlardan çok daha önemli: Akademik bilimin ruhu ve temelinde yatan ilkeler uğruna verilen bir savaş.

Doudna laboratuvarındaki bilim insanlarının Cas9 proteininin DNA’yı RNA’da içerilen yönergeler doğrultusunda belli bir noktadan kestiğini keşfettiklerini ve uygulamasını basitleştirecek bir yol bulduklarını ilk kez duyduğumda, 2012 yılında, patent konusu aklımın ucundan bile geçmedi. Bunun yerine, organizmalar ve onların başına bela olan virüsler arasında süregiden bitimsiz savaş aracılığıyla evrimin moleküler biyologların en sevdikleri organizmanın DNA’sını kolayca değiştirmeye imkan bulmaları için gereken anahtar nitelikleri tam olarak taşıyan bir protein yaratmış olmasına hayran kaldım.

Eğer akademik bilim işlemesi gerektiği şekilde işleseydi, hepimiz bu buluşu takip eden beş yılı yalnızca bu yeni oyuncakla neler yapabileceğimizi anlamaya odaklanarak geçirirdik – ve gerçekten yapılabilecek bir sürü “cool” şey vardı. Fakat pek çok kimse sadece bilimsel fırsatlar görmemiz gereken bir yere bakıp dolar sembolleri gördü ve 2012 yılından bu yana ortalıkta dolaşan CRISPR faaliyeti telaşı bir keşif yolculuğu olduğu kadar bir patent “altına hücum”una da dönüştü.

Patentlerin izinin akademisyenler tarafından da sürülmesi artık hikayenin tali bir parçası değil. Bilim insanlarının çalışmalarıyla ilgili boşboğaz davranmalarından önce teknoloji lisanslama personelinin alelacele entelektüel mülkiyeti güvence altına almaya başladığı günden bu yana oyunun hakimi, pek çok çevrede, patentler. Deneyler hak iddia etmek için yapılıyor, yeni keşifler sır gibi saklanıyor ve konuşmalar ve yayınlar patent iddialarının yoluna taş koymasınlar diye erteleniyor. Bu durum bile yeterince kötü. Fakat en endişe verici trend, bazı araştırmacıların ve araştırma kuruluşlarının tarihi çarpıtmaları, meslektaşlarını hor görmeleri ve bu süreci desteklemek adına işleyen bilimsel süreci yanlış tanıtmaları.

Ve bütün bir akademi bu konuda suç ortağıyken, Broad enstitüsü çıtayı şimdiye kadar görülmemiş bir seviyeye çıkardı. 2015 yılında, patent savaşı iyiden iyiye kızışırken, Broad Feng Zhang’ın CRISPR gen düzenlemesinin insan hücrelerindeki işleyişini göstermesiyle sonlanan bir tarih anlayışı üzerine kurulu bir “CRISPR zaman çizelgesi”[2] yayınladı. Bu çizelge aynı zamanda Berkeley’de yapılan çalışmaları, Virginijus Siksnys’in araştırma grubunun çalışmalarının yanında ikinci keman rolüne indiriyor, ki kendisinin Berkeley’deki çalışmaların rakibi olarak öne çıkardığı bir patent iddiası olmadığı da rahatlıkla söylenebilir.

Broad patent iddialarını anlatan bir websitesi kurdu[3] ve sitede şu ifadeye yer veriliyor:

Nisan 2014’te Amerikan Patent Mahkemesi 8,697,359 numaralı patenti Broad Enstitüsüne, MIT ve Dr. Feng Zheng’e verdi. (Önceli, Aralık 2012’de sunulmuş olan bir ön onaylı patent başvurusu olan) Bu patent başarılı deneyleri içermektedir.

Bu ifade, saçma bir şekilde, Berkeley tarafından yapılan başvurunun başarılı deneyleri içermediğini ima ediyor.

Bunu takiben Broad Enstitüsü müdürü Eric Lander’ın çoğu kimse tarafından alaya alınan, tarihi yeniden yazma çabalarını daha da ileri taşıyan ve Cell’de yayımlanan “CRISPR’ın Kahramanları”[4] başlıklı yazısı geldi. Unutulan bilim insanlarının hakkını teslim etmek gibi üstten bir bakışla yazdığı yazısında Lander, Broad aksiyon alıp onların çalışmalarını önemli hale getirene kadar unutulmuşluğun içinde uğraşıp didinen bilim insanlarına dair nefes kesici bir hikâye inşa etti.  Doudna ve yakın çalışma arkadaşı Emmanuelle Charpentier bu anlatıda bir kez daha önemsiz birer karakter olarak sunuldular.

Bütün bunların, gerçekliğe yönelik saldırıların devam ettiği, patent davasını desteklemek amacıyla yürütülen bir halkla ilişkiler stratejisinin bir parçası olduğu açıktı.

Cas9’ın en nihayetinde ökaryot hücrelerde bir şekilde çalışacağının açık olup olmadığı hakkında hemfikir olabiliriz ya da olmayabiliriz. Bilirkişiye göre her iki tarafı desteklemek için de ikna edici argümanlar üretilebilir. Fakat Broad ikna edici argümanlara yaslanmayı tercih etmedi. Bunun yerine gizli bir silah kullandılar. Jennifer Doudna’nın CRISPR’ı insan hücrelerinde çalıştırma süreci hakkında kamuoyuna yaptığı açıklamayı eşeleyip Doudna’nın bir şekilde Broad’un davasını destekler gibi göründüğü yerleri buldular ve bunları davalarını ve websitelerindeki gürültüyü[5] destekleyen kanıtlar olarak sundular.

Örneğin Broad, Doudna’nın CRISPR’ı ökaryot hücrelerde işletme sürecinde “pek çok hayal kırıklığı” yaşadığı yönündeki ifadesini öne çıkardı. Fakat CRISPR’ın ökaryot hücrelerde çalışacağının açık olduğuna inansak da ilk denemede çalışacağını ya da sürecin hayal kırıklıklarından azade olacağını beklemeyebiliriz. Çünkü bilim böyle çalışır! Açık, aşikar bir şey üzerine bile çalışıyor olsanız süreç çoğunlukla -aslında her zaman- zor ve hayal kırıklıklarıyla doludur. Lander da bunu biliyor. O da bir zamanlar bir bilim insanıydı. Ve buna rağmen o ve Broad, davalarını desteklemek amacıyla bilimsel süreci yanlış tanıtmaktan gayet memnunlar.

Doudna’nın ifadeleri içinden Broad’un öne çıkardığı ikinci alıntı “böyle bir bakteriyel sistemin ökaryot hücrelerde çalışıp çalışmayacağının bilinmediği”. Fakat bu ifade, CRISPR’ın ökaryot hücrelerde çalışacağına inanan iyi bir bilim insanının söyleyebileceği, tamamıyla doğru olan bir ifadedir. Bilimde siz bir şeyin öyle olduğunu gösterene kadar o şeyin öyle olduğu bilinmez. İyi bir bilim insanının bir şeyin doğru olduğunu henüz kanıtlamamışken söylemesi gereken şey budur. Bu ifadeyi CRISPR’ın ökaryot hücrelerdeki işleyişinin patentlenebilirliği hakkındaymış gibi göstererek Broad bir kez daha bilimsel süreci yanlış tanıtıyor ve Doudna’yı, neredeyse, dikkatli bir bilim insanı olduğu ve bu konuda dürüstçe konuştuğu için ayıplıyor.

CRISPR’dan almak istediğimiz ders sahiden bu mu? Ticari potansiyeli olan alanlarda çalışan bilim insanlarının, yaptıkları çalışmalar ve bilimsel süreç hakkında asla dürüstçe konuşmamaları gerektiği mi? Konuştukları takdirde başlarına gelecek olan şeyin, ahlaki değerleri hiçe sayan, patentler kazanmayı her şeyin önüne koyan ve yetiştirdikleri bilim insanlarını, aslında oldukları şekilde, birer kamu hizmetçisi olarak değil, gizli kapaklı iş çeviren teknisyenler olmak üzere eğiten birilerinden kazık yemek olduğu mu?

Bilimsel sürecin bizzat kendisini bir davanın parçası haline getirerek Lander ve Broad, mahkemede kazanacakları zaferi garantilemekten daha fazlasını yapıyorlar: Kişisel ve kurumsal kazanç uğruna bilimin altını bile bile oyuyorlar. Eğer akademisyenler -dünyanın en önde gelen akademik bilim insanları da dahil olmak üzere- kendilerinin ve çalıştıkları kuruluşların finansal çıkarlarını desteklemek adına yalan söylemeye razılarsa, söyledikleri herhangi bir şeye kim neden inansın? Yalan haberlerden daha tehlikeli bir şey varsa o da yalan bilimdir.

Ve bunu yapan yalnızca Broad da değil. Dava sürecinde Kaliforniya Üniversitesinin CRISPR’ın entelektüel mülkiyeti savunması keşfin gerçekten nasıl olduğunun açıklanmasına dayanabilecek olmasına rağmen, onların da zaferi garantilemek adına çirkin taktiklere ve yanlış davranışlara sığınmaya gönüllü olacaklarına dair hiçbir şüphem yok (bkz. Berkeley’nin cinsel istismar davalarını örtbas etme çabalarının tarihçesi).

Ne acıdır ki, bilimde her zaman parayla satın alınabilen ve zayıf insanlar olacak – bilim de en nihayetinde insani bir çabadır. Fakat onları besleyip büyütmemize gerek yok. Broad’ın yaptıklarını kınarken bunların kaynağının ne olduğunu da anlamak zorundayız – akademik bilimin bir keşif motorundan kurumsal ve kişisel zenginlik kaynağı haline dönüşmesi. Bu trendi tersine çevirmenin ise basit bir yolu var: Akademik kuruluşların yaptıkları araştırmaların ve icatların entelektüel mülkiyetine sahip olduklarını reddetmek.

Akademik bilim, en nihayetinde, büyük oranda kamu tarafından finanse edilir. İşin aslı, kamu finansmanıyla yapılan keşifler kamuya ait olmalıdır. Hatta yakın zamana kadar da öyleydi. Fakat Bayh-Dole Yasası 1980 yılında kabul edildi ve üniversitelere kamunun parasını kullanan araştırmacılarının yaptıkları icatlar üzerinde hak iddia etme hakkı verdi. 1980 yılından önce bu patentler federal hükümete aitti ve çoğu da çürümeye terk edilmişti. Bayh-Dole’un mantığı, yapılan çalışmaların patentini aldıkları takdirde, üniversitelerin ve destek alan diğer kurumların icatlarını ürünlere dönüştürmek ve böylece kamu yararına çalışmak üzere yetkilendirilmeleriydi.

Fakat olaylar böyle gelişmedi. Çok büyük meblağlar eden az sayıdaki patentten cesaret alan üniversiteler, araştırmacıları üzerinden kar elde etmek için devasa altyapılar oluşturdular. Patentlere milyonlarca dolar harcamakla kalmayıp bilim insanlarının birbirleriyle girdikleri bütün etkileşimleri entelektüel mülkiyetin taşınması haline çevirdiler. Başka bir akademik kuruluşta çalışan bir meslektaşıma gönderdiğim ya da ondan aldığım her şeye, amacı bilimi desteklemek, geliştirmek değil bilim insanları olarak yapmamız gereken şeyi yaparken -çalışmalarımızı birbirimizle paylaşırken- ortaya çıkabilecek varsayımsal icatlardan üniversitenin kâr etme ihtimalini korumak olan karmaşık bir yasal anlaşma eşlik ediyor.

Bu sistemin kamu finansmanı kullanılarak yapılan icatların ürünlere dönüşmesini destekleyeceğinin düşünülmesi gülünç. CRISPR da bunun kusursuz bir örneği. Kaliforniya Üniversitesi ile Broad arasındaki patent savaşı yıllarca sürecek gibi görünüyor. Bu esnada CRISPR’ı yeni ürünlere çevirmekle gerçekten ilgilenen şirketler kiminle pazarlık edeceklerinin açık olmaması ve üniversitelerin pazarlık yapması zor partnerler olması durumlarının bir araya gelmesiyle engellenmiş oldular.

Amerikan hükümeti federal dolarlar sayesinde yapılan çalışmaların tümünü kamusal alana bıraksa her şey çok daha kolay olurdu. Yeni fikirlerden sonuna kadar faydalanmaya hazır güçlü bir bilim ve teknoloji endüstrimiz ve mevcut şirketlerin bıraktığı boşlukları doldurmaya hevesli girişimcilerimiz ve cüretkâr kapitalistlerimiz var. Vergi mükelleflerinin faydasına olan, kimin fikirlerinin ve ürünlerinin kamunun finanse ettiği icatlardan en iyi sonucu aldığına üniversitelerin lisans ofislerinin değil pazarın karar vermesidir.

Fakat en önemlisi, hepimizin faydasına olan, akademik bilimin temel, keşif odaklı araştırmada yatan köklerine geri dönmesidir. CRISPR sayesinde akademik kuruluşların paragöz entelektüel mülkiyet işportacılarına dönüşmesinin toksik etkilerini görüyoruz. Patent kazancı peşinde koşmak, günümüzün en yetenekli bilim insanlarından bir kısmına ev sahipliği yapan Broad Enstitüsünü önde gelen bir iftira toptancısına dönüştürdü.

Bu sorunu ya şimdi çözeriz ya da bilime yaptıkları katkılar geçerlilikleri ya da önemleri yüzünden değil başka kuruluşların patent portfolyolarını etkileyeceği için gelecekte meslektaşları tarafından balçığa bulanacak sayısız Jennifer Doudnaslarımız olur. Kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğumuz şey akademik bilimin ruhudur.


  • [1] U.S. Patent Trial and Appeal Board
  • [2] https://www.broadinstitute.org/what-broad/areas-focus/project-spotlight/crispr-timeline
  • [3] https://www.broadinstitute.org/crispr/journalists-statement-and-background-crispr-patent-process
  • [4] “Heroes of CRISPR” https://www.michaeleisen.org/blog/?p=1825
  • [5] https://www.broadinstitute.org/files/news/pdfs/priorstatements.pdf

Michael Eisen – “Patents are destroying the soul of academic science”, it is NOT junk, 20 Şubat 2017. (Erişim Tarihi: 15.11.2022)

Not: Michael Eisen’ın kişisel bloğu olan “it is NOT junk”ta yayınlanmış olan bu yazı Michael Eisen’ın izniyle Ankara Üniversitesi Bilim Tarihi Ana Bilim Dalı doktora öğrencisi ve Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Felsefe Bölümü Araştırma Görevlisi Ali Furkan Arıcıoğlu tarafından tercüme edilmiş ve yayınlanmıştır. (ç.n.)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Erken Dönem Analitik Felsefe Geleneğinin Kayıp Kadınları – Sophia Connell

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü